ATATÜRK'E MEVLİT... ATATÜRK VE İSLAM ( 1 )
ATATÜRK'E MEVLİT... ATATÜRK VE İSLAM ( 1 ) :
Bismillah. Allah'a hamd, Allah'ın resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı akşamlar.
Geçtiğimiz 10 Kasım günü Kocaeli Valiliği ve Müftülüğünün ortak organizasyonuyla Kocaeli vilayeti
genelinde birçok camide sabah namazına müteakip olarak Atatürk'ün ruhuna mevlid-i şerif okundu.
Ölüm yıldönü olması itibariyla. Bu malumunuz Anadolu coğrafyasında özellikle Osmanlı'dan bu
tarafa son derece yaygın bir Müslüman adetidir. Teknik diliyle bir bidadı asenedir. Fakat bu durum
arkadaşlar ben de bilmem katılır mısınız bir meraka, bir soruya,bir tereddüde yol açtı. Şöyle ki farazi
olacak biraz. Dedim ki Atatürk acaba kendi ruhuna kendisiyle ilgili olarak mevlid-i şerif okutulmuş
olmasından hoşnut olmuş mudur? Olur muydu? Ya da biz Müslümanları ilgilendiren şekliyle şimdi bir
biçimde ahiret aleminde kendisine bu olayın haberi verildiği vakit hoşuna gitmiş midir?
Ferahlamış mıdır? Bu arkadaşlar ben de Evet. bir soruya, bir meraka, bir tereddüde yol açtı. Ama bu
soruya zannediyorum Türkiye'de bazı insanlar, bazı çevreler, "Canım böyle merak da, böyle soru da mı
olur? Gayet tabii." dindar bir Müslüman olmak itibariyla her dindar Müslümanın yapacağı şekilde
Atatürk de kendisine haber verildiğinde öteki tarafta ruhuna bu okunan mevlitten memnun olmuştur.
Ya da farazi şekline çeviriyorum. Bundan bir şekilde haberi olmuş olsaydı mutlaka memnuniyet
gösterirdi. Evet, okuyun derdi diyecek demektedir Türkiye'de bazı insanlar.
Şimdi esasen teorik olarak ben bunu da reddetmek istemem arkadaşlar. Çünkü bir Müslüman olarak
Müslümanların sayısı ne kadar fazla olursa Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ın açık beyanı yani ben
muhakeme-i kübrada diğer ümmetlere ve peygamberlere karşı kendi ümmetimin sayısının çokluğuyla
kalabalıklığıyla iftihar edeceğim hadisini hatırlarım. E dolayısıyla bir Müslüman olarak da ümmeti
Muhammed'in sayısının daha fazla olmasından hoşnutluk duyarım. Bu artı bir kişi bile olsa ismi Ahmet,
Mehmet, Mustafa, Kemal falan dahi olsa bunda sıkıntı yok da arkadaşlar bana derseniz ki peki sen
neye takılıyorsun? Yani başlı başına bir program ki Allah izin verirse benim niyetim bu gece başlayarak
bu işi en azından 3 - 4 programlık bir dizi haline dönüştürmek. E bu kadar önem vermenin sebebi ne?
Öyleyse sebebi şu arkadaşlar. Şimdi birinci sırada bizzat Atatürk'e ait olan ve ona aidiyeti kesin olan
tarih metodolojisi kriterleri açısından ikinci sırada Atatürk'ten aktarılan ama onun yakınları
tarafından yani onu sevenler tarafından ve sonraki yıllarda Atatürk'le bizzat görüşmemiş. Hatta o
doğduğunda, öldüğünde henüz belki doğmamış bile.
Fakat birçok ünlü Atatürkçü tarafından bunların ağırlığı bilim adamıdır, akademisyendir, tarihçidir falan
gibi ortaya konulan fikirler. Yani şimdi sayarak gidelim bir konuyla ilgili. bizzat Atatürk'e ait olan ve
Atatürk'e aidiyeti kaynaklarda kesin olan yani pek çoğunda mesela kendi el yazısıyla yazılmış olan
konumuzla ilgili ifadeler yanlış anlama olmasın dar kapsamda mevlit değil.
Atatürk'ün dar kapsamda mevlid-i şerifle ilgili müspet ya da menfi herhangi bir değerlendirmesi en
azından bende böyle bir bilgi yok bilmiyorum ama mevlid-i şerif bir daha dah sene cinsinden İslami bir
uygulama ve adet olduğuna göre burada tarih metodolojisi arkadaşlar bize şunu söyler. Mevlid-i şerifin
bir parçasını teşkil etmekte olduğu İslam bütününün kendisiyle ilgili bütünüyle ilgili ilgili şahsın ki
konumuzda bu Atatürk oluyor. Duruşu, bakışı, yorumu nedir sorusunu o zaman sorarız. Cevabını
bulabileceğimiz bir sorudur bu. Bunun üzerinden yola çıkarız ve şöyle bir mantık bağı kurarız. bütün
hakkındaki kanaati buysa bu bütüne ait parçalardan biriyle ilgili kanaati de mantık gereği aynı şekilde
onun paralelinde olması gerekir şeklinde bir yol takip edeceğiz.Bu yolu takip ederken tekrar ediyorum
objektifiz biz. Bazıları kabul etmese,inanmak istemese bile yani Atatürk dostluğu önyargısıyla ya da
Atatürk düşmanlığı önyargısıyla yola çıkmışız da işte millete bir şeyleri zorluyor,ispatlamaya çalışıyor
falan durumunda değiliz. Orta yerdeki tarihi malzeme,realite neyse duygusal anlamda bir insan olarak
benim işime gelse de gelmese de hoşuma gitse de gitmese de dürüstlüğün gereği onu ortaya koymak
mecburiyetindeyiz. Burada da gene aynı kaideyi kullanacağız. Düzenli izleyicilerimizin bildiği gibi
paylaşacağımız kaynaklar hele bu akşam paylaşacağımız kaynakların tamamı tırnak içinde Atatürkçü
kaynakları olacak. Hatta hatta Atatürk'ün bizzat kendisine ait olan kaynakları olacak. Medeni bilgiler
kitabının el yazısı müsvetteleri gibi ya da meşhur Nutuk gibi.
Sonra ikinci sırada arz ettim. Atatürk'ün yakını olan şahısların yani mesela bu bapta diyelim ki
Rıza Nur'un hatıratından alıntı yapmayı düşünmüyorum. Evet. Çünkü Rızaur yani artık bütün milletin
bildiği hızlı bir Atatürk muhalifidir. E dolayısıyla şöyle denilebilir. Yani bu adam zaten Atatürk'e
düşman. Atatürk'ü halkın gözünde kötülemek için işte Atatürk İslam'a şöyle karşıydı, böyle düşmandı
şeklinde argümanlar. Hatta hatta yani duruşa göre uydurulmuş gerçeklikle alakası olmayan birtım maddi
bilgiler falan da paylaşmış olabilir. Şimdi öyle midir değil midir? Tarih metodolojisi olaya böyle mi
bakar? Onun ayrıntısına girmeyeceğim bir de. Yani bu konuda çok fazla malzeme olduğu için böyle 3-4
programla da bu işi kapatmaya niyetim olduğu için inşallah onları dışarıda bırakacağız arkadaşlar.
Hayatının bir döneminde ya da ölünceye kadar tamamında Atatürkçü olduğu, Atatürk'ün çok yakını,
onu çok seven olduğu herkes tarafından kesinlikle teslim edilmiş. canlı görgü şahitlerinin Atatürk ve
İslamiyet ilişkisi konusundaki tespitlerini, değerlendirmelerini ya da sonraki bugüne daha yakın yıllara
ait olsa bile ama gene Atatürkçülüğü bütün kamuoyu tarafından tescil edilmiş, kabul edilmiş bilim
adamlarının, ağırlıklı tarihçilerin, akademisyenlerin bu konuda söyledikleri, "E şimdi silsileyi böyle
gidince otomatikman şuraya gelme hakkımız olur. Yabancıların Atatürk'le ilgili yani Atatürk'ün
İslamiyetle ilişkisi ile ilgili söyledikleri şeklinde 34 alt başlığa ayırarak arkadaşlar devam edeceğiz
dedikten sonra doğrudan mevzuya girmeden önsöz olarak şunu da ilave edelim. Şimdi burada dışarıdan
bakan olaya teorik anlamda idealist ölçülerde bakan birisi der ki öyleyse Atatürk İslam ilişkisinde yani
Atatürk'ün İslam'a nasıl baktığı, ne düşündüğü, ne söylediği, ona dair neler yaptığı konusunda
Atatürk'ün leyhine olan bilgileri, bulguları, kaynaklarıyla beraber paylaş. Aleyhine olanları paylaş.
Yani profesyonel tarihçiliğe riayet etmek istiyorsan metodolojik açıdan hüküm verme. Hükmü
okuyucuya ki bu program itibarıyla bu dinleyici oluyor. Dinleyiciye bırakı. Evet. Yani kağıt üstünde bu
işin doğrusu. Tarih metodolojisine uygun olanı arkadaşlar budur. Bunun için tarihçi olmaya gerek yok.
Düz insan mantığı da bu hadisenin hakkının ancak böyle verilebileceğini kabul eder. Ben de kabul
ediyorum. Ama iki sebepten ötürü. Bir Atatürk İslam ilişkisi konusunda Atatürk'ün leyhine yani sonuçta
dindar Atatürk imajına destek verecek mahiyette var olan malzeme size zaten ilkokul 1'den üniversite
son sınıfa kadar eğer yüksek tahsil yapmışsanız her sene tekrar tekrar tekrar tekrar okutuldu.
Günümüzde bu yani 2010'lardan sonra başlamış olan toplumda, Türkiye genelinde, medyada, sosyal
medyada hatta hükümet cihetinde her yerde bu anormal kabul ettiğim benim neokemalist kabarma
süreci ki tamgaz.
Şimdi biz halihazırda o sürecin içindeyiz. İçinde yani Atatürk dindar da biliyorsunuz burada uçukluk
noktalarına kadar gidenler oluyor. Onu biz ciddiye almıyoruz. İşte Namık Kemal Zeybek gibi
içki içen evliyaydı diyor veyahut da Haydar Baş gibi işte ana tarafından Seyitti, baba tarafından şerifti
6 yaşındayken Kur'an hafızı olmuştu falan diyor. İyice keçileri kaçırmış olanlar da var yani böyle bir
grup kendilerine tarikat diyorlar. Diyor ki Arşada şu an yaşıyor canlı. Hazreti İsa'dan sonra ikinci bir de
Hazreti İdris vardı üçüncü olur o zaman.Yani dünyevi anlamda canlı. İşte Türkiye bu Tayyip tarafından
tamamen mahvedilme noktasına geldiğinde arş hal bulunduğu yerden Konya'da Mevlana türbesinin
üstüne bir nur izmesi inecek. O da o huzmeye tutunarak Türkiye'ye tekrar geri gelecek. 57 yaşında
kaldığı yerden alıp devam edip memleketi felaketten kurtaracak. Tabii bu iddia sahipleri olayın patolojik
kısmını ya da komedi kısmını oluşturuyorlar. Nasıl bakarsanız.Evet. Yani şimdi bu kadar yoğun dindar
Atatürk propagandası bombardımanı nedeniyle arkadaşlar ben zaten o malzemelerin herkes tarafından
3 aşağı 5 yukarı bilindiğini varsayıyorum haklı olarak ve dediğim gibi yani bu daraltılmış şekliyle bile
tahmin ederim bizim bu sunumumuz 3 belki 4 programa bölünecek. Onları da aldığımızda yani arkası
yarın programları gibi eskiden radyoda ya da gazetelerdeki pehlivan tefrikaları gibi bir şey olur. Onu da
ben arzu etmem. Bu işin sahibi olarak bunu belirtelim. Dolayısıyla arz ettiğim bu iki sebepten ötürü ben
şimdi öteki tarafın tırnak içerisinde öteki tarafın yani hayır Atatürk dindar ve Müslüman değildi
tezinin sahiplerinin özellikle altını çizdiği bu tezi destekler mahiyetteki tarihi belgeleri paylaşıyorum.
Bunu da baştan söyleyeyim ve ilk örnekle açalım mevzuyu. Atilla Oral'ın Atatürk'ün Sansürlenen
Mektubu isimli kitabından arkadaşlar naklediyorum. Kitabın ismi bile bir şeyler ifade eder. 1930'lu
yılların başında yazılmış olan bir İslam tarihi ile alakalı. beğenmemiş. Bunun müşfettirlerine Atatürk
Türk Tarih Cemiyeti yani bugünkü Türk Tarih Kurumunun öncül örgütü kurumu. onun genel sekreterine
ya da genel başkanına beğenmediğini ifade eden, bu İslam tarihinin yeniden kaleme alınması gerektiğini
bildiren Atatürk'ü aidiyeti noktasında herhangi bir şüphe, tereddüt ortaya konulamayacak olan yani bu
birincil kaynak arkadaşlar ispat vesilesidir. Tarih ilminde iddiayı teori olmaktan, hipotez olmaktan
çıkartır. Kanun haline dönüştürür. gücü odur. Niteliğindeki mektubundan uzundur esasen doğrudan
konumuzu ilgilendiren birkaç pasaj okuyayım. Benim alıntıladığım kaynak dediğim gibi doğrudan bu
konuyla ilgili bir monografi yazılmıştır. Meraklarına şiddetle tavsiye ederim ki monografinin sahibi de
Atatürkçü bir isimdir Atilla Oral. Yani kitaplarında bu açık ama iyi bir araştırmacı. Onun 11.sayfasından
okuyorum. Şimdi Atatürk diyor ki, "Arabistan yarımadası'ın kumsal çöllerinden ikrabismi Rabbi
safsatasını esas tutmuş olan Araplar uygar dünyada bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve
cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır." Bu zihniyetle
hareket edenler İslam'dan önce evrensel Türk uygarlığının bütün belgelerini imha etmekte engel
görmediler. Sonra mesela şu geçiyor mektupta. En nihayet Muhammed'in halifesi unvanını taşımak
maskaralığında bulunanları emir ve iradelerine boyun eğdirmişlerdir. Yani sonradan 10. asır ağırlıklı
İslam İslamlaşmaya başlamış olan eski Türklerden söz ediyor. Sonra mesela diyor ki bir hırka ve bir
hurma hikayesi artık bir insanlık erdemi olarak gösterilmek felsefesi esas tutularak tarih
yazılmamalıdır. Bunun gibi Arap ordularının birçok esirlerinden bir köle sınıfı vücuda geldiğinden
bahsedilirken bu kölelerin Türk çocukları olduğu dile getirilerek hangi taraf için ne anlamda bir övünme
deneni arandığı araştırılıp incelenmeden Türk tarihi içine konulmamalıdır. Şimdi bu mektubun iki
özelliği var arkadaşlar.Bir girişteki bu çok sert ifade.Arabistan Yarımadası'nın kumsal çöllerinden
ikrabismi Rabbi. Bu size neyi hatırlattı arkadaşlar? İlk vahiy biliyorsunuz. İlk vahiy Hira Dağındaki
mağarada Cebrail Aleyhisselam tarafından bir Kadir gecesi efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'a
indirildi. 5 ayetti. Alak suresinin ilk beş ayeti. Ikra ismi rabbi lezi alak diye başlıyordu. Oku yaradan
rabbinin adıyla. Şimdi doğrudan bu ilk vahiye vurgu yaparak mektupta deniyor ki ikrabismi rabbi.
Safsatasını esas tutmuş olan Araplar. Safsata kelimesinin arkadaşlar Türkçe sözlüğünde ne anlama
geldiğini herkes biliyordur. İki, Atatürk Türkçeye gerçekten vakıf. Yani Türkçenin kullanımına
konuşma dilinde de yazı dilinde de bir hakkın vakıf birisidir.Yani bilmiyordu bu kelimenin anlamını.
İşte bilmediğine bağışlamak lazım gibi bir ifade. Ya bir yönüyle de Atatürk'e hakaret olur, yanlış olur.
Şunu gördüm ben bu mektupla ilgili Özellikle bu ikrab ismi rabbi safsatası konusuna dair. Ya onu
demek istemedi ya burada kesinlikle böyle tam bana göre atıcıyla yamacı fıkrasını hatırlatır bir
şekilde öyle döndürüyorlar, öyle dolaştırıyorlar, öyle teviller yapıyorlar ki insan şaşıp kalıyor. Ya
burada kesinlikle böyle bir hakaret, Kur'an'ı vahyi kötüleme gibi bir niyet yoktu.
Şimdi yani ille de bu açıklama biçimini kabul etmeye meyyerseniz o zaman önünüze
çözmeniz gereken şu sıkıntı çıkıyor. Madem öyleydi bu mektup Türk Tarih Kurumu Arşivlerinde devlet
tarafından onlarca sene neden yasaklandı ve gizli tutuldu? Yani bu mektupta öyle bir anlam
yoksa, Atatürk'ün öyle bir niyeti yok idiyse niçin yasaklandı? Neden gizli tutuldu? Cevap isteriz.
Sonra geçtik.
1915 senesi mektuplaşmakta olduğu bir kadın Korin isminde bir arkadaşının Balkan harbinde şehit
düşmüş dul kalmış olan İtalyan asıllı eşi tanışıyorlar ve cepheden ona gönderdiği birçok mektuplar var.
Bu gene yakın tarihi bilenler için malum bir hadisedir. Ama malum olmayan kısım şudur arkadaşlar. Bu
mektupların yayınlanmış olduğu kaynakların, yayınların büyük kısmı sansürlüdür. Bazı cümleler
Atatürk tarafından Korin'e yazılmış olan mektuplardan bazı cümleler çıkartılmıştır. Şimdi ben yakın
dönemde Klaus Kreiser isimli bir Alman yazarın yazdığı ve iletişim yayınları tarafından çevirisi
yayınlanmış olan Atatürk kitabının 110.sayfasından Korina'e yazılmış mektuplardan birinden
sansürlenmemiş gerçek tam metin örneği okuyayım.
İşte İslam'la ilişkisinin mahiyeti niteliği neydi? Onunla ilgili değerlendirmeyi gene size bırakayım
arkadaşlar. diyor ki Korina. Lakin peygamber bilge bir kişiydi.
İnsanların davranışlarındaki hakiki saikleri ne kadar iyi tanıyordu. Ben şahsen mümin bir kişinin
özellikleriyle donanmadığıma üzülüyorum ama müminleri bu konuda cesaretlendirmeyi de ihmal
etmiyorum. Yani askerin cesaretle hücum etmesini burada kastediyor. Ne tuhaftır ki erkeklere çok
sayıda huri ve başka zevkler vadeden Hzret Muhammed kadınlara hiç arka çıkmıyor. Bunun neticesinde
erkekler öldükten sonra cennette hurilere kavuşacaklarına sevinirken kadınların durumu tahammül edilir
gibi değil. Öyle değil mi? Görüyorsunuz madam, insan huzursuz ve kanlı bir hayata alışınca cennetle
cehennemden söz açacak ve hatta rabbini eleştirecek vakti bile buluyor.
Madam, beni rabbimizi eleştirerek günah işlemekten alıkoyacak kadar merhametliyseniz
muharebeler arasındaki boş zamanları geçirecek başka bir meşkale tavsiye edin. Mantıklı tavsiyeleriniz
gelene kadar kendimi romanlara hasretmeye karar verdim. Şimdi bu mektupta arkadaşlar
konumuz itibariyla benim asıl takıldığım şu cümledir. Ben şahsen mümin bir kişinin
özellikleriyle donanmadığıma üzülüyorum. Yani bundan ne anlam çıkar?
Ben işte bu konuşuyor, yönlendiriyor insanları. Sonucu da o söylüyor. Diyor ki, "Eldeki tarihi malzeme
budur. Bundan şu sonucu çıkartmanız lazım.
Haksızlığı bana yapılmasın. benimle ilgili böyle bir hüküm verilmesin diye. Şimdi bundan ne anlam
çıkartılacağını size bırakıyorum arkadaşlar. İstediğiniz anlamı çıkartın. Bana ne? Cumhuriyet
kazanımları, kolektif çalışma, sayfa 30. Şimdi bu programın devamında da özellikle iki kaynağı öne
çıkartacağız. Bunlardan birincisi ilgili ciltleri doğrudan doğruya büyük ölçüde bizzat Atatürk'ün kendi
el yazısından çıkmış olan dört ciltlik dönemin lise tarih ders kitapları. Yani liseler 4 sene lise 1, lise 2,
lise 3, lise 4'ler için hazırlanmış basılmış tarih ders kitapları.
Uzatmamak için bizzat onların kendisinden okumuyorum. Gene fevkalade Atatürkçü bir kalem
tarafından hazırlanmış olan yani yayıncısı da Bilgi Yayınevi.
Kolektif çalışma. Buradan bir iki tane herkesin bilebileceği hızlı Atatürkçülerden isim okuyayım.
Şerafettin Turan, Bilal Şimşir, Turgut Özakman, Mustafa Gazalcı falan.
Bunlardan arkadaşlar böyle bir kitaptan 30. sayfadan.
Şimdi bu dört ciltlik lise tarih kitaplarında doğrudan Atatürk tarafından konumuzla ilgili yazılmış olan
bir pasajı aynen alalım.
Evet. Ne demiş? Yaratılış ve dinlerin ortaya çıkışı sorununu ele alan Atatürk şu değerlendirmeyi
yapmıştı ve bu İnönü devrine kadar liselerde öğrencilere tarih ders kitabı içerisinde okutuldu.
Herhalde şunu kabul etmek lazımdır ki hayat tabiat haricinden gelmiş değildir.
Hayat tıpkı tıpkı suyun buhar olması, bazı cisimlerin billur haline geçmesi, hararet tesiriyle toprağın
ısınması kabilinden zaruri bir tabiat hadisesidir ve husulü yani meydana çıkması için lazım olan tabii
sebepler mevcut olduğu zaman kendiliğinden asıl olmuştur.Şimdi kaleminden bu ifadeler çıkmış olan
bir insanın İslam'la ilişkisi hakkında arkadaşlar siz ne yorum yaparsınız? Devam ediyoruz.
Hayvanlardan ve tabiatın kuvvetlerinden yüzlerce Allahlara taptırmanın maskaralık olduğunu anlayan
papazlar, belli başlı Allahları üçe indirmişlerdir. Baba, oğul, ana. Teslis denilen itikadın esası budur.
Masum ve cahil insanları yüzlerce Allah'a taptırmak veya Allahları muayyen gruplara toplamak ve en
nihayet bir Allah kabul etmek siyasetin doğurduğu neticelerdir. Şimdi burada alıntıladığım kısım
içerisinde benim altını çizeceğim ifade şudur.
En nihayet, en sonunda bir Allah kabul etmek. Yani biz Müslümanların ifadesiyle tevhit siyasetin
doğurduğu neticelerdir diyor.
Biz Müslümanlar olarak arkadaşlar Cenabı Hakk'ın tevhidini hakikatin kendisi
Allah tarafından vahiylerle bize indirilmiş, öğretilmiş bir gerçeklik diye biliyoruz. Burada Atatürk aynı
konuyla ilgili doğrudan diyor ki bu siyasetin doğurduğu bir sonuçtur. Ne anlarsınız? Size bıraktım. Keza
din ve laiklik üzerine, bu da editörel bir çalışma arkadaşlar. Doğu Perinçe'ğe borçlu olduğumuz bir
çalışma.Ama kitap büyük ölçüde Atatürk'e ait olan metinlerden derlenmiştir. Hatta
içinde hani bunu sen mi uydurdun falan şüphesinden kendisini korumak için
örneğini göstereyim. Şöyle bu metinlerin Atatürk'e ait olan el yazmalarının
resimlerini, fotokopilerini de koymuştur Doğu Perincek. Takdir edilmesi gereken bir tavır.
Şimdi burada sayfa 236 Özgün Kaynak Enver Behnan Şapolio Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi diyor
ki insanlar ilk devirlerinde pek acizdi. Kendilerini koruyamıyorlar. Hiçbir olayın da sebebini
bilmiyorlardı.Kendilerini koruyacak bir kuvvet aradılar. Sonunda insanlık vicdanında bir kuvvet yarattı.
O da işte Allah'tır.
Her şeyi ondan beklediler. Ondan istediler. Hastalıktan, felaketten korunmayı hep Allahlarından
istediler.Fakat modern çağlarda insan her şeyi Allah'tan beklemedi. Ancak toplumdan bekledi.
Her şeyin koruyucusu insan toplumudur. Bizi koruyan, refah içinde yaşatan toplumdur. Bu sebeple
topluma önem vermek, onu kuvvetlendirmek ve yaşatmak lazımdır. Bunun için her türlü gelişme, huzur
ve güven kaynağı toplumdur. Bitti. Bu alıntı içerisinde arkadaşlar şu cümlenin altını çizerim. Sonunda
insanlık vicdanında bir kuvvet yarattı. O da işte Allah'tır. Yani biz Müslümanlar Allah'ın insanları
yarattığını biliyoruz. Atatürk burada farklı bir fikir değerlendirme ileri sürüyor. Yani 180
derece bu ilişki biçimini çeviriyor. Diyor ki hayır Allah'ı insanlar yarattı. Haşa ve kella. Evet. Yani bu
genel olarak İslam'la ilişki şimdi bunun üzerinden nasıl tanımlanır? Dolayısıyla yani o mevlidi
haber verdiğinde melek melaike bundan hoşnut olmuş mudur yoksa farklı bir duygusal tepki mi
vermiştir? Bunu siz kendiniz tahmin etmeye çalışabilirsiniz arkadaşlar. Afet İnan. Kim bu meşhur
bildiğiniz?Afet inan işte yani Atatürk'ün manevi evlatlığı kızı. Atatürk hakkında hatıralar ve belgeler
isimli kitabının bizzat afetin özgün kısmında arkadaşlar konumuzla ilgili şunu söylüyor. Şimdi bu kısmı
ifade edeyim ben. Başlığa demiş ki afetin bu bölümün başlığına Atatürk'ün tarih sorularına verdiği
cevaplardan örnekler. Yani Afet İnan sadece burada soruyu soran kişi. Soruya verilen cevap doğrudan
doğruya Atatürk'e ait belgeli.
Aktaranı da Afet İnan gibi birisi. Tarih metodolojisi bu bağlamda arkadaşlar
ortaya konulmuş olan belgenin doğruluğunu herkesin teker teker olaya, gözüyle ve
kulağıyla şahit olmuşçasına kesin kabul eder. Yani aritmetikteki 2 kere 2 = 4'ün
karşılığıdır. Buradaki ispatlama gücü afet soruyor.
İnsanların nereden ve nasıl geldikleri hakkında beşeriyetin bugünkü umumi telakkisine yaraşabilecek
esas ne olabilir? Yani bugünkü ilerlemiş çağdaş modern insanlık insanlığın kendi kökeni
ile ilgili nasıl bir bakışa sahip olmalıdır? Çünkü biraz Osmanlı Türkçesi Atatürk cevap veriyor.
Malumdur ki umumiyetle hayat hakkında bugün kabule layık görülen kuram şudur. Hayat herhangi bir
tabiat harici etkinin müdahalesi olmaksızın dünya üzerinde doğal ve zorunlu bir kimya ve fizik
süreci neticesidir. Ben bugünkü dile çevirerek okuyorum. Hayat sıcak güneşli
sığ bataklıklarda başladı. Oradan sahillere ve denizlere yayıldı. Denizlerden tekrar karalara geçti. İlk
hayvan denizlerde balık ve karalarda muhtelif kemikli mahluklar oldu. Bunlar muhtelif uzun devirlerde
şekilden şekle evrimleştiler. Şimdi insanların nereden ve nasıl geldiği hakkındaki bakış açısını tespit
edelim, yerine koyalım. İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir varlıktan bugünkü şekline geldi. İnsanın
bugünkü yüksek zeka, algılama ve gücü milyonlarca ve milyonlarca nesilden geçerek hazırlandı. Artık
insan bugün doğanın sonsuz büyüklüğüne ve doğa içindeki kendi türünün kaderine gittikçe büyüyen bir
irade ve bilinç ile bakıyor diyerek devam etmiş.
Evet. Ben sorumu tekrarlıyorum. Yani şimdi konuyla ilgili bakışı değerlendirmesi bu olan bir insan aynı
zamanda kendisine bir Müslüman adeti olarak mevlit okunmasını ister miydi?
E okundu. İsterdi istemezdi. 87 sene galiba oluyor. 87. yıldönümünde il çapında okundu. Daha önce
2014 senesinde CHP'de böyle bir organizasyon yapmıştı ama tek camide herhalde Ankara
Kocatepe'deydi. Ya bunlardan hoşnut olmuş mudur?İlkaye Atatürk'ün kaleminden yaradılış ve Din.
Bu arada şunu söyleyeyim Bu kitap arkadaşlar bana göre Atatürk ve İslam ilişkisi konusunda bugüne
kadar yayınlanmış en kaliteli, en nitelikli çalışmadır. Hani ben bu mevzuda kitap okumak
istiyorum diyen ve tavsiye makamı olarak bana güvenen herkese kitabı şiddetle tavsiye ederim dedikten
sonra mesela 101 102 103 sayfadan şunu alıntılıyoruz.
Özellikle de Fransız ihtilalinden sonra din karşıtı pek çok kitap yazılmışsa da bu kitabın konumuz
açısından müstesna bir yeri vardır. Mesliye'nin tanrısızlığın ilmi hali isimli meşhur
ateist başyapıt mütercim Abdullah Cevdet tarafından Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine
cümlesiyle ithaf edilmiş ve kendi elleriyle Mustafa Kemal'e sunmuştur. Atatürk bu eserin ilk basımını
okumuş. dikkatini çeken yerleri işaretlemiştir. İşaretli kısım anıt kabirdeki Atatürk Müzesinde
mevcuttur. Yani tezgahta sergileniyor mudur yoksa şu an depoda mıdır onu bilemiyorum ama
kitabın şu an bulunduğu yer anıt kabırdaki Atatürk kütüphanesidir.
Eser Dikkat Atatürk'ün onayı ile 1929 yılında Latin harfleri ile Milli Eğitim
Bakanlığınca ikinci kez basılmıştır. Çankaya Kütüphanesi ve Beyazıt Devlet
Kütüphanesi'nde eserin örnekleri bulunmaktadır. Atatürk'ün önemli bularak altını çizdiği
yerlerden bir tanesi şudur. Tarih bize öğretir ki yani bu ifadeler tabii kitabın yazarına ait. Atatürk
önemlidir diye yanına kendi el yazısıyla, kalemiyle not düşmüş, işaret düşmüş. Bunlardan bir tanesi
diyor ki tarih bize öğretir ki bütün dinler milletlerin cehaletlerinin yardımıyla utanmaksızın tanrısallık
tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis edilmiştir. Yani peygamberleri böyle
tanımlıyor Mesliği. Sonra 79. sayfa. Ya bu okuduklarım Atatürk'ün yanına önemlidir. Not düştükleri.
Bir tanrıya inanmak gereksizdir. En doğrusu onu hiç düşünmemektir. 240 81. sayfa. Her din bir
saçmalıktır. Sayfa 240. Tanrıların tümünün kaynağı vahşettir. Bütün dinler dipsiz cehale,
turafe, kan dökücülük abideleridir. Ve yeni dinler yeniden gençleşmiş eski deliliklerdir. 242. Dini
gelenek, dini geleneklerin tümünde ahmaklık ya da barbarlık ziyafeti vardır. 337.
Cehennemin icat edilmesi kötülüğe engel olamayacak kadar saçmadır.
345. Din ahlakı felce uğratır. 363. Tanrı ve din hayal gücünün ham hayallerinden başka bir şey değildir.
365. Her dinin temeli olan bir tanrının
varlığı daha kanıtlanamamıştır.
399. Dinin ne kadar aykırı ve kötü olduğu ne kadar tekrar edilirse ve kanıtlanırsa azdır.
Evet. Sonra ortada.Sonra arkadaşlar gene bizzat Atatürk'ün kendisine ait yani aidiyeti üzerinde bir şüphe
ve tartışma bulunamayacak. Bu anlamda ispat vesikası diyebileceğimiz örneklerden birisi
Doğu Perinçek tarafından yayına hazırlanmış Din ve Allah isimli kitap. Üst başlık
Kemalist Devrim 2. cilt. Bunun 60. sayfasından okuyoruz arkadaşlar. Doğrudan Atatürk'e ait olan
kısımları almaya çalışıyorum. Evet, bu kitap önümüzdeki programın konusunu
teşkil edecek mahiyette. O yüzden bunu geçelim. Ben bu gece bunu
yanlış koymuşum. Şöyle fişini de ayıralım aynı kitabın 69. sayfası. Şimdi
bunu alıntılayabiliriz.
Özgün Kaynak Devlet Yayını Atatürk'ün söylev ve demeçleri. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü yayınlamış.
Bu içeriği adından belli. İki ciltlik bir Atatürk söylev ve demeçleri antolojisidir.
diyor ki Atatürk. 2 Şubat 1923 günü İzmir'de halka yaptığı
konuşmada Adem ve Havva konusundan söz etmek istemediğini belirttikten sonra
şöyle diyor: "Ben annemden aldığım terbiye ile hayatımın çok senelerini vehimler içinde geçirdim."
Yani paranoya, korku, evham ve vehmedilen makama karşı, o vehmedilen kişilere karşı çok ibadet
ettim. Çok dua ettim. Eğer annem böyle bana yanlış terbiye vermemiş olsaydı belki çok zaman evvel
başka türlü de düşünürdüm ve benim gibi herkes de başka türlü düşünürdü ve bu felaketlere
uğramazdık. Bunu nasıl yorumlarsınız arkadaşlar? Size bırakıyorum.
Evet. Medeni bilgiler dedik bu akşam. Bizim isminden en çok bahsedeceğimiz iki
kitaptan bir tanesidir. Tarih ders kitaplarıyla birlikte. Bu da doğrudan Atatürk tarafından afet inan dikte
ettirilmiş. Birçok yerleri bizzat kendi el yazısıyla müsvetteleri yazılmış. Daha sonraki yıllarda yurttaşlık
bilgisi ismiyle okullarda okutulan Milli Eğitim müfredatına dahil dersin ilk şekli. İlk şekli medeni
bilgiler şeklindeydi arkadaşlar ismi. Şimdi bu medeni bilgiler ders kitabında konumuzla ilgili
sansürlenmemiş gerçek metin şöyle çünkü sonraki yayınlarda bunlardan yani İnönü'den itibaren 10
yıllar boyunca Zülfiyare dokunanlar aradan cımbızlandı çıkartıldı. Burada okuyacağım.
Atatürk'ün sağlığında bizzat onun kontrolünde bastırılmış olan kitabın ilk özgün gerçek metin baskısı.
Sayfa 239. Osman Özarslan'ın Dekalog isimli kitabından aktarıyorum. Türkler Arapların dinini kabul
etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din ne Arapların, ne aynı
dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine
hiçbir tesir etmedi.Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti. Milli hislerini, milli heyecanını
uyuşturdu. Bu pek tabiiydi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi bütün milliyetlerin üstünde
kapsamlı bir Arap milliyeti siyasetine varıyordu. Bu Arap fikri ümmet kelimesi ile ifade
olundu. Muhammed'in dinini kabul edenler kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah
kelimesinin her yerde yükseltilmesini hasretmeye mecburdurlar. Bununla beraber Allah'a kendi milli
dillerinde değil Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet edecek
ve dua edeceklerdi. Arapça öğrenmedikçe Allah'a ne dediğini
bilmeyecekti. Bu durum karşısında Türk milleti birçok asırlar ne yaptığını bilmeksizin adeta
bir kelimenin manasını bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler.
Başlarına geçebilmiş olan hırslı yöneticiler Türk milletine karşı cahil hocalar ağzıyla ateş ve azap ile
müthiş bir muamma halinde kalan dini hırs ve siyasetlerine alet kabul ettiler. Bir taraftan Arapları zorla
emirleri altına aldılar. Bir taraftan Avrupa'da Allah kelimesini kelimesinin ilahi parolası
altında Hristiyan milletlerine ilişmeyi düşünmediler. Yani Osmanlı'nın Balkanlardaki
Hristiyanları kendi dinlerinde serbest bırakmasını kastetmiş. Ne onları ümmet yaptılar ne de onlarla
birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısır'da belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler. Hırkasıdır
diye bir palaspareyi yani palaspare bugünkü dildeki karşılığı böyle çürümüş, elle tutulamaz hale
gelmiş. Şimdi tam kelimesi aklıma gelmedi. Paçavra. Evet.
Palaspare artık günümüz Türkçesinde mütedavil değil. Günümüz Türkçesinde bunu anlam olarak birebir
karşılayan ifade paçavradır. Hırkasıdır diye. Yani bu hırkayı şerifi kastediyor. Efendimiz
aleyhissalatu vesselam'ın meşhur hırkasını hırkasıdır diye bir paçavrayı hilafet alameti ve imtiyazı
olarak altın sandıklara koydular. İşte Topkapıda hala
bugün de sergilenmekte olan ya da İstanbul'da Hırka-i Şerif Camisinde halife oldular.
Gah kuzeye, güneye, gah doğuya ve her tarafa birden saldıra saldıra Osmanlı fetihleri. Türk milletinin
Allah için, peygamber için topraklarını, çıkarlarını, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak
derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan fani dünyaya kıymet
vermeyen sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca asıl hakiki saadete öldükten sonra
ahirette kavuşacağını vaat ve temin eden dini inanç ve dini duygu millet uyandığı zaman onun şu acı
hakikati görmesine mani olamadı.Bu feci manzara karşısında kalanlara kendilerinden evvel ölenlerin
ahiretteki mutluluklarını düşünerek veya bir an evvel ölüm isteyerek ahiret hayatına kavuşmak telkin
eden dini duygu, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını
yıktı. Davetlileri Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti.
Türk vicdan-ı umumi, kamu vicdanı derhal yüzlerce asırlık kudret ve küşayişiyle büyük heyecanlarla
çarpıyordu. Ne oldu? Türk'ün milli hissi artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk cenneti değil, eski
hakiki büyük Türk dedelerinin mukaddes miraslarının yani Göktürkler işte Büyükun İmparatorluğu
falan son Türkine müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din duygusunun Türk milliyetinde
bıraktığı hatıra.
Bunları yazmış olan bir insan kendisine mevlit okunmasını ister miydi?
Soru sizin. Keza Taner Timur Türk devrimi ve sonrası yani Marksist kökenli ama sol Kemalist aynı
zamanda literatürü tanıyanların iyi bildiği bir proftur.
Taner Temur hızlı Atatürkçü. Sayfa 124.
Burada Afet İnan diyor ki Medeni Bilgiler ders kitabının tamamı Atatürk'ün diktesidir.
Şükraneoğlu, Atatürk Entelektüel Biyografi, sayfa 482.
diyor ki tarih 1 ve 2 yani o dört ciltlik tarihin lise 1 ve lise 2'ler
için hazırlanmış ilk iki cildi işte bu insanlık tarihinin ilk devirleri anlatıldığı için yaratılış, insanlığın
ortaya çıkması, dinlerin ortaya çıkması konuları orada geçiyor o iki ciltte.
Atatürk'ün ölümünden hemen sonra diyor daha İnönü devrinde bu iki ders kitabı
değiştirildi. Ateist söylemler hafifletildi.
Şimdi bu mevzuda herkesin çok iyi bildiği ve gene yamacı atıcı fıkrasını hatırlatır biçimde aslında öyle
demek istememişti. Burada İslam'a karşı, Kur'an'a karşı çok büyük bir saygı söz konusu şeklinde
bazılarının tevil etmeye çalıştığı meşhur videosuyla da mevcut olan isteyen herkes internette girip bizzat
kendi videosuyla, kendi özgün sesiyle Atatürk'ten bu ifadeleri dinleyebilme şansına da mashar. 1 Kasım.
1 Kasım 1937 meclisin yeni yasama yılının açılışında cumhurbaşkanlarının yapması adet olan meclisi
açma konuşmasında söylediği o meşhur ifadeler. Evet meşhurdur ama arkadaşlar ben Doğu Perinçek'in
Din ve Allah kitabının 79. sayfasından gene de konu bütünlüğü gereği bunu okumak istiyorum.
Dünyaca bilinmektedir ki bizim devlet idaresindeki ana programımız Cumhuriyet Halk Partisi'nin
programıdır. Öyleolduğu için bir iki gün evvel işte İBB iddianamesinin açıklanmasıyla ilgili tartışmalar
bağlamında CHP'nin şu anki genel başkanı siz Atatürk'ün kurduğu partiyi ne hatle kapatmaya
kalkışabilirsiniz şeklinde bir açıklama yaptı. Bunu söylüyor. Yani şimdi bunu söylemekte haklı mı?
Atatürk'ün kurduğu parti mi? Evet. Burada da Atatürk onu söylüyor ama hani açmışken şunu ilave
edeyim. Böyle bir savunma argümanı bile bugün için Özgür Özel adına bir iflas ifadesidir. Çünkü
normalde şu olması gerekirdi. Siz gerçekte hukuki anlamda Türk Ceza Kanunuu ilgilendirir cinsten
hiçbir suçu, hiçbir yanlışı olmayan masum, dürüst bir partiyi, bir kurumu neye dayanarak hangi hakla
kapatmaya kalkışırsınız? argümanına dayalı bir savunma mantıklı olurdu. Ama biliyorsunuz insanlar
çok kızınca ağızlarından kaçırırlar ya bazı şeyleri. Bilinçaltları yukarıya çıkar. Ya bu da öyle olmuş.
Yani CHP'nin kapatılamazlığı iddia edilen konulardaki masumiyetinden kaynaklanmıyor. Bizzat
Özgür Özel'in ifadesi Atatürk'ün partisi olmaktan kaynaklanıyor. O zaman Özgür Özel'in ifadesi şuraya
götürüyor bizi. Yani Atatürk'ün partisi Türkiye'deki kanunların, Ceza Kanunun her şeyinin üstündedir.
Başkaları için geçerli olan kanun maddeleri hukuki mevzuat bizim için geçerli değildir. Ekonu İstanbul
Büyükşehir Belediyesi'ndeki hırsızlıklardı. Öyleyse biz canımızın istediği hırsızlığı, yolsuzluğu yaparız.
Buna karşılık bizimle ilgili hiçbir hukuki işlem yürütülemez. Şimdi bana sen bu konuyu çarpıtıyorsun
diyecek olan ulusalcı CHP'li çıkarsa arkadaşlar kusura bakmayın onun alnını karıştırım.
Dönsün Özgür Özel'in açıklamasını okusun. Elif Elifine söylediğim şey o zaman yani şunu eklemeden
duramam. Uğur Mumcu'nun o meşhur olması gereken ama değil. Çok az insan biliyor bunu. Yayılması
gerekir toplumda. O meşhur olması gereken şu sözü, şu tespiti gündeme geliyor. Uğur Mumcu
demişti ki bu ülkede bankaları kar maskesiyle soyarlar. Ülkenin kendisini Atatürkçülük
maskesiyle soyarlar. Alın size bir iki gün önce Özgür Özel'in yapmış olduğu açıklamadan Uğur Mumcu
gibi bir ismin bu konudaki tespitinin ispatı. Siz bizi kapatmaya kalkışamazsınız. Çünkü biz
Atatürk'ün kurduğu partiyiz. Siz bizi kapatmaya kalkışamazsınız.
Çünkü bizim bir suçumuz yok. Cezayı gerektiren herhangi bir yanlışımız yok. Değil. Çünkü olduğunu
en başta kendileri biliyorlar. Ama gene de kapatamazsınız. Çünkü biz Atatürk'ün partisiyiz.
Mecburi bir çağrışım gereği bunları söyledim. Konumuza geri dönüyorum. Neydi? 1 Kasım 1937
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yeni yasama yılı açılıyor. Adet gereği Cumhurbaşkanı Atatürk
açılış konuşmasını yapıyor. Videosu da mevcut olduğu üzere diyor ki konumuzla ilgili dünyaca
bilinmektedir ki bizim devlet idaresindeki ana programımız Cumhuriyet Halk Partisi programıdır.
Biliyoruz paşam bunun kapsadığı siyasetler idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu
prensipler gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz ilhamlarımızı
gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Yani ister inanın ister inanmayın
şu son iki cümlede İslam'a ve Kur'an'a ve vahiy olayına yönelik eleştirel mahiyette hiçbir şey yok.
Aslında öyle derken şöyle demek istiyordu cinsten. İnsanı gerçekten saçını başını yolduracak teviller
yapılıyor Türkiye'de.
Tarihçi olmanızı, alim olmanızı ıq'nuzun 120'nin üstünde olmasına gerek yok arkadaşlar. Benim gibi
sıradan mütevazi bir insan olarak sahip olduğunuz zekayla, mantıkla şu cümlelerden ne anlam
çıkartırsınız? Bu prensipler yani CHP prensipleri gökten indirildiği sanılan kitapların hayır o hangi
kitaplar ki onlar?
Yani Don Shot mu Servantes'in Torstoy'un harp ve sulhu mu?
Charles Dickens'ın Oliver Twisti mi? Hangi kitaplar bunlar?
Gökten indiği, sanılan ya da bilinen kitaplar hangi kitaplardır arkadaşlar?
Bildiğiniz kitaplar. Onların içinde bizi doğrudan doğruya birinci derecede ilgilendiren hangisidir?
Kur'an-ı Kerim.
Bir Müslüman olarak biz Kur'an-ı Kerim'in gökten indiğini mi zannederiz yoksa gökten indiğini bilir ve
öyle mi iman ederiz? Burada iki kelime çok büyük fark oluşturuyor. Zannetmek
ya da iman etmek. Dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır.
Demek ki Kur'an'ın hükümleri dogma. Yani buna tamamen yanlış diyemem. Şimdi tamamen ayrı bir
tartışmayı inceleme konusudur. Dogmatik bir tarafı vardır. Ahzap suresi ayet 36.
Allah ve Allah'ın resulü bir konuda fikri herhangi bir konuda fikrini beyan ettikten sonra mümin
erkekler ve mümin kadınlar o konuda bir başka fikir ileri süremezler diyor Kur'an ayeti. Evet bu
otomatikman Kur'an'ı aynı zamanda dogmatik nitelikli bir kitap haline de getirmektedir.
Tefsir ve tevil sahası mahfuz kalmak kaydıyla. Ama Allah'a ait bir kitap olduğu için
öyle olmak zorundadır. Yani hayır dogmatik olmasın dediğimizde insanlar
tarafından yazılmış kitaplarda olduğu gibi yani o zaman Cenabı Hak'a bir kusur
isnat etmiş oluruz demiş olayım da ayrıntısına girmeyelim. Sonra şu son cümle. Biz ilhamlarımızı
gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Hani ben orada bulunsaydım
derdim ki paşam kusura bakma biz Müslümanlar ilhamlarımızı doğrudan doğruya kitaptan öncelikle
esas olarak Allah'ın kitabından yani gökten ve Allah'ın resulünün beyanından, sünnetten, hadislerden
alıyoruz. Öyleyse aramızda çok stratejik, temel bir ayrım var şu ifadeye göre. Yani şunu değerlendirin
arkadaşlar. Bir Müslümanın ben ilhamlarımı gökten ve gaipten değil bu dünyadan alıyorum deme lüksü
hakkı var mıdır? Ya söyledi. E peki bunu bu şekilde beyan ettikten sonra o insana yani dini mensubiyet
anlamında ne diyebiliriz biz? Siz söyleyin. Sonra din ve Allah gene Doğu Perinçek'in
Kemalist Devrim 2. cilt alt başlığı sayfa 86'dan şu ilginç ve doğrudan Atatürk'e ait olan ifadeyi
verelim. Özgün kaynak neymiş? Resmi yayın. Atatürk'ün Tamüm telgraf ve beyannameleri sayfa 575.
ve devamı özgün kaynak devlet yayınıdır. Yani aidiyetinde Atatürk'e aidiyetinde herhangi bir şüphe söz
konusu değil. 1935 senesinde Atatürk diyor ki bu dünyadan göçerek Türk milletine veda
edeceklerin çocuklarına kendinden sonra yaşayacaklara son sözü şu olmalıdır.
Benim Türk milletine, Türk Cumhuriyetine, Türklüğün geleceğine ait görevlerim bitmemiştir. Siz onları
tamamlayacaksınız. Sizden de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz. Bunu her Türk bir
parola gibi kendinden sonrakilere tekrar etmekle son nefesini verecektir. Biz
buna katılamayız. Bir Müslüman olarak bu konuda bizim sorumluluğumuz, mecburiyetimiz
son nefesimizi arkadaşlar buyurun hep beraber. Eşhedü en la ilahe
illallah ve eşhedü enne muhammeden abdü ve resulü diye noktalamaktır. Başkaları
bizi ilgilendirmiyor. Başkalarına karışmıyoruz ama burada çok temel bir
ayrım devreye girmiş oluyor. Kaynak doğrudan bizzat kendisi Paşa'nın. Evet.
meşhur nutuktan da bir alıntı yapalım. Şimdi bu durumda benim paylaşacağım Türk Dil Kurumu
edisyonu Hıfsı Vlet Veli Dedeoğlu tarafından sadeleştirilmiş. Nutuk örneği. Ankara
Üniversitesi Basevi diyor. 1973. Hıfzı veletin sadeleştirdiği Atatürk'ün
nutkunda şöyle bir yer var. 2. cilt sayfa 521.
Baylar efendilerdir. Buradaki hitap ifadesi özgün olana da bütün insanlığın
görgü, bilgi ve düşünüşte yükselip olgunlaşması Hristiyanlıktan, Müslümanlıktan,
Budizmden vazgeçerek yalınlaştırılmış ve herkes için anlaşılacak bir duruma getirilmiş, katkısız ve
lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların şimdiye değin kavgalar, pislikler, kaba
istek ve eğilimler arasında bir bataklıkta yaşadıklarını kabul ederek
bütün gövdeleri ve akılları bağlayan kötülük etmenlerini ortadan kaldırmaya karar vermesi gibi
koşulların gerçekleşmesini gerektiren Birleşik Dünya Devleti kurma düşünün tatlı
olduğunu yatsıyacak değiliz. Bu o dönemlerin meşhur İngiliz tarihçisi
Herbert WS'e ait olan bir orijinalitedir. Atatürk de okuduğumuza göre onun
kitabından okuyor. Çok hoşuna gidiyor. Benimsiyor, etkileniyor. Hatta işte versin kısa dünya tarihini
hemen böyle parça parça iyi yabancı dili olanların arasında üleştirerek bir an evvel
Türkçeye çevirip yayınlattırıyor falan. Şimdi bizim mevzumuzu ilgilendiren
doğrudan kısmı şu: Bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşünüşte yükselip olgunlaşması
Hristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçerek işte yalınlaştırılmış, mükemmel hale
getirilmiş ortak bir din kabul etmesi. Bir Müslüman olarak var mısınız?Bunu bir ideal, bir ütopya olarak
gören açık açık nutuk yani daha ötesi yok bu işin. Dile getiren bir insan hakkında bu
akşamki konumuz itibarıyla ne düşünürsünüz? Ne yorum yaparsınız?
İsterseniz şöyle de sorayım. Mevlü-i şerif okur musunuz?
Metin Özatı Atatürk Bilim ve Üniversite sayfa 370 diyor ki Atatürk ben inkılap
ruhunu ondan aldım. Tevfik Fikret özellikle Tarih-i Kadim isimli meşhur şiiri. Atatürk diyor ki onu
tanıyanlar benim ne yapmak istediğimi kavrar. Şimdi bizzat Atatürk'e ait olan ifadeye
göre Tevfik Fikret kendisi ve onun şiirleri içerisinde özellikle birinci sırada Tarih-i Kadim isimli şiiri
işte bu yani inkılap ruhunu Atatürk'e verecek kadar onu tanıyanlar yani hem Tevfik Fikreti genelde hem
özel tarihi kadim şiirini tanıyanlar benim ne yapmak istediğimi kavrar dedirtecek kadar
arkadaşlar olayı bitirmiş.
Şimdi o zaman haklı olarak diyeceksiniz ki peki yani bu tarihi-i kadimde ne deniliyor ki? Ne var ki?
Ezberden size okuyayım. Yırtılır ey kitab-ı köhne yarın metfen-i fikr olan sayfaların. Osmanlı Türkçesi
yırtılır ey köhne kitap yarın düşüncenin mezarı olan sayfaların
Kur'an-ı Kerim
başka bir şey demiyoruz. Başka bir şey demeye gerek görmüyoruz arkadaşlar.
Sinan Meydan kim olduğu malumunuz. İzaha gerek yok. Atatürk ile Allah
arasında. Sayfa 244. Sayfa 244. 1910'lu yıllar Atatürk Haz İsa'nın ve
Haz Musa'nın peygamberliğini reddediyor. Emine Gürsoy Naskali Celal Bayar'ın
torunu. Cumhuriyet tarihi soyadı hikayeleri. Sayfa 222
senesinde soyadı kanunu çıktı. Birçok kişiye Atatürk kendi verdi soyadlarını.
Bunların içerisinde bol miktarda gök tanrı dinine ait putların isimleri de
var. Umay gibi örnek umay
T24 sitesi 11 Ağustos 2019 tarihli T24 sitesinden
alıntılamışım ama hatırlıyorum bunu ezberden. Murat Bardakçı'nın Cumhurbaşkanlığı
arşivinden bulup çıkarttığı bir belgeydi. Orada haber oldu.
1931 senesinde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri sekreterliği Atatürk'ün
emriyle Ramazan ve Kurban Bayramlarında kendisine tebrik mesajı işte mektup,
kart postal, telgraf her ne suretle olursa olsun gönderilmemesini tebliğ
ediyor bütün millete. Kendisine gelecek olan bayram tebriklerine cevap vermeme
kararı alındığı söyleniyor.
Bekir Biçer, "Nutuk gerçek mi kurgu mu?" Nutukla ilgili bir monografidir bu.
İncelemedir. Sayfa 22. 2023 senesinde Şükraneoğlu yani az önce
bir alıntı da okuduk. Atatürk entelektüel biyografinin yazarı olan yurt dışında Kanada'da zannediyorum
bir üniversitede hocalık yapmakta olan Prof Türk liberal birisi. Buna dair şunu anlatmış Şükrane oğlu.
Çankaya arşivini incelerken görevlilerden Atatürk ve din konulu belgeleri de istiyor. Çünkü onlar
kapalı. Araştırmacıya kapalı. Aynen tırnak içinde arz ediyorum. Çankaya'daki görevlilerin verdiği
cevabı. Bu yakın zamanda hani 2023 senesi. 2 sene önce hocam bu zor bir konu diyorlar. Arşiv
görevlerinin verdiği cevap o.
Şimdi bu talebe böyle bir bağlamda arşiv görevlilerinin Çankaya'da
bu cevabı vermesini biz nasıl anlayalım? Nasıl yorumlayalım?
Ikra ismi rabbi safsatası dediği senelerce saklanmış olan mektup gibi değil mi bu da? Yani
yani şimdi şöyle akıl yürütelim. Bugünkü bir kısım Kemalistlerin iddia ettiği gibi öyle yani işte Namık
Kemal Zeybek gibi, Haydar Baş gibi iyice keçileri kaçırmış olanları kastetmiyorum. Onlara
bakarak hani biraz daha normal sayabilecekleriniz. Ne o? E Atatürk dindar bir müslümandı.
Kabul edelim. Söze girerken söyledim. Yani teorik olarak ben bunu kabul etmek isterim. Çünkü bu
sayede ait olduğum ümmetin sayısı en azından bir kişi daha artmış olur. Yani bu sıradan bir kişi de
değil. Önemli bir tarihi şahsiyet. Yani düşünün Muhammed Ali Kley Müslüman
olduğunda ne kadar çok sevinmiştik biz ya da bizim babalarımız, annelerimiz falan aynı hesaba.
Ama sıkıntı şu. Şimdi bu adamların iddia ettiği gibi Atatürk dindar bir Müslüman
idi ise mevlit okunmayı da hak eder, her şeyi de hak eder. Ama o zaman yani tarihçi
Çankaya arşivinde çalışırken ya arkadaşlar arşiv görevlilerine burada ben Atatürk'ün dinle, İslam'la ilgili
ilişkilerine dair herhangi bir arşiv malzemesi belge, bilgi bulamıyorum. Hani bunları da görmek
istiyorum gibi. Son derece gerekli, gerçekçi, yerinde, haklı bir talep ilettiğinde oradaki görevliler niçin
hocam bu zor bir konu cevabını vererek o belgeleri hala daha bugün için bile çünkü iki sene
öncesinden bahsediyoruz kapalı tutarlar. Yani buradaki mantığı her şeye rağmen
hala yani evet Atatürk çok dindar bir müslümandı diyen herkese Odri meydan diyerek soruyorum.
O zaman açılıp bunların çarşaf çarşaf gösterilmesi lazım. İşte Atatürk İslam
düşmanıydı. Atatürk dinsizdi, ateistti ve benzeri şekilde iddiaları ileri sürenlerin de ağzının Allah sana
diyerek kapatılması lazım. Allah için arkadaşlar siz söyleyin. Bu işin mantığı bu kadar
basit değil mi? Arşiv belgesi çünkü birincil kaynak. ispat değerine sahip
olan belge. Yani bazı istisnai durumları var tabii. Tartışma biter. Dindar mıydı?
Evet dindardı işte. Halep orada, arşim burada. Bak belgesi de bu. Ama adama verdikleri cevap bunun
tam zıttı.
Diyorlar ki hocam bu zor bir konu. Yani biz bunları sana gösteremeyiz. Niçin gösteremezsiniz?
Evet arkadaşlar mevzunun sonuna geldik.
Atatürk İslam ilişkisine dair. Şimdi bazılarının iddiası da şu. Hatta hani ben konuşurken düşünüyorum
bir taraftan O iddiayı bile kendi içinde uçuk noktalara taşıyıp Atatürk böyle çok ağır
ilmi derin Kur'an-ı Kerim tefsiri yapacak kadar İslami ilim donanımına sahipti. İslam'ı biliyordu.
Yani Atatürk aynı zamanda diğer tarihi ağırlığı, büyüklüğünün ağırlığı altında ezilmiş, görünmez hale
gelmiş. Ama gerçekte çok da büyük bir İslam alimiydi. Yani büyük bir dindar olmanın yanı sıra çok da
büyük bir İslam alimiydi falan şeklinde de Atatürk'ü ileri sürenler var.
En azından hani bu kadar olmasa bile daha geneli bunların yani Atatürk'ün çok
ciddi bir İslami bilgi birikimi donanımı vardı. Bilinçli dindardı. Neye inandığını
bilerek inanıyordu. Tabii teorik olarak ben bunları da kabul etmek isterim bir Müslüman olarak. Yani
adı ne olursa olsun bir insan benim dinimi hem de içeriden bir Müslüman olarak çok iyi biliyorsa keşke
bütün ümmeti Muhammed öyle olsa. Ama sıkıntı şu arkadaşlar. İsmet Görgül'ü bu vatandaş subaylık
kariyerinden gelme herhalde istifa ettikten ya da emekli olduktan sonra tarihçiliğe merak sarmış.
Emekli albay herhalde. Sonra tarihçiyim demiş. E böyle deyince zaten ne kadar
militan bir Atatürkçü olduğu konusunda başka herhalde fikir vermeye gerek yok.
Atatürk'ün özel yaşamı falan diye de kitapları vardır. Bilgi yayınevinden çıkmış. Yani şu çılgın
Türklerin yayınevi. Şimdi bu İsmet Görgül'ün Atatürk üzerine incelemeler incelemeler isimli fevkalade
Kemalist kitabının 28. sayfasında görüyoruz.
Atatürk Kabe'yi Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'a mezarı zannediyormuş.
Evet bilgi bu arkadaşlar. Buradan yola çıkarak siz Atatürk'ün İslami bilgi birikimi donanımı üzerinde
kendi değerlendirmenizi yapabilirsiniz. Başta söylemiştim. Tekrar edeyim. Yani ben bunların hiçbirisini
Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu ve benzeri şahsiyetlerden, onların kaynaklarından aktarmadım. Bak hepsi
tek sayfa numarasına varıncaya kadar önünüze koyduk. Şimdi ne dersiniz bu durumda?
Eminim arkadaşlar şu an bunları dinlemekte olan birçok ulusalcı kafası karışmış vaziyette.
Bana en azından içinden şu cevabı veriyor. E öyle yani cahil herif diyorlardır bana. Şimdi sen dedin
Atatürk Kabe'yi Hazreti Muhammed'in mezarı zannediyormuş. Evet. Kitap öyle diyor.
E yani bunun neresini eleştiriyorsun? Bunu niçin burada mevzu ediyorsun?" diyordur şimdi birçok
ulusalcı. Çünkü öyle. Evet. Yani bunlara biz Allah'tan şifa mı dileriz, ilim akıl mı dileriz arkadaşlar?
Herhalde hepsine birden ihtiyaçları var. Böyle karma aşı gibi.
Hem şifa, hem ilim, hem akıl, hem sağduyu, mantık, zeka falan filan. Evet.
Efendimiz aleyhissalatu vesselam'ın kabri şerifi ile Ravza-i Taire ile
Kabe binası arasındaki mesafe kuş uçuşu yaklaşık bir 450 500 ketredir.
O Medine'de bulunuyor. Şimdi ulusalcıların pek çoğu diyordur ki şu yalana bak. Aman inanın yani öyle.
Üzgünüm sizi moral kırıklığına, kafa karışıklığına maruz bıraktığım için de öyle. Yani efendimizin
mezarı Kabe'nin içinde değil. Kabe'nin içinde o anlamda bir şey yok.
Boş, düz. Arkadaşlar şimdi demiştik yani bir
programda bunu bitirmeyeceğiz. Allah izin verirse 16 Kasım Pazar akşamı saat 22.de de bu akşamki
sunumun devamı olacak şekilde başlığımız şu: Yakınlarına ve Atatürkçülere göre
Atatürk ve İslam. Yani bu akşam Atatürk'ün bizzat kendisine göre Atatürk
ve İslam dedik. Pazar akşamı yakın çevresinde bulunanlara tabii yani yakın çevresinde
bulunanlar deyince herhalde izaha ihtiyaç yok. onun yakın iş arkadaşları, sevenleri,
dostları olarak yakın çevre ya da daha sonraki tarihlerde gelmiş,
yaşamış. Ama Atatürkçülüğü konusunda hiç kimsenin bir itiraz, bir şüphe ileri süremeyeceği
ve isimleri meşhur kamuoyuna mal olmuş. büyük ölçüde akademisyen, tarihçi olan
isimlere göre Atatürk ve İslam bağlantısı ilişkisi hakkında ne
denilebilir? Bunu duyurduktan sonra şimdi mecburi bir parantez açma
durumundayım. Bizim normalde programlarımızın dışında bir mesele. Biliyorsunuz herhalde iki gün
oldu bugün. Furkan Bölükbaşı ismindeki bir arkadaşımız cumhurbaşkanına fiili
saldırı ve tehdit yani tutuklama mahkeme kararındaki ifadelerin ya da savcılığın
işte onu tutuklamaya sevk ederken yazmış olduğu iddianamenin içinde geçen ifade
böyle yanlış hatırlamıyorsam cumhurbaşkanına saldı fiili saldırı ve tehdit
suçlamasıyla mahkemeye verildi. Mahkeme de tutukladı. şu an hapiste bulunuyor. Çok kısa da
olsa arkadaşlar yani bizim ağırlıklı işlediğimiz bu yakın tarih konularıyla bağlantılı bir mesele ve öyle
bir isim olduğu için ben bu konuyla ilgili üç noktanın üzerinde kısaca duracağım bir
değerlendirme yapmak istiyorum. bir hukukçu değilim ama bu tutuklamaya sebep
teşkil eden Twitter mesajını okuduğum vakit düz bir insan mantığıyla buradan
cezai yaptırım gerektirebilecek, tutuklanmayı gerektirebilecek bir sonuç çıkacağı kanaatinde değilim.
Bu açık net. Yani bana göre kesinlikle o tweet'ten şöyle ya da böyle tanımlanacak bir suç
ve bunun devamında bir tutuklama kararının çıkmaması lazım. 2. Fatih Altaylı Altaylıyla
karşılaştırma yapılıyor. Deniliyor ki işte şu kadar ay evvel Fatih Altaylı da cumhurbaşkanını tehdit
suçlamasıyla mahkemeye sevk edildi. Tutuklandı hala daha. O da hapiste yatıyor. İşte Furkan da aynı
suçu işledi.Şimdi isimleri ve tutuklamaya konu olan metinleri karşılaştırdığınız vakit
arkadaşlar bence gene 2 kere 2 4 netliğinde şöyle bir fark ortaya çıkıyor. Fatih Altaylı'nın hem duruşu,
geçmişi hem de bizzat o metnin kendisi çok net bir saldırı ve tehdit ifadesi içeriyor. Furkan
Bölükbaşı'nın ki uyarı şöyle de diyebiliriz. Biri dışarıdan biri içeriden. Yani şimdi basitleştirelim.
Diyelim ki ben sizin havaya bakarak ve ıslık çalarak yürüdüğünüzü yukarıdan pencereden görüyorum
ve siz yolunuzun üzerinde istikamet PTT'nin açmış olduğu bir çukur var. İçi su dolu. Havaya
baktığınız için görmüyorsunuz. Ona doğru gidiyorsunuz. Düşeceksiniz. Şimdi bunu görünce tamamen
sizin bir zarara uğramamanız için iyi niyetle aman dikkat et yolunu değiştir. Bak burada
bir tehlike var, çukur var dediğimde sizin kötülüğünüzü temenni etmiş, sizi
kötülüğe mi sevk etmiş olurum ya da sizi çukura düşürmekle mi tehdit etmiş
olurum? Hayır. Furkan Bölükbaşı'nın tweet'i arkadaşlar çok net olarak bu anlam yüklenmiş kendisine.
Fatih Altaylı'nınki tam aksi. Yani bu kafada devam edersen aynen Menderes gibi
senin de hakkından gelinir.
Üç olayın belki en vahim ve en önemli kısmıdır. O biliyorsunuz Türkiye'de
yaşayan bir insan olarak senelerden beridir AK Parti iktidarını ve aynı zamanda
yargıyı yıpratmaya yönelik çok yoğun bir algı operasyonu bu ülkede uygulanıyor.
O algı operasyonunun özü şu: Yargı tamamen siyasallaştı. AK Parti iktidarının emrine sokuldu.
Hukukla, adaletle, bağımsızlıkla falan uzak yakın hiçbir alakası yok. Yani adeta
Türkiye'deki bütün hakimler ve savcılar Tayyip Erdoğan'ın AK Parti iktidarının tetikçisi olmuş. Hak,
hukuk, adalet gözetmeden oradan ne emir geliyorsa ona göre karar veriyorlar, tutukluyorlar, beraat
ettiriyorlar, salıyorlar falan falan falan. Yani ben yargının %100 temiz, masum, adil olduğunu
düşünmüyorum. AK Parti iktidarının da %100 sütten çıkma bir akkaşık olduğunu
da düşünmüyorum. Ama bununla beraber olayın bütününe dair, AK Parti
hükümetinin geneline dair ya da Türkiye'deki yargı sisteminin geneline dair verilecek, verilmekte olan
bu çaptaki bir genel nihai hükmün adil olmadığı, doğru olmadığı bir algı
operasyonu olduğunu düşünüyorum. Yani diyeyim ki bu operasyonun arkasında
duranlar gerçekten siyasallaştırılmış yargının iş başında olduğu Türkiye'de
yaşamadılar. Şimdi bunu böyle zannediyorlar. Neyse
ama arkadaşlar şunu da itiraf etmek durumundayız. Bu operasyon büyük ölçüde başarılı oldu
ve bunun tek örneği yani işte şu son Furkan Bölükbaşı'nın tutuklanması
hadisesi değil. siyasi toplumsal boyutları itibariyla bundan çok daha
büyük yakın zamana ait bu nitelikte bir yığın örnek yaşadık. En basiti
ekosistemin içeri alınması. Yani o bu algı operasyonunun aynı mantıkta çok daha büyük bir
uygulamasıydı, örneğiydi. Ya bu işi ciddi ciddi merak edip az buçuk hukuktan da anlayıp iddianameyi
ortaya konan delilleri oturup okumuş olanlar özellikle çok iyi biliyorlar. Hatta yani açık konuşayım
İstanbul CHP il örgütünü iyi bilen bazı insanların nakline göre bizzat şu kulağımla duydum.
Yani deniliyor ki bütün örgüt zaten yani ekosistemin ne olduğunu, nasıl
işlediğini biliyor ama tabii dışarıya haliyle kol karılır yan içinde öyle göstermiyorlar falan. Yani bu çok
ciddi bir iddiam abi. Ortaya konulan deliller hukuki anlamda son derece sağlam.
Ama böyle olmakla beraber şu an bu yıllardır yürütülen algı operasyonu furyası sonucu Türkiye'de yani
bu anlamda kabul edilebilir diyebileceğimiz insan sayısının belki 100 katı. Hayır. Yani Ekrem
İmamoğlu'nun tutuklanması ve şu an içeride bulunması tamamen siyasi bir operasyondur
kanaatini, teşhisini kesin hüküm olarak kafalarında taşıyorlar. Şimdi burada benim asıl eleştireceğim
AK Parti'in kendisidir ve hükümetidir.
Hükümet oldukları halde senelerden beridir bu operasyon gözlerinin önünde
adım be adım yürütülmekte olduğu halde bu algıyı yıkmaya yönelik perdeyi indirip bu millete bu
meselenin gerçeğini göstermeye yönelik hani desem ki kıllarını bile kıpırdatmadılar. belki fazla olur
ama ona yakın ölçüde benim şahsen anlayamadığım bir şekilde mezar taşı gibi seyrettiler
ve bugün gelinen noktada yani ister ekosistemde CHP'li belediyelerin hırsızlıkları konusunda olsun
isterse son örnek olarak bu Furkan Bölükbaşı'nın tutuklanması konusunda olsun toplumun
büyük kısmı tarafından kabullenilmiş algı budur arkadaşlar canım ımızı acıtır. Ama ister kabul edin ister
kabul etmeyin. Realite bu ve realitenin bu hale gelmesi, piramidin ters sivri tepesi üzerine çevrilmesi
tamam bir CHP tezgahı. Ama bu tezgahın başarılı olup olamaması hükümetin, devletin, AK Parti'nin
duruşuna bağlıydı. Onların duruşları, daha doğrusu duruşsuzlukları sayesinde bu operasyonu başardılar.
Şu an Türkiye'deki toplumsal realite bu. Yani açıkça bunu dile getirerek itiraf etmese bile birçok
AK Parti sempatizanı ve seçmeni bile olayı böyle okuyor.
Yani orta yerde görünen şey aslında çok adi bir bahane sebep.
Çünkü gerçekten o tweet'ten tutuklama kararı çıkmaz bana göre. Ama tutuklanmış
bu adam. Öyleyse gerçek sebebin görünür dışında, arka planında bir şey olması lazım. Nedir o ya? İşte
bir sebepten AK Parti bundan rahatsız oldu. Onu da bahane etti. Savcıyı, hakime emir verdi,
tutuklattırdı. Yani her konuda toplum böyle okuyor arkadaşlar. O zaman ben de diyorum ki yani bu
AK Parti intihar mı etmeye çalışıyor? Ne yapılması lazımdı? Bugün okuduğuma göre dün akşam bir
televizyon yayınında AK Parti Ankara Gençlik Örgütü'nden yönetici durumunda olan birisi. Bu konuda
Evet. Yani bu yargının işidir. Türkiye'de kuvvetler ayrılığına dayalı bir sistem var. Niçin herkes dönüyor
AK Parti'ye bakıyor falan tadında anladığım kadarıyla bir şeyler söylemiş. Bu çok zayıf, çok yetersiz bir
açıklama. kurumsal olarak çok daha güçlü, temsil yeteneği çok daha yukarıda olan isimler yani bakan
düzeyinde, Ömer Çelik AK Parti'nin resmi sözcüsü düzeyinde insanların çıkıp net bir biçimde bunun
bu açıklamayı yapmış olmaları lazım. Bundan önceki örneklerde de aynı şekilde
çok net, diri, sert tavrın ortaya konmuş olması lazımdı. Yani sertlikten kastım hayır iftira ediyorsunuz.
Yani bu mahkemelerin işi. Hükümetle ne alakası var? İşte deliller, belgeler de ortada. Yani tekrar onu
söyleyeyim. Hukukçulardan da dinledim. Bu iddianame diyor gerçek hukukçular. Bu deliller dört
dörtlük deliller hukukçu gözüyle. Ama toplumun büyük kısmı olayı öyle okumuyor. AK Parti işte
Ekrem İmamoğlu'nun cumhurbaşkanı olacağını gördü. Önünü kesmek için böyle bir tezgaha müracaat
etti. Toplumun büyük kısmı hadiseyi arkadaşlar böyle okuyor. AK Parti'nin bu tembelliği sayesinde. Bu
da 3.
Evet. Gündem gereği mecburi kendimi hissettiğim bir açıklamaydı.
16 Kasım Pazar akşamı şey ondan önce gerçi cumartesi var ayrı bir dizin.
Bir araya gelinceye kadar Allah izin verirse arkadaşlar sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen
Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.
Videoyu izlemek için altta ki linke tıklayın
https://www.youtube.com/live/h4OfQI7Ray0?si=IX2BQ-DNcxvJd_hc