1945 BORALTAN KÖPRÜSÜ - İNÖNÜ'NÜN RUSLARA TESLİM ETTİĞİ TÜRKLER :
1945 BORALTAN KÖPRÜSÜ - İNÖNÜ'NÜN RUSLARA TESLİM ETTİĞİ TÜRKLER :
Bismillah. Allah'a hamd, Allah'ın resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar.Sizlere de
hayırlı akşamlar.
Bu akşam inşallah sizlere arz etmek istediğim konu
1945 senesinde yaşanmış olan Boraltan Köprüsü olayı. Nedir bu? özü, İnönü yönetimi Sovyet Rusya'dan Türkiye'ye kaçıp siyasi iltica hakkı
istemiş olan 200'e yakın Türk asıllı insanı Sovyet Rusya'nın tehdidi üzerine
ve onlardan duyduğu korku nedeniyle iade etti. Ruslar bu insanları Doğu Anadolu
sınırında teslim aldıktan hemen sonra sınırın öteki tarafında kurşuna dizerek
ya da altını çiziyorum başlarını tank paletleri altında ezerek anında infaz
ettiler.
Boraltan köprüsü olayı dediğimiz vakit en basit, en dar, temel
şekliyle arkadaşlar bu olayın tarihteki karşılığı ve tanımı budur. Şimdi bunu
bir kademe genişletelim dediğimiz vakit öyle anlaşılıyor ki şu anki mevcut olan
tarihi malzemeye baktığımız vakit bu nitelikte o tarihlerde yaşanmış olan
olay sayısı 1 değil. Benim kişisel kanaatim en az tane buna benzer ve
farklı sayılarda ve tamamı Türkiye tabir ettiğimiz yani Rus komünist işgali
altında bulunan çeşitli sözüm ona Sovyet Cumhuriyetlerine mensup ağırlıklı
Azerbaycanlı olmak üzere Orta Asyalı da aynı şekilde Türkistanlı
Müslümanların Türklerin İnönü hükümeti tarafından yani şu önemli uluslararası
hukuk açısından hiçbir zorunluluğu olmadığı halde hatta ayrıntılarda örneklerini vereceğim,b u konularda
günümüzde olduğu gibi siyasi mülteci statüsünde olan insanların milletlerarası hukuk koruması altında
olmalarına rağmen yani sığındıkları ülke tarafından kendilerini talep eden ülkeye
verilmemeleri gerektiğine rağmen gene de verildiler ve bu insanların tamamı infaz
edildi. Yani meselenin özü arkadaşlar 146 ile
195 kişi arasında değişen ve işte adını da bu diziye veren Boraltan Köprüsü
hadisesinde teslim edilen ve katledilen Müslüman Türk Azeri sayısından
bahsediyoruz.
İkinci bir olay. Allahu alem. Bunda 417 kişilik bir teslimattan
söz ediliyor. Üçüncü bir olay. Doğrusunu Allah bilir. 2.000 kişilik bir teslimattan söz ediliyor.
Yani bu konuda uzmanlık derecesine sahip olan kişilerin bile kesinleşmiş net bir
kanaatleri yok. Çünkü eldeki mevcut bilgi kanaatleri detaylarıyla beraber
netleştirmeye yetecek seviyede değil. Ama yani bunların içerisinde en Kemalist
olan, dolayısıyla dönemin rejimini ve İnönüsünü en fazla koruyup kollayarak bu
meseleyi anlatmaya çalışan, az sonra geleceğim ona inşallah makalesinde
İsmail Köse isimli yazar bile yani bu ihtimal de dışlanamaz. bu birden fazla
yaşanmış olaylar olabilir demek mecburiyetini hissediyor ki yazarın
siyasi ideolojik kimliği ve makalesine sinmiş olan o korumacı havayı göz önünde
bulundurduğunuz vakit böyle bir insanın bile herhalde bu nitelikteki tek olay Boraltan köprüsü olayı değildir. Hemen
ik dünya harbini takip eden aylar ve bir iki sene içerisinde birden fazla olay
yaşanmış olması muhtemeldir diyor. bu meselenin önemli noktasıdır arkadaşlar.
Şu an elimizde mevcut bilgilere göre eğer üst tane bu anlamda teslim olayı varsa buralarda teslim edilip resmen göz
göre göre Ruslar tarafından hem de bazılarının arz ettim kafaları tank paletleriyle çiğnenmek suretiyle yani
insanın gözünde canlandırmayı hayal etmeye bile çekineceği tarzda infaz
edilmelerinin ahlaki, manevi insani sorumluluğu kendi
açısından haklı hiçbir gerekçesi olmayacak şekilde dönemin yönetiminin ve
özellikle İsmet İnönü'nün şahsının üzerindedir.
145 - 200 kişi civarı bir olayda, 417 kişi bir diğer olayda, 2000 kişi bir diğer
olayda dedikten sonra şimdi kaynaktan okuyarak meseleye bir giriş yapmış
olalım.
Bu anlamda arkadaşlar paylaşacağım birinci kaynak
önemli. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı yayınlarından çıkmış. Yani
yayıncının etiketini okuduğumuzda bile herhalde siyasi, ideolojik, kimliği anlamında net
bir bilgi ortaya koyuyor. Ali Dikici'ye ait bir doktora tezinin herhalde
genişletilerek kitap hale getirilmiş şekli adı. I. Dünya Savaşı'nda
Türkiye'nin iç güvenliği. Şimdi yani kitaba baktığımız vakit
yazarın da gene siyasi ideolojik tercih olarak net bir şekilde ulusalcı Kemalist
olduğu anlaşılıyor. E ama bizim konumuz ve iddiamız açısından tabii yazarın ve
kaynağın tırnak içinde onlara ait olması esasen bizim iddiamızı destekler.
Nitelik kazanmış oluyor. Onu belirtelim. Şimdi girizgah böyle sağlam bir
kaynaktan 401 - 402 sayfalardan meseleye okuyarak girişi yapmış olalım. diyor ki:
"Türkiye'nin savaş sonrasında saldırmazlık paktını tek taraflı iptal eden Sovyet Rusya ile ilişkilerini
düzeltmek için olağanüstü bir çaba harcadığı sırada Sovyetlerin Ankara
büyükelçisi Vino Grado, Türkiye'nin Moskova büyükelçisi Selim Sarper ile bir görüşmesinde
Sovyet ordusundan firar ederek Türkiye'ye sığınmış Türk kökenli Müslüman Sovyet asker ve subayının
iadesini gündeme getirdi. Türk hükümeti yaşanan tartışmalardan
sonra Yalta Konferansına uyarak söz konusu mültecilerin bir kısmını 1945
yılı Şubat ayında başlayan müttefiklik ilişkileri ve mütekabiliyet esasıyla buraya dikkat geleceğim karşılıklılık.
Çünkü o durumda İnönü yönetimi de Türkiye'den daha az sayıda olmakla beraber komünist olduğu için işte Doğu
Anadolu sınırında görev yaparken bir fırsatını bulup Sovyet Rusya'ya kaçmış,
iltica etmiş olanları istiyor. Sayısı daha az olmakla beraber yani
mütekabiliyet koyuyor karşılıklı diyor. Bunları birbirimize verelim. ona dikkat çekiyor. Mütekabiliyet
esasıyla zorla iade etmeye karar verdi. İadesi düşünülen bu 243 Sovyet
mültecinin 241'i Yozgat'ta bulunan kampta barındırılıyor. Diğer ikisi İstanbul'da yaşıyordu.
İade esnasında yaşanabilecek herhangi bir aksaklığın önüne geçilebilmesi için
mültecilerin kapalı tren vagonları ile polis ve erlerden oluşan 50 kişilik bir
muhafız birliği gözetiminde yola çıkarılarak sevkine karar verildi. Bu
mültecilerin kamptan alınıp Ruslara sağ salim teslim edilmesi için gerekli tedbirleri almak üzere emniyet
teşkilatına talimat verildi. polis arşivlerinde Yozgat'taki Sovyet askeri
mültecilerinin Sovyet diyor ama bunların hemen hemen tamamı Türk ve Müslüman
yani Sovyet vatandaşı hukuki anlamda Ruslara teslim edileceğine dair
Dışişleri Bakanlığı'ndan 1inci daire reisine telefonla talimat verildiğine dair bir not mevcuttur.
Nihayet mültecilerin iade edildiklerinde öldürüleceklerini beyan etmelerine ve
kamuoyunun tüm tepkilerine rağmen 195 kişi 6 Ağustos 1945 günü Kars sınırında
Sovyet askerlerine teslim edildi. Kaynakların büyük çoğunluğu mültecilerin
Sovyet sınırını geçtikten hemen sonra kurşuna dizilmek suretiyle ya da tanklarla başları ezilerek
katledildikleri ve iade edilenlerin 146'sının Azeri Türk'ü olduğu konusunda
mutabıktır. Teslim edilenlerin Rus sınırından adımını atar atmaz Türk heyetinin gözü
önünde kurşuna dizilmesi uzun yıllar tartışma konusu oldu ve değişik zamanlarda gündeme getirildi. Derken
önemsiz bir ansiklopedik bilgi tastiği yapalım. Bunlar Boraltan köprüsü denilen
o Türk Rus sınırındaki köprüden geçerek iade edilmediler.
Bunlar kaçarlarken Türkiye tarafına gelirlerken önemli bir kısmı o köprüden
gelmişlerdi. Meselenin özüyle hiç alakası olmayan ama çok yaygın kaynaklarda bile yani
kullanılabilen bu bilgi hatasını tas etmiş olalım. Sonra dedik ki arkadaşlar
doğrusunu Allah bilir. Bu üç farklı olay şimdilik tespit ettiğimiz kadarıyla.
Mesela diğeri 2000 kişi diye bahsettiğim kaynağını paylaşayım. Aybüke Güzay Nazi
Kırımı sayfa 137 ve devamı özü şu
4.000 tanesi bunlardan Avrupa'da müttefik kuvvetlerden Türkiye'ye teslim
ediliyor. Çünkü onlar istiyorlar. Çünkü onlar Türk. Yani diyorlar ki biz
kesinlikle Sovyet Rusya'ya geri dönmek istemiyoruz. Bu şekilde on binlerce
vardı. Yani Rus asıllı olsun etnik anlamda ya da işte komünist yönetimi altında yaşayan diğer milletlerden,
etnisitelerden. Bunlardan 4.000 tanesini müttefikler Türk asıllı olduğu için Türkiye'ye
gönderiyorlar. Yani adeta derdi belayı başından atmak. İşte bunlar Türk Türkiye'ye gitmek istiyorlar. Türkiye
alsın ne istiyorsa yapsın. Ruslarla baş başa kalsın. İstiyorsa yiğitlik yapsın.
Bunları siyasi mülteci sınıfına dahil etsin, içinde tutsun. istiyorsa da
teslim etsin. Teslim ederse de ya bu işin insani, ahlaki, vicdani, yükü ve
ayıbı Türklerin İnönü yönetiminin üstünde olsun gibi herhalde bir
düşünceyle böyle 4.000 tanesi gönderildi diyor bahsini ettiğim kaynak o sayfa ve
takip eden sayfalarda bunların 4.000'i de diyor Sovyet Rusya'ya iade edildi. Yani İnönü'den
başka bir şey bekleyemezsiniz zaten. Şu önemli ve ilginç. 2000 tanesi diyor Türk
sınırında intihar etti. 2000 tanesi de sınırı geçtikten sonra komünist Sovyet
Rus kuvvetleri tarafından infaz edildi.
Şimdi buna dair arkadaşlar bir diğer kaynaktan okuyalım. Bu kaynak da gene
siyasi ideolojik kimliği itibariyla ulusalcıdır, Kemalisttir.
Kitap Varlık Kapışması Ali Rıza Gökbunar. Beta yayınlarından
sayfa 332'den okuyacağım ama bu da alıntı. Özgün Kaynak Radikal Gazetesi.
Yani yaşı yetenler Radikal Gazetesi'ni onun siyasi ideolojik kimliğini hatırlar.
Yani onunla ilgili her şey diyebilirsiniz. Müslüman diyemezsiniz. Radikal Gazetesi'nin 1 Ocak 2015 tarihli nüssasından alıntılamış Özgün
Kaynak. Şimdi aynen okuyorum. Geriye kalanlar trenlere doldurularak
Sovyet yetkililere teslim edilmek üzere gönderilirler. Nakil işleminin bir bölümü Türkiye
üzerinden gerçekleşir. Bu durum esirler için bir umut kaynağı olur. Hani belki Türkler bizi vermez. Kardeş vatan olarak
bildikleri Türkiye'nin kendilerini bırakmayacaklarını düşünürler. Tren Doğu Anadolu'da ilerledikçe esirlerin
ümitleri önce şüpheye dönüşür. Sonra panik başlar. Vagonlara muhafız olarak
konulan askerlerden kendilerini vurmalarını isteyenleri olmuştur. İsteyenler olmuştur. Subaylar Ankara'dan
gelen kesin emirle vicdanları arasında zorlanıyor, çaresizlik içinde kıvranıyorlardı.
Kars'a ulaşıldığında esirler bizi Ruslar öldüreceğine siz vurun diye son kez yalvar yakar oldular subaylara.
Askerlerin sinirleri isyan edecek kadar gerilmişti. Böyle bir asker hatıratını
kendisiyle yapılmış röportajdan okuyacağım. Kırılan vagon kapaklarından
bazı esirler Serdar Abat Kızılçakçak Baraj Gölüne attılar kendilerini. Bugün
onun ismi değiştirilmiş. Akyaka olmuş. O tarihte Kızılçakçak diye geçiyor. Hemen
sınırda bir kez daha intihar izni çıkmıştır. Ama 2000 kişi baraj gölünün
öte yakasında Rus muhafızlara teslim edildi ve Ruslar Türk delegelerin orada
bulundukları sırada özellikle gruplar halinde kurşuna dizildiler.
Ankara tek bir tepki göstermedi. Ne beklerdiniz ki? Yani başta İnönü gibi bir tavşan var. Düşünün ki Atatürk'le
bile bu defalarca bu huyu yüzünden kafa kafaya gelmiştir. Mesela işte Hatay
uydurma ismi verilmiş olan İskenderun sancağının Türkiye'ye tekrar geri kazanılması konusunda İnönü ile Atatürk
180 derece adeta pençe pençe ya birbirlerine düştüler. İnönü kesinlikle
istemiyordu. Hep ileri sürdüğü argüman da 15 köy için Türkiye'yi ateşe atmayalım. Yani o yüzden Fransa bizimle
harbe girer. İşte 15 köy dediği, İskenderun Sancak bölgesi falan. Mesela
Non konferansında aynı şey oldu ki o azledilmesine giden yol da önemli bir
husustu. Yani İnönü'nün zaten bilenlerin yakın çevresinin de çok iyi bildiği,
kişiliğinin en önemli çizgilerinden bir tanesi korkaklığıdır. Evlı oluşudur.
Havadan nem kapar, her şeyden ürker. İşte
o kişiliğinin bu olayda ödettiği bedel eğer rakamlar kesinse 195 + 417 + 4.000
kişi tamamı masum. Bizden sığınma istemiş Müslüman ve Türk
kardeşlerimizdi. Sonra arkadaşlar şimdi aynı mevzuyu
derinleştiriyoruz artık. Ayrıntılarına giriyoruz.
Derin Tarih Dergisi Ocak 2021 tarihli
106 sayının 89. sayfasından okuyalım bakalım mevzumuzla ilgili ne
demiş. Münan şehrinde yaşayan ve burada Türkiye
Azerbaycan Cemiyeti'ni kuran Mehmet Emin Resulzade. O artık günümüzde meşhur.
Bugünkü Azerilerin kendi kurucu ataları olarak kabul ettikleri isim.
D. esir askerler için Türkiye ile görüşmeler yapar ve çok az sayıda askerin Türkiye'de kalmasına izin
verilir. Dikkat! Mısır kralı Faruk ile de görüşen Resulzade 600 askeri
Kahire'ye gönderir. Bunun üzerine Resulzade'nin Türkiye'ye girişi yasaklanır.
Yasak 1947 yılında Abdullah Su Tanrı Över'in girişimleriyle kaldırılacaktır.
Yani şimdi burada iki tane skandal var. Bir bu kardeşlerimiz %100
öldürülecekleri belli bir şekilde Ruslara teslim edileceğine Türkiye bunlara siyasi mülteci hakkı tanısın ki
bu hakkı tanımanın milletler milletlerarası hukuk açısından bütün
gerekleri mevcut. Bu konuda ısrar ettiği için Türkiye'ye
giriş yasağı getiriliyor adama. İki, ikinci skandal. Mısır kralı Faruk 600 tanesini kabul
ediyor. Yani İnönü arkadaşlar oradaki mağdurlar Türk ve Müslüman olmalarına
rağmen, kendileri Türkiye'yi tercih etmelerine rağmen İnönü o günün o sefih
kadın içki kumar manyağı, Mısır kralı Faruk kadar olamadı. Onun kadar cesur
olamadı. Söyleyecek bu noktada başka bir şey yok.
Çünkü şimdi bu noktanın devamında konuşmaya devam edersek hem hukuki sonuç doğacak hem de yani bir Müslüman olarak
bizim edebimize uygun olmayacak. Meselenin bir diğer detayı arkadaşlar
Mustafa Armağan'ın Satılık İmparatorluk kitabı
sayfa 281'den. Bakayım gene de
okuyoruz. Evet.
Çankaya fazla direnmedi. Sayfa 282. Nasıl da olsa onların Türk olmadıklarını
cihana ilan etmemiş miydi? Yani bunlar Rus diyor Cankaya. Nitekim karar gecikmeden çıktı. Geldikleri gibi
giderler. Azerilerin teslim anını Karslı gazeteci Temras Kesemenli şöyle anlatıyor.
146 kişiyi zamanın hükümeti hiç çekinmeden trenlere doldurarak Boraltan sınırından Ruslara teslim etmiştir. Yani
bu ilgi hatasına dikkat çekmiştim. Azeri kardeşlerimiz Kars'tan geçerken
istasyon kenarındaki evlerden bu faciaayı gören birçok hemşehrimiz olmuştur.
Bunlar buralardan geçen o 146 kişi üzerlerinde ne kadar kıymetli eşya varsa
trenin pencerelerinden halka atıyor. Sadece üzerlerinde gömlek ve pantolonları kalıyor. Çünkü sınırın Rus
tarafına geçer geçmez kendilerine uygulanacak olan muamele belli. Hiç olmazsa katillerimiz üzerimizdeki
parayı, pulu da yağmalamasınlar diye Kars halkına trenin pencerelerinden
atıyorlar. Yani zilletin bu kadarı olur o günün yöneticileri açısından.
Evet. Aynı mesele gene Mustafa Armağan'ın İsmet İnönü gerçeği isimli kitabında da biraz farklı şekliyle
desteklenmiş arkadaşlar. Sayfa
226'dan aynı alıntıymış.
Evet, aynı alıntıyı Armağan Hoca o kitabı da almış. Geçtim.
Rahmetli Kadir Mısıroğlu Benden Tarihi haberler. Bu kendi hatıratıdır. Şimdi buradan bu olay üzerine orada canı
yanmış olan insanların yakını bazı Azeri şairler tarafından bu olayı kastederek
yazılmış olan iki tane gerçekten yürek yarası şiir okuyacağız. Ama 417 kişilik
teslimatla ilgili önce sayfa 750'den okuyayım.
Diyor ki rahmetli Mısıroğlu üstat bu zulümlerden kaçan 417 Azeri Türkiye'yi
zaruri bir zorunlu bir sığınak kabul ederek memleketimize sığınmıştı.
Rus hükümeti bunların kendilerine teslimini talep etti. Beynel milal kurallara göre hiçbir devlet siyasi bir
suçluyu diğer devlete iade ve teslim etmez. Yani Avrupa ve Amerika'daki bütün
kaçak FETÖcülerin senelerden beridir orada barınıyor olması
onları barındıran devletler açısından işte böyle izah ediliyor. Diyor ki bunlar siyasi mülteci. Türkiye istediği
kadar istesin biz bunları iade etmeyiz falan. Halbuki terör örgütü mensubu. Yani öyle olanlar siyasi mülteci hakkına
sahip midir? Değildir falan. Bu Rus talebini müzakere eden o zamanki
bakanlar kurulu, genel ceza hukukunun bu kuralına uyarak
Rusya'ya adı geçen mültecilerin iade edilmemesini kararlaştırmıştı. Dikkat.
Fakat o zaman Dışişleri Bakanlığı'na vekalet eden Nurullah Esat Sümer,
İnönü'yü ikna edip bunların bakanlar kurulu kararına rağmen Rusya'ya iadesi emrine çıkarttırmıştır.
Dan sonra Evet iki tane şiir bunlardan birincisi
herhalde anonim yazarı bilinmiyor. Şöyle
Boraltan bir köprü aşar geçer arası
Yusan araz suyuyla çıkmaz yüzün karası
Düşman bekler karşıda önüne kattı beni
Can alınan çarşıda kardeşim sattı beni
Dönüp seslendim geri Merhametsiz
birine
Beni siz vursaydınız şu gavurun yerine
Diğeri de Almaz Yıldırım isimli
Azerbaycan'da herhalde meşhur bir Azeri şairin Dönek Kardeş isimli şiiri ki çok
acı. Bu biz oluyoruz ve yani işte bu Azeri de kendini bilmezmiş. Bize hakaret
etmiş, iftira etmiş diyebilmemiz mümkün değil. En azından bu olay bağlamında, en
azından bu olay sınırında Evet. Biz çok acı ama arkadaşlar İnönü sayesinde dönek
kardeş tükürüğünü hak etmiş vaziyetteyiz. Şiir şöyle
Türk denince özü sözü merd olur
Dost deyince ayrılmaz bir ferd olur
Kardeş
deyip dara düşsem sığınsam şimdenger bu bana bir dert olur.
Ben ne diyem bu
vefasız dağlara, öz kardeşı dönek olan ağlara
Türk o altayların dünkü erimi yolunda can koydum verdim serimi
Düştüğü
ağlardan kurtulsun diye serdim ayağına doğma yerimi
Kardeş armağanı dökülen kanlar bana mükafat mı giden kurbanlar?
Ben diyorum kayıhandır soyumuz. Bir kaynaktan varlığımız boyumuz
Dilim dili yolum yolu emel bir bir bayrakta yıldızımız ayımız
Azeri Türk Türkmen var mı ayrılık? Nereden doğdu bu imansız gayrılık?
Alnımın yazısı karadır kara. Karadan bir mendil yolladım yaran
Yol uzun el uzak
yetişmez eller Türklüğün kanayan kalbini saran
Felek kıymış beslenen bu dile lanet türkü hançerlayan bile
Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim? Günah mı Türkleye gönül verdiğim?
Rusların
açtığı yaradan derin anayurtta öz kardeştan gördüğüm
Seslenseydim ses çıkardı her taştan ne beklersin sağırlaşan bir baştan?
Kaçtır eli kanlı çıktı oyundan. Ne bilem varmış soyunda
Girdiğim Özyurttan döndürülürken kanımın aktığı sınır boyunda
Açan lalelerden bir çelenk örsem Türklük dünyasına armağan versem
Bu anın son mısrası çok net olarak bu olayın tek başına gerçek sorumlusu ve o
masumların asıl perde arkasında katil olan İnönü'ye
uzaltılmış bir parmak. Ne beklersin sağırlaşan bir baştan?
Kaçtır eli kanlı çıktı oyundan. Ne bilem varmış soyunda. Girdiğim
Özyurttan döndürülürken kanımın aktığı sınır boyunda.
Açan lalelerden bir çelenk örsem Türklük dünyasına
armağan versem.
O İsmet arkadaşlar ebetler boyu Cenabı Hakk'ın rahmetinden cennet cehennem
mesafesi kadar uzak olsun. Ezelle bir gün eğer Ebu Cehil'e Nemruda,
Firavun'a rahmet bir şekilde tecelli edecek olursa ama inşallah o ismete
tecelli etmez.
Şimdi bu mevzuda gene yani tırnak
içinde onların İslam karışıtlarının, ulusalcıların,
seküler alemin ve Kemalistlerin
adamı hatıratından Ahmet Emin Yalman.
Yakın tarihte gördüklerim ve geçirdiklerim. Cilt 2, sayfa 1164.
Ahmet Emin gibi birisi bile ne demiş ki? Herif Türk de değil, Müslüman da değil.
Selanik sabetist bir Yahudi. Kendi halinde bir sabetist değil. Ömür
boyu Türklük ve Müslümanlık düşmanlığı yaparak ama alttan alta sinsi sinsi
yaşamış. Engelk gibi akrep gibi zehir akıtmaktan
zevk almış olan bir tip. Böyle bir tip bile arkadaşlar hatıratının ikinci cildinin 1164
sayfasında kendi Yahudi fıtratını da aşarak çünkü konu o kadar insafsız ki o
bile insafa gelmiş. Bakın nasıl anlatıyor. Çirkin ayrılışlardan en büyüğü Rus
halkından bize sığınan birtım zavallıların müttefiklerin haksız ve manasız baskısı
edilmesidir. Yani burada tabii Yahudiliğini gösteriyor. Müttefiklerin bizim üstümüzde öyle bir baskısı
olduğuna dair başka hiçbir kaynakta en küçük bir işaret bile yoktur. Demin anlattım. Müttefiklerin en fazla yaptığı
diyorlar ki bunlar Türk. Türkiye'yi istiyor. Verelim Türklere. Teslim edecekse onlar teslim etsin.
Karışmıyorlar. Türkiye'nin en zayıf devirlerinde bile
böyle bir şey yapmaya rıza gösterilmemiş. 1848 ihtilalcilerinin Rusya ve Avusturya
Macaristan'a teslimi reddedilmişti. O küfür ettikleri Osmanlı tarafından
bu dürüst ve kahramanca hareket o zamanlar lehimizde büyük bir sevgi uyandırmış ve Kırım harbini doğuran
güzel ve asil havayı yaratmıştı. Çok doğru. Osmanlı hasta adam olduğu devirde bile
insanlığının ve Müslümanlığının gereği olarak Rusların elinden kaçmış mazlum
kendisine sığınmış olanları teslim etmedi. Rusya'yla harbe girdi.
Şimdi bu durumda İsmet'e ne derseniz artık siz deyin arkadaşlar.
Geldik bir diğer kaynağa. Bu Ahmet Emin Yalman'dan
daha önemli, daha etkileyici. Çünkü kaynağın sahibi Feridun Cemal Erkin. Kim? Feridun Cemal Erkin diplomat. Bu
olay yaşandığı sırada Ferudun Cemal Dışişleri Bakanlığı Genel
Sekreteri, İnönü hükümetinin rejiminin Dışişleri Bakanlığı'nda genel sekreter.
Bugünkü unvanla müsteşarın karşılığı yani Dışişleri Bakanlığı bürokrasisinin tepesinde oturan adam bir. Dolayısıyla
yetkin mi? Bu konuları bilir mi? İki, siyasi ideolojik kimliği
yani milli şef faşizmi diktası zamanında adam dışişleri bürokrasisinin başına
getirilmişse bu herhalde Nurcu değil, Süleymancı da değil.
Artı 27 Mayıs'tan sonraki İnönü koalisyon kabinelerinde Dışişleri
Bakanlığı da yapacak İnönü'nün yanında. Deyince herhalde siyasi ideolojik
kimliği hakkında tanımayanlara bir fikir vermiş olduk. 3.
İki tane kitabı vardır bunun. biri 3 cilt Dışişlerinde 34 yıl isminde hatırat
Türk Tarih Kurumu yayınıdır. Yakın tarih hatıratlarına meraklı olanlar arkadaşlar
bu kitabı okumadan gözlerini yummasınlar derim ben. İkincisi ona göre daha az
bilinir. Benim alıntıyı paylaşacağım Türk Sovyet İlişkileri ve Boğazlar
Meselesi kitabıdır. O kitabın 252. sayfasında Ferudun Cemal
Erkin gibi bir isim bile bu olayla ilgili bakın neler demiş.
Türk hükümeti Türk ırkından birkaç Rusun yani bu garip bir ifade tabii Türk
ırkından Rus olmaz. Türk ırkına mensup Sovyetler Birliği vatandaşı olur çok.
Sovyet makamlarına teslim etmek suretiyle Ruslara ikinci bir jestte bulunmaya da lüzum görmüştü.
Bu şahıslar Almanlarla işbirliği yaptıktan sonra sığındıkları Türkiye'de Sovyet Büyükelçiliği tarafından Rusya'ya
iade edilmek üzere istenmekteydiler. Yapılan ikiten hiçbiri akıbet uğruna
seçildiği hedefe yararlı olamadı. Her iki jest yalnız lüzumsuz değil aynı
zamanda da tehlikeliydi. Yani maksat İnönü açısından Rusları yumuşatmak, işte
Rusya'nın Türkiye'ye saldırmasına engel olmak. Hani şimdi bugün bile bu mevzuyu
az çok bilen bir ulusalcıya gidip sorsanız ama işte ulusalcı inadı yüzünden her şeye rağmen gene de ben
İnönüme CHP'me laf söylettirmem diyen bir tipe diyecek ki yani Rusların
Türkiye'ye saldırma ihtimali vardı. E böyle bir ihtimal karşılığında 20 milyon
kişiyi koruyabilmek adına o 146 kişiyi, o 195 kişiyi, o 417 kişiyi, o 4.000
kişiyi neyse iade etti. Bu gerekçe arkadaşlar bütünüyle yalandır
ve bunun yalan olduğunu anlamak için tarihçi olmaya, uzman olmaya gerek yoktur. Normal bir insan mantığı akıl
yürüterek de bunun yalan olduğunu şöyle bulabilir. Ruslar eğer birkaç yüz kişinin iade edilmemesi gibi harp ilanı
sebebi olarak düşündüğünüzde bu kadar eften püften sudan bir sebep yüzünden Türkiye'ye saldıracak idiyseler
saldırırlardı. Zaten Kurt Kuzu hikayesinde olduğu gibi yani
saldırmayı bir sefer kafasına koymuş. Eften püften de olsa bir bahane arıyorsa
bu bahane tutmadıysa başka bir bahaneyi kendisi ihdas ederdi. Gene saldırırdı.
Yani şu gördü, şu söylediğimi görebilmek için, olayı böyle değerlendirebilmek için tarihçi olmaya, deha olmaya,
siyasetçi olmaya gerek yok. Herhangi bir insan mantığı bile bunu düşünebilir.
İnönü düşünemedi mi diyeceğiz? korkaklığından, evhamından.
Şimdi bu bana ait bir argüman olarak eleştirilebilir. İşte sen zaten İnönü'ye, CHP'ye, çağdaşlığa,
modernliğe, Atatürk'e, Cumhuriyete ve benzerine ve benzerine ve benzerine karşısın iyi ama bak aynı argümanı sizin
Ferudun Cemal Arkin de söylüyor. Biz okuyalım kitaptan. Her iki jest yalnız lüzumsuz değil aynı
zamanda da tehlikeliydi. Çünkü her ikisi de Rusların gözünde Türkiye'nin zaafını göstermekten başka
bir mana taşımıyordu. Hiçbir amil Rus hasmının zafı kadar atılganlığa sevk etmez.
Halbuki Türk jest ne derece yersiz ise Rus tepkisi de aynı ölçüde hatalı idi.
Çünkü her iki olay Ruslarda Türkiye'nin artık herhangi bir tavize kolaylıkla rıza gösterecek kadar zaafuna düştüğü
yanlış izlenimini uyandırmıştı.
Sonra arkadaşlar sonra evet şimdi bu konuyla ilgili yapılmış olan ilmi
anlamda da diyebilirim. Akademik anlamda özellikle en geniş ve en çok alıntılan
yani temel çalışma sayabiliriz. Bu bir makale çalışması.
İsmail Köse isminde biri yapmış. Söze girerken bahsetmiştim. Yani makalenin bütününe sinmiş hava. Gene de fevkalade
İnönücüdür, CHP'lidir, Kemalisttir. Yani işte söz söyletmeyelim bizimkilere
havası. makalenin bütününde çok nettir. Buradan anlıyoruz ki İsmail Köse denilen
bu akademisyenin ön sıradaki vasfı tarihçilik değil, tetikçilik. Tarihçilik
onun arkasından geliyor. Çünkü çok zorlamış. Yani zorlanmaya hiç müsait
olmayan apaçık bir faciaa, bir fecaat, bir toplu cinayet dediğimiz bu olayda
bile yani aman işte onlara ben olabildiği kadar bulaştırmayayım falan gayreti girince tabii yani aslında kendi
itibarıyla oynamış yazar onu belirtelim. Ama bu konuda yapılmış. Eldeki tek
akademik monografik çalışma olduğu için bu makale alıntılanıyor haliyle.
Mesela bu köprü ismindeki hatayı bu makalede görüyoruz ki meselenin özüne
ait değil esasen bu makale arkadaşlar nerede yayınlanmış?
Atatürk Yolu dergisinde yayınlanmış olan bir makale. Yani ilk sayfasını bulabilirsem onu Evet okuyayım. Referans
bilgilerini düzeltiyorum. Atatürk Araştırma Merkezi dergisi yıl
2016 cilt 32 sayfa sayı 93 sayfa 149 ve 186
arasında yakalan yayınlanmış olan bir makale. Şimdi bundan bile bakın şu 2 3 4
alıntıyı önemli kabul ettim. Sayfa 154. Dönemin arşiv vesikalarındaki ilgi
çekici bir saptama. bu dönemdeki politikayı açıkça ortaya koymaktadır.
Şöyle ki bakanlıklar, başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı arasındaki yazışmaların
hemen tamamında asker ya da sivil Türk kökenli kişiler Türklükleri yok
sayılarak Rusya ya da Rus uyruklu şeklinde kaydedilmiştir.
Korkaklığın yanına zillet de ilave edilmiş. İkinci olarak arkadaşlar, sayfa 172'den
okuyorum. Sovyet büyükelçiliği ile yapılan nota
teatis iadelerin mütekabiliyet, az önce bahsetmiştik, ilkesine göre yapılması
kararlaştırılmıştı. Buna karşılık Sovyetler ilk grup mülteciyi geri aldıktan sonra
kendilerine sığınan üç Türk askerini, bunlar komünist, dünya harbi yıllarında doğu sınırında
görev yaparken bir kolayını buluyor. Kendi anavatanı Rusya'ya kaçıyor.
Yerlerini tespit edemedikleri bahanesiyle iade etmediler.
Evet. komünist bile olsa kendi insanına sahip çıkma dendiğinde işte doğru tavır.
Askerlerden subay olan 2 Ağustos 1942 tarihinde üstüne fiili taarruzda
bulunarak Sovyet topraklarına kaçmıştı. Tek adam idaresindeki Sovyet Komünist
Partisi İstihbarat Teşkilatının kendisine sığınmış Türk askerlerinin
yerini bilmemesi inandırıcı bir bahane değildi. Çok doğru. Sonra arkadaşlar
sayfa 173. Sovyetlerde Sovyetlerde esirken kaçarak
Türkiye'ye sığınan ve Yozgat kampında enterne edilen üç Alman mülteci ise
kendi istekleri üzerine 1947 yılında Almanya'nın Amerika İngiliz
kontrolündeki bölgesine iade edildiler. Şimdi bu skandal içinde skandal.
Kendi insanına Türk ve Müslüman olanları Ruslara iade ediyorsun. Kesin öldürüleceklerini bildiğin halde
sana sığınmış olan Almanları ki yani skandalın püf noktası şurada. Almanlar
ik dünya harbinde Ruslarla harp halinde yani Ruslara karşı silah kullanmış
harpte yıllarca kurşun sıkmış olanlar da bir şekilde işte üç kişi kolayını buluyor. Türkiye
topraklarına kaçıyor. İltica hakkı istiyor. Onlara o hakkı veriyorsun. Ruslara iade etmiyorsun. onları
vatanlarına Almanya'ya gönderiyorsun. Yani bu olayda arkadaşlar açıkça
karşılaştırdığımız vakit Müslüman Türk olmak suç.
Alman olsaydı gavur olsaydı çünkü o sırada Türkiye'yi yönetenler gözü kapalı gavur aşığı ya rahmetli Necmettin
Erbakan hocanın ifadesiyle gavur olsaydı makbul olacaktı. Onların
kılına dokundurtmayacaktı. Almanya'ya gönderecekti ki onlar Ruslara teslim
edilebilir. Çünkü Ruslarla harp etmiş olan insanlar.
Başbakanlık mültecilerin Sovyetlere iade edilmelerini uygun görmemiş ve kendi istekleri üzerine iaderi
ABD İngiliz kontrol bölgesine gerçekleştirilmiştir. İşte onlar da Almanya'ya gönderdiler.
Sonra sayfa 181'den bir alıntıyla bu makaleye noktayı
koyuyoruz arkadaşlar.
Kaynakların büyük çoğunluğu mültecilerin Sovyet sınırını geçtikten hemen sonra
kurşuna dizilmek suretiyle ya da tanklarla başları ezilerek katledildikleri ve iade edilenlerin
146'sının Azeri Türkü olduğu konusunda mutabıktır. Onu zaten Ali Dikici de
kitabını aynen alıntılamış. Oradan da okumuş idik. Geçtik. Nereye geldik? Şimdi buna dair
üç tane doğrudan şahit anlatımı. Yani olayın bizzat içinde yer almış, görgü
şahidi olmuş olan biri. Şefik Can. Babası subay. O sırada Doğu Anadolu'da
görevli. O da işte babasının yanına giderken zannediyorum hadisenin şahidi olmuş.
Şefik Can Hatıralar Kitabı sayfa 265'ten okuyorum.
Ağa giderken orada tren istasyonunda babamın acısını unutturacak çok üzücü bir vakaya şahit oldum.
1945 yılında I. Dünya Savaşı sırasında Rusların zulmünden kaçan bazı Azeriler
Türkiye'ye iltica etmişlerdi. Reis-i Cumhur İsmet İnönü'nün kararıyla
Türkiye'ye iltica eden Azerbaycanlılar tekrar Rusya'ya iade edilecekti.
Onları iki vagona doldurmuşlardı. İnsanlar o vagonlarda başlarını duvarlara çarpıyor. Ölüm için bizi
Rusya'ya göndermeyin. Öldürecekseniz siz öldürün." diye yalvarıp ağlıyor, feryat
ediyorlardı. Fakat hükümet karar vermişti gideceklerdi. Hepsi Rusya'ya teslim
edildi ve anında kurşuna dizildiler. Tarihi bilgilere göre bunlar 146 kişi
olup Stalin'in Azerbaycan'ı işgal etmesine karşı çıkan Azeri aydınlardı.
Bu olay Boraltan köprüsü facias diye tarihe geçmiştir. İsmet Paşa'nın o
zavallıları Ruslara teslim etmesi, insanların çaresizliğini ifade eden ağlamalar, feryatlar gözümün önünden ve
kulaklarımdan hiç gitmedi. Bu yaşta bile hatırladığımda çok derin bir acı hissederim.
Acı hissetmesi için insanın insan olması lazım. Reha Oğuz Türkkan. Arayan adam
hatıraları 2. cilt sayfa 84'ten okuyalım.
Ayrı bir kaynaktan Sabık Eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangel'in bu
konuyu hatıratında anlattığını, İhsan Sabri bu konuya vakıf olabilecek
bir isim mi? O tarihte Emniyet Genel Müdürü
aslında 200 küsür değil 417 Azeri Türk'ünün iade edildiğini ve iki Türk
subayının dayanamayıp yani bizimkilerden
iadeye nezaret eden kaçmasınlar diye koruma görevlisi olmuş. İki Türk
subayının dayanamayıp intihar ettiklerini de yazdığını bildirdiler. İlgilenenler bunu da araştırmalı demiş.
Sonra arkadaşlar şimdi bu konuda
İsmail Köse'den sonra ikinci en geniş ayrıntılı çalışmayı yapmış ve yani
duruşu itibariyla, bakışı, dürüstlüğü itibariyla İsmail Köse'e göre bence daha
nitelikli aslında kabul edilmesi gereken yakın zamanda yayınlanmış Ali Satan'ın
ki bu ismin muhteşem bir eseri vardır. halifeliğin kaldırılması İngiliz arşivlerine dayanarak yapılmış.
Benzeri olmayan, ikamesi imkansız olan bugün için en azından bir çalışmadır.
Bu Ali Satan'ın arkadaşlar ı Dünya Savaşı'nda Türkler isminde yakın zamanda
yayınlanmış halen piyasada mevcuttur meraklarına duyururum kitabı. Bu kitabın
şimdi ilk olarak 266. sayfasından okuyoruz. mevzumuzla alakalı
konuyla ilgili olarak 1944-1947 yılları arasında Türkiye'nin Moskova
Büyükelçiliğinde basın ateşeliği yapan Memduh Tezel, komünizmin yalnız maddeye
tapan, yalnız kuvvetten anlayan bir rejim olduğunu hala daha anlamamış olan
biz zavallıların bazı çocukça hareketlerimizle Sovyetlere karşı kendimizi zayıf gösterdiğimizi ifade
ettikten sonra şunları yazıyor. Sovyetlere cemile yapalım. Sovyetlere
karşı iyi niyetimizi daha açık bir surette gösterelim diye tarihimizi ebediyen silinmeyecek kara leke sürmeye
kadar ileri gittik ve 160 siyasi mülteciyi Sovyetlere teslim ettik. Bu
160 günahsız insanın kanıyla Türk Sovyet dostluğunu perçinleyeceğimizi zannettik.
267
okuduk bunu arkadaşlar. 276'dan şimdi okuyoruz.
Yok o devam ediyor. 1950 yılının Ocak ayında Moskova eski basın ateşesi Memduh
Dezel Son gazetesinde bir makale yazarak Sovyetlere iade edilen mülteciler
meselesine değinmişti. Buna göre 195 mülteci Kızılçakçak'a
geldiklerinde kaçmaya çalışmış fakat başarılı olamayarak teslim edilmişlerdi.
Ardından da sınırın karşısında bulunan Sovyet askerleri tarafından kurşuna dizilerek katledilmişlerdi.
Kendi anılarına ek olarak eşinin anılarından da bahsetmişti. Tezel'in eşi mültecileri Rusya'ya götüren trende
seyahat ediyormuş ve aktardığına göre bir mülteci Kızılçakçak'tan sınıra kadar
ağlayarak şunları söylemiş. 6 senedir Sivas'ta yaşıyorum. Evlendim. Çoluk
çocuğum var ve şimdi ölüme gönderiliyorum. Yani bu derecesini nokta
noktanın yapabilmek için arkadaşlar İnönü olmak gerekiyor.
Bu kişi de Kızılçakçak istasyonunda kaçmaya çalışmış. Ancak yakalanarak teslim edilmişti.
Trendeki mülteciler Erzurum'dan sonra paralarını ve eşyalarını, bunu okumuştuk zaten Şefik Can'da da nasıl olsa
öleceğiz düşüncesiyle halka atmıştı. Gerçekten de sınırı geçtiklerinde
Bolşevikler tarafından hemen öldürülmüşlerdi. Kafaları tank paletleriyle çiğnenerek.
Tezel bu beyanlarına kendi eşini, bir arkadaşının eşini ve Moskova Büyükelçiliği'e görev yapan diplomatik
bir kuryi canlı şahit olarak gösteriyordu.
Geçtik sayfa 277.
Evet, demin o kitabından okuyacaktım. Burada işaretlemişim.
Reha Oğuz Türkkan'ın doğrudan konuyla ilgili başından geçenler ilginç.
diyor ki televizyon programında anlatmış bunları ve Oğuz Türkkan tapelerin aynen
çözümünü okuyorum programda. Bize sığınan mültecileri 200 küsür
zannediyordum ben. Sonra İhsan Sabri Çağlayangeli ile bir başka hariciyecimiz daha kitap yazdılar. Meğer 417 Azeri
mülteci bize sığınmış. Yani bu aynı olay olabilir. Benim kanaatim farklı olaylar.
Birdenbire ben haber aldım ki İnönü onları iade edecek Ruslara. Biliyorum ki muhakkak kurşuna dizilecekler. Onun
üzerine ben dedim ki muhakkak İnönüyle görüşmem lazım. 24 kaç yaşındasınız o zaman diye soruyor
röportajı yapan. 2423 Kemal Gedeleç
İnönü'nün özel kalemi. Ondan rica ettim. Babamın çok yakınıydı. Babası da Tapukadastra genel müdürü.
Yani oradan gelme bir elit bağlantısı var. Dedim elini öpsen paşa'nın hiç
tanışmadık. Nihayet bir gün telefon etti. Geliyor Yalova Termal Otel. Gel
orada birkaç dakika tanışırsın dedi. Hemen gittim oraya. Hatta annem de bahçede oturdu bekliyor. Ben girdim.
Hamamdan çıkmıştı. Elini öptükten sonra dedim ki paşam böyle böyle bir rivayetler dolaşıyor. İade
edecekmişsiniz. Diye büyük bir iftira size karşı. Herhal doğru değil dedim.
Bir patladı. Sen kim oluyorsun? Sen git derslerini çalış. Ben mezunum dedim.
Üniversiteden mezunum. Dergi çıkarıyorum dedim. Ya Kemal sen mi getirdin dedi. O
da evet Halit Ziya Bey'in oğlu sizinle tanışmak istedi dedi ama Kemal Bey bembeyaz oldu korkudan. Neden
kızıyorsunuz dedim. İade mi edeceksiniz sayiden. O mu demek dedim. Sen karışma
bizim işimize. Biz biliyoruz ne yapacağımızı dedi. Yani biliyoruz demeniz iade mi edeceksiniz dedim. Eğer
böyleyse dedim tarihin en büyük lekesini üzerinize alıyorsunuz dedim.
Tevfik Paşa zamanı Osmanlı devrini o kadar okullarda okuyoruz kötüydü diye o
devirde bile bize iltica eden Macarları, Polonyalıları Rusya tehdit ettiği halde
iade etmedik. Ahmet Emin'in dikkat çektiği husus. Harbi göze aldık ve İngiltere'ye gittiği
zaman Sadrazam, Tevfik Paşa, İngiliz gençleri, üniversite çocukları atları kendileri taşıdılar. Yani atları
taşımıyor da onu karıştırmış. At arabasıyla gidecek. Atları çözüyor İngiliz gençleri. Atların yerine
kendileri geçiyor. Bizim Sadrazam'ın arabasını İngiliz üniversite gençleri çekiyor. Osmanlı'nın faziletine,
kahramanlığına mukabil bir jest olarak. Yani bu kadar zayıf olduğunuz halde gene de size
sığınmış olan bu garibanları iade etmediniz. Helal olsun size anlamında falan.
Böyle bir kahramanlık yapıyorlar diye siz dedim nasıl bir cumhurbaşkanı Türkiye'de hemen polisleri çağırdı.
Sille tokat beni dışarıya attılar. Yalova termalden İnönü Hazretlerinin huzurundan
röportajı yapan soruyor. İade edilir edilmez bizimkilerin gözü önünde kurşuna dizilmişler. Doğru mudur? Cevap doğru.
Hatta bir üst hemen intihar etmiş. Yani bizim subaylardan biri üstü hemen dayanamıyor, intihar ediyor. Bazı
anlatımlarda iki subayın intihar ettiği söyleniliyor. O kadar üzülmüş. Sonra
onun bir devamı da var benim hatıratımda. Paris'e gittiğimde sorbona bir gün bir tuvalette bir Azeri genciyle
karşılaştım. Benim Türk olduğumu öğrenince aa dedi. Bakın size bir şey anlatayım dedi. Ben
I. Dünya Savaşı bittiğinde esirlerdendim ve Amerikalılar bizi Ruslara iade etmek
üzere topladılar. Aşağı yukarı 4050 kadar Azeri dedi. İçlerinde Kazak,
Kırgız falan da varmış. Fakat dedi bizim bizi teslim etmekle görevli olan
Amerikalı yüzbaşı dedi ki ben çok üzülüyorum ama elimde değil. Görev bu. Fakat siz şu ormana doğru bir kaçmaya
çalışın. Ben de arkanızdan ateş edeceğim. Mümkün olduğu kadar sizi vurmamaya çalışacağım." dedi diyor ve
birdenbire bizi salıverdi diyor. Biz olduğu gibi ormana kaçtık. Arkamızdan
sağ eden ateş etti. Bir ikimizi de sıyırdı kurşunlar ve kurtulduk. Ve öylelikle kurtulduk der fenalık
geçirdim.
Dedim ki yani bir Amerikalı kendisinin soyundan olmayan, dininden olmayan Azeriler için bunu yapsın.
Türkiye Cumhurbaşkanı kendi kan kardeşlerini eee buraya tabii bir soru ve ünlem işareti koymamız gerekiyor
arkadaşlar. Türkiye Cumhurbaşkanı oldu. Evet, tarihsel bir gerçekti ama şimdi
kan kardeşi dediğimizde hani olayın orası biraz karışıyor. Azerilerin Türk olduğu kesin de yani öteki kısmı
muallakta iade etsin ve kurşuna dizilmelerine göz
yumsun. Bunu da unutmamak lazım. Şimdi kitabın yazarına geçti söz.
Sovyetlere teslim edilen 195 mültecenin katledilmesi olayına Gaziantep'in
eskiden Nizibe günümüzde Karkamışa bağlı bir çiftlik köyünde dünyaya gelmiş olan
Bekir Doğan bizzat şahit olmuştu. Askermiş orada. Kadıköy'deki evine
2023'te konuk olduğumuzda Doğan yaklaşık 100 yaşındaydı. Stalin döneminde
Ruslardan kaçıp Türkiye'ye sığınan ve I. Dünya Savaşı sonunda İnönü hükümeti tarafından Stalin'e iade kararı alınan
Türkleri istemeyerek, üzülerek, ağlayarak Tihmis kapıya götüren askerlerden biriydi. Hala büyük bir acı
duyarak hatırladığı olayı Doğan şöyle anlatmaya başladı. Bu iş aklıma geldiği zaman küçülüyorum,
utanıyorum. Yani ben Türklüğümden bu yaşımda Türk vatandaşı olmaktan hicap duyuyorum. Neden? Ben asker oldum. Kader
bizi Kars'a gönderdi. Sıcak iklimin Gaziantep'in çocuğu olarak Kars'a 9 ayda
gittiğim zaman karın içine gömüldük. Diyarbakır, Urfa, Gaziantep, Kahramanmaraş çocuklarını buradan
gönderdiler. Evet. Yani direktman konudan alıp
okuyayım size arkadaşlar. Önce askerliğini anlatmış.
Ben bölük komutanlığına baktım vekaletten. Bu arada bölük komutanı vekiliyken bize bir emir geldi ve bir
sürü insan getirdiler. Bize bunları götüreceksiniz dendi. Benim üst temenim ve ben iki kişi ve birkaç tane asker ile
yani manga yok 160 kişi olduğunu biliyorum. Bize bunları götürün dediler.
Ama biz askeriz bilmiyoruz nereye götüreceğiz, ne için, neyin nesidir? Yani bize bir mekan söylemediler. Bunlar
efendim kaçak veya yabancı falan diye Azeri olduklarını da bilmiyoruz. O zamanlar garip kimseler. Sefil, perişan,
ayak yalın, baş açık, saçlar dağılmış kadınlar. Bir bir şimdi götürüyoruz biz bunları.
Önümüze kattık. Gitmiyorlar, yürümüyorlar. Bir yoldan geçerken bir çeşmeye rast geliyoruz. Komutanım, önce
bize bir müsaade etseniz şurada bir abdest alıp iki rekat namaz kılabilsek.
Namaz kılarken ellerini açıp aykıra aykıra ağlamaya başlıyorlar. Sonradan anladık, öğrendik. Benim üstemenim Seyfi
Bey Genelkurmaya mı 3ün ordu komutanlığına mı nereye bir telgraf çekiyor. Diyor ki bunlar gitmiyorlar.
Bunun üzerine götüreceksiniz, teslim edeceksiniz deniliyor. Nereye? İşte gide
gide Arpa çayına doğru gittik. Karşımıza Boraltan köprüsü çıktı. O zaman bilmiyoruz neyin köprüsü.
Şunun genişliğinde büyük masayı göstererek yani 1 1,5 metre genişliğinde bir tahta köprü yani oradan geçeceğiz.
Bir feryat Allah seni inandırsın getirmek istemiyorum gözümün önüne. Bir feryat evladım, askerim, Mehmed'im,
Ahmed'im, evladım benim oğlum da şu an asker falan yerde. Bizi nereye götürüyorsunuz? Çünkü hepsi bunların
yetişkin erkek değil. Kadınlar var içlerinde, çocuklar var.
Bizi niye Ruslara teslim edeceksiniz? O zaman öğreniyoruz. Biz Türküz, Müslümanız. Sizin insafız yok mu
evladım? Bu nasıl Türklük? Bu nasıl Müslümanlık? Hiç mi Allah'tan korkmuyorsunuz? Bizi kafire teslim
ediyorsunuz diye feryat ediyorlardı. Bunlara dayanamayan Allah rahmet eylesin
benim Seyfi Bey üstü hemen. Emir götürün teslim edin denilince kendi beylik
tabancasıyla kafasına sıktı intihar etti. Benim şimdiki aklım olsa yemin ederim
gözümü kırpmadan ben de intihar ederdim. Yahu olacak iş değildi. Biz götürdük bunları Boraltan köprüsünün beri başına.
Öbür tarafta askerler bekliyordu. Ali Satan Bekir Doğan'a köprünün yanında
bekleyenlerin kim olduğunu sormuştuk. Bekleyenlerin Rus askeri olduğunu söyleyerek şöyle devam etmişti. Rus
askerleri. Onlara öyle bir muamele, öyle bir hakaret sanki ellerine av geçmiş bir
yırtıcı hayvanın eline geçen bir avi. Onları avladılar. Gözümüzün önünde ağır
makinelı tüfekle avladılar. dedikten sonra diyor ki Ali Satan, "Teslim
edilenlerin kadın erkek karışık olduğunu söyleyen Doğan, biri 7 yaşında olmak
üzere kafilede kız çocuklarının da olduğunu hatırlıyordu. Saçları uzamış, perişan, ayak yalın, üstü başı yırtık,
çığlık atan çocuklar bu yavruların hiçbiri nereye gittiğini bilmiyordu.
İsmet, Allah seni bildiği gibi yapsın." Tabii bunların hepsi öldürüldü arkadaşlar. Yani işte asker olanları
öldürelim, diğer sivillere, kadınlara, çocuklara dokunmayalım. Bir komünist Rusan böyle bir hassasiyet zaten hiçbir
olayda bekleyemezsiniz. Bir kısmı kurşuna dizilerek öldürüldü.
Bir kısmının kafalarının üstünden tanklarla geçilerek öldürüldü. İsmet İnönü'e şan oldu bunlar.
Şimdi aynı mevzuya dair arkadaşlar gene olayın şahidir.
Ziyat Ebu Ziya gazeteci yazar milletvekili.
Olayın olduğu tarihte Tasvir Gazetesi'in sahibi başyazarı.
Sayfa 292'den okuyorum. Ziyat Ebu Ziya'nın anlatımı.
Türkiye'de Türkler, Yozgat, Ruslar Manisa'daki kamplara yerleştiriliyordu. Yozgat'taki kampta harp boyu Sovyet
sınırından Türkiye'ye kaçmış, iltica etmiş Türkler de vardı. Yani sivil
karışık olma durumu buradan kaynaklı. Bu arada Berlin işgal edildiği zaman
orada bulunan Türk talebeleri sefaretin lazım gelen evrakı hazırlamasından sonra
Rusların kolaylık göstermesiyle Romanya'ya gönderildiler ve oradan vapurlarla Türkiye'ye geldiler. Bunlar
arasında Rusya'ya karşı harp etmiş iki Türk vardı. Karışmış aralarda.
Biri lise edebiyat öğretmeni Enver. Diğeri de benim çocuklarımın annesinin yakın akrabası, petrol mühendisi, Türk
konsolosu bunları Rusların eline düşmesin diye Türk pasaportu vermiş. Bunlar Türkiye'ye gelir gelmez kurtulduk
diye hakiki kimliklerini açıklamak hatasını işlediler. O akşam Kaynanam'ın
evinde misafir kaldılar ve haber alan buradaki azilerin hepsi eve doluştular.
Ertesi sabah dağa kahvaltılarını bitirmeden polis geldi. Bunları alıp birinci şubeye götürüp kapattılar. O
zaman ben Tasvir gazetesini çıkartıyorum. Mütareke de imzalanmış. Yani dünya harbi bitmiş. Her iki genç
Azeri günlerce birinci şubede kaldılar. Her gün Konyalı'dan yemek gönderdim
zavallılara. Ara sıra haber gönderiyorlar. Aman bizi vereceklermiş diye. Oradaki polislerin
içinde koyu komünist olanlar bunlara. Sizi kazağa oturtacağız. Derilerinizi yüzeceğiz. Canınızı okuyacağınızı
okuyacağız. Aklınızı başınıza getireceğiz. şeklinde mütemadiyen taciz
ettiklerini yazarlardı. İnönü polisi. Bir iki tane tezkereleri hala durur.
Gayet küçük tezkereler yazarlardı ve oradaki milliyetçi polisler getirip gizlice verirlerdi. Yine bir gün aman
veriliyormuşuz diye bir tezkere geldi. Ben atladım Ankara'ya gittim. Saraçoğlu
başbakan. Numan Menemencioğlu hariciye vekili. İsmet Paşa Cumhurbaşkanı. Saraçoğlu'na gittim. Ziyat, "Ben burada
başbakan iken imkan var mı? Tek Türk verilebilir mi?" dedi. Gayet rahat.
Aradan 10-15 gün geçti geçmedi. Üstü başı gayet pejmürde kılıklı bir adam geldi. Üstünde eski püskü bir gabardin
var. "Ziyat Bey siz misiniz?" dedi. "Evet" dedim. Masanın üstüne bir çıkı mendil bıraktı ve gitti. Mendili açtım.
İçinden bir altın saat, bir altın yüzük ve bir de mektup. Mektup Enver'den,
Huduttan yazıyor. Burada 1100 kişiyiz. Ruslara teslim ediliyoruz. Çamaşır
değiştirdik, abdest aldık. Hududu aşar açmaz Türklerin göreceği şekilde biz
kalanlar kurşuna diziliyoruz. Bu cinayettir. Bu siyasettir. Yaşasın
Türkiye. Türkler Ruslara verilmişti ve bir gün sonra San Francisco'da insan hakları
beyannamesi imzalanmıştı. Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Ferudun Cemal
Erkin Türkiye temsilcisi olarak San Francisco'da bulunuyordu. Ziyat Bey'in anlattıklarına göre Erkin masanın
üzerinde "Türkler teslim edildi tezkeresini görür görmez ne yapıyorsunuz
diye hiddetlenmiş ve Rusların verilmesi durdurulmuştu. Ama bazı Türkler iade
edilmişti. Yani Manisa kampında enterne edilmiş olan etnik Ruslar korundu, iade
edilmedi. Türk ve Müslüman olanlar iade edildi, öldürüldü.
Ziyat Bey Türklerin Ruslara iade etsi konusunda dönemin Moskova büyükelçisi Selim Sarper'in Ferudun Cemal Erkin'in
gösterdiğinin tam aksi bir tutuma sahip olduğu kanaatindeydi. Zaten Selim Sarper yakın tarihin kara kutularından biridir.
O tarihlerden beri Cia irtibatlıdır. Yani kurumsal olarak o gün için daha Cia yok da OSS var. Amerikan derin devletinin istihbaratının
Türk siyasi sisteminde bürokrasisindeki önemli isimlerinden birisiydi. Bir bahsi diğer
kendisiyle basın yayın genel müdürlüğü dolayısıyla tanışıyordu.
Daha öncesinde yapmış. Fakat hep karşı karşıya geldikleri için hakkında o intibaları hiç olumlu değildi.
Şimdi Ziyat Ebu Ziya anlatıyor. O tarihlerde Ankara'da bulunan Moskova Büyükelçisi Selim Sarper, Dışişleri
Bakanı Hasan Saka, müsteşar Ferun Cemal Erkin, San Francisco'da olmaları
dolayısıyla Birleşmiş Milletler'in kuruluş toplantısı. Rus büyükelçisi Vino
Gradov ziyaretine geliyor ve müjde şimdi telsizle haber aldım. saldırmazlık
anlaşmasını yeniliyoruz diyor. Selim Sarper gayet memnun ve hemen gidip İsmet
Paşa'ya haber vereyim diyor Elçi. Yalnız İsmet Paşa'ya haber verirken siz de
Rusya'ya bir jest yapın diyor. Ne yapalım diye sorunca Elçi sizdeki vatan
hainlerini verin. Kim onlar diyor? İşte bu Sovyet askeri Türkler ve Ruslar.
Selim Sarper, peki veririz ama ben de sizdeki vatan hainlerini isterim." diyor. Demin anlattık. Mütekabiliyet
boyutu. Bizim vatan ayini dedikleri buradan kaçan aşırı komünist 15 veya 17 kişi tüm
harp boyunca Rusya'daki radyolarda Türkiye aleyhine Türkçe yayın yaparlardı. Elçi elbette veririz.
Diyerek el sıkışıyorlar işte. Sonra aradık bulamadık diyecek dostlar.
Selim Sarper İsmet Paşa'ya çıkıyor söylüyor. İsmet Paşa memnun. Bunu Hariciye'ye, dışişlerine başbakanlığa
haber verirsek şu bu neden diyerek bunu geciktirir, önlerler diyerek doğrudan
İnönüünün emriyle kamplara hazırlanın emri veriliyor.
Yani bu büyük cinayetten doğrudan kişisel olarak İnönlü'nün sorumluluğu da buradan kaynaklanıyor.
Dışişlerinin ve başbakanlığın haberi yok. Sınıra en yakın Yozgat kampı olduğu için bizim Türkler gitti Manisa
kampındaki Ruslar tam gönderileceği zaman Feridun Cemal Erkin'in müdahalesiyle kurtuldular. Bu basına hiç
yansımadı. Yansımasına da imkan yoktu. Çünkü en ufak bir şey yazsak kapatılıyordu.
Bizim gazete vardı çıkıyordu ama yazamıyorduk. Ziyat Ebu Ziya'nın konudan dışişleri ve
başbakanlığın haberi yok demesi o tarihlerde bunun bilinmemesi ile alakalıdır.
Cumhuriyet arşivinde ve
Atas'de askeri arşivde ayrıntılı çalışma yürüten İsmail Kös'ten bahsettik. İade
konusunda Dışişleri Bakanlığı'nın tezkeresi ve bakanlar kurulu ile gerçekleştiğini ispat etmiştir diyor.
Daha sonra yani köprüye kılıf. Arkadaşlar şunlarla tamamlayalım.
İnönü'nün evhamı dedik. Mesela Kemal Bağlum anı politik sayfa 136
19 Mayıs 1945 konuşmasında Ankara Stadyumunda
Sovyet Rusya'yı yere göğe sığdıramayan ifadeler kullandığı için stadyumda
törenler için bulunan halktan ve harbiyeli öğrencilerden tepki alıyor.
Gazetecinin tanıklığı. Şimdi daha da dramatik, inanılmaz bir
şey. İnönü'nün o yıllardaki Sovyet-Rus korkusuna, paranoyasına dair daha
doğrusu. İlham Küsmenoğlu 1920'den 1950'ye dizisi, Türkiye 1. cilt, sayfa
589, 1947 senesinde İnönü Rusları kızdırırız
diye Bayburt yaylasının stratejik öneminden radyoda söz edilmesine izin
vermiyor. Yuh diyorum. Bayburt yaylası dediğiniz yer arkadaşlar
belli. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir bölge. Doğu Rus sınırına yakın. Ama bizim
toprağımız. kendi toprağımızın stratejik önemi değeri ile ilgili Türk
radyolarında yorum yapılmasına müsaade etmiyor Ruslar kızar diye.
Ve günümüzün o salak ulusalcıları bu tipi Türk tarihinin 2 numaralı milli
kahramanı diyorlar. Türkiye'nin bağımsızlığına ve onuruna çok önem verdiğinden ötürü Allah sizi bildiği
gibi yapsın. Topunuzu birden in önünüzle beraber. Bu kadar korkak,
bu kadar tavşan herif.
Evet. Sonra arkadaşlar bahane yaptılar işte dediğim gibi. Yani onu biraz
bahsetmiştik. Vermezsek Ruslar Türkiye'ye saldırır. E saldırsın mı? Yani bütün Türkiye'yi
işgal mi etsin? 20 milyon o gün Türkiye'nin nüfusu. Bunu tehlikeye mi atalım? atmayalım. Öyleyse lanet olsun.
Mecbur kaldık işte içimiz kan ağlaya ağlaya bu insanları teslim ettik. Hiçbir
ciddiyeti yok. Arz ettiğim sebepten ötürü yok. 1. Boğazlar krizi.
Boğazlar krizi arkadaşlar o sırada Ruslar İnönü'yü daha fazla sıkıştırıp ik
dünya harbinin bitmesi nedeniyle Türk ordusunun terhisini engellemeye yönelik bir taktik
olarak kullandılar. Yani olayın görünür kısmı şu. Doğu Anadolu'da 3 tane vilayet istiyorlar
bizden. Bir de Çanakkale İstanbul Boğazlarının kontrolünde ortaklık. Bize diyorlar
askeri 3 vereceksiniz. Boğazları beraber koruyacağız. Bu iki taleplerinde de aslında ciddi
değiller. Ama Türkiye'yi böyle bir yakın savaş tehdidiyle karşı karşıya tutup
yani şimdi I. Dünya harbi başlamazdan önce 30'lu yıllarda Türk ordusunun
hazeri barış kadrosu hava deniz kara kuvvetleri toplam 13010.000 kişiydi.
Dünya harbinde doğal olarak bu mevcut 1.300.000 kişiye çıktı. Bu 1.300.000
kişi Türkiye'nin o zamanki ekonomisinin belkemiği olan tarımdan çekildi. 1.
Buradan büyük bir kayıp ekonomiye. İki hazır beslenmesi gereken boğaz haline
dönüştürüldü. Bu Türk ekonomisini tuşa getiren bir hareketti. I. Dünya harbi yeni bitmiş.
Normal şartlarda Türkiye'de orduyu terhis edecek. Tekrar normal barış kadrolarına indirecek. Dolayısıyla bu
iki boyut üzerinden ordunun ekonomiye yüklemiş olduğu yük ekonominin üstünden kalkacak. İşte devlet millet bir parça
daha rahatlayacak. Ruslar bu olsun istemiyor. Ekonominin üzerindeki o ağır
yük devam etsin. Halk isyan etsin. İnönü hükümetini devirsin yahut İnönü bizimle
anlaşsın. Yani ikinci bir Finlandiya olmaya yönelsin gönüllü olarak bizim
dümen suyumuza girsin falan. Yani gerçekte saldırmak gibi bir niyetleri yok. Boğazlarda üs almak gibi
bir niyetleri yok. Yani buna dair bir iki tane argümanik bilgi paylaşayım. Mesela Mehmet Saltık 3848 Son Büyük
Savaş Kitabı sayfa 573, 577, 585'e
baktığınızda meselenin Sovyetler açısından böyleyken
aslında tamamen değersiz bir bahane olduğu bilinmesine rağmen İnönü'nün de
Türk kamuoyuna karşı bu tehdidi fevkalade abartarak, milleti korkutarak,
sorgusuz sualsiz Batının Amerika'nın kucağına gidip teslim olmaya milleti ikna etmekte bir araç olarak
kullandığını görüyoruz.
Çok doğru. Yani Türk kamuoyu olayı şöyle okudu.
Ruslar her an bize saldırdı. Saldıracak. Biz de öyleyse onun karşısında kendi gücümüzle dayanabilme imkanımız
olmadığına göre doğru gidelim şu anki dünya dengelerinde Rusları bu işten
alıkoyabilecek güce sahip bir tek devlet var. Doğru. Amerika Birleşik Devletleri
ona gönüllü teslim olalım. E şimdi halka bu gönüllü teslimi kabul
ettirecek, ikna edecek bir bahaneye ihtiyacınız var. İnönü Boğazlar
baskısını kullandı. Bunun gerçek olmadığını arkadaşlar
mesela Henry Kissinger diplomasi kitabında İş Bankası edisyonunda bu iki farklı edisyondur. Biri Alkın Kitapevi
İş Bankası edisyonunda sayfa 193'te haklı olarak şöyle dile getiriyor.
Boğazları o tarihte ele geçirmesi Sovyet Rusya'ya stratejik bir avantaj sağlayamayacak.
Çünkü boğazlardan çıktıktan sonra binden fazla adası olan, o yüzden bizdeki ismi
Adalar Denizi olan Ege Denizine açılıyorsunuz. Ve Akdeniz'de çok güçlü bir İngiliz donanması var.
Yani Çanakkale Boğazı'ndan çıktıktan sonra Doğu Akdeniz sularına ininceye kadar boydan boya Ege Denizi'ni geçerken
oradaki o binden fazla adanın oluşturduğu yüzlerce daha Boğazdan geçmen lazım.
Çanakkale Boğazı senin elinde olsa ne olur? Bütün hepsinin de senin elinde olması
lazım. E bu da mümkün değil. 3. Dünya harbi.
Aynı şekilde Eric Hopsbawm 20. yüzyıl kitabı sayfa 263 270'te
Türkiye'nin o dönemde İngiltere'nin Türkiye büyükelçisinin aslında Sovyetler
savaş çıkarmayı ve yeni toprak ele geçirmeyi istemiyor dediğini uzun boylu
tabii ben özetini ifade ediyorum tasriye etmişlerdir. Son olarak şununla
bitirelim. Şimdi dedik ki doğrusunu Allah bilir ama eldeki veriler birbirine yakın tarihte
ve tamamen aynı nitelikte ü tane teslim olayından söz ediyor.
Bir 195 Azeri Türk'ü Boraltan diye isim
verdirten bu dizi olaylara asıl bilinen olay. 2. Allahu alem 417 kişilik farklı
bir parti. 3 işte arz ettik. Kuvvetli ihtimal 4.000 kişi. 2000'i Türkiye
sınırları içinde intihar etti deniliyor. 2000'i Ruslara teslim edildi. Alır almaz
Ruslar tarafından infaz edildi deniliyor.
Ama bu üç hadisenin dışında
benzerleri. Ali Satan I. Dünya Savaşı'nda Türkler
sayfa 204 - 211
aynı tarihlerde 1945-46 senelerinde yeni komünistleşmiş
Bulgaristan'da, Romanya'da, Yugoslavya'da gene yani Yugoslavya dışı Romanya ve
Bulgaristan doğrudan Rusların kontrolünde olacak şekilde Yugoslavya
Tito bağımsız komünist olacak şekilde bu ülke Ülkelerde de
yani toplam sayısı belki 1000'i geçen miktarda orada azınlık olarak bulunan
Osmanlı bakiyesi Müslüman Türkler o ülkelerin yeni komünist yönetimleri
tarafından sudan bahanelerle katledildiler. Türkiye özellikle başını öteki tarafa
çevirdi. Aynı şekilde Fatih Haydoğmuş ı Dünya Savaşı sürecinde propaganda ve Türkiye
sayfa 132. 1944 senesinin sonunda Ağızkalı Müslüman
Türkler Türkiye'ye iltica etmişlerdi. Bunlar zaten Gürcistan'da sınırın hemen
Sovyet Rusya tarafında yaşıyorlardı ve sivil olarak iltica ettiler. Yani
kadın, çoluk, çocuk şeklinde. Bunların tamamı arkadaşlar Sovyetlere
iade edildi. Tabii iade edilenlerin hepsi kayıtsız şartsız daha sınırda katledildi. Yani iç bölgelere falan bile
göndermeye bırakmadılar.
Şimdilik bunları biliyoruz. 10 sene
sonra İnönü tarafından tam bir tavşan korkaklığı neticesi olarak Ruslara
öldürülsün diye katledilen Müslüman Türk hani olmasa bile düşünün Müslüman da
değil Türk de değil insan. Sana sığınmış seni bir insan zannetmiş.
Bu çerçeve içerisinde iade edilmiş başka topluluklar ve başka olaylar ortaya çıkabilir.
Çünkü yakın tarih zarı delineli yeni oldu. Daha fotoğrafın bütününü
bilmiyoruz. Yeni yeni belgeler ortaya çıktıkça inşallah ileride AK Parti hükümetimiz himmet eder. Artık bugün
için devletin çıkarları açısından hiçbir etkisi kalmamış. o eskiye ait gizli belgeleri, arşivleri açar ortaya dökerse
hani arkada bıraktığımız 23 senede kıllarını kıpırdatmadılar. İstiklal mahkemesi zabıtları hariç
ki daha dünya kadar var. Bundan sonraki tarihlerde yaparlarsa
belki yani şimdilik işte 3 tane öyle ahıska Türkleri 4 diyoruz. Belki 5 6 7 8
devam edeceğiz arkadaşlar. Görüntü bu ihtimali fevkalade kuvvetli
hale getiriyor dedik. Nokta
arkadaşlar önümüzdeki pazar gecesi
ayın 30'u kitap tanıtımı programımız var. malumunuz yani düzenli izleyicilerimizin
malumudur. Her ayın son pazarı
yakın tarih literatürüne ait önemli kabul ettiğimiz bir kitabın tanıtımını yapıyoruz. 30 Kazım Pazar Gecesi saat
22'de tanıtacağımız kitap İngiliz yazar Harold Armstrong'un bozkurtu Greywolf
Atatürk biyografisi. O vakte kadar ebeden ve daima sizleri
kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.
Videoyu izlemek için altta ki linke tıklayın