TAVSİYE KİTAPLAR -4
Bismillah. Allah'a hamd, Allah'ın Resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı akşamlar. Kasım ayının kitap tanıtım programında sıra Bozkurt'ta. İngiliz yazar Harold Armstrong tarafından yazılmış olan Bozkurt isimli Atatürk biyografisi.
İngiliz yazarlar tarafından arkadaşlar yazılmış üç tane önemli Atatürk biyografisi vardır. Bunlardan bir tanesi ve tarih sırası itibarıyla birincisi, bu akşam konumuz olacak olan Bozkurt'tur. İkincisi 1950'lerde kaleme alınmış, 1960'ların ortalarında yayınlanmış olan ve en ünlüleri olan Lord Kinross'un Atatürk kitabıdır; Bir Milletin Doğuşu. Üçüncüsü 1990'lı yıllarda yayınlanmış olan Andrew Mango'nun Atatürk isimli biyografisidir.
Evet. Bozkurt arkadaşlar Fransızların tabiriyle en sansasyonel olanı, en çok ses getirenidir. Çünkü Bozkurt'un içerisinde öteki diğer ikisinde de bulamayacağınız kadar Atatürk'le ilgili son derece uç, sivri, sert... Yani bu kelimeleri arka arkaya sıralıyoruz. Hangisini beğenirseniz onu alın. Batılıların tabiriyle "ekstrem" ifadeler, iddialar, bilgiler, söylemler yer almaktadır. Dedikten sonra şimdi hemen kitabın kendisine geçelim.
Harold Armstrong arkadaşlar kariyer itibarıyla subay. Türkiye ile alakası var mı? Yani kitap yazdığı konuyla ilgili doğrudan gözlem, tecrübe, burada yaşamış olmak falan gibi bir arka planı var mı? Var. Aydemir Balkan'ın Akşam Nöbeti isimli kitabının 73. sayfasından öğrendiğimize göre Cumhuriyetin ilk yıllarında, yani demek ki 1920'lerin ortasına isabet eden yıllarda Ankara'da İngiliz askeri ataşesi olarak görev yapmış. Sonra emekli olmuş. Sonra 1930'ların başlarında işte bu Grey Wolf (Bozkurt) isimli ünlü Atatürk biyografisini kaleme almış.
Kitabın bir özelliği daha var diğer ikisinden ayırt eden; Atatürk henüz hayattayken, yani biyografi normalde tamamlanmadan yayınlanmış bir kitap oluyor. Dolayısıyla biyografiyi yazıldığı tarih olan 1930'ların başlarına kadar ancak getirebiliyor ve apar topar 1932 senesinde kitap Türkiye'de de çok ciddi bir, yani Kemal Paşa'nın şahsında yankıya yol açıyor.
Ama buraya giderken arkadaşlar, şimdi kitap çok uç, çok iddialı bilgiler ve iddialar dile getirdiği için dediğim gibi fevkalade tartışmalı bir kitaptır. Yani buna Türkiye'deki ulusalcı ve Kemalist cenah işte Atatürk'e yönelik tam bir iftira ve hakaret yağmuru gözüyle bakarlar. Halbuki kitabın bütününe baktığınız vakit hiç de baştan sona öyle tırnak içerisinde Atatürk'ü batırmak niyetiyle yazılmış bir kitap olduğunu düşünemezsiniz. İçinde çok ciddi, çok yoğun övgüler de vardır. Hani bu birazcık kişisel yorum noktasına gelecek, çıkarttık. Bana göre kitabın genel söylemi, genel yaklaşımı; bir Kinross'la ve Mango'yla karşılaştırdığımız vakit onların derecesine ulaşmasa bile, fakat Atatürk'e esasen hani hayranlık diyemesek bile sempatiyle bakan ve onu son tahlilde olumlu bir tarihi figür olarak kabul eden bir yaklaşımdır.
Ama az sonra detaylarıyla, örnekleriyle gireceğiz arkadaşlar. İşte bununla beraber ulusalcı ve Kemalist kesimin gözünde son derece çirkindir bu kitap. Öyle olduğu için 1990'ların ikinci yarısına kadar kitabın Türkçede metin olarak, yani tam metin diyeceğim de o da sıkıntılı esasen, çevirisi yayınlanmadı ama ona cevap verir nitelikte kitaplar yayınlandı. Daha ilk Atatürk'ün sağlığında yazı dizisi olarak yayınlandı. Atatürk'ün basındaki en kuvvetli kalemşorlarından Necmettin Sadak imzalı ama redaktörlüğünü doğrudan Kemal Paşa'nın bizzat kendisinin yaptığıydı. Sonra bu kitap haline dönüştü. Sonra işte başta Necmettin Sadak'ın reddiyesi olmak üzere kitaba cevap mahiyetinde, bunun da ayrıntısına gireceğim, yazılmış olan metinler Sadi Borak tarafından zannediyorum 1970'li yıllarda Bozkurt'un İftiralarına Cevap ya da ona yakın bir isimle yayınlandı. Bunu en son ve halihazırda Doğu Perinçek'in Kaynak Yayınları da yayınlamakta.
Yani bu ilginç reddiyeleri Türkiye'de onlarca sene boyunca yayınlandı; kitabın kendisini Türkçede tam metin olarak esasen bugüne kadar hiç göremedik. 1996 senesinde, 1996 senesinde arkadaşlar şu elimde gördüğünüz şekliyle Arba Yayınları kitabın sansürlenmiş bir metnini ancak yayınlayabildi. İnternetteki araştırmamdan anladığım kadarıyla 2010'larda, 2012 gibi iki yayınevi (bu Arba Yayınevinin o arada kapanmıştı çünkü) o metnini aynen kullandılar. Gül Çağalı Güven isimli bir mütercimin çevirmiş olduğu o metni aynen kullanarak kapağına da işte "5816'ya dokunduğu için mahkeme tarafından yasaklanmış ifadeler kitaptan çıkartılmıştır" falan gibi bir ibare de bu yayınevlerinden bir tanesi kitabın kapağına yerleştirerek yayınladılar.
İlginç olan, yani şu an mesela tam metnini düşünemeyiz. Çünkü yayıncısını, bütün hukuki sorumlularını kesinlikle 5816'dan hapse göndertir de, bu 1996'da ve 2010'lu yıllardaki yayınevlerinin yaptığı gibi en azından feci şekilde sansürlenmiş metnini bile Türkiye'de hiçbir yayınevi basamıyor. Bu ilginç bir nokta. İlginç bir nokta. Çünkü hukuki açıdan artık bir sıkıntı olmaması lazım. Olabilecek ifadeler çıkartılmış. Örneklerini okuyacağım size kitaptan. Ve yani böyle bir kitap basıldığı takdirde ticari anlamda yayıncısını fevkalade Türkiye'de memnun edeceği de zaten gözü kapalı 2 kere 2 4 kesinliğinde belli olan bir durum olmasına rağmen çok ilginç; kitabın şu an Türkçede çevirisinin yeni baskısı yok.
Evet. Onu da tespit ettikten sonra peki kitabın genel olarak bilimsel anlamda, tarihsel anlamda konusu açısından güvenilirliği, kalitesi... Şimdi dediğim gibi yani ulusalcıların yaklaşımına göre kitaptan bir iftira ve hakaret yığını ama, ama burada iki tane ilginç değerlendirmeyi paylaşmak istiyorum. David Lloyd George kendi anılarında bu kitaptan bahsederken "oldukça muktedir bir biyografi" nitelemesini kullanıyor. Ben bunu Lloyd George'un doğrudan Türk tarihi ile ilgili anılarının, uzun anladığım kadarıyla dizi herhalde, doğrudan bizimle ilgili kısmının çevirisinden oluşmuş olan Sevr ve Lozan'a Giden Süreç isimli Türkçe anılarında sayfa 271'den aktardım.
Şimdi derseniz ki yani işte ulusalcı Kemalist yaklaşımına göre bu kitap zaten Atatürk karşıtlığı olsun diye kaleme alınmış, e Lloyd George da Atatürk'ü hiç sevmediği belli olan birisi. Hani adeta o zaman işte "bozacının şahidi şıracı" gibi bir durum olur falan ama sıkıntı devam ediyor arkadaşlar. Çünkü Cumhuriyetin İnşası Atatürk Dönemi 1923-1938 isimli kolektif eserin 19. sayfasından aktarıyorum. Falih Rıfkı diyor ki; hani şimdi Lloyd George Atatürk düşmanı o yüzden hoşuna gitti, kitabı takdir etti dedik, e Falih Rıfkı'ya ne diyeceğiz? Falih Rıfkı diyor ki: "Atatürk kendisiyle ilgili kitaplar arasında en gerçekçi olarak Grey Wolf'u yani Bozkurt'u kabul ederdi." Çok ilginç.
Kitabın arkadaşlar bizzat Atatürk'ün de gene kendi ifadelerine göre esas bilgi kaynağı, yani Harold Armstrong'u, kitabın yazarını besleyen, sonuçta böyle bir kitabın ortaya çıkmasına sebebiyet veren esas somut bilgi kaynağının Atatürk'ün tek resmi nikahlı eşi Latife Hanım olduğunu biliyoruz. Şimdi bu mevzuyu açalım. Latife Hanım'ın yeğeni Sadık Öke'nin Fatih Bayhan isimli yazarla yaptığı nehir söyleşiden oluşan Teyzem Latife isimli kitabın (dönemin, kişinin ve konunun meraklılarına tavsiye ederim bu kitabı) 431. sayfasında arkadaşlar, yani kitabın ortasında yer alan kuşe sayfalarda Armstrong'un Latife Hanım'a yayıncısı vasıtasıyla göndermiş olduğu İngilizce mektubun metnini görüyorsunuz. Fotokopisini.
Mektubun metninde Latife Hanım'a, tabii Latife Hanım'ın çoktan Atatürk'ten ayrıldığı, boşanmış olduğu tarihler, açık açık diyor ki: "Yani bu konuda sizinle görüşmek ve sizden işte bu hazırlamakta olduğum eserle ilgili bilgi almak istiyorum." Fotoğrafın bütününe ve sürecin sonrasına baktığımız vakit arkadaşlar anlaşılıyor ki Latife Hanım bu teklifi kabul etmiş. Ama şu detaylara bugün için sahip değiliz: Tam olarak hangi tarihte, dünya coğrafyasının neresinde Armstrong'la bir araya gelmişler? Yani bunun Avrupa, Londra olmuş olma ihtimali yüksek ve ne kadar süreyle? Yani işte sadece bir gün diyelim 3 saat mi yoksa 10 gün boyunca her gün 5 saat mi? Bu detaylara sahip değiliz ama bunlar meselenin özüne ait olmayan teknik nitelikli önemli detaylar.
Fotoğrafın bütününe baktığımız vakit Armstrong'un isteği, eskilerin tabiriyle Latife Hanım tarafından isaf edilmiş, yerine getirilmiş. Nereden biliyoruz? İpek Çalışlar, Latife Hanım (bu Latife Hanım konusundaki en nitelikli biyografidir), sayfa 404. 1932 senesinde diyor. Yani kitap yayınlandığı yıl. Latife Hanım'ın kendisi Bozkurt'u oturdu bizzat İngilizceden Türkçeye tercüme etti ve Atatürk'e gönderdi. Yani "Bak seninle ilgili böyle bir kitap çıktı, haberin olsun" anlamında mı yoksa başka alt anlamlar yükleyerek mi? İşin bu kısmı esasen yoruma arkadaşlar açık.
Aynı kitabın 407. sayfasından naklediyorum ki bu nakledeceğim bilgiyi esasen konuyla ilgili birçok kaynakta bulmak mümkün. Bizzat Atatürk sofra arkadaşlarına, yani kitaptan haberdar olduktan sonra, muhtemelen kitabın Türkçe çevirisini baştan aşağı okuduktan sonra bu bilgileri Armstrong'un Latife Hanım'dan aldığını söylüyor. Burası önemli arkadaşlar. Çünkü Atatürk'e ait olduğu hemen hemen kesin olan bu söylem, Atatürk bunu söylerken olayın o boyutunun farkına vararak mı söyledi yoksa boş mu bulundu? Bu şu an bizim için bir muamma, soru işareti. Ama kitaptaki bilgilerin esas itibarıyla son derece ve güvenilir olduğunu da teyit etmiş oluyor. Niçin? Basit bir mantık yürütmesi bunu ortaya koyacak.
Şimdi adı her kim olursa olsun, Atatürk değil X ile ilgili birisi kalktı bir biyografi yazdı. Bu biyografiyi yazarken kullanacağı bilgiler için o kişinin hayatı, kişiliği, hayatının ve kişiliğinin derin boyutları, sırları falan gibi konularda özellikle yapısal olarak en kuvvetli, en güvenilir, en vakıf bilgi kaynağı kim olur arkadaşlar? O kişinin aile fertleri en başta. Bunların içerisinde de karısı. Çünkü yani bunu idrakinize havale ederek söylüyorum; eşin bildiği öyle sırlar vardır ki mahremiyet bağı itibarıyla kişiyle ilgili o sırları o kişinin annesi babası da bilemez, kardeşi de bilemez, çocuğu da bilemez. Çünkü eşi dediğinizde aynı yastığa baş koymuş olan kişiden bahsediyoruz ki bu Atatürk özelinde 2,5 senelik bir zaman dilimine, yani önceki tanışma ve işte bir şekilde görüşme süreçlerini de kattığımız vakit rahat rahat 3 seneye yaklaşacak olan bir zaman dilimine denk düşüyor. E bu da az buz değildir.
Yani şimdi Armstrong bu kitabı yazarken bilgileri büyük ölçüde Latife'den almıştır derken Atatürk aslında dolaylı olarak o bilgilerin son derece güvenilir olduğunu da ifade etmiş oluyor. Hah, bu noktada akla şu gelir. Bu bilgileri aldığı sırada kadının, diyelim soyut konuşalım, kitabın konusu olan erkekle ilişki derecesi neydi? Boşanmış bir eş. Ayrılmışlar. E yani şimdi boşanmış eşlerin arkadaşlar normal şartlarda birbirlerine karşı aşk, sevgi, saygı dolu olamayacağı hayatın doğal bir gerçeği. Çünkü öyle olsaydı boşanmazdı zaten. Yani boşanmış bir eş normal şartlarda ayrılmış olduğu o eşine karşı rahatlıkla olumsuz duygular, düşünceler yöneltebilir. Bu da bilgi kaynağı olarak onun kullanılmış olduğu o kitapta ciddi bir bilgi kirliliğine, saptırmasına yol açabilir. Yani hayatın doğal akışı içerisinde bu göz önünde bulundurulması gereken kuvvetli bir ihtimal midir? Evet.
Ama şimdi bu noktada o gündür bugündür bütün ulusalcı ve Kemalist kesimin sürekli yüksek sesle tekrar ettikleri bir diğer iddia çelişki ortaya çıkartıyor. O iddia da, yani işte birtakım gençliğinden kaynaklı huzursuzlukları nedeniyle en sonunda Atatürk'ü ikrah ettirip o boşanma olayına yol açmış olmakla beraber, sonrasında ölünceye kadar ki ayrılığın üzerine çok uzun bir hayat yaşıyor Latife Hanım; yaklaşık 50 sene. 1974'te öldü ya da 75'te. O yarım asırlık süreç boyunca Atatürk'e ilk evlendiği sıradaki gibi (dikkat tırnak içerisinde bunu konumuzla Atatürk-Latife Hanım ilişkisi konusuyla ilgili ulusalcı ve Kemalist söylemi olarak dile getiriyorum burada), evet, 50 sene boyunca Atatürk'e ilk evlendikleri gündeki kadar sırılsıklam aşık olduğu, sevgi, saygı dolu olduğu, işte hatta her 10 Kasım gününde bu 50 sene boyunca tören bitip Anıtkabir ıssızlaştıktan sonra diyelim ki akşamüstü saatlerinde işte sessizce Anıtkabir'e geldi, mozolenin önüne bir karanfil bıraktı. Yani bu bence işin tamamen uydurma kısmı.
Neyse falan söyleniliyor o zaman. Yani şimdi bu boşanmış bir eşti. O yüzden Atatürk'e karşı olumsuz duyguları, kini, düşmanlığı falan vardı. O yüzden iftira etti. Yalan şeyler uydurdu aleyhine. İşte Armstrong'a bunları verdi. O da aldı. Kitabına bunları koydu. Böyle bir kitap orta yere çıktı argümanını da havada bırakıyor. Yani sıkıntı şu. Ulusalcı ve Kemalist tarihçilik açısından iki taneden birini kabul edip diğerini reddetmek zorundalar. Bir; hayır Latife Hanım ayrıldıktan sonra işte öyle Atatürk delisi bir kadın olarak yaşamadı. Bilakis Armstrong'un (onların iddiasına göre Atatürk'e yönelik iftiralarla baştan aşağı dolu) bu kitabı yazdırtacak kadar Atatürk'e karşı hatta kin ve nefret besliyordu. O zaman bu anlam çıkar. İki; hayır Latife Hanım ölünceye kadar sırılsıklam Atatürk'e gene aşk dolu olmaya devam etti. E o zaman Armstrong'a verilmiş olan bilgiler de yani bu kin ve nefret kaynaklı iftiralar ve yalanlar değildi. Öyleyse kitap güvenilir bir kitap. Yani aynı anda her ikisini birden kabul edebilmemiz arkadaşlar insan mantığı açısından biraz sıkıntılı. Akla hakaret gibi duruyor. Artık herkes serbest. Yani bu çelişkili durumda herkes istediği argümanı kabul edebilir tabii.
Evet. "Latife anlatmıştır" ifadesi dediğim gibi birçok kaynakta geçer. Yani bunu bizzat Atatürk'ün ağzından çıkarken biz de o sofradaymışız gibi kesin kabul edebilirsiniz. Örnek verelim. Cemal Granda, Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri. Sayfa 190 aynı şeyi söylüyor. Bizzat kulak misafiri olmuş şekliyle.
Evet. Teyzem Latife kitabında arkadaşlar, demin sözünü ettiğimiz kitap sayfa 431'de olayın şimdi üzerinde durduğum tarafına yönelik Sadık Öke'den dolaylı bir teyit de var. Okuyayım. Şöyle ki: "Latife teyzem 1930 yılında Londra'dan Armstrong'un yayıncısından bir mektup alıyor." Az önce bahsettim. Dolayısıyla o tarihte böyle bir kitap yazılacağını biliyor. "Latife Hanım Londra'ya gidiyor. Yayıncıyla görüşüyor ama herhangi bir bilgi vermiyor." Yani bu Londra'da hem Halide Hanım hem Rauf Bey ile buluşuyor. Onlar o sırada kaçak kelleyi kurtarabilmek için. Ve Armstrong'un kitabının çevirisini yapıyor. Şimdi burada da Sadık Öke kendisiyle çelişkiye düşmüş. Yani ilk önce diyor ki kitap yazılırken, hazırlanırken Londra'ya gitti ama görüşmedi, bilgi vermedi. Sonra diyor ki Londra'da hazır bulunurken kitabın çevirisini de yaptı. Yani Latife Hanım Londra'da senelerce mi yaşadı? "Oysa diğerleri Paşaya diyor ki tercümeyi yapmış, size göndermiş, size hakaret ediyor. Üstelik de bu kitabı kendisi yazmıştır. Tercüme değildir. Armstrong'a bütün bilgileri o vermiştir diyorlar. Paşa da bunun üzerine çok üzülüyor. Halbuki öyle değil. Paşa'nın bizzat kendi ağzından bu kitabı Latife yazmıştır dediği pek çok şahit tarafından naklediliyor."
Daha sonra şimdi farklı, bunun devamı mahiyetinde olan bir alt başlığa geliyoruz. Peki ne tepki verdi? Yani şimdi burada empati yapalım arkadaşlar. Kitabın konusu Kemal Atatürk olmasın da siz olun ben olayım. Birisi kalkmış sizin biyografiniz mahiyetinde bir kitap yazmış. Kitapta yani genel olarak siz aslında övülmekle beraber, yüceltilmekle beraber ama bilhassa özel hayatınızla ilgili, özel hayatın da en özel ve gizli kısımlarıyla ilgili yani hakikaten yenilmez yutulmaz iddialar var. Yani böyle bir kitabı okuduğunuz vakit arkadaşlar, böyle bir kitabın varlığından haberdar olduğunuz vakit ne tepki gösterirsiniz? Şimdi bu soruya herkes kendisini dinleyerek cevap versin. Kendi adıma ben fevkalade kızarım. Hele o derin iddialar gerçek değilse hele yani çok kızarım tabii ki ve yani elimden kitabı bir şekilde engelleme, ortadan kaldırma geliyorsa böyle bir imkanım varsa bunlara da müracaat ederim. Öyle bir imkanım yoksa elimden gelen imkanlarla o kitabı reddederim. Yani reddiye yazarım. Öyle bir imkanım ve çevrem varsa reddiye yazdırtırım. Evet. Hayatın doğalı normal akışı budur.
Veyahut yani çok olgun davranırım. Adam yerine koymam. Derim ki yani işte birileri de kalkmış böyle bir hezeyanname bir paçavra kaleme almış. Hatta dalga geçerim. Bu benim aynı zamanda kendime fevkalade güvenli olduğumun son derece rahat, yani Batılıların tabiriyle relaks bir şahıs olduğumun göstergesidir. Olgun bir şahıs olduğumun göstergesidir. E olumlu bir şeydir sonuçta.
Şimdi Atatürk bu kitaba tepki verirken bu sadece iki taneyle şimdilik sınırlı tuttuğumuz alternatiflerden hangisini kullandı? Yani böyle rahat a canım sen de işte bu da bir şey mi falan gibi bir tepki verdi veyahut da kızdı küplere bindi. Kesinlikle engellemek ve yasaklamak istedi. Kemalistlerin arkadaşlar ulusalcıların hoşlarına gittiği için kendi dünyalarında sürekli birbirlerine postaladıkları çok yoğun kullanılan söylem konumuzla ilgili. Kılıç Ali'nin anılarından alınmış olandır. Okuyayım ben. Bu Hulusi Turgut edisyonu İş Bankası, şu an piyasada ulaşılacak olan ve hani bununla ilgili en iyi edisyon da budur. Kitap budur. Sayfa 577'den arkadaşlar okuyorum.
"Armstrong adındaki meşhur Türk düşmanının yazdığı kitapta Atatürk'ün aleyhinde bazı bölümler vardı ve bu yüzden de ülkeye sokulması hükümet tarafından yasaklanmıştı." Buna geleceğiz. "Atatürk merak etti, kitabı getirtti." Yani burayı farklı anlatıyor Kılıç Ali. Az önce okuduğumuz ve daha güvenilir anlatımlarda kitap Latife tarafından Atatürk'e gönderildi. "Bir gece sofrada geç vakte kadar kitabı tercüme ettirerek okuttu, dinledi. Armstrong Atatürk'ün herkes tarafından bilinen içkisinden söz ediyordu." Yani Kılıç Ali burada da çarpıtma yapmış. Demeye getiriyor ki kitapta Atatürk'le ilgili ve aleyhte olan şeyler Atatürk'ün çok içki içtiğiydi. Değil. Yani nadir kitaptan, sahaflardan falan temin edebilirseniz bu bahsini ettiğim geçmiş yıllarda yapılmış üç çeviriden sansürlü bile olsa, çünkü başka türlüsü yok Türkçede zaten, herhangi birini bulduğunuzda, okuduğunuzda şunu görürsünüz arkadaşlar. Atatürk çok içki içerdi kısmı kitapta Atatürk'e yönelik iddiaların en masumudur.
Ama burada Kılıç diyor ki yani işte Atatürk aleyhinde yazıyordu. Yazıyordu da ne yazıyordu? Atatürk'ün çok içki içtiği yazıyordu. Devam. "Armstrong Atatürk'ün herkes tarafından bilinen içkisinden söz ediyordu. Atatürk kitabı sonuna kadar dinledikten sonra şöyle dedi: 'Bunun ülkeye sokulmasını yasaklamakla hükümet yanlış yapmış. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış. Bu eksikleri ben tamamlayayım da kitaba izin verilsin ve ülkede okunsun.'"
Yani şimdi buna inanacak olursanız bütün Kemalist ve ulusalcı kesimin halen daha inanmakta olduğu gibi bu kadar rahat, bu kadar özgüven dolu. Ama arkadaşlar mesele naması var. Şöyle ki, Elif Uyar, Türk İngiliz Siyasal İlişkileri 1929-1936. İngiliz büyükelçisi "Bozkurt'un yayınlanması Gaziyi, Kemal Paşa'yı kızdırdı" diye Londra'ya gönderdiği raporuna not düşüyor. Sayfa 71. Yani basitleştirirsek şu. Şimdi 180 derece farklı tavır. Bu tavırları bizim İslami ilimlerdeki terimle telif edebilmek, bir araya getirip uyumlu kılabilmek mümkün değil. Siyah beyaz. Büyükelçinin raporu diyor ki, "Kitaba fevkalade kızdı." Kılıç'ın anlatımı diyor ki, "Hadi canım sen de, adam sen de. Bu da bir şey mi? Yani işte az bile yazmış. Biz tamamlayalım eksik kısmını. Hükümet de yasağı kaldırsın falan dedi. Güldü geçti."
Şimdi bunlardan hangisi acaba daha gerçeğe yakındır? Onu siz değerlendirin. Ama ben değerlendirmenizi elimizdeki konuyla ilgili somut diğer bilgileri paylaşarak katkıda bulunayım isterseniz. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Atatürk biyografi denemesi sayfa 145. "Nitekim Armstrong adında bir İngiliz subayın yazdığı Bozkurt kitabındaki bazı pasajlar onu adeta çileden çıkarmış ve hepimizi bu esere karşı bir kampanya açmak için seferber etmişti. Bütün ehli kalemi..." Yani Karaosmanoğlu'na ait başka bir anlatım.
Benim alıntıladığım kaynak. Oğuz Akay Bu Sofrada Ben Varım. Yani herhalde biraz ticari maksatla karışmış. Yakın geçmişin en hızlı Kemalist kitaplarından bir tanesidir. Özgün Kaynak Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yazdığı "Türk Milleti Atatürk" başlıklı makale Belleten'in 20. cildinin 80. sayısının Ekim 1956 tarihinde 531 ve 532 sayfalarında yayınlanmış. Yani okuyacağım alıntının özgün kaynağı söylediğim. "Gene pek iyi hatırlarım ki Armstrong aleyhine çalakalem açtığımız polemiklerin hiçbiri Atatürk'ün hiddetini yatıştıramamıştı. Mustafa Kemal, Mustafa Kemal hayranı İngiliz zabitinin bizzat şahsına hücum etmemizi istiyordu."
Bu ilginç. Çünkü Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi birisi hem de Türk Tarih Kurumu'nun resmi süreli yayınında yayınlanmış olan makalesinde diyor ki kitabın yazar Mustafa Kemal hayranı idi. Mustafa Kemal o kadar çok kızmıştı ki yani sadece işte bilimsel ölçüler içerisinde kitabın kendisinin eleştirilmesiyle de yetinmeyip yazarın şahsına hücum etmemizi diyor istiyordu bizden. Ve onun bu aşırı kızgın, aşırı yoğun isteğini yerine getirmiş olmak için biz de diyor yani işte bütün yakın çevre eli kalem tutanlar çalakalem diyor bir faaliyete giriştik. Herif daha ne desin?
Gene Oğuz Akay'ın Gel Gitme Kadın. Yani bu da Latife Hanım Atatürk ayrılığını hani tarihin gerçekleri ancak bu kadar çarpıtılabilir denilecek şekilde anlatan esasen ticari maksatla yazılmış işte bu saf Kemalistleri, ulusalcıları sövüşlemeye yönelik kitaplardan birisi. Ama özgün kaynak o değil. Yani özgün kaynak arkadaşlar kitabın kendisi olsa dese ki Oğuz Akay işte ben bunun ismini açıklamak istemediğim dönemin şahitlerinden birinden almıştım falan. Yani kitap ve kitabın yazarı çok muteber olmadığı için ben en azından işin bu kısmını paylaşırdım ama Özgün Kaynak Falih Rıfkı Atay, "Hafta Konuşması" hatıratlar, Cumhuriyet Gazetesi 25. yıl sayı 8803, Şubat 1949 sayfa 2. Diyor ki Falih Rıfkı: "Bu kitabın haksız ve yanlış, doğru da olsa yazılmasını kötü bulabileceğimiz tarafları varsa da o güne kadar Atatürk'ün şahsiyet ve karakter sırlarına onun kadar yaklaşan bir yabancı yazar yoktu." Yani bu tam kendi kalesine gol.
Evet. Bir daha okuyayım mı arkadaşlar? Falih Rıfkı kitabın güvenilirliği noktasında ne söylüyor? Falih Rıfkı gibi bir isim. Dikkat yani Rıza Nur değil bu. "Bu kitabın haksız ve yanlış doğru da olsa yazılmasını kötü bulabileceğimiz tarafları varsa da o güne kadar Atatürk'ün şahsiyet ve karakter sırlarına onun kadar yaklaşan bir yabancı muharrir, bir yabancı yazar yoktu."
Belleten'in yani Türk Tarih Kurumu'nun süreli yayın organının Aralık 2014 tarihli 283. sayısının 1174. sayfasında arkadaşlar tarihsel gerçeklik açısından inanılması çok zor. Atatürk'e ait bir tepki bilgisi var. Atatürk demiş ki, "Kitap İngiliz devleti tarafından yazdırılmıştır." Bu arkadaşlar dönemin fotoğrafına oturmuyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra İngiliz resmi siyasetinin diyeyim ben. Çünkü bir de derin devlet vardır falan. Şimdi ayrı bir konu. Onlara girmiyorum. Türkiye politikası bu kadar sert İslam karşıtlığı açık olan bir rejimi Türk halkı başında uzun süre tutmaz. Bunlar kısa zamanda bir isyanla, ihtilalle devrilir. Giderler endişesinden, tahmin ve tereddüdünden kaynaklı mesafeli soğuk duruyor, uzak duruyor. Başlangıç 1923, 29 Ekim.
1929 senesinin Ekim ayına kadar yanılmıyorsam 10 Ekim 1929'da İngiliz Akdeniz filosu neredeyse tam takım İstanbul'a bir resmi ziyarette bulunuyor. Bu yani milletlerarası siyaset dilinde bayrak gösterme ziyareti denilir. Jest kompliman. Ziyaretin derin anlamı. İngiliz devleti diyor ki "Tamam ben sizin varlığınızı kabul ettim. Gidici olmadığınıza da kanaat getirdim. E bununla beraber tabii fevkalade İslam düşmanı ve aynı zamanda gözü kapalı Batı yanlısı oluşunuz benim için Batı dünyasının o günkü lider devleti yerde bulunmuş inci mesabesinde artık arayı sıkılaştırabiliriz." Ekim 1929'da donanma ziyaretiyle bu süreç başladı.
Kitabın yayınlanması ve ondan sonra işte olay olması Türkiye'de bundan 3 sene sonrasına tekabül ediyor. Yani 1932 senesi itibarıyla milletlerarası siyasi dengeden ve gerginlikten kaynaklanan başka diğer faktörlerin de etkisiyle Türkiye ile İngiltere ilişkileri fevkalade sıcaktır ve hızla daha da sıcak olmaya doğru gitmektedir. Nitekim Aspinall-Oglander'e yazdırılmış olan İngiliz resmi askeri tarihidir. O Çanakkale muharebeleri ile ilgili iki ciltlik tarihte bu sebepten ötürü İngiliz Dışişlerinin etkisiyle yoğun bir Mustafa Kemal propagandası vardır. İşte o bakımdan bizzat Belleten gibi sağlam bir kaynak. Bunu doğrudan Kemal Atatürk'e dayandırarak dile getirmiş olsa bile yani "Kitap İngiliz devleti tarafından yazdırılmış. E öyleyse yani İngiliz devleti bana düşman" şeklinde bir arka plan söylemi içeriyor demektir. Bu gerçekçi olamaz arkadaşlar. Çünkü o günün kısaca arz etmeye çalıştığım fotoğrafına 180 derece zıt.
Ama şunu düşünebiliriz. Yani bu noktada benim aklıma iki ihtimal geliyor. Bir, kitap tamamen bireysel bir inisiyatifin ürünü. İki, İngiliz devleti içerisinde onun derinlerine yönelik bir ihtilafın eseri. Yani İngiliz devletinin içerisinde derin ya da değil her neyse İngiliz devletinin genel ve resmi tavrı son derece Kemal Atatürk ve Türkiye sempatizanı bir yaklaşım olmasının yanı sıra bunu bir sebepten beğenmeyen, bundan hoşnut olmayan bir damar vardır. Diyelim ki İngiliz devleti içerisinde kitap onların faaliyetinin de eseri olmuş olabilir. Şahsen bu iki ihtimalden hangisi belirgin şekilde daha kuvvetlidir? Ona dair arkadaşlar benim bir tahminim yok. Elimizdeki en azından benim elimdeki bilgiler bugün için. Ancak bu kadarına müsaade ediyor.
Şimdi şuraya geldik. Yani Kılıç Ali'nin aktarımına göre dedik ki Atatürk, "Hükümet bu yasağı kaldırsın." Hatta biz kitaba daha bu anlamda ilavede katkıda bulunalım. Bizzat kişinin kendi ağzından. "Kitap Türkçeye de çevrilsin. O haliyle genişletilmiş yeni baskısı Türkiye'de de yayınlansın dedi" diyor. Ama tarihi gerçek bize ne gösteriyor? Kılıç Ali Atatürk'ün böyle dediğini iddia etmekle beraber kitabın Türkiye'deki yayın macerası yani somut, maddi çıplak tarihi gerçeklik Kılıç Ali'nin iddiasına göre Atatürk'ün söylemiş olduğu bu sözleri destekliyor mu? Hayır. Tam aksi kaynak. Cemil Koçak, Tek Parti Döneminde Muhalif Sesler sayfa 28 nolu dipnottan okuyorum. "Bu arada geçerken belirtmeliyim ki Armstrong'un Bozkurt kitabı hakkında bir efsane başını almış gitmektedir ki bu efsaneye göre Atatürk kitabı okuduktan sonra o kadar demokrat bir tutum almış ki kitabın az bile yazdığını bu nedenle asla yasaklanmaması gerektiğini söylemiş. Hatta kitaba eklemelerde dahi bulunabileceğini ifade etmişti. Az önce okuduk. Efsane burada sona eriyor. Kitabın Türkiye'de serbestçe satıldığına dair küçük bir ima ile. Oysa bütün efsaneler gibi bu da asılsızdır. Kitap hemen Bakanlar Kurulu kararı ile yasaklandı ve yurda girişine de izin verilmedi."
Şimdi ara soru. Bakanlar Kurulu'nun bu kararından Atatürk'ün haberi olmaması mümkün mü? Bu konuda Bakanlar Kurulu'nun 4 Aralık 1933 tarihli kararı bulunuyordu. Matbuat Kanunu'nun 51. maddesi gereğince yabancı bir memlekette çıkan bir gazete veya mecmuanın Türkiye'ye sokulması ve dağıtılması icra vekilleri heyeti yani bakanlar kurulu kararı ile men olunabilirdi. Hükümetin bu konuda yasal yetkisi bulunuyordu. Kitap Türkiye'de ilk kez Sel Yayınları tarafından 1955 yılında İstanbul'da ancak kısmen yayınlandı. Yani ona ben yayınlandı demiyorum arkadaşlar. Çünkü tam kuşa çevrilmişti. Çevirmen Peyami Safa idi. Günümüzde tamamı Gül Çağalı Güven tarafından tercüme edilmiş ve Arba Yayınlarınca 1996 yılında İstanbul'da yayınlanmıştı. Tekrar göstereyim. Şu kitaptan bahsediyor. Bu da fevkalade sansürlü. Şimdi örneklerini okuyacağım. Siz de bana hak verip şahit olacaksınız.
Yani dolayısıyla aslında kitap bugüne kadar Türkçede tam metin olarak hiç yayınlanmadı. Burada sıkıntı şu arkadaşlar. Şimdi aleyhte söylemi bu anlamda 5816'da da geçen ifadelerdir bunlar. İki kavram üzerinden takip ederiz. Bir hakaret olduğu iddia edilen tarihi söylemler. İki sövgü küfür. Yani en hafifinden örnek verelim. Biri hakkında işte bu hayvandır, eşektir, aptaldır, manyaktır falan demenizin tarihsel hiçbir değeri karşılığı yoktur. Çünkü bunlar tarih ilminin kriterleri arasındaki kavramlar değildir. Dolayısıyla Atatürk'e ya da herhangi bir şahsa halihazırda yaşayan ya da vefat etmiş ünlü ya da sıradan birinin onu kastederek bu anlamda ifadeler kullanmasının tarihi bilgi değeri niteliği olmadığı gibi evet bu yasak olmalıdır. Sahibi de etkin bir şekilde cezalandırılmalıdır. Tabii Atatürk'le ilgili yapılanlar da böyle olmalıdır. Yani ben ayırmıyorum. Herkese sövmek yasak olsun, cezaya tabi olsun da Atatürk'e sövmek serbest olsun. Onu isteyen rahat rahat yapsın diyemeyiz. Böyle bir şey olmaz. En basit hukuk mantığını bile reddetmişsiniz demektir.
Ama şimdi bu kitapta mesela Bozkurt Atatürk hakkında o örneğini verdiğim cinsten tarihi bir değeri anlamı olmayacak basit argo düz küfür ifadeleri kullanmıyor ki. Çeşitli bilgi iddiasında bulunuyor. Diyor ki yani "Şu tarihte şurada şöyle şöyle bir şey yapmıştır ya da yapmamıştır." Neyse bunu 5816'nın mantığına da uyarak mahkemeler diyor ki "Hayır bu hakarete girer. Bu yayınlanamaz yasaklansın." Sıkıntı burada doğuyor. Gerçekten özgüvenli olan bir ülke, bir hukuk, bir topluluk, bir kategori, ulusalcılar, Kemalistler adına ne derseniz deyin. Gerçekten özgüvenliyse öyle yapmaz. Aynen. Tam metin o yayınlanır. Sonra cevabını verirsin. Altına dipnot düşersin. Dersin ki "Buradaki iddianın tamamen yalan ve iftira olduğu tarihsel olarak işte aşağıda anlatıyorum uzun boylu ispatlıyorum ki bir geçerliliği yoktur." Ama onun dile getirilmesini yasakladığınız vakit otomatikman suçluluk karinesini kabul ettiniz demektir. Çünkü bu anlamda gerçekten kendine güvenen yasaklamaz arkadaşlar. Cevap verir, karşıdakini susturur, rezil eder hatta. Ama öyle yapmayıp da hayır bu hiçbir şekilde dile getirilmesin dendiğinde ortada duran büyük kitle der ki "Ulan niçin ki yani?"
Dolayısıyla şunu tekrar edebiliriz. Türkiye'de Atatürk'e düşman bir kesim olduğu, bir toplumsal kesim olduğu iddia edilir. Cumhuriyetin kurulduğundan beri ben rahatlıkla şunu söylerim. Atatürkçüyüm diyenlerden daha büyük Atatürk düşmanı kesim yok bu ülkede. Çünkü bu yasaklama ve o yasaklamanın doğal olarak getirdiği soru işareti şüpheler üzerinden aslında bunlar Atatürk'e karşı en büyük hakareti yapmış oluyorlar. İnşallah anlamışlardır.
Evet. Sonra arkadaşlar Necmettin Sadak'a o sıralarda bizzat Kemal Atatürk'ün yazdırıp Akşam gazetesinde yazı dizisi olarak yayınlattırmış olduğu bu Bozkurt'a cevap ya da Bozkurt'un işte iftiralarına cevap falan şeklindeki dizi, yazı dizisi. Gene Cemil Koçak'ın CHP Genel Sekreterliği 1930-1945 kitabının 247. sayfasında görüyoruz ki aynı aylarda, yıllarda İngiliz dergilerinde parayla yayınlatılmaya çalışılmış. Buradaki ifadelerden anladığım İngilizler kabul etmemiş, muvaffak olunamamış. Ama hani geçerken örnek verelim. Mesela o yılların yani herhalde ilk 10 gazetesinden biri kabul edebileceğimiz Daily Telegraph gazetesi Türk büyükelçiliğinden her ay düzenli maaş alıyordu. Yani buna tabii maaş diyemeyiz. Rüşvet çünkü gerçek karşılığı Argo'da avanta diyorlar biliyorsunuz. Yani o sıradaki rejimin bu tür huyları var mı? Evet. Bunu da denemek istemişler ama muvaffak olamamışlar. En azından Cemil Koçak Hoca'nın adını zikrettiğim kitabında sayfa 247'deki bölümden o anlaşılıyor ama arkadaşlar yani şimdi bu Belleten'in iddiasına göre İngiliz devletinin bana düşmanlığının ifadesi olarak böyle bir kitap yazdırtıldı iddiası Atatürk'e ait olduğu iddia ediliyor. Tarihsel açıdan çok gerçekçi, mümkün olamadığının bir göstergesi. Çok uzun olduğu için okumayacağım. Mustafa Yılmaz'ın İngiliz Basını ve Atatürk'ün Türkiye'si kitabının 191. sayfası ve devamında uzun uzun ayrıntılı özgün İngiliz resmi kaynaklarını da zikrederek anlatılıyor ki İngiliz Dışişleri böyle bir olaydan fevkalade rahatsız oldu. Kitabın ve işte onu haber yapan İngiltere'deki dergilerin, gazetelerin konuyla ilgili haberlerinin, yazı dizilerinin bile engellenmesi için telaşlı bir şekilde çalıştı. Şimdi bunu eğer meraklısıysanız yani konunun ben referans bilgilerini verdim. Kendiniz okuyabilirsiniz. Ben okumuyorum çünkü bugün hazırlarken baktım yani 8-9 sayfalık falan bu konuya bir bölüm tahsis etmiş. Buradan şu da anlaşılıyor İngiliz devleti çok rahatsız olmuş. Ama arkadaşlar bununla beraber kitap okuyucu ve kamuoyu nezdinde sadece İngiltere'de değil, Fransa ve Amerika'da da 1930'lu yıllarda ciddi bir karşılık görmüş. Elif Uyar, Türk-İngiliz Siyasal İlişkileri 1929-1936 (ki kitabın yayıncısı Türkiye'nin rijit ulusalcı örgütlerinden biri, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınlarından çıkmış) diyor ki; o da Türker Acaroğlu'nun açıklamalı Atatürk Kaynakçası Cilt 2, Türkiye İş Bankası Ankara 1981 yayını, 627 ve 629. sayfalardan alıntılamış dipnotunda. Yani özgün kaynak budur.
Demiş ki özetleyerek Acaroğlu: Armstrong'un kitabının İngilizce adının Türkçeye Bozkurt Mustafa Kemal: Bir Diktatörün Gizli Yaşamı olarak çevrilebileceğini belirttikten sonra (yani Bozkurt öne çıkartılan isimdir, tam isim burada okuduğumuz gibi Bozkurt Mustafa Kemal: Bir Diktatörün Gizli Yaşamı, çok iddialı) belirttikten sonra kitabın yabancı dillerdeki baskıları hakkında şu bilgileri vermektedir: Kitap 1932 yılının Ekim, Kasım ve Aralık aylarında üç kez basıldı. İngiltere'de bu ciddi bir okuyucu karşılığı buldu demek oluyor arkadaşlar. Kitabı yayınlayan Londra'daki E. Bker Yayınevi 1933'te 4. baskıyı, 1935'te 9. baskıyı yaptı. Amerika Birleşik Devletleri'nde ise New York'taki Penguin Books şirketi (bu Amerika'nın o gün de bugün de en büyük yayınevlerinden biridir, dünyaca meşhur) 1938'de kitabın 4. baskısını yapmıştı. Kitap Fransa'da 1933 yılında Payot Yayınevi tarafından yayınlanmıştı. Ayrıca kitap başka dillere de çevrilmiştir. Kitabın her dildeki baskılarının Türkiye'ye sokulması yasaklanmıştı.
Şimdi konuyla ilgili bu gece son olarak kitabın kendisinden bazı örnekler okumaya geçmeden şunu da paylaşayım ve buradan bir duyuru yapmış olayım. Sadi Borak tarafından derlenmiş olan Atatürk'ün Armstrong'a Cevabı kitabının 70. sayfasında görüyoruz ki Armstrong'un orijinal İngilizce metni 334 sayfaymış. Gene Türkçedeki işte tek doğru düzgün metin diyebileceğimiz Arba Yayınları 96 baskısına bakıyorum, 266 sayfa. 334 ile 266 arasında arkadaşlar 68 sayfalık bir fark oluşuyor. Bu bence şüphe konusu. Yani şimdi şunu biliriz yayıncılık aleminde; kitap farklı tarihlerde farklı yayınevleri tarafından basılmıştır, sayfa mizampajları değişmiştir. Yani biri mesela daha küçük punto kullanmıştır, biri daha büyük punto kullanmıştır, işte biri görsel koymuştur öteki koymamıştır falan. O sebepten kitapların hacimlerinde, toplam sayfa sayılarında değişiklik olabilir. Ben konuları işlerken burada sık sık buna temas ederim. Derim ki yani işte bu kitabın şu sayfasından okuyorum ama bu eski baskıdır, şu an sizin piyasada bulacağınız farklı yayınevi baskısıdır, mizampaj değişmiştir, bilin sayfa numaraları tutmaz. Hani sonra bana kabahat bulmayın diyerekten... Ama arkadaşlar yani toplamı 300 küsur sayfa olan bir kitapta 68 sayfalık bir fark bana manidar geldi.
Tamamen gerçekten aynı metin olabilir, işte dediğim farklardan kaynaklanmıştır ama 68 sayfa "işte o ondan kaynaklanmıştır" dedirtecek noktada fazla. Veyahut da ikinci ihtimal; hayır, yani bu Türkçeye çevrilmişken iki sefer sansürden geçmiştir, işte 266 sayfaya öyle inmiştir ihtimali akla geliyor. Bunların hangisinin doğru olduğunu anlayabilmek için kitabın özgün İngilizce baskısına ihtiyacımız var. Buna duyarlılık gösterecek olan arkadaşlarımız, özellikle Türkiye dışında yaşayanlar, hususiyle İngiltere'de, Amerika'da yaşayan ve şu an beni seyretmekte olan arkadaşlarımızdan birileri... Kitabın özgün İngilizce nüshasını... Gerçi Türkiye'ye girişi yasak. Evet, şimdi bunu söylerken aklıma geldi. Hani "bana göndersinler" diyecektim. Gönderemezsiniz arkadaşlar. Evet, yani bütün ulusalcılara ve Kemalistlere şan olsun. "Ücreti mukabilinde lütfen bana gönderin" diyecektim, diyemiyorum arkadaşlar. Onu söylemeye çalışırken aklıma geldi, Bakanlar Kurulu kararıyla kitabın bütün dillerdeki baskılarının Türkiye'ye girişinin yasak olduğu. Evet, eh ne yapalım yani böyle işte çaresiz bu noktada.
Şimdi kitabın içinden birkaç tane, yani derken 8-10 tane olmuş, seçtiğim bölümleri okuyayım da bizzat olayın kendisine bakarak kabaca bir fikir sahibi olun. En sivri, en tartışmalı örnekleri seçtim. Onların içinden bir kısmını seçtim, hepsi değil. Mesela sayfa 16'da, sonra okuyacaklarıma göre çok daha normal sayabileceğimiz bir şey var. Böyle hani ufaktan giriyoruz. Demiş ki: "İçlerinde Makedonyalı Fethi'nin de bulunduğu Fethi Okyar (Kemal Paşa'nın biliyorsunuz gençlik arkadaşı), Mustafa Kemal'in çoğunu tanıdığı bir grup subay mason olmuştu. Mason localarının tüm yöntemlerini kullanarak ve koruması altına sığınarak İttihat ve Terakki'yi kurmuşlardı. Yahudilerin evlerinde güvenlik içinde toplanıyor ve planlar hazırlayabiliyorlardı. Abdülhamit'i alaşağı etmeye dönük hatırı sayılır bağışlar topluyorlardı. Padişahın ülkeden sürgün ettiği ve yabancı ülkelerde yaşayan önemli siyasal mültecilerle sıkı bir temas halindeydiler. İttihat ve Terakki Cemiyeti bir süredir Mustafa Kemal'i izlemekte ve sınamaktaydı. Artık onu da kendilerine katılmaya davet etmişlerdi." Yani konuyla ilgili Atatürk'ün anlatımı çok farklıdır. "Mustafa Kemal Vedat Ali hocasında birader olarak örgüte katıldı, mason oldu" diyor.
Yani şimdi sansürlü örnekler: "Mustafa Kemal nokta nokta..." Burayı boş bırakmış. Yani şöyle göstereyim, ne kadar ekrandan belli olur bilmiyorum da... Şu bakın altına tırnağımı koyduğum yer; "Mustafa Kemal" dedikten sonra bir boşluk koymuş yayınevi. Çünkü mahkeme kararına göre bunlar 5816'nın kapsamına girdiği için yayınlanamıyor. Böyle çok var, yüzlerce var kitapta. Bazısını akıl yürüterek o aradaki boşluğu cümlenin bütününe, konunun siyak sibakına falan bakarak yüksek ihtimalle tahmin edebiliyorsunuz. Bazılarında en azından ben şahsen işin içinden çıkamadım. "Mustafa Kemal nokta nokta özellikle hürmetkar davrananta ve başkentin hafifmeşrep kadınlarıyla ilişkilerinde çok daha rahattı. Bunlarla birlikte kahvelerde ve nokta nokta evlerde içiyor, sabahlara kadar süren cümbüşler yapıyordu. Karşısına oturacak herhangi biriyle saatler boyunca oyun oynuyor, zar atıyordu. Bütün kötü alışkanlıkları üst üste yığmış, boğazına kadar bunlara batmış
Mesela sayfa 121: "O kabul gören bütün ideallere ve ahlak kurallarına hakaretle dudak büküyor ve bunları ayaklar altına alıyordu. Ahlak kuralları ona göre ikiyüzlülerin maskesinden veya budalaların çılgınlığından başka bir şey değildi. İdeallerse ağızdaki çöplerden ibaretti. Bu parlak ama onu yumuşatacak ılımlı bir mizah unsurundan yoksun olduğu için fazlasıyla keskin bir hiciv yeteneğiydi. Onu iyi duygular hissedebilme ve insanlara, ideallere ya da kurumlara sadık kalma yeteneğinden yoksun biri olarak gösteriyordu. Onu insandan çok hayvana benzetiyordu." Yani buna nasıl müsaade etmişler ben de anlamadım. Çünkü hani buna ben de itiraz ederim. Ya bu bilimsel niteliği olacak tarihsel bilgi cümlesine dahil edebileceğiniz bir ifade değil. Mahkeme ama bunda bir sıkıntı görmemiş. Yani bence o kararı veren mahkeme de bir sorgulanmalı. Baksana bunu kabul etmişler. Yayıncısı da yayınlamış. Ne yapsın adam? Sonra gerçi yayınevi kapandı ama hani bu kitapla ilgili bir arka plan sebebinden mi kapandı, alakasız mı onu bilmiyorum.
"Güçlü duygu ya da vicdandan yoksun, kendi hayvani arzuları dışında tüm ahlak kurallarına veya kılavuz ülkelere boş veren bir kurt." Yani Bozkurtluğu da kitabın oradan geliyor demek istemiş yazar. Çok rijit, çok ağır, çok hakaret almışsınız. Reddiye yazılması lazım. Bir tane daha, sayfa 135: "Nokta nokta bütün inançlara, bütün tanrılara karşı alaycı olan Mustafa Kemal'in batıl inançları son derece güçlüydü."
Sayfa 179: "Artık bundan sonra iyiden iyiye sefahate daldı. Hem her zamankinden de fazla içki içmeye başladı. Kadınlarla nokta nokta açıktan açığa bir dizi ilişkiye girdi. Genç nokta nokta onu cezbediyordu. Nokta nokta eşleri ve kızları ile ilişkilerini ilerletti. Önemli kişiler bile kadın akrabalarını ondan uzaklaştırmak amacıyla Ankara'dan gönderdiler. Kudret içindeki vahşi canavarı, Orta Asya steplerinin kurt soyundan gelen kaba ve yabanıl Tatar'ı uyandırmıştı. Kim olduk
Evet, herhalde bir fikir verdi. Şimdi tekrar edeyim; yani bunlar böyle yazdığına göre sorgusuz sualsiz aynen ispatlanmış tarihi gerçekler olarak mı kabul edilmeli? Tabii ki hayır. Çünkü tarihe bir ilim olarak saygımız varsa, asgari dürüstlük duygumuzun gereği temel insani duygulardan bir tanesi, erdemlerden... Tarih ilmi herkes için aynı ölçülere sahiptir. Hazreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselam için de öyledir, Kemal Atatürk için de öyledir. O zaman şu birkaç tane örneğini okuduğum bilgiler eleştirilir, cevaplandırılır. Çok daha güçlü argümanlara, kaynaklara, belgelere dayandırılarak mesela yalan olduğu, iftira olduğu, uydurma olduğu ortaya konulur. Eğer bu yapılırsa, yapılabilirse ne güzel; mücadele Atatürk ve onun manevi hatırası adına büyük bir zafer kazanmış olur. Ama şu yapılan yanlış arkadaşlar. Nokta nokta koydun mu, az önce dediğim gibi, Atatürkçü olarak kendini hissetse bile ortalama bir okuyucu, kimseyle paylaşamasa bile kendi kafasının içinde "ulan" diyecek. Ne demek istediğimi anladınız arkadaşlar.
Bir ay sonra Allah izin verirse 28 Aralık Pazar gecesi, yani ayın son gecesi, zannediyorum 5. kitap tanıtım programımız olmuş olacak. Daha da bomba bir kitap var. Şimdi sırada Rıza Nur'un Hayat ve Hatıratım 3. cilt. Önümüzdeki ilk program 4 Aralık Perşembe saat 22'de; başlık, konu, içerik: Abdülhamit ve Masonlar. Allah'a emanet olun. Hayırlı geceler, hayırlı uykular.