1945 BORALTAN KÖPRÜSÜ - İNÖNÜ'NÜN RUSLARA TESLİM ETTİĞİ TÜRKLER :

1945 BORALTAN KÖPRÜSÜ - İNÖNÜ'NÜN RUSLARA TESLİM ETTİĞİ TÜRKLER     

    Bismillah. Allah'a hamd, Allah'ın resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar.Sizlere de hayırlı akşamlar.

    Bu akşam inşallah sizlere arz etmek istediğim konu 1945 senesinde yaşanmış olan Boraltan Köprüsü olayı. Nedir bu? özü, İnönü yönetimi Sovyet Rusya'dan Türkiye'ye kaçıp siyasi iltica hakkı istemiş olan 200'e yakın Türk asıllı insanı Sovyet Rusya'nın tehdidi üzerine ve onlardan duyduğu korku nedeniyle iade etti. Ruslar bu insanları Doğu Anadolu sınırında teslim aldıktan hemen sonra sınırın öteki tarafında kurşuna dizerek ya da altını çiziyorum başlarını tank paletleri altında ezerek anında infaz ettiler.

    Boraltan köprüsü olayı dediğimiz vakit en basit, en dar, temel şekliyle arkadaşlar bu olayın tarihteki karşılığı ve tanımı budur. Şimdi bunu bir kademe genişletelim dediğimiz vakit öyle anlaşılıyor ki şu anki mevcut olan tarihi malzemeye baktığımız vakit bu nitelikte o tarihlerde yaşanmış olan olay sayısı 1 değil. Benim kişisel kanaatim en az tane buna benzer ve farklı sayılarda ve tamamı Türkiye tabir ettiğimiz yani Rus komünist işgali altında bulunan çeşitli sözüm ona Sovyet Cumhuriyetlerine mensup ağırlıklı Azerbaycanlı olmak üzere Orta Asyalı da aynı şekilde Türkistanlı Müslümanların Türklerin İnönü hükümeti tarafından yani şu önemli uluslararası hukuk açısından hiçbir zorunluluğu olmadığı halde hatta ayrıntılarda örneklerini vereceğim,b u konularda günümüzde olduğu gibi siyasi mülteci statüsünde olan insanların milletlerarası hukuk koruması altında olmalarına rağmen yani sığındıkları ülke tarafından kendilerini talep eden ülkeye verilmemeleri gerektiğine rağmen gene de verildiler ve bu insanların tamamı infaz edildi. Yani meselenin özü arkadaşlar 146 ile 195 kişi arasında değişen ve işte adını da bu diziye veren Boraltan Köprüsü hadisesinde teslim edilen ve katledilen Müslüman Türk Azeri sayısından bahsediyoruz.

    İkinci bir olay. Allahu alem. Bunda 417 kişilik bir teslimattan söz ediliyor. Üçüncü bir olay. Doğrusunu Allah bilir. 2.000 kişilik bir teslimattan söz ediliyor. Yani bu konuda uzmanlık derecesine sahip olan kişilerin bile kesinleşmiş net bir kanaatleri yok. Çünkü eldeki mevcut bilgi kanaatleri detaylarıyla beraber netleştirmeye yetecek seviyede değil. Ama yani bunların içerisinde en Kemalist olan, dolayısıyla dönemin rejimini ve İnönüsünü en fazla koruyup kollayarak bu meseleyi anlatmaya çalışan, az sonra geleceğim ona inşallah makalesinde İsmail Köse isimli yazar bile yani bu ihtimal de dışlanamaz. bu birden fazla yaşanmış olaylar olabilir demek mecburiyetini hissediyor ki yazarın siyasi ideolojik kimliği ve makalesine sinmiş olan o korumacı havayı göz önünde bulundurduğunuz vakit böyle bir insanın bile herhalde bu nitelikteki tek olay Boraltan köprüsü olayı değildir. Hemen ik dünya harbini takip eden aylar ve bir iki sene içerisinde birden fazla olay yaşanmış olması muhtemeldir diyor. bu meselenin önemli noktasıdır arkadaşlar. Şu an elimizde mevcut bilgilere göre eğer üst tane bu anlamda teslim olayı varsa buralarda teslim edilip resmen göz göre göre Ruslar tarafından hem de bazılarının arz ettim kafaları tank paletleriyle çiğnenmek suretiyle yani insanın gözünde canlandırmayı hayal etmeye bile çekineceği tarzda infaz edilmelerinin ahlaki, manevi insani sorumluluğu kendi açısından haklı hiçbir gerekçesi olmayacak şekilde dönemin yönetiminin ve özellikle İsmet İnönü'nün şahsının üzerindedir. 145 - 200 kişi civarı bir olayda, 417 kişi bir diğer olayda, 2000 kişi bir diğer olayda dedikten sonra şimdi kaynaktan okuyarak meseleye bir giriş yapmış olalım. 

    Bu anlamda arkadaşlar paylaşacağım birinci kaynak önemli. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı yayınlarından çıkmış. Yani yayıncının etiketini okuduğumuzda bile herhalde siyasi, ideolojik, kimliği anlamında net bir bilgi ortaya koyuyor. Ali Dikici'ye ait bir doktora tezinin herhalde genişletilerek kitap hale getirilmiş şekli adı. I. Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin iç güvenliği. Şimdi yani kitaba baktığımız vakit yazarın da gene siyasi ideolojik tercih olarak net bir şekilde ulusalcı Kemalist olduğu anlaşılıyor. E ama bizim konumuz ve iddiamız açısından tabii yazarın ve kaynağın tırnak içinde onlara ait olması esasen bizim iddiamızı destekler. Nitelik kazanmış oluyor. Onu belirtelim. Şimdi girizgah böyle sağlam bir kaynaktan 401 - 402 sayfalardan meseleye okuyarak girişi yapmış olalım. diyor ki: "Türkiye'nin savaş sonrasında saldırmazlık paktını tek taraflı iptal eden Sovyet Rusya ile ilişkilerini düzeltmek için olağanüstü bir çaba harcadığı sırada Sovyetlerin Ankara büyükelçisi Vino Grado, Türkiye'nin Moskova büyükelçisi Selim Sarper ile bir görüşmesinde Sovyet ordusundan firar ederek Türkiye'ye sığınmış Türk kökenli Müslüman Sovyet asker ve subayının iadesini gündeme getirdi. Türk hükümeti yaşanan tartışmalardan sonra Yalta Konferansına uyarak söz konusu mültecilerin bir kısmını 1945 yılı Şubat ayında başlayan müttefiklik ilişkileri ve mütekabiliyet esasıyla buraya dikkat geleceğim karşılıklılık. Çünkü o durumda İnönü yönetimi de Türkiye'den daha az sayıda olmakla beraber komünist olduğu için işte Doğu Anadolu sınırında görev yaparken bir fırsatını bulup Sovyet Rusya'ya kaçmış, iltica etmiş olanları istiyor. Sayısı daha az olmakla beraber yani mütekabiliyet koyuyor karşılıklı diyor. Bunları birbirimize verelim. ona dikkat çekiyor. Mütekabiliyet esasıyla zorla iade etmeye karar verdi. İadesi düşünülen bu 243 Sovyet mültecinin 241'i Yozgat'ta bulunan kampta barındırılıyor. Diğer ikisi İstanbul'da yaşıyordu. İade esnasında yaşanabilecek herhangi bir aksaklığın önüne geçilebilmesi için mültecilerin kapalı tren vagonları ile polis ve erlerden oluşan 50 kişilik bir muhafız birliği gözetiminde yola çıkarılarak sevkine karar verildi. Bu mültecilerin kamptan alınıp Ruslara sağ salim teslim edilmesi için gerekli tedbirleri almak üzere emniyet teşkilatına talimat verildi. polis arşivlerinde Yozgat'taki Sovyet askeri mültecilerinin Sovyet diyor ama bunların hemen hemen tamamı Türk ve Müslüman yani Sovyet vatandaşı hukuki anlamda Ruslara teslim edileceğine dair Dışişleri Bakanlığı'ndan 1inci daire reisine telefonla talimat verildiğine dair bir not mevcuttur. Nihayet mültecilerin iade edildiklerinde öldürüleceklerini beyan etmelerine ve kamuoyunun tüm tepkilerine rağmen 195 kişi 6 Ağustos 1945 günü Kars sınırında Sovyet askerlerine teslim edildi. Kaynakların büyük çoğunluğu mültecilerin Sovyet sınırını geçtikten hemen sonra kurşuna dizilmek suretiyle ya da tanklarla başları ezilerek katledildikleri ve iade edilenlerin 146'sının Azeri Türk'ü olduğu konusunda mutabıktır. Teslim edilenlerin Rus sınırından adımını atar atmaz Türk heyetinin gözü önünde kurşuna dizilmesi uzun yıllar tartışma konusu oldu ve değişik zamanlarda gündeme getirildi. Derken önemsiz bir ansiklopedik bilgi tastiği yapalım. Bunlar Boraltan köprüsü denilen o Türk Rus sınırındaki köprüden geçerek iade edilmediler. Bunlar kaçarlarken Türkiye tarafına gelirlerken önemli bir kısmı o köprüden gelmişlerdi. Meselenin özüyle hiç alakası olmayan ama çok yaygın kaynaklarda bile yani kullanılabilen bu bilgi hatasını tas etmiş olalım. Sonra dedik ki arkadaşlar doğrusunu Allah bilir. Bu üç farklı olay şimdilik tespit ettiğimiz kadarıyla. 

    Mesela diğeri 2000 kişi diye bahsettiğim kaynağını paylaşayım. Aybüke Güzay Nazi Kırımı sayfa 137 ve devamı özü şu 4.000 tanesi bunlardan Avrupa'da müttefik kuvvetlerden Türkiye'ye teslim ediliyor. Çünkü onlar istiyorlar. Çünkü onlar Türk. Yani diyorlar ki biz kesinlikle Sovyet Rusya'ya geri dönmek istemiyoruz. Bu şekilde on binlerce vardı. Yani Rus asıllı olsun etnik anlamda ya da işte komünist yönetimi altında yaşayan diğer milletlerden, etnisitelerden. Bunlardan 4.000 tanesini müttefikler Türk asıllı olduğu için Türkiye'ye gönderiyorlar. Yani adeta derdi belayı başından atmak. İşte bunlar Türk Türkiye'ye gitmek istiyorlar. Türkiye alsın ne istiyorsa yapsın. Ruslarla baş başa kalsın. İstiyorsa yiğitlik yapsın. Bunları siyasi mülteci sınıfına dahil etsin, içinde tutsun. istiyorsa da teslim etsin. Teslim ederse de ya bu işin insani, ahlaki, vicdani, yükü ve ayıbı Türklerin İnönü yönetiminin üstünde olsun gibi herhalde bir düşünceyle böyle 4.000 tanesi gönderildi diyor bahsini ettiğim kaynak o sayfa ve takip eden sayfalarda bunların 4.000'i de diyor Sovyet Rusya'ya iade edildi. Yani İnönü'den başka bir şey bekleyemezsiniz zaten. Şu önemli ve ilginç. 2000 tanesi diyor Türk sınırında intihar etti. 2000 tanesi de sınırı geçtikten sonra komünist Sovyet Rus kuvvetleri tarafından infaz edildi.

    Şimdi buna dair arkadaşlar bir diğer kaynaktan okuyalım. Bu kaynak da gene siyasi ideolojik kimliği itibariyla ulusalcıdır, Kemalisttir. Kitap Varlık Kapışması Ali Rıza Gökbunar. Beta yayınlarından sayfa 332'den okuyacağım ama bu da alıntı. Özgün Kaynak Radikal Gazetesi. Yani yaşı yetenler Radikal Gazetesi'ni onun siyasi ideolojik kimliğini hatırlar. Yani onunla ilgili her şey diyebilirsiniz. Müslüman diyemezsiniz. Radikal Gazetesi'nin 1 Ocak 2015 tarihli nüssasından alıntılamış Özgün Kaynak. Şimdi aynen okuyorum. Geriye kalanlar trenlere doldurularak Sovyet yetkililere teslim edilmek üzere gönderilirler. Nakil işleminin bir bölümü Türkiye üzerinden gerçekleşir. Bu durum esirler için bir umut kaynağı olur. Hani belki Türkler bizi vermez. Kardeş vatan olarak bildikleri Türkiye'nin kendilerini bırakmayacaklarını düşünürler. Tren Doğu Anadolu'da ilerledikçe esirlerin ümitleri önce şüpheye dönüşür. Sonra panik başlar. Vagonlara muhafız olarak konulan askerlerden kendilerini vurmalarını isteyenleri olmuştur. İsteyenler olmuştur. Subaylar Ankara'dan gelen kesin emirle vicdanları arasında zorlanıyor, çaresizlik içinde kıvranıyorlardı. Kars'a ulaşıldığında esirler bizi Ruslar öldüreceğine siz vurun diye son kez yalvar yakar oldular subaylara. Askerlerin sinirleri isyan edecek kadar gerilmişti. Böyle bir asker hatıratını kendisiyle yapılmış röportajdan okuyacağım. Kırılan vagon kapaklarından bazı esirler Serdar Abat Kızılçakçak Baraj Gölüne attılar kendilerini. Bugün onun ismi değiştirilmiş. Akyaka olmuş. O tarihte Kızılçakçak diye geçiyor. Hemen sınırda bir kez daha intihar izni çıkmıştır. Ama 2000 kişi baraj gölünün öte yakasında Rus muhafızlara teslim edildi ve Ruslar Türk delegelerin orada bulundukları sırada özellikle gruplar halinde kurşuna dizildiler. 

    Ankara tek bir tepki göstermedi. Ne beklerdiniz ki? Yani başta İnönü gibi bir tavşan var. Düşünün ki Atatürk'le bile bu defalarca bu huyu yüzünden kafa kafaya gelmiştir. Mesela işte Hatay uydurma ismi verilmiş olan İskenderun sancağının Türkiye'ye tekrar geri kazanılması konusunda İnönü ile Atatürk 180 derece adeta pençe pençe ya birbirlerine düştüler. İnönü kesinlikle istemiyordu. Hep ileri sürdüğü argüman da 15 köy için Türkiye'yi ateşe atmayalım. Yani o yüzden Fransa bizimle harbe girer. İşte 15 köy dediği, İskenderun Sancak bölgesi falan. Mesela Non konferansında aynı şey oldu ki o azledilmesine giden yol da önemli bir husustu. Yani İnönü'nün zaten bilenlerin yakın çevresinin de çok iyi bildiği, kişiliğinin en önemli çizgilerinden bir tanesi korkaklığıdır. Evlı oluşudur. Havadan nem kapar, her şeyden ürker. İşte o kişiliğinin bu olayda ödettiği bedel eğer rakamlar kesinse 195 + 417 + 4.000 kişi tamamı masum. Bizden sığınma istemiş Müslüman ve Türk kardeşlerimizdi. Sonra arkadaşlar şimdi aynı mevzuyu derinleştiriyoruz artık. Ayrıntılarına giriyoruz. 

    Derin Tarih Dergisi Ocak 2021 tarihli 106 sayının 89. sayfasından okuyalım bakalım mevzumuzla ilgili ne demiş. Münan şehrinde yaşayan ve burada Türkiye Azerbaycan Cemiyeti'ni kuran Mehmet Emin Resulzade. O artık günümüzde meşhur. Bugünkü Azerilerin kendi kurucu ataları olarak kabul ettikleri isim. D. esir askerler için Türkiye ile görüşmeler yapar ve çok az sayıda askerin Türkiye'de kalmasına izin verilir. Dikkat! Mısır kralı Faruk ile de görüşen Resulzade 600 askeri Kahire'ye gönderir. Bunun üzerine Resulzade'nin Türkiye'ye girişi yasaklanır. Yasak 1947 yılında Abdullah Su Tanrı Över'in girişimleriyle kaldırılacaktır. Yani şimdi burada iki tane skandal var. Bir bu kardeşlerimiz %100 öldürülecekleri belli bir şekilde Ruslara teslim edileceğine Türkiye bunlara siyasi mülteci hakkı tanısın ki bu hakkı tanımanın milletler milletlerarası hukuk açısından bütün gerekleri mevcut. Bu konuda ısrar ettiği için Türkiye'ye giriş yasağı getiriliyor adama. İki, ikinci skandal. Mısır kralı Faruk 600 tanesini kabul ediyor. Yani İnönü arkadaşlar oradaki mağdurlar Türk ve Müslüman olmalarına rağmen, kendileri Türkiye'yi tercih etmelerine rağmen İnönü o günün o sefih kadın içki kumar manyağı, Mısır kralı Faruk kadar olamadı. Onun kadar cesur olamadı. Söyleyecek bu noktada başka bir şey yok. Çünkü şimdi bu noktanın devamında konuşmaya devam edersek hem hukuki sonuç doğacak hem de yani bir Müslüman olarak bizim edebimize uygun olmayacak. Meselenin bir diğer detayı arkadaşlar Mustafa Armağan'ın Satılık İmparatorluk kitabı sayfa 281'den. Bakayım gene de okuyoruz. Evet. Çankaya fazla direnmedi. Sayfa 282. Nasıl da olsa onların Türk olmadıklarını cihana ilan etmemiş miydi? Yani bunlar Rus diyor Cankaya. Nitekim karar gecikmeden çıktı. Geldikleri gibi giderler. Azerilerin teslim anını Karslı gazeteci Temras Kesemenli şöyle anlatıyor. 146 kişiyi zamanın hükümeti hiç çekinmeden trenlere doldurarak Boraltan sınırından Ruslara teslim etmiştir. Yani bu ilgi hatasına dikkat çekmiştim. Azeri kardeşlerimiz Kars'tan geçerken istasyon kenarındaki evlerden bu faciaayı gören birçok hemşehrimiz olmuştur. Bunlar buralardan geçen o 146 kişi üzerlerinde ne kadar kıymetli eşya varsa trenin pencerelerinden halka atıyor. Sadece üzerlerinde gömlek ve pantolonları kalıyor. Çünkü sınırın Rus tarafına geçer geçmez kendilerine uygulanacak olan muamele belli. Hiç olmazsa katillerimiz üzerimizdeki parayı, pulu da yağmalamasınlar diye Kars halkına trenin pencerelerinden atıyorlar. Yani zilletin bu kadarı olur o günün yöneticileri açısından. Evet. Aynı mesele gene Mustafa Armağan'ın İsmet İnönü gerçeği isimli kitabında da biraz farklı şekliyle desteklenmiş arkadaşlar. Sayfa 226'dan aynı alıntıymış. Evet, aynı alıntıyı Armağan Hoca o kitabı da almış. Geçtim. Rahmetli Kadir Mısıroğlu Benden Tarihi haberler. Bu kendi hatıratıdır. Şimdi buradan bu olay üzerine orada canı yanmış olan insanların yakını bazı Azeri şairler tarafından bu olayı kastederek yazılmış olan iki tane gerçekten yürek yarası şiir okuyacağız. Ama 417 kişilik teslimatla ilgili önce sayfa 750'den okuyayım. Diyor ki rahmetli Mısıroğlu üstat bu zulümlerden kaçan 417 Azeri Türkiye'yi zaruri bir zorunlu bir sığınak kabul ederek memleketimize sığınmıştı. Rus hükümeti bunların kendilerine teslimini talep etti. Beynel milal kurallara göre hiçbir devlet siyasi bir suçluyu diğer devlete iade ve teslim etmez. Yani Avrupa ve Amerika'daki bütün kaçak FETÖcülerin senelerden beridir orada barınıyor olması onları barındıran devletler açısından işte böyle izah ediliyor. Diyor ki bunlar siyasi mülteci. Türkiye istediği kadar istesin biz bunları iade etmeyiz falan. Halbuki terör örgütü mensubu. Yani öyle olanlar siyasi mülteci hakkına sahip midir? Değildir falan. Bu Rus talebini müzakere eden o zamanki bakanlar kurulu, genel ceza hukukunun bu kuralına uyarak Rusya'ya adı geçen mültecilerin iade edilmemesini kararlaştırmıştı. Dikkat. Fakat o zaman Dışişleri Bakanlığı'na vekalet eden Nurullah Esat Sümer, İnönü'yü ikna edip bunların bakanlar kurulu kararına rağmen Rusya'ya iadesi emrine çıkarttırmıştır. Dan sonra Evet iki tane şiir bunlardan birincisi herhalde anonim yazarı bilinmiyor. Şöyle 
    
 Boraltan bir köprü aşar geçer arası
 Yusan araz suyuyla çıkmaz yüzün karası
 Düşman bekler karşıda önüne kattı beni
 Can alınan çarşıda kardeşim sattı beni
 Dönüp seslendim geri Merhametsiz birine
 Beni siz vursaydınız şu gavurun yerine

Diğeri de Almaz Yıldırım isimli Azerbaycan'da herhalde meşhur bir Azeri şairin Dönek Kardeş isimli şiiri ki çok acı. Bu biz oluyoruz ve yani işte bu Azeri de kendini bilmezmiş. Bize hakaret etmiş, iftira etmiş diyebilmemiz mümkün değil. En azından bu olay bağlamında, en azından bu olay sınırında Evet. Biz çok acı ama arkadaşlar İnönü sayesinde dönek kardeş tükürüğünü hak etmiş vaziyetteyiz. Şiir şöyle 

Türk denince özü sözü merd olur
Dost deyince ayrılmaz bir ferd olur
Kardeş deyip dara düşsem sığınsam şimdenger bu bana bir dert olur. 
Ben ne diyem bu vefasız dağlara, öz kardeşı dönek olan ağlara
Türk o altayların dünkü erimi yolunda can koydum verdim serimi
Düştüğü ağlardan kurtulsun diye serdim ayağına doğma yerimi
Kardeş armağanı dökülen kanlar bana mükafat mı giden kurbanlar? 
Ben diyorum kayıhandır soyumuz. Bir kaynaktan varlığımız boyumuz
Dilim dili yolum yolu emel bir bir bayrakta yıldızımız ayımız
Azeri Türk Türkmen var mı ayrılık? Nereden doğdu bu imansız gayrılık?
Alnımın yazısı karadır kara. Karadan bir mendil yolladım yaran
Yol uzun el uzak yetişmez eller Türklüğün kanayan kalbini saran
Felek kıymış beslenen bu dile lanet türkü hançerlayan bile
Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim? Günah mı Türkleye gönül verdiğim?
Rusların açtığı yaradan derin anayurtta öz kardeştan gördüğüm
Seslenseydim ses çıkardı her taştan ne beklersin sağırlaşan bir baştan?
Kaçtır eli kanlı çıktı oyundan. Ne bilem varmış soyunda
Girdiğim Özyurttan döndürülürken kanımın aktığı sınır boyunda
Açan lalelerden bir çelenk örsem Türklük dünyasına armağan versem

    Bu anın son mısrası çok net olarak bu olayın tek başına gerçek sorumlusu ve o masumların asıl perde arkasında katil olan İnönü'ye uzaltılmış bir parmak. Ne beklersin sağırlaşan bir baştan? Kaçtır eli kanlı çıktı oyundan. Ne bilem varmış soyunda. Girdiğim Özyurttan döndürülürken kanımın aktığı sınır boyunda. Açan lalelerden bir çelenk örsem Türklük dünyasına armağan versem. O İsmet arkadaşlar ebetler boyu Cenabı Hakk'ın rahmetinden cennet cehennem mesafesi kadar uzak olsun. Ezelle bir gün eğer Ebu Cehil'e Nemruda, Firavun'a rahmet bir şekilde tecelli edecek olursa ama inşallah o ismete tecelli etmez.

    Şimdi bu mevzuda gene yani tırnak içinde onların İslam karışıtlarının, ulusalcıların, seküler alemin ve Kemalistlerin adamı hatıratından Ahmet Emin Yalman. Yakın tarihte gördüklerim ve geçirdiklerim. Cilt 2, sayfa 1164. Ahmet Emin gibi birisi bile ne demiş ki? Herif Türk de değil, Müslüman da değil. Selanik sabetist bir Yahudi. Kendi halinde bir sabetist değil. Ömür boyu Türklük ve Müslümanlık düşmanlığı yaparak ama alttan alta sinsi sinsi yaşamış. Engelk gibi akrep gibi zehir akıtmaktan zevk almış olan bir tip. Böyle bir tip bile arkadaşlar hatıratının ikinci cildinin 1164 sayfasında kendi Yahudi fıtratını da aşarak çünkü konu o kadar insafsız ki o bile insafa gelmiş. Bakın nasıl anlatıyor. Çirkin ayrılışlardan en büyüğü Rus halkından bize sığınan birtım zavallıların müttefiklerin haksız ve manasız baskısı edilmesidir. Yani burada tabii Yahudiliğini gösteriyor. Müttefiklerin bizim üstümüzde öyle bir baskısı olduğuna dair başka hiçbir kaynakta en küçük bir işaret bile yoktur. Demin anlattım. Müttefiklerin en fazla yaptığı diyorlar ki bunlar Türk. Türkiye'yi istiyor. Verelim Türklere. Teslim edecekse onlar teslim etsin. Karışmıyorlar. Türkiye'nin en zayıf devirlerinde bile böyle bir şey yapmaya rıza gösterilmemiş. 1848 ihtilalcilerinin Rusya ve Avusturya Macaristan'a teslimi reddedilmişti. O küfür ettikleri Osmanlı tarafından bu dürüst ve kahramanca hareket o zamanlar lehimizde büyük bir sevgi uyandırmış ve Kırım harbini doğuran güzel ve asil havayı yaratmıştı. Çok doğru. Osmanlı hasta adam olduğu devirde bile insanlığının ve Müslümanlığının gereği olarak Rusların elinden kaçmış mazlum kendisine sığınmış olanları teslim etmedi. Rusya'yla harbe girdi. Şimdi bu durumda İsmet'e ne derseniz artık siz deyin arkadaşlar. 

    Geldik bir diğer kaynağa. Bu Ahmet Emin Yalman'dan daha önemli, daha etkileyici. Çünkü kaynağın sahibi Feridun Cemal Erkin. Kim? Feridun Cemal Erkin diplomat. Bu olay yaşandığı sırada Ferudun Cemal Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri, İnönü hükümetinin rejiminin Dışişleri Bakanlığı'nda genel sekreter. Bugünkü unvanla müsteşarın karşılığı yani Dışişleri Bakanlığı bürokrasisinin tepesinde oturan adam bir. Dolayısıyla yetkin mi? Bu konuları bilir mi? İki, siyasi ideolojik kimliği yani milli şef faşizmi diktası zamanında adam dışişleri bürokrasisinin başına getirilmişse bu herhalde Nurcu değil, Süleymancı da değil. Artı 27 Mayıs'tan sonraki İnönü koalisyon kabinelerinde Dışişleri Bakanlığı da yapacak İnönü'nün yanında. Deyince herhalde siyasi ideolojik kimliği hakkında tanımayanlara bir fikir vermiş olduk. 3. İki tane kitabı vardır bunun. biri 3 cilt Dışişlerinde 34 yıl isminde hatırat Türk Tarih Kurumu yayınıdır. Yakın tarih hatıratlarına meraklı olanlar arkadaşlar bu kitabı okumadan gözlerini yummasınlar derim ben. İkincisi ona göre daha az bilinir. Benim alıntıyı paylaşacağım Türk Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi kitabıdır. O kitabın 252. sayfasında Ferudun Cemal Erkin gibi bir isim bile bu olayla ilgili bakın neler demiş. Türk hükümeti Türk ırkından birkaç Rusun yani bu garip bir ifade tabii Türk ırkından Rus olmaz. Türk ırkına mensup Sovyetler Birliği vatandaşı olur çok. Sovyet makamlarına teslim etmek suretiyle Ruslara ikinci bir jestte bulunmaya da lüzum görmüştü. Bu şahıslar Almanlarla işbirliği yaptıktan sonra sığındıkları Türkiye'de Sovyet Büyükelçiliği tarafından Rusya'ya iade edilmek üzere istenmekteydiler. Yapılan ikiten hiçbiri akıbet uğruna seçildiği hedefe yararlı olamadı. Her iki jest yalnız lüzumsuz değil aynı zamanda da tehlikeliydi. Yani maksat İnönü açısından Rusları yumuşatmak, işte Rusya'nın Türkiye'ye saldırmasına engel olmak. Hani şimdi bugün bile bu mevzuyu az çok bilen bir ulusalcıya gidip sorsanız ama işte ulusalcı inadı yüzünden her şeye rağmen gene de ben İnönüme CHP'me laf söylettirmem diyen bir tipe diyecek ki yani Rusların Türkiye'ye saldırma ihtimali vardı. E böyle bir ihtimal karşılığında 20 milyon kişiyi koruyabilmek adına o 146 kişiyi, o 195 kişiyi, o 417 kişiyi, o 4.000 kişiyi neyse iade etti. Bu gerekçe arkadaşlar bütünüyle yalandır ve bunun yalan olduğunu anlamak için tarihçi olmaya, uzman olmaya gerek yoktur. Normal bir insan mantığı akıl yürüterek de bunun yalan olduğunu şöyle bulabilir. Ruslar eğer birkaç yüz kişinin iade edilmemesi gibi harp ilanı sebebi olarak düşündüğünüzde bu kadar eften püften sudan bir sebep yüzünden Türkiye'ye saldıracak idiyseler saldırırlardı. Zaten Kurt Kuzu hikayesinde olduğu gibi yani saldırmayı bir sefer kafasına koymuş. Eften püften de olsa bir bahane arıyorsa bu bahane tutmadıysa başka bir bahaneyi kendisi ihdas ederdi. Gene saldırırdı. Yani şu gördü, şu söylediğimi görebilmek için, olayı böyle değerlendirebilmek için tarihçi olmaya, deha olmaya, siyasetçi olmaya gerek yok. Herhangi bir insan mantığı bile bunu düşünebilir. İnönü düşünemedi mi diyeceğiz? korkaklığından, evhamından. Şimdi bu bana ait bir argüman olarak eleştirilebilir. İşte sen zaten İnönü'ye, CHP'ye, çağdaşlığa, modernliğe, Atatürk'e, Cumhuriyete ve benzerine ve benzerine ve benzerine karşısın iyi ama bak aynı argümanı sizin Ferudun Cemal Arkin de söylüyor. Biz okuyalım kitaptan. Her iki jest yalnız lüzumsuz değil aynı zamanda da tehlikeliydi. Çünkü her ikisi de Rusların gözünde Türkiye'nin zaafını göstermekten başka bir mana taşımıyordu. Hiçbir amil Rus hasmının zafı kadar atılganlığa sevk etmez. Halbuki Türk jest ne derece yersiz ise Rus tepkisi de aynı ölçüde hatalı idi. Çünkü her iki olay Ruslarda Türkiye'nin artık herhangi bir tavize kolaylıkla rıza gösterecek kadar zaafuna düştüğü yanlış izlenimini uyandırmıştı. 

    Sonra arkadaşlar sonra evet şimdi bu konuyla ilgili yapılmış olan ilmi anlamda da diyebilirim. Akademik anlamda özellikle en geniş ve en çok alıntılan yani temel çalışma sayabiliriz. Bu bir makale çalışması. İsmail Köse isminde biri yapmış. Söze girerken bahsetmiştim. Yani makalenin bütününe sinmiş hava. Gene de fevkalade İnönücüdür, CHP'lidir, Kemalisttir. Yani işte söz söyletmeyelim bizimkilere havası. makalenin bütününde çok nettir. Buradan anlıyoruz ki İsmail Köse denilen bu akademisyenin ön sıradaki vasfı tarihçilik değil, tetikçilik. Tarihçilik onun arkasından geliyor. Çünkü çok zorlamış. Yani zorlanmaya hiç müsait olmayan apaçık bir faciaa, bir fecaat, bir toplu cinayet dediğimiz bu olayda bile yani aman işte onlara ben olabildiği kadar bulaştırmayayım falan gayreti girince tabii yani aslında kendi itibarıyla oynamış yazar onu belirtelim. Ama bu konuda yapılmış. Eldeki tek akademik monografik çalışma olduğu için bu makale alıntılanıyor haliyle. Mesela bu köprü ismindeki hatayı bu makalede görüyoruz ki meselenin özüne ait değil esasen bu makale arkadaşlar nerede yayınlanmış? Atatürk Yolu dergisinde yayınlanmış olan bir makale. Yani ilk sayfasını bulabilirsem onu Evet okuyayım. Referans bilgilerini düzeltiyorum. Atatürk Araştırma Merkezi dergisi yıl 2016 cilt 32 sayfa sayı 93 sayfa 149 ve 186 arasında yakalan yayınlanmış olan bir makale. Şimdi bundan bile bakın şu 2 3 4 alıntıyı önemli kabul ettim. Sayfa 154. Dönemin arşiv vesikalarındaki ilgi çekici bir saptama. bu dönemdeki politikayı açıkça ortaya koymaktadır. Şöyle ki bakanlıklar, başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı arasındaki yazışmaların hemen tamamında asker ya da sivil Türk kökenli kişiler Türklükleri yok sayılarak Rusya ya da Rus uyruklu şeklinde kaydedilmiştir. Korkaklığın yanına zillet de ilave edilmiş. İkinci olarak arkadaşlar, sayfa 172'den okuyorum. Sovyet büyükelçiliği ile yapılan nota teatis iadelerin mütekabiliyet, az önce bahsetmiştik, ilkesine göre yapılması kararlaştırılmıştı. Buna karşılık Sovyetler ilk grup mülteciyi geri aldıktan sonra kendilerine sığınan üç Türk askerini, bunlar komünist, dünya harbi yıllarında doğu sınırında görev yaparken bir kolayını buluyor. Kendi anavatanı Rusya'ya kaçıyor. Yerlerini tespit edemedikleri bahanesiyle iade etmediler. Evet. komünist bile olsa kendi insanına sahip çıkma dendiğinde işte doğru tavır. Askerlerden subay olan 2 Ağustos 1942 tarihinde üstüne fiili taarruzda bulunarak Sovyet topraklarına kaçmıştı. Tek adam idaresindeki Sovyet Komünist Partisi İstihbarat Teşkilatının kendisine sığınmış Türk askerlerinin yerini bilmemesi inandırıcı bir bahane değildi. Çok doğru. Sonra arkadaşlar sayfa 173. Sovyetlerde Sovyetlerde esirken kaçarak Türkiye'ye sığınan ve Yozgat kampında enterne edilen üç Alman mülteci ise kendi istekleri üzerine 1947 yılında Almanya'nın Amerika İngiliz kontrolündeki bölgesine iade edildiler. Şimdi bu skandal içinde skandal. Kendi insanına Türk ve Müslüman olanları Ruslara iade ediyorsun. Kesin öldürüleceklerini bildiğin halde sana sığınmış olan Almanları ki yani skandalın püf noktası şurada. Almanlar ik dünya harbinde Ruslarla harp halinde yani Ruslara karşı silah kullanmış harpte yıllarca kurşun sıkmış olanlar da bir şekilde işte üç kişi kolayını buluyor. Türkiye topraklarına kaçıyor. İltica hakkı istiyor. Onlara o hakkı veriyorsun. Ruslara iade etmiyorsun. onları vatanlarına Almanya'ya gönderiyorsun. Yani bu olayda arkadaşlar açıkça karşılaştırdığımız vakit Müslüman Türk olmak suç. Alman olsaydı gavur olsaydı çünkü o sırada Türkiye'yi yönetenler gözü kapalı gavur aşığı ya rahmetli Necmettin Erbakan hocanın ifadesiyle gavur olsaydı makbul olacaktı. Onların kılına dokundurtmayacaktı. Almanya'ya gönderecekti ki onlar Ruslara teslim edilebilir. Çünkü Ruslarla harp etmiş olan insanlar. Başbakanlık mültecilerin Sovyetlere iade edilmelerini uygun görmemiş ve kendi istekleri üzerine iaderi ABD İngiliz kontrol bölgesine gerçekleştirilmiştir. İşte onlar da Almanya'ya gönderdiler. Sonra sayfa 181'den bir alıntıyla bu makaleye noktayı koyuyoruz arkadaşlar. 

    Kaynakların büyük çoğunluğu mültecilerin Sovyet sınırını geçtikten hemen sonra kurşuna dizilmek suretiyle ya da tanklarla başları ezilerek katledildikleri ve iade edilenlerin 146'sının Azeri Türkü olduğu konusunda mutabıktır. Onu zaten Ali Dikici de kitabını aynen alıntılamış. Oradan da okumuş idik. Geçtik. Nereye geldik? Şimdi buna dair üç tane doğrudan şahit anlatımı. Yani olayın bizzat içinde yer almış, görgü şahidi olmuş olan biri. Şefik Can. Babası subay. O sırada Doğu Anadolu'da görevli. O da işte babasının yanına giderken zannediyorum hadisenin şahidi olmuş. Şefik Can Hatıralar Kitabı sayfa 265'ten okuyorum. Ağa giderken orada tren istasyonunda babamın acısını unutturacak çok üzücü bir vakaya şahit oldum. 1945 yılında I. Dünya Savaşı sırasında Rusların zulmünden kaçan bazı Azeriler Türkiye'ye iltica etmişlerdi. Reis-i Cumhur İsmet İnönü'nün kararıyla Türkiye'ye iltica eden Azerbaycanlılar tekrar Rusya'ya iade edilecekti. Onları iki vagona doldurmuşlardı. İnsanlar o vagonlarda başlarını duvarlara çarpıyor. Ölüm için bizi Rusya'ya göndermeyin. Öldürecekseniz siz öldürün." diye yalvarıp ağlıyor, feryat ediyorlardı. Fakat hükümet karar vermişti gideceklerdi. Hepsi Rusya'ya teslim edildi ve anında kurşuna dizildiler. Tarihi bilgilere göre bunlar 146 kişi olup Stalin'in Azerbaycan'ı işgal etmesine karşı çıkan Azeri aydınlardı. Bu olay Boraltan köprüsü facias diye tarihe geçmiştir. İsmet Paşa'nın o zavallıları Ruslara teslim etmesi, insanların çaresizliğini ifade eden ağlamalar, feryatlar gözümün önünden ve kulaklarımdan hiç gitmedi. Bu yaşta bile hatırladığımda çok derin bir acı hissederim.

    Acı hissetmesi için insanın insan olması lazım. Reha Oğuz Türkkan. Arayan adam hatıraları 2. cilt sayfa 84'ten okuyalım. Ayrı bir kaynaktan Sabık Eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangel'in bu konuyu hatıratında anlattığını, İhsan Sabri bu konuya vakıf olabilecek bir isim mi? O tarihte Emniyet Genel Müdürü aslında 200 küsür değil 417 Azeri Türk'ünün iade edildiğini ve iki Türk subayının dayanamayıp yani bizimkilerden iadeye nezaret eden kaçmasınlar diye koruma görevlisi olmuş. İki Türk subayının dayanamayıp intihar ettiklerini de yazdığını bildirdiler. İlgilenenler bunu da araştırmalı demiş. Sonra arkadaşlar şimdi bu konuda İsmail Köse'den sonra ikinci en geniş ayrıntılı çalışmayı yapmış ve yani duruşu itibariyla, bakışı, dürüstlüğü itibariyla İsmail Köse'e göre bence daha nitelikli aslında kabul edilmesi gereken yakın zamanda yayınlanmış Ali Satan'ın ki bu ismin muhteşem bir eseri vardır. halifeliğin kaldırılması İngiliz arşivlerine dayanarak yapılmış. Benzeri olmayan, ikamesi imkansız olan bugün için en azından bir çalışmadır. Bu Ali Satan'ın arkadaşlar ı Dünya Savaşı'nda Türkler isminde yakın zamanda yayınlanmış halen piyasada mevcuttur meraklarına duyururum kitabı. Bu kitabın şimdi ilk olarak 266. sayfasından okuyoruz. mevzumuzla alakalı konuyla ilgili olarak 1944-1947 yılları arasında Türkiye'nin Moskova Büyükelçiliğinde basın ateşeliği yapan Memduh Tezel, komünizmin yalnız maddeye tapan, yalnız kuvvetten anlayan bir rejim olduğunu hala daha anlamamış olan biz zavallıların bazı çocukça hareketlerimizle Sovyetlere karşı kendimizi zayıf gösterdiğimizi ifade ettikten sonra şunları yazıyor. Sovyetlere cemile yapalım. Sovyetlere karşı iyi niyetimizi daha açık bir surette gösterelim diye tarihimizi ebediyen silinmeyecek kara leke sürmeye kadar ileri gittik ve 160 siyasi mülteciyi Sovyetlere teslim ettik. Bu 160 günahsız insanın kanıyla Türk Sovyet dostluğunu perçinleyeceğimizi zannettik. 267 okuduk bunu arkadaşlar. 276'dan şimdi okuyoruz. Yok o devam ediyor. 1950 yılının Ocak ayında Moskova eski basın ateşesi Memduh Dezel Son gazetesinde bir makale yazarak Sovyetlere iade edilen mülteciler meselesine değinmişti. Buna göre 195 mülteci Kızılçakçak'a geldiklerinde kaçmaya çalışmış fakat başarılı olamayarak teslim edilmişlerdi. Ardından da sınırın karşısında bulunan Sovyet askerleri tarafından kurşuna dizilerek katledilmişlerdi. Kendi anılarına ek olarak eşinin anılarından da bahsetmişti. Tezel'in eşi mültecileri Rusya'ya götüren trende seyahat ediyormuş ve aktardığına göre bir mülteci Kızılçakçak'tan sınıra kadar ağlayarak şunları söylemiş. 6 senedir Sivas'ta yaşıyorum. Evlendim. Çoluk çocuğum var ve şimdi ölüme gönderiliyorum. Yani bu derecesini nokta noktanın yapabilmek için arkadaşlar İnönü olmak gerekiyor. Bu kişi de Kızılçakçak istasyonunda kaçmaya çalışmış. Ancak yakalanarak teslim edilmişti. Trendeki mülteciler Erzurum'dan sonra paralarını ve eşyalarını, bunu okumuştuk zaten Şefik Can'da da nasıl olsa öleceğiz düşüncesiyle halka atmıştı. Gerçekten de sınırı geçtiklerinde Bolşevikler tarafından hemen öldürülmüşlerdi. Kafaları tank paletleriyle çiğnenerek. Tezel bu beyanlarına kendi eşini, bir arkadaşının eşini ve Moskova Büyükelçiliği'e görev yapan diplomatik bir kuryi canlı şahit olarak gösteriyordu. 

    Geçtik sayfa 277. Evet, demin o kitabından okuyacaktım. Burada işaretlemişim. Reha Oğuz Türkkan'ın doğrudan konuyla ilgili başından geçenler ilginç. diyor ki televizyon programında anlatmış bunları ve Oğuz Türkkan tapelerin aynen çözümünü okuyorum programda. Bize sığınan mültecileri 200 küsür zannediyordum ben. Sonra İhsan Sabri Çağlayangeli ile bir başka hariciyecimiz daha kitap yazdılar. Meğer 417 Azeri mülteci bize sığınmış. Yani bu aynı olay olabilir. Benim kanaatim farklı olaylar. Birdenbire ben haber aldım ki İnönü onları iade edecek Ruslara. Biliyorum ki muhakkak kurşuna dizilecekler. Onun üzerine ben dedim ki muhakkak İnönüyle görüşmem lazım. 24 kaç yaşındasınız o zaman diye soruyor röportajı yapan. 2423 Kemal Gedeleç İnönü'nün özel kalemi. Ondan rica ettim. Babamın çok yakınıydı. Babası da Tapukadastra genel müdürü. Yani oradan gelme bir elit bağlantısı var. Dedim elini öpsen paşa'nın hiç tanışmadık. Nihayet bir gün telefon etti. Geliyor Yalova Termal Otel. Gel orada birkaç dakika tanışırsın dedi. Hemen gittim oraya. Hatta annem de bahçede oturdu bekliyor. Ben girdim. Hamamdan çıkmıştı. Elini öptükten sonra dedim ki paşam böyle böyle bir rivayetler dolaşıyor. İade edecekmişsiniz. Diye büyük bir iftira size karşı. Herhal doğru değil dedim. Bir patladı. Sen kim oluyorsun? Sen git derslerini çalış. Ben mezunum dedim. Üniversiteden mezunum. Dergi çıkarıyorum dedim. Ya Kemal sen mi getirdin dedi. O da evet Halit Ziya Bey'in oğlu sizinle tanışmak istedi dedi ama Kemal Bey bembeyaz oldu korkudan. Neden kızıyorsunuz dedim. İade mi edeceksiniz sayiden. O mu demek dedim. Sen karışma bizim işimize. Biz biliyoruz ne yapacağımızı dedi. Yani biliyoruz demeniz iade mi edeceksiniz dedim. Eğer böyleyse dedim tarihin en büyük lekesini üzerinize alıyorsunuz dedim. Tevfik Paşa zamanı Osmanlı devrini o kadar okullarda okuyoruz kötüydü diye o devirde bile bize iltica eden Macarları, Polonyalıları Rusya tehdit ettiği halde iade etmedik. Ahmet Emin'in dikkat çektiği husus. Harbi göze aldık ve İngiltere'ye gittiği zaman Sadrazam, Tevfik Paşa, İngiliz gençleri, üniversite çocukları atları kendileri taşıdılar. Yani atları taşımıyor da onu karıştırmış. At arabasıyla gidecek. Atları çözüyor İngiliz gençleri. Atların yerine kendileri geçiyor. Bizim Sadrazam'ın arabasını İngiliz üniversite gençleri çekiyor. Osmanlı'nın faziletine, kahramanlığına mukabil bir jest olarak. Yani bu kadar zayıf olduğunuz halde gene de size sığınmış olan bu garibanları iade etmediniz. Helal olsun size anlamında falan. Böyle bir kahramanlık yapıyorlar diye siz dedim nasıl bir cumhurbaşkanı Türkiye'de hemen polisleri çağırdı. Sille tokat beni dışarıya attılar. Yalova termalden İnönü Hazretlerinin huzurundan röportajı yapan soruyor. İade edilir edilmez bizimkilerin gözü önünde kurşuna dizilmişler. Doğru mudur? Cevap doğru. Hatta bir üst hemen intihar etmiş. Yani bizim subaylardan biri üstü hemen dayanamıyor, intihar ediyor. Bazı anlatımlarda iki subayın intihar ettiği söyleniliyor. O kadar üzülmüş. Sonra onun bir devamı da var benim hatıratımda. Paris'e gittiğimde sorbona bir gün bir tuvalette bir Azeri genciyle karşılaştım. Benim Türk olduğumu öğrenince aa dedi. Bakın size bir şey anlatayım dedi. Ben I. Dünya Savaşı bittiğinde esirlerdendim ve Amerikalılar bizi Ruslara iade etmek üzere topladılar. Aşağı yukarı 4050 kadar Azeri dedi. İçlerinde Kazak, Kırgız falan da varmış. Fakat dedi bizim bizi teslim etmekle görevli olan Amerikalı yüzbaşı dedi ki ben çok üzülüyorum ama elimde değil. Görev bu. Fakat siz şu ormana doğru bir kaçmaya çalışın. Ben de arkanızdan ateş edeceğim. Mümkün olduğu kadar sizi vurmamaya çalışacağım." dedi diyor ve birdenbire bizi salıverdi diyor. Biz olduğu gibi ormana kaçtık. Arkamızdan sağ eden ateş etti. Bir ikimizi de sıyırdı kurşunlar ve kurtulduk. Ve öylelikle kurtulduk der fenalık geçirdim. 

    Dedim ki yani bir Amerikalı kendisinin soyundan olmayan, dininden olmayan Azeriler için bunu yapsın. Türkiye Cumhurbaşkanı kendi kan kardeşlerini eee buraya tabii bir soru ve ünlem işareti koymamız gerekiyor arkadaşlar. Türkiye Cumhurbaşkanı oldu. Evet, tarihsel bir gerçekti ama şimdi kan kardeşi dediğimizde hani olayın orası biraz karışıyor. Azerilerin Türk olduğu kesin de yani öteki kısmı muallakta iade etsin ve kurşuna dizilmelerine göz yumsun. Bunu da unutmamak lazım. Şimdi kitabın yazarına geçti söz. Sovyetlere teslim edilen 195 mültecenin katledilmesi olayına Gaziantep'in eskiden Nizibe günümüzde Karkamışa bağlı bir çiftlik köyünde dünyaya gelmiş olan Bekir Doğan bizzat şahit olmuştu. Askermiş orada. Kadıköy'deki evine 2023'te konuk olduğumuzda Doğan yaklaşık 100 yaşındaydı. Stalin döneminde Ruslardan kaçıp Türkiye'ye sığınan ve I. Dünya Savaşı sonunda İnönü hükümeti tarafından Stalin'e iade kararı alınan Türkleri istemeyerek, üzülerek, ağlayarak Tihmis kapıya götüren askerlerden biriydi. Hala büyük bir acı duyarak hatırladığı olayı Doğan şöyle anlatmaya başladı. Bu iş aklıma geldiği zaman küçülüyorum, utanıyorum. Yani ben Türklüğümden bu yaşımda Türk vatandaşı olmaktan hicap duyuyorum. Neden? Ben asker oldum. Kader bizi Kars'a gönderdi. Sıcak iklimin Gaziantep'in çocuğu olarak Kars'a 9 ayda gittiğim zaman karın içine gömüldük. Diyarbakır, Urfa, Gaziantep, Kahramanmaraş çocuklarını buradan gönderdiler. Evet. Yani direktman konudan alıp okuyayım size arkadaşlar. Önce askerliğini anlatmış. Ben bölük komutanlığına baktım vekaletten. Bu arada bölük komutanı vekiliyken bize bir emir geldi ve bir sürü insan getirdiler. Bize bunları götüreceksiniz dendi. Benim üst temenim ve ben iki kişi ve birkaç tane asker ile yani manga yok 160 kişi olduğunu biliyorum. Bize bunları götürün dediler. Ama biz askeriz bilmiyoruz nereye götüreceğiz, ne için, neyin nesidir? Yani bize bir mekan söylemediler. Bunlar efendim kaçak veya yabancı falan diye Azeri olduklarını da bilmiyoruz. O zamanlar garip kimseler. Sefil, perişan, ayak yalın, baş açık, saçlar dağılmış kadınlar. Bir bir şimdi götürüyoruz biz bunları. Önümüze kattık. Gitmiyorlar, yürümüyorlar. Bir yoldan geçerken bir çeşmeye rast geliyoruz. Komutanım, önce bize bir müsaade etseniz şurada bir abdest alıp iki rekat namaz kılabilsek. Namaz kılarken ellerini açıp aykıra aykıra ağlamaya başlıyorlar. Sonradan anladık, öğrendik. Benim üstemenim Seyfi Bey Genelkurmaya mı 3ün ordu komutanlığına mı nereye bir telgraf çekiyor. Diyor ki bunlar gitmiyorlar. Bunun üzerine götüreceksiniz, teslim edeceksiniz deniliyor. Nereye? İşte gide gide Arpa çayına doğru gittik. Karşımıza Boraltan köprüsü çıktı. O zaman bilmiyoruz neyin köprüsü. Şunun genişliğinde büyük masayı göstererek yani 1 1,5 metre genişliğinde bir tahta köprü yani oradan geçeceğiz. Bir feryat Allah seni inandırsın getirmek istemiyorum gözümün önüne. Bir feryat evladım, askerim, Mehmed'im, Ahmed'im, evladım benim oğlum da şu an asker falan yerde. Bizi nereye götürüyorsunuz? Çünkü hepsi bunların yetişkin erkek değil. Kadınlar var içlerinde, çocuklar var. Bizi niye Ruslara teslim edeceksiniz? O zaman öğreniyoruz. Biz Türküz, Müslümanız. Sizin insafız yok mu evladım? Bu nasıl Türklük? Bu nasıl Müslümanlık? Hiç mi Allah'tan korkmuyorsunuz? Bizi kafire teslim ediyorsunuz diye feryat ediyorlardı. Bunlara dayanamayan Allah rahmet eylesin benim Seyfi Bey üstü hemen. Emir götürün teslim edin denilince kendi beylik tabancasıyla kafasına sıktı intihar etti. Benim şimdiki aklım olsa yemin ederim gözümü kırpmadan ben de intihar ederdim. Yahu olacak iş değildi. Biz götürdük bunları Boraltan köprüsünün beri başına. Öbür tarafta askerler bekliyordu. Ali Satan Bekir Doğan'a köprünün yanında bekleyenlerin kim olduğunu sormuştuk. Bekleyenlerin Rus askeri olduğunu söyleyerek şöyle devam etmişti. Rus askerleri. Onlara öyle bir muamele, öyle bir hakaret sanki ellerine av geçmiş bir yırtıcı hayvanın eline geçen bir avi. Onları avladılar. Gözümüzün önünde ağır makinelı tüfekle avladılar. dedikten sonra diyor ki Ali Satan, "Teslim edilenlerin kadın erkek karışık olduğunu söyleyen Doğan, biri 7 yaşında olmak üzere kafilede kız çocuklarının da olduğunu hatırlıyordu. Saçları uzamış, perişan, ayak yalın, üstü başı yırtık, çığlık atan çocuklar bu yavruların hiçbiri nereye gittiğini bilmiyordu. İsmet, Allah seni bildiği gibi yapsın." Tabii bunların hepsi öldürüldü arkadaşlar. Yani işte asker olanları öldürelim, diğer sivillere, kadınlara, çocuklara dokunmayalım. Bir komünist Rusan böyle bir hassasiyet zaten hiçbir olayda bekleyemezsiniz. Bir kısmı kurşuna dizilerek öldürüldü. Bir kısmının kafalarının üstünden tanklarla geçilerek öldürüldü. İsmet İnönü'e şan oldu bunlar. 

    Şimdi aynı mevzuya dair arkadaşlar gene olayın şahidir. Ziyat Ebu Ziya gazeteci yazar milletvekili. Olayın olduğu tarihte Tasvir Gazetesi'in sahibi başyazarı. Sayfa 292'den okuyorum. Ziyat Ebu Ziya'nın anlatımı. Türkiye'de Türkler, Yozgat, Ruslar Manisa'daki kamplara yerleştiriliyordu. Yozgat'taki kampta harp boyu Sovyet sınırından Türkiye'ye kaçmış, iltica etmiş Türkler de vardı. Yani sivil karışık olma durumu buradan kaynaklı. Bu arada Berlin işgal edildiği zaman orada bulunan Türk talebeleri sefaretin lazım gelen evrakı hazırlamasından sonra Rusların kolaylık göstermesiyle Romanya'ya gönderildiler ve oradan vapurlarla Türkiye'ye geldiler. Bunlar arasında Rusya'ya karşı harp etmiş iki Türk vardı. Karışmış aralarda. Biri lise edebiyat öğretmeni Enver. Diğeri de benim çocuklarımın annesinin yakın akrabası, petrol mühendisi, Türk konsolosu bunları Rusların eline düşmesin diye Türk pasaportu vermiş. Bunlar Türkiye'ye gelir gelmez kurtulduk diye hakiki kimliklerini açıklamak hatasını işlediler. O akşam Kaynanam'ın evinde misafir kaldılar ve haber alan buradaki azilerin hepsi eve doluştular. Ertesi sabah dağa kahvaltılarını bitirmeden polis geldi. Bunları alıp birinci şubeye götürüp kapattılar. O zaman ben Tasvir gazetesini çıkartıyorum. Mütareke de imzalanmış. Yani dünya harbi bitmiş. Her iki genç Azeri günlerce birinci şubede kaldılar. Her gün Konyalı'dan yemek gönderdim zavallılara. Ara sıra haber gönderiyorlar. Aman bizi vereceklermiş diye. Oradaki polislerin içinde koyu komünist olanlar bunlara. Sizi kazağa oturtacağız. Derilerinizi yüzeceğiz. Canınızı okuyacağınızı okuyacağız. Aklınızı başınıza getireceğiz. şeklinde mütemadiyen taciz ettiklerini yazarlardı. İnönü polisi. Bir iki tane tezkereleri hala durur. Gayet küçük tezkereler yazarlardı ve oradaki milliyetçi polisler getirip gizlice verirlerdi. Yine bir gün aman veriliyormuşuz diye bir tezkere geldi. Ben atladım Ankara'ya gittim. Saraçoğlu başbakan. Numan Menemencioğlu hariciye vekili. İsmet Paşa Cumhurbaşkanı. Saraçoğlu'na gittim. Ziyat, "Ben burada başbakan iken imkan var mı? Tek Türk verilebilir mi?" dedi. Gayet rahat. Aradan 10-15 gün geçti geçmedi. Üstü başı gayet pejmürde kılıklı bir adam geldi. Üstünde eski püskü bir gabardin var. "Ziyat Bey siz misiniz?" dedi. "Evet" dedim. Masanın üstüne bir çıkı mendil bıraktı ve gitti. Mendili açtım. İçinden bir altın saat, bir altın yüzük ve bir de mektup. Mektup Enver'den, Huduttan yazıyor. Burada 1100 kişiyiz. Ruslara teslim ediliyoruz. Çamaşır değiştirdik, abdest aldık. Hududu aşar açmaz Türklerin göreceği şekilde biz kalanlar kurşuna diziliyoruz. Bu cinayettir. Bu siyasettir. Yaşasın Türkiye. Türkler Ruslara verilmişti ve bir gün sonra San Francisco'da insan hakları beyannamesi imzalanmıştı. Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Ferudun Cemal Erkin Türkiye temsilcisi olarak San Francisco'da bulunuyordu. Ziyat Bey'in anlattıklarına göre Erkin masanın üzerinde "Türkler teslim edildi tezkeresini görür görmez ne yapıyorsunuz diye hiddetlenmiş ve Rusların verilmesi durdurulmuştu. Ama bazı Türkler iade edilmişti. Yani Manisa kampında enterne edilmiş olan etnik Ruslar korundu, iade edilmedi. Türk ve Müslüman olanlar iade edildi, öldürüldü. Ziyat Bey Türklerin Ruslara iade etsi konusunda dönemin Moskova büyükelçisi Selim Sarper'in Ferudun Cemal Erkin'in gösterdiğinin tam aksi bir tutuma sahip olduğu kanaatindeydi. Zaten Selim Sarper yakın tarihin kara kutularından biridir. O tarihlerden beri Cia irtibatlıdır. Yani kurumsal olarak o gün için daha Cia yok da OSS var. Amerikan derin devletinin istihbaratının Türk siyasi sisteminde bürokrasisindeki önemli isimlerinden birisiydi. Bir bahsi diğer kendisiyle basın yayın genel müdürlüğü dolayısıyla tanışıyordu. Daha öncesinde yapmış. Fakat hep karşı karşıya geldikleri için hakkında o intibaları hiç olumlu değildi. Şimdi Ziyat Ebu Ziya anlatıyor. O tarihlerde Ankara'da bulunan Moskova Büyükelçisi Selim Sarper, Dışişleri Bakanı Hasan Saka, müsteşar Ferun Cemal Erkin, San Francisco'da olmaları dolayısıyla Birleşmiş Milletler'in kuruluş toplantısı. Rus büyükelçisi Vino Gradov ziyaretine geliyor ve müjde şimdi telsizle haber aldım. saldırmazlık anlaşmasını yeniliyoruz diyor. Selim Sarper gayet memnun ve hemen gidip İsmet Paşa'ya haber vereyim diyor Elçi. Yalnız İsmet Paşa'ya haber verirken siz de Rusya'ya bir jest yapın diyor. Ne yapalım diye sorunca Elçi sizdeki vatan hainlerini verin. Kim onlar diyor? İşte bu Sovyet askeri Türkler ve Ruslar. Selim Sarper, peki veririz ama ben de sizdeki vatan hainlerini isterim." diyor. Demin anlattık. Mütekabiliyet boyutu. Bizim vatan ayini dedikleri buradan kaçan aşırı komünist 15 veya 17 kişi tüm harp boyunca Rusya'daki radyolarda Türkiye aleyhine Türkçe yayın yaparlardı. Elçi elbette veririz. Diyerek el sıkışıyorlar işte. Sonra aradık bulamadık diyecek dostlar. Selim Sarper İsmet Paşa'ya çıkıyor söylüyor. İsmet Paşa memnun. Bunu Hariciye'ye, dışişlerine başbakanlığa haber verirsek şu bu neden diyerek bunu geciktirir, önlerler diyerek doğrudan İnönüünün emriyle kamplara hazırlanın emri veriliyor. Yani bu büyük cinayetten doğrudan kişisel olarak İnönlü'nün sorumluluğu da buradan kaynaklanıyor. Dışişlerinin ve başbakanlığın haberi yok. Sınıra en yakın Yozgat kampı olduğu için bizim Türkler gitti Manisa kampındaki Ruslar tam gönderileceği zaman Feridun Cemal Erkin'in müdahalesiyle kurtuldular. Bu basına hiç yansımadı. Yansımasına da imkan yoktu. Çünkü en ufak bir şey yazsak kapatılıyordu. Bizim gazete vardı çıkıyordu ama yazamıyorduk. Ziyat Ebu Ziya'nın konudan dışişleri ve başbakanlığın haberi yok demesi o tarihlerde bunun bilinmemesi ile alakalıdır.


    Cumhuriyet arşivinde ve Atas'de askeri arşivde ayrıntılı çalışma yürüten İsmail Kös'ten bahsettik. İade konusunda Dışişleri Bakanlığı'nın tezkeresi ve bakanlar kurulu ile gerçekleştiğini ispat etmiştir diyor. Daha sonra yani köprüye kılıf. Arkadaşlar şunlarla tamamlayalım. İnönü'nün evhamı dedik. Mesela Kemal Bağlum anı politik sayfa 136 19 Mayıs 1945 konuşmasında Ankara Stadyumunda Sovyet Rusya'yı yere göğe sığdıramayan ifadeler kullandığı için stadyumda törenler için bulunan halktan ve harbiyeli öğrencilerden tepki alıyor. Gazetecinin tanıklığı. Şimdi daha da dramatik, inanılmaz bir şey. İnönü'nün o yıllardaki Sovyet-Rus korkusuna, paranoyasına dair daha doğrusu. İlham Küsmenoğlu 1920'den 1950'ye dizisi, Türkiye 1. cilt, sayfa 589, 1947 senesinde İnönü Rusları kızdırırız diye Bayburt yaylasının stratejik öneminden radyoda söz edilmesine izin vermiyor. Yuh diyorum. Bayburt yaylası dediğiniz yer arkadaşlar belli. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir bölge. Doğu Rus sınırına yakın. Ama bizim toprağımız. kendi toprağımızın stratejik önemi değeri ile ilgili Türk radyolarında yorum yapılmasına müsaade etmiyor Ruslar kızar diye. Ve günümüzün o salak ulusalcıları bu tipi Türk tarihinin 2 numaralı milli kahramanı diyorlar. Türkiye'nin bağımsızlığına ve onuruna çok önem verdiğinden ötürü Allah sizi bildiği gibi yapsın. Topunuzu birden in önünüzle beraber. Bu kadar korkak, bu kadar tavşan herif. Evet. Sonra arkadaşlar bahane yaptılar işte dediğim gibi. Yani onu biraz bahsetmiştik. Vermezsek Ruslar Türkiye'ye saldırır. E saldırsın mı? Yani bütün Türkiye'yi işgal mi etsin? 20 milyon o gün Türkiye'nin nüfusu. Bunu tehlikeye mi atalım? atmayalım. Öyleyse lanet olsun. Mecbur kaldık işte içimiz kan ağlaya ağlaya bu insanları teslim ettik. Hiçbir ciddiyeti yok. Arz ettiğim sebepten ötürü yok. 1. Boğazlar krizi. Boğazlar krizi arkadaşlar o sırada Ruslar İnönü'yü daha fazla sıkıştırıp ik dünya harbinin bitmesi nedeniyle Türk ordusunun terhisini engellemeye yönelik bir taktik olarak kullandılar. Yani olayın görünür kısmı şu. Doğu Anadolu'da 3 tane vilayet istiyorlar bizden. Bir de Çanakkale İstanbul Boğazlarının kontrolünde ortaklık. Bize diyorlar askeri 3 vereceksiniz. Boğazları beraber koruyacağız. Bu iki taleplerinde de aslında ciddi değiller. Ama Türkiye'yi böyle bir yakın savaş tehdidiyle karşı karşıya tutup yani şimdi I. Dünya harbi başlamazdan önce 30'lu yıllarda Türk ordusunun hazeri barış kadrosu hava deniz kara kuvvetleri toplam 13010.000 kişiydi. Dünya harbinde doğal olarak bu mevcut 1.300.000 kişiye çıktı. Bu 1.300.000 kişi Türkiye'nin o zamanki ekonomisinin belkemiği olan tarımdan çekildi. 1. Buradan büyük bir kayıp ekonomiye. İki hazır beslenmesi gereken boğaz haline dönüştürüldü. Bu Türk ekonomisini tuşa getiren bir hareketti. I. Dünya harbi yeni bitmiş. Normal şartlarda Türkiye'de orduyu terhis edecek. Tekrar normal barış kadrolarına indirecek. Dolayısıyla bu iki boyut üzerinden ordunun ekonomiye yüklemiş olduğu yük ekonominin üstünden kalkacak. İşte devlet millet bir parça daha rahatlayacak. Ruslar bu olsun istemiyor. Ekonominin üzerindeki o ağır yük devam etsin. Halk isyan etsin. İnönü hükümetini devirsin yahut İnönü bizimle anlaşsın. Yani ikinci bir Finlandiya olmaya yönelsin gönüllü olarak bizim dümen suyumuza girsin falan. Yani gerçekte saldırmak gibi bir niyetleri yok. Boğazlarda üs almak gibi bir niyetleri yok. Yani buna dair bir iki tane argümanik bilgi paylaşayım. Mesela Mehmet Saltık 3848 Son Büyük Savaş Kitabı sayfa 573, 577, 585'e baktığınızda meselenin Sovyetler açısından böyleyken aslında tamamen değersiz bir bahane olduğu bilinmesine rağmen İnönü'nün de Türk kamuoyuna karşı bu tehdidi fevkalade abartarak, milleti korkutarak, sorgusuz sualsiz Batının Amerika'nın kucağına gidip teslim olmaya milleti ikna etmekte bir araç olarak kullandığını görüyoruz. 

    Çok doğru. Yani Türk kamuoyu olayı şöyle okudu. Ruslar her an bize saldırdı. Saldıracak. Biz de öyleyse onun karşısında kendi gücümüzle dayanabilme imkanımız olmadığına göre doğru gidelim şu anki dünya dengelerinde Rusları bu işten alıkoyabilecek güce sahip bir tek devlet var. Doğru. Amerika Birleşik Devletleri ona gönüllü teslim olalım. E şimdi halka bu gönüllü teslimi kabul ettirecek, ikna edecek bir bahaneye ihtiyacınız var. İnönü Boğazlar baskısını kullandı. Bunun gerçek olmadığını arkadaşlar mesela Henry Kissinger diplomasi kitabında İş Bankası edisyonunda bu iki farklı edisyondur. Biri Alkın Kitapevi İş Bankası edisyonunda sayfa 193'te haklı olarak şöyle dile getiriyor. Boğazları o tarihte ele geçirmesi Sovyet Rusya'ya stratejik bir avantaj sağlayamayacak. Çünkü boğazlardan çıktıktan sonra binden fazla adası olan, o yüzden bizdeki ismi Adalar Denizi olan Ege Denizine açılıyorsunuz. Ve Akdeniz'de çok güçlü bir İngiliz donanması var. Yani Çanakkale Boğazı'ndan çıktıktan sonra Doğu Akdeniz sularına ininceye kadar boydan boya Ege Denizi'ni geçerken oradaki o binden fazla adanın oluşturduğu yüzlerce daha Boğazdan geçmen lazım. Çanakkale Boğazı senin elinde olsa ne olur? Bütün hepsinin de senin elinde olması lazım. E bu da mümkün değil. 3. Dünya harbi. Aynı şekilde Eric Hopsbawm 20. yüzyıl kitabı sayfa 263 270'te Türkiye'nin o dönemde İngiltere'nin Türkiye büyükelçisinin aslında Sovyetler savaş çıkarmayı ve yeni toprak ele geçirmeyi istemiyor dediğini uzun boylu tabii ben özetini ifade ediyorum tasriye etmişlerdir. Son olarak şununla bitirelim. Şimdi dedik ki doğrusunu Allah bilir ama eldeki veriler birbirine yakın tarihte ve tamamen aynı nitelikte ü tane teslim olayından söz ediyor. Bir 195 Azeri Türk'ü Boraltan diye isim verdirten bu dizi olaylara asıl bilinen olay. 2. Allahu alem 417 kişilik farklı bir parti. 3 işte arz ettik. Kuvvetli ihtimal 4.000 kişi. 2000'i Türkiye sınırları içinde intihar etti deniliyor. 2000'i Ruslara teslim edildi. Alır almaz Ruslar tarafından infaz edildi deniliyor. 

    Ama bu üç hadisenin dışında benzerleri. Ali Satan I. Dünya Savaşı'nda Türkler sayfa 204 - 211 aynı tarihlerde 1945-46 senelerinde yeni komünistleşmiş Bulgaristan'da, Romanya'da, Yugoslavya'da gene yani Yugoslavya dışı Romanya ve Bulgaristan doğrudan Rusların kontrolünde olacak şekilde Yugoslavya Tito bağımsız komünist olacak şekilde bu ülke Ülkelerde de yani toplam sayısı belki 1000'i geçen miktarda orada azınlık olarak bulunan Osmanlı bakiyesi Müslüman Türkler o ülkelerin yeni komünist yönetimleri tarafından sudan bahanelerle katledildiler. Türkiye özellikle başını öteki tarafa çevirdi. Aynı şekilde Fatih Haydoğmuş ı Dünya Savaşı sürecinde propaganda ve Türkiye sayfa 132. 1944 senesinin sonunda Ağızkalı Müslüman Türkler Türkiye'ye iltica etmişlerdi. Bunlar zaten Gürcistan'da sınırın hemen Sovyet Rusya tarafında yaşıyorlardı ve sivil olarak iltica ettiler. Yani kadın, çoluk, çocuk şeklinde. Bunların tamamı arkadaşlar Sovyetlere iade edildi. Tabii iade edilenlerin hepsi kayıtsız şartsız daha sınırda katledildi. Yani iç bölgelere falan bile göndermeye bırakmadılar. 

    Şimdilik bunları biliyoruz. 10 sene sonra İnönü tarafından tam bir tavşan korkaklığı neticesi olarak Ruslara öldürülsün diye katledilen Müslüman Türk hani olmasa bile düşünün Müslüman da değil Türk de değil insan. Sana sığınmış seni bir insan zannetmiş. Bu çerçeve içerisinde iade edilmiş başka topluluklar ve başka olaylar ortaya çıkabilir. Çünkü yakın tarih zarı delineli yeni oldu. Daha fotoğrafın bütününü bilmiyoruz. Yeni yeni belgeler ortaya çıktıkça inşallah ileride AK Parti hükümetimiz himmet eder. Artık bugün için devletin çıkarları açısından hiçbir etkisi kalmamış. o eskiye ait gizli belgeleri, arşivleri açar ortaya dökerse hani arkada bıraktığımız 23 senede kıllarını kıpırdatmadılar. İstiklal mahkemesi zabıtları hariç ki daha dünya kadar var. Bundan sonraki tarihlerde yaparlarsa belki yani şimdilik işte 3 tane öyle ahıska Türkleri 4 diyoruz. Belki 5 6 7 8 devam edeceğiz arkadaşlar. Görüntü bu ihtimali fevkalade kuvvetli hale getiriyor dedik. Nokta arkadaşlar önümüzdeki pazar gecesi ayın 30'u kitap tanıtımı programımız var. malumunuz yani düzenli izleyicilerimizin malumudur. Her ayın son pazarı yakın tarih literatürüne ait önemli kabul ettiğimiz bir kitabın tanıtımını yapıyoruz. 30 Kazım Pazar Gecesi saat 22'de tanıtacağımız kitap İngiliz yazar Harold Armstrong'un bozkurtu Greywolf Atatürk biyografisi. O vakte kadar ebeden ve daima sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.

Videoyu izlemek için altta ki linke  tıklayın