Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı geceler. Yayınlanamayan yakın tarih hatıratlarının ikinci ve inşallah son bölümü. Başlı başına böyle bir başlık ve konu bile arkadaşlar son derece ilginç. Çünkü bir hatırat yazıldıktan sonra niçin yayınlanamaz? Yani bunu Türkiye bağlamında, bizim yakın tarih bağlamımızda sadece düşünmeyin. Geneli evrensel boyutlarıyla dünyanın herhangi bir yerinde, tarihin herhangi bir döneminde o tarihin herhangi bir bölümünün akışına şahit olmuş ya da hatta onun içerisinde fail olarak bulunmuş olan insanların oturup kaleme aldıkları kendi hatıratları niçin yazılmıştır? Cevap basit: Yayınlansın diye. Öyleyse bu basit mantığın ve hayatın doğal akışının gereği olan ikinci bölüm, yani yayınlanıp bunun her arzu eden tarafından okunabilir hale getirilmesi kısmı işte sıkıntılı.
Bu noktada arkadaşlar, özellikle CHP tek parti dönemi ağırlıklı olmak üzere bizim yakın tarihimiz ve onunla alakalı hatıratlar, işte gördüğünüz gibi ikinci bölümüyle başlı başına bir inceleme, bir merak konusu olabilecek niteliğe sahip. Aynı zamanda niceliğe de sahip, yani çok fazla sayıda. Dedikten sonra ben birinci bölümün sonunda kaldığımız yerden devam ediyorum. Mesela Memduh Şevket Esendal. Bunu insanların geneli edebiyatçı kimliğiyle bilir; işte "Ayaşlı ve Kiracıları" romanı falan gibi. Ama Memduh Şevket arkadaşlar, edebiyatçı kimliğinin yanı sıra aynı zamanda hem Atatürk döneminde hem İnönü döneminde üst düzey siyasi elite mensup olan birisidir. Tabii doğal olarak CHP'nin ve resmi ideolojinin çerçevesi içerisinde Atatürk döneminde büyükelçilikleri var. İnönü döneminde büyükelçiliklerinden ziyade daha önemli olan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği görevi var. Şimdi bu kadar önemli bir isim. Yani tarihin akışının bir kenarında ilgili ve bilgili birisi olarak durup da şahit olduklarını kaleme almış, bu anlamda hatırat yazmış birisi değil. O dönemde tarihin akışında rol almış, fail olmuş isimlerden birisi.
İkinci kriterimiz ki şimdi bizim bu tür iddialarımıza karşı ulusalcı tayfasının elindeki topu topu tek itiraz ve savunma argümanı; işte bu kimdir? "Gericidir, yobazdır, İslamcıdır, öyleyse yazdıklarına itibar edilmez, iftira atmıştır, hepsi yalandır" falan gibi abur cuburlar da arkadaşlar bu noktada geçerli değil. Çünkü bu sizin, yani tırnak içerisinde ulusalcı tayfasının o dönemdeki önde gelen isimlerinden bir tanesi. Hani deyince daha fazlasına gerek yok ya; adam Milli Şef zamanında bizzat o iki numaralı milli kahramanınızın atamasıyla CHP genel sekreterliğine getirilmiş olan bir isim deyince zaten yetiyor. Şimdi böyle bir Memduh Şevket Esendal hatırat yazmış ama arkadaşlar, mesela Ahmet Emin Yalman'ın meşhur gazetesi Vatan'ın 1960 yıllığı kitabının 240. sayfasından naklediyoruz ki detay vermiş burada ; doğrudan Atatürk'ün kendisiyle ilgili ve Moskova Büyükelçiliği ile ilgili hatıratı yayınlanmış değil. Niçin? Memduh Şevket tarafından yazılmış ama bugüne kadar ne yazık ki sizin benim gibi sıradan basit insanların nazarlarına arz edilememiş. Hala eğer bütün nüshaları yok edilmediyse -ki bundan da tabii ciddi ciddi endişe etmemiz gerekir; zira böyle çok sayıda örnek de var ne yazık ki- eğer o en kötü talih başına gelmemişse halihazırda, yani 2026 Şubatı itibarıyla bile kim bilir kaç kilit altında tutulmaktadır.
Memduh Şevket Esendal'ın hatıratı ile ilgili mesela bir diğer bilgi, yine Kemalist kaynak olan "Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları" isimli kolektif çalışmanın 361. sayfasında mevcut arkadaşlar. Şimdi burada Derin Tarih dergisinin Mart 2018 tarihli 72. sayısının 18. sayfasından bir iki paragrafı sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü hem mevzunun geneline dair hem de özelde işte bu açılışı yaptığımız Memduh Şevket Esendal'ın hatıratı ile ilgili başlık; "Gerçek devlet adamı milletini de çocukları da adam yerine koyandır" demiş. Haldun Taner'in hatıratı ağırlıklı fakat imza yok bunda; üsluptan anladığım kadarıyla arkadaşlar Mustafa Armağan'a ait bir makale. Bir iki paragrafı aynen okuyorum: "Hiç unutmam, gazeteciler sürgünden ilk geldiği sıralarda Sayın Adnan Adıvar'a Atatürk dönemine ait sorular yağdırmışlardı". Bu Haldun Taner'den alıntı arkadaşlar. Kim Adnan Adıvar arkadaşlar? Halide Edip Adıvar'ın kocası; bir. İstiklal Harbi sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin başkan yardımcısı; iki. Zihniyet itibarıyla tamamen modernist; "Tarih Boyunca İlim ve Din" kitabından biliriz. Başka hiçbir şey olmasa bile Atatürk döneminin uzunca bir kısmında karısıyla beraber kavga ettikleri için ve başlarına gelebilecek birtakım şeylerden de haklı olarak endişe ettikleri için yurt dışında bulunuyorlar, sonlarına doğru geliyorlar. İnönü tarafından tekrar sisteme monte ediliyorlar. Yani Atatürk'le olan kişisel çatışmaları bir tarafa, ne siyasi ne de ideolojik olarak Müslüman değil bunlar; ulusalcı.
Şimdi böyle bir isme yurt dışından Türkiye'ye geldikten sonra Atatürk dönemine ait sorular yağdırmışlardı diyor gazeteciler tarafından. Üstat, "Bu anılarımı açıklamanın ve yazmanın şimdi mevsimi değildir, çok ileride elbet yazarım" demişti. Neden? Sabahattin Selek bu; İnönü'nün anılarını kaleme almış, 1960'lı yıllarda tarihçi, subay kökenli, fevkalade Kemalist. İnönü-Atatürk ayrılığını incelerken o devrin yakın tanığı Kazım Özalp Paşa'yı sıkıştırmış. Paşa, kutsal bir sır saklar gibi olanları söylemek istememiş. Ama bir tarihçinin haklı direnişleri karşısında "Dünyada kalmasın bir hakikat-i nihan (gizli)" fetvasınca bildiklerini gördüklerini söylemeye razı olmuş ama bir şartla: Sağlığında yayınlanmaması. Kazım Özalp'tan bu yayınlanmadı arkadaşlar. Hala daha; yani eski İttihatçı Kara Kemal Bey'in katibi, CHP genel sekreteri ve bütün bunların katbekat üstünde büyük ve usta hikayeci Memduh Şevket Esendal'ın da ölümünden galiba 30 yıl geçmeden yayınlanmamak kaydıyla yazdığı anılarından bahsedilmişti. O 30 yılın üstünden arkadaşlar, Allah bilir daha kaç tane 10 yıl geçti.
Yani Memduh Şevket'in kendisi bizzat -ben Mustafa Armağan dedim ama düzeltiyorum, bu aynen alıntı- Haldun Taner'in "Hak Dostum Diye Başlayalım Söze" isimli kitabından aynen alındı. Kitabında yazdığına göre, yani bizzat Esendal'ın kendisi "ölümümü müteakip 30 sene sonra yayınlansın" demiş. Aynen Latife Hanım'ın belgelerine benziyor bu. O da 25 senelik miat koymuştu. Latife Hanım'ın ölümünün üzerinden 25 sene geçti, onun üzerinden bir 25 sene daha geçti, onun üzerinden -yani şu an aritmetiğim beni yanıltmıyorsa- 2-3 sene daha geçti ama bunlar hala 40 kilit altında duruyor. Öğreniyoruz ki buradan detayı, Memduh Şevket'in anıları için de aynı şey söz konusu. O zaman ben de haklı olarak başta tarihçi olduklarını iddia eden ama hakikatte kendilerine ancak tetikçi ya da goygoycu diyebileceğimiz kadro olmak üzere, bütün Kemalist ulusalcı zevata, o tayfanın bütününe sesleniyorum. Neden bu derece korku, bu derece saklama, bu derece gizleme? Ey vatandaşlar; hangi rezilliklerin, hangi iğrençliklerin üstü hala kapalı kalmaya devam etsin endişesiyle ya da tabiri diğerle merhum Kadir Mısıroğlu'nun dediği gibi "Bunlar bir açılırsa lağım patlayacak" demişti; çok doğru.
E işte o zaman biz de böyle konuşuyoruz ulusalcı tayfa. Hadi göreyim sizi, geçin öne. Ben ve benim gibi böyle konuşanların -ki son derece rahatsız olduğunuzu biliyoruz- ağzımızı kapatın. Bu işin bayraktarlığını siz yapın. Onlar devletin halihazırda hangi kurumlarının elinde 40 kilit altında tutuluyorsa deyin ki; "Göreyim sizi, bizim atamızın veya İsmet Paşa'nın başta olduğu dönemin açıklandığında bizim yüzümüzü kızartacak, yüzümüzü yere baktırtacak hiçbir şeyi yoktur". Çünkü iddianız bu. Güzel, hadi öyleyse geçin öne, siz bastırın. Çünkü bizim gibilerin sözü bu noktada geçerli değil, kanımız acı. Ama sizin baskınız burada fevkalade işlevsel olur. Açılsın şunlar bir, var mısınız? O yürek sizde var mı? O yüreğin yüzde birine sahip misiniz? Tavşan diyeceğim; tavşanlar benden muhakeme-i kübrada davacı olurlar; "Yani bizim gibi mübarek bir canlı tayfasını bu kadar aşağılık bir topluluğa niçin benzettin?" diye. O yüzden diyemiyorum da size.
Haldun Taner'den okumaya ara vermiştik, paragrafı kapattık, devam ediyoruz arkadaşlar. Memduh Şevket Esendal'ın da ölümünden galiba 30 yıl geçmeden yayımlanmamak kaydıyla yazdığı anılarından bahsedilmişti. Gerçekleri geç de olsa topluma yansıtmak isteyişini şükranla karşılarız da bu geciktirmedeki ürkeklik neden? Kendi başına gelebilecek aksiliklerden korkmak mı, yoksa millet denen çocuğun biraz daha büyümesini beklemek isteyişinden mi? diyerek Haldun Taner devam ediyor. Ünlü tiyatro oyun yazarı Haldun Taner'in siyasi ve ideolojik olarak nerede durduğunu hani ulusalcıların belki cahil oldukları için yüzde 99'luk kesimi bilmiyor olabilir ama az buçuk mürekkep yalamış herkes bilir ki o sizin adamınızdır.
Sonra arkadaşlar gelelim Recep Peker'e. Şimdi gördüğünüz gibi hala yayınlanmamış hatıratlarını ve belgelerini mevzu ettiğimiz isimlerin hiçbirisi Anadolu tabiriyle kimsenin tanımadığı, bilmediği, kişilik olarak tarihi bir değer ifade etmeyen "sarı çizmeli Mehmet Ağalar" değil. Memduh Şevket Esendal; Atatürk'ün büyükelçisi, İnönü'nün CHP genel sekreteri. Recep Peker'e ne diyeceksiniz? Atatürk döneminde Milli Savunma Bakanı, CHP Genel Sekreteri; İnönü döneminde İçişleri Bakanı, Başbakan. Kolektif çalışma "Cumhuriyet Tarihinden 100 Portre", sayfa 100-103 arası; karısı Peker ölür ölmez "başın belaya girmesin" diye evdeki evrakların hepsini evin bahçesine çıkardı, gazı döktü yaktı. Neden? İpek Çalışlar "Atatürk Biyografisi", sayfa 54, 90, 92 ve 18. Yeni İstanbul gazetesi 1960'lı yılların başlarında yayınlanmış olan Makbule Hanım'a, yani Atatürk'ün kız kardeşine ait hatırat için uydurma diyor; baştan sona kurgulanmış. Yani Makbule'nin anlattığı şeyler değil, onun ağzından anlatılmış gibi oturmuş adamın birisi bunları resmen işkembe-i kübradan uydurmuş, yazmış. Açık, net ve ortak hedef: Atatürk kültü. Neden böyle şeylere ihtiyaç duyuyorsunuz?
Mesela aynı şeyi şimdi karşılaştırma yapalım. Biz Müslümanlar bunu küfür kabul ederiz. Menkebe aleyh hadisinin konusu olan şeydir. "Kim benim adıma bir yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazır olsun" diyor Efendimiz aleyhissalatu vesselam ve bu, 200 bin civarında hadis arasında senedi en güçlü hadistir. Bu mütevatir hadislerin birincisidir, 200 küsur sahabi tarafından rivayet edilmiş. Bakın, olay aynı olay. Bunun bizim kültürümüzdeki karşılığı küfür. Birisinin, velev ki Hz. Muhammed'i övmek maksadıyla olsa bile -başka türlü olamaz zaten- hadis uydurması o kişiyi kâfir yapıyor. Biz Müslümanlar için büyüğümüz adına onu parlatabilmek maksadıyla yalan uydurmak bu kadar menfur bir şeyken; siz ulusalcı tayfası için çok makbul bir şey. İşte ispatı.
Mesela yine İpek Çalışlar'ın Atatürk biyografisi, sayfa 470. Latife Hanım Atatürk'ten ayrılırken ona ait sırları ve Karsbad hatıra defterini -bundan daha önce de bahsetmiştik- koruyacağına dair söz verdi. 1918 yılı başlarında Atatürk'ün böbrek rahatsızlığı deniliyor resmi tarih tarafından -esasen o biraz daha farklı bir hastalıktır da şimdi oralara girmeyelim- bugün Çek Cumhuriyeti sınırlarında bulunan meşhur Karsbad kaplıcalarında bir şekilde rahatsızlığını tedavi amaçlı olarak bulunduğu günlere ait tutmuş olduğu bir hatırat defteri bu. Şimdi İpek Çalışlar diyor ki; Latife Hanım ayrılırken Atatürk'e sırları koruyacağına dair söz verdi ve Karsbad defterini muhafaza edeceğini ama ölümünden sonra neşredilmek üzere hatıralarını yazacağını söylüyor. Yazmış da, bunu biliyoruz. Bunlar ölüm tarihi olan 1975'ten sonra (metinde 1974 dendi ama 1975'tir) İş Bankası'nda bir kiralık kasada saklandı. Miadı doldu, açıldı. Bazı Kemalist uzman tarihçiler tarafından okundu. Onların vereceği rapor müspet olsaydı açıklanacaktı. Ama dediler ki: "Yok hayır, bunların açıklanması uygun değil". E o zaman biz de tabii soruyoruz: Niçin uygun değil?
Sonra sözüm ona bunlar Latife Hanım'ın o sıradaki hukuki varislerinin isteğiyle -görüntü öyle ama gerçekte dönemin derin devletinin faşizm baskısıyla- tekrar kasaya kondu ve kilitlendi. Varisler dediler ki: "Hayır, biz bunların açıklanmasını istemiyoruz". O gün bugündür yine kasada kilitli uyumaya devam ediyor. Ord. Prof. Sadi Irmak "Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk"; burada da diyor ki: "Atatürk hatırat defterlerini Afet İnan'a verdi". Bu daha kuvvetli bir rivayet. O Karsbad kaplıcalarına ait hatıratı, o İsviçre'deyken Çankaya Köşkü'ndeki bürosundan Afet İnan tarafından çalındı diyor, sayfa 86 ve devamı. Evet, Günvar Otmanbölük "İsmet Paşa Dosyası". Tamam bu eleştirel bir kitaptır, yani ulusalcı yayın değil; sahaflarda bulabilirsiniz. Döneme ve İsmet Paşa'ya ilginiz varsa arkadaşlar tavsiye ederim, başka kaynaklarda göremeyeceğiniz çok özgün şeyler öğrenirsiniz. Sayfa 9'dan naklediyoruz ilginç, gözden kaçmaya müsait önemli bir tespit: "İnönü kendi hatıralarını cevap verecek kimse hayatta kalmasın diye bekledi".
Çok geç bir tarihte yazdı, çok doğru. 1963-64 yıllarında yazıldı ve yayınlandı. İşte o Sabahattin Selek'in redaktörlüğüyle. Niçin? 1973 yılında 89 yaşında öldüğüne göre, 10 sene geriye gelsek bu kadar önemli tarihi bir şahsiyet hatıralarını yazmak için 79 yaşına gelmeyi mi bekler? Ama İnönü öyle yaptı. Neden? Bunun Günvar Otmanbölük'e göre son derece ikna edici bir cevabı var çünkü olgusal durum bunu destekliyor. Çünkü o 79 yaşında nihayet lütfedip kaleme aldırtmış olduğu hatıratta ileri sürdüğü çok sayıda bilgiye "Yok Paşa o öyle değil, sen bunu nereden uyduruyorsun? Ben de o sırada o olayın şahidiydim, sürecin içerisindeydim, faildim" diyerek yüksek sesle ve yetkin bir şekilde itiraz edebilecek olan o dönemin diğer bütün önde gelen zevatının teker teker natürel seleksiyonla ayıklanmasını bekledi. Onlar öldüler, ondan sonra tuttu hatırat yazdı ve yayınladı.
Yani şimdi öyle bir şeyle karşı karşıyayız ki ey Müslümanlar, iki numaralı isim bu. Onun altında kalanları artık siz hesap edin. Ötesini söyleyeyim; yazmış olduğu o hatırat da 11 Kasım 1938 günü bitiyor. Yani Milli Şef, Cumhurbaşkanı olduğu gün hatırat bitiyor. E takdir edersiniz ki insanların asıl merak edeceği, tarih ilminin asıl bekleyeceği ve önemli göreceği kısmı aslında ondan sonraki 12 senedir. Neden? Çünkü o güne kadar işte doğmuş kundakta yeni bir bebek olmaktan başlayıp en ileri noktada ikinci adamlık ve başbakanlık yaptığı dönemleri anlatıyor. O güne kadarki hayatının bütünü; yani çocukluğu, gençliği, askeri okulu, mülazım teğmenlikten başlayarak korgeneralliğe kadar bütün rütbeler ve başbakanlık var. Peki bu hatıratı bitirdiği tarihten sonrasında bu adam öldü mü? Hayır. Pijamaları giyip emekliye mi çekildi? O da hayır. Asıl tarihi rolünü ondan sonra oynamaya başladı. Çünkü 10 Kasım'da Atatürk öldü, 11 Kasım'da bu Cumhurbaşkanı oldu; hem de 12 sene müddetle. Hem öyle böyle bir cumhurbaşkanı değil, iki dudağının arasından çıkan kanun. Hakikatte ne anayasa var ne meclis var ne kabine var ne şu var ne bu var. Memleketi tek başına yöneten faşist bir diktatör. E doğal olarak tarih ilmi de ister ki, oturup bir şekilde hatıratını kaleme aldığına göre asıl o dönemi yazsın. Çünkü artık bir numaralı isim. Bu dönemle ilgili uydurma ve çarpıtma şeklinde olsa bile hiçbir şey yazmıyor adam. Niçin?
Bunların hepsi hayatın doğal akışına ters, dolayısıyla cevap isteriz. Yani açıkçası ben bu cevabı biliyorum da; ama şimdi ben ve emsalimin adı çıktığından ötürü yapacağımız yorumlara ulusalcı tayfası yine aynı şekilde "E işte bunlar yobaz, Atatürk düşmanı, çağdaşlık ve cumhuriyet düşmanı" falan filan diyecekler. İyi, siz verin cevabı o zaman. Neden? Şimdi İnönü ve hatıratından açılmışken başka can yakıcı şeylerden devam edelim. Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, "Said-i Nursi ve Serdengeçti" kitabı sayfa 66'dan naklediyorum. O yıllarda, henüz hatıralarını dikte ettirmezden hemen önce -demek ki 1960-63 arası yıllarda- İnönü'den hatıralarını yazmasını isteyenlere cevabı aynen okuyorum: "Benim yazacağım hatıralara gençler tahammül edemez". Anlamaya niyeti olan için çok net Atatürk aleyhtarı bir ima var burada ve bunu yapan bizzat İnönü. Yani şimdi Atatürk aleyhtarlığı bu kadar sivri köşeli bir ifadeyle bizzat İnönü tarafından dile getiriliyorsa arkadaşlar kalkın gidelim; çünkü 2 numaralı adam bu. Evet, yani şimdi birileri derse ki "kitabın yazarı Osman Yüksel Serdengeçti", tabii ben hemen şu tarih metodolojisi kuralını hatırlatırım: Tarihi metinler ve bilgiler başka bir şeydir, onları kaleme alanların siyasi-ideolojik kişilikleri başka bir şeydir. Onu ulusalcılar anladı mı? Hiçbir şey anlamadı. Şimdi böyle derin derin bakıyorlar ekrana bana doğru; hani aynen tren meselesinde olduğu gibi. Ben normal insanlar için bu metodoloji bilgisini veriyorum ama yine de kifayet etmediyse o zaman şunu ekleyelim.
Deniz Bölükbaşı tarafından kaleme alınmış bir biyografi: "Osman Bölükbaşı". Osman Bölükbaşı meşhur bildiğiniz isim, Deniz Bölükbaşı da onun oğlu. Doğan Kitap tarafından, yani Aydın Doğan'ın yayınevi tarafından yayınlanmıştır. Babasını konu alan bir biyografi. Şimdi böyle bir kitabın 14. sayfasından nakledelim: O yıllarda üst düzey siyasi liderlerden olan Osman Bölükbaşı da İnönü'ye hatıralarını yazması için ısrar ediyor. İnönü'nün cevabı: "Cumhuriyetin kuruluşu sonrası bazı dönemleri nasıl yazardık?" Şimdi bu bilgiyi Osman Yüksel'in kitabından naklettiğimizin yanına koyduğumuzda arkadaşlar, "Osman Yüksel söylemiş o yüzden itibar etmeyiz" bayağılıklarının çok üzerine çıkıyor; tekit var, teyit var.
Mahmut Soydan; Atatürk'ün karargâh ekibinden, subay kökenli, ölünceye kadar Atatürk tarafından kendisine örtülü ödenekten verilmiş parayla Milliyet gazetesini kurmuş. Onun başyazarlığını, yöneticiliğini ve sahipliğini yapmış. Yani genç bir subay olduğu çağlardan itibaren vefat edinceye kadar Atatürk'ün yakın çevresinde bulunmuş bir isim. "Gazi ve İnkılap" isimli Atatürk döneminde yayınlanmış propagandif nitelikli kitabın editör katkısından görüyoruz, 59-60. sayfalar. Mahmut Soydan'ın 1922 sonrasına ait olan hatıraları yayınlanmadı; yani konumuzun başlığına geri döndük. Yayınlanamayan yakın tarih hatıratlarından bir tanesi de Mahmut Soydan'a ait olanıdır. Neden? Yine aynı sorgulamayı yapabiliriz. Yani burada hatıratı hala 40 kilit altında gizli tutuluyor dediğimiz bu isim "sarı çizmeli Mehmet Ağa" kategorisine mi dahil? Hayır. İşte kısa ansiklopedik geçmişini verdik; o dönemle ilgili yazmış olduğu hatıratı yayınlandığı takdirde tarih ilmi tarafından fevkalade önemli bulunacak birisi. Çünkü üst düzey siyasi zevat; olayların akışının ya canlı şahidi ya da bizzat faili. Hatıraları niçin hala gizli? 1922 sonrası, yani İstiklal Harbi bitti ve asıl sıkıntılı dönem başladı; 27 senelik o faşist tek parti CHP zulmü başladı. Bu zulüm dönemine ait hatıraları -ki kendisi 1930'ların ortalarında erken yaşta ölüyor- benim kişisel tahminim yine derin devlet güçlerinin yoğun baskısı nedeniyle, eğer tamamen yok edilmediyse o da iyimser ihtimal, kanuni varisleri tarafından hala daha yayınlanmasına müsaade edilmiyor. Yani Atatürk'ün en yakınında olanların hatıratlarına karşı bile böyle bir faşist baskı varsa, o dönemle ilgili daha tarafsız olanların ya da muhalif kimliği olanların hatıratlarının halini siz düşünün.
Evet, aynı bilgi Mahmut Soydan'ın "Ankaralının Defteri" ismini verdiği ve hatta 1930'ların başlarında Milliyet'te yazı dizisi olarak çıkan eserinde de var. Orada İstiklal Harbi anlatılıyor ve Atatürk'ün emriyle Kazım Karabekir Paşa aleyhtarlığı yapılıyor. Bunun üzerine Karabekir de dayanamıyor, cevap gönderiyor; gazete objektiflik görüntüsü gereği yayınlayınca olay patlıyor. Bu "Ankaralının Defteri" daha sonra İş Bankası tarafından kitap olarak basıldı. Bu İş Bankası edisyonunun 32. sayfasında aynı bilgi teyit edilmiş; günümüzdeki editörü de diyor ki "Yazarın İstiklal Harbi sonrasını kapsayan hatıraları da vardır ama yayınlanmamıştır".
Kristin Filu (eğer doğru okuyabildiysem yabancı bir yazar), "Türkiye: Tarihe Muhalif Bir Geçmiş". Bu yeni bir yayındır arkadaşlar, meraklıysanız tavsiye ederim. 323. sayfa: Refik Halit Karay. İstiklal Harbi sırasında Hürriyet ve İtilaf cephesinde bulunduğundan ötürü Lozan sonrası 150'likler arasında kabul edilmiş. Ondan önce kaçıyor zaten, yani Ali Kemal'in başına gelen onun da başına gelmesin diye. Yurt dışındayken listeye alınıyor ve 1938 Haziranı'nda Atatürk tarafından affedilinceye kadar da yurt dışında, yoğun olarak Suriye'de kalıyor. Kuvvetli bir kalem; sabataist olduğunu iddia edenler var ama çok iyi bir edebiyatçı olduğu kesin. Baştan itibaren batıcı, modernist; yani Atatürk'le olan sürtüşmeleri ideolojik değil siyasi kökenli ve döndükten sonra ölünceye kadar da son derece Kemalist bir duruş sergiliyor. Hatta Atatürk tarafından sevilmesine sebep çok Kemalist hikayeler kaleme alıyor. Bu Refik Halit Karay arkadaşlar, 50'li yıllarda meşhur Kılıç Ali'den uzun uzun hatıralarını dinlemiş. Şimdi Kılıç Ali'nin hatıraları vardır, yayınlandı. Bunu da İş Bankası anı dizisi yayınladı ama arkadaşlar onlar çok redakte edilmiş, tıraş edilmiş hatıralardır; Hulusi Turgut tarafından belki de güncel siyasi duruma uygun olarak yeniden kaleme alınmışlardır. Buna rağmen Kılıç Ali'nin bu yayınlanmış olan sansürlü hatıratında bile ancak ileri okuma düzeyine gelmiş olanların yakalayabileceği çok fazla malzeme vardır.
İşin bir tarafı da şu anekdottan anlıyoruz ki, Refik Halit Karay 50'li yıllarda bir sohbet dizisi halinde Kılıç Ali'den bunları bizzat dinlemiş. Şimdi bizzat Kılıç Ali'den dinlemiş olduğu bu sansürsüz hatıralarla ilgili olarak bile Refik Halit Karay, "Ondan dinlediklerim benimle beraber mezara gidecek" diyor. Neden? Yani şimdi biz yine saf rolü oynayıp şu soruyu soralım: İstiklal Harbi ve Atatürk dönemi dahil -İnönü dönemi demeyeceğim çünkü Kılıç Ali ile İnönü muhaliftir- 1938'e kadar olan dönem; saf bir ulusalcı gözüyle baktığımızda bütün Türk tarihinin en muhteşem altın dönemi mi? Evet. Bu dönem içerisinde ahlaki, insani veya hukuki anlamda cinayet veya yolsuzluk gibi bir icraat yapılmış mıdır? Ulusalcı gözüyle bakarsak; adaletse adalet, hukuksa hukuk, fedakarlıksa fedakarlık. Dönem böyle bir dönem. Peki bu dönemi anlatan kim? Kılıç Ali. Yani Kılıç Ali gibi birisinin sırf Atatürk düşmanlığı nedeniyle yalan söylediğini iddia ediyorsanız davayı terk edin; çünkü Kılıç Ali'nin Atatürk düşmanı olduğu bir dünyada Atatürk'ün hiç dostu yok demektir. Anlatan sağ kol, dinleyen de Refik Halit Karay gibi modernist birisi. Saf ulusalcı mantığıyla bu hatıratın bir destan olması ve davul zurnayla ilan edilmesi gerekir. Bir Atatürk destanını böyle isimler neden bir namus sırrıymış gibi mezara götürsün? Düz mantık bunu gerektirir ama gerçekte adam "benimle mezara gidecek" diyor. Hadi bakalım, ulusalcı tayfa buna bir cevap versin.
Şimdi geldik çok su kaldıracak bir konuya: Atatürk'ün hastalığı ve ölümü. Mim Kemal Öke; Atatürk'ün tedavisinden sorumlu altı doktorluk ekibin başhekimi, ord. profesör. Atatürk öldü, İnönü Cumhurbaşkanı oldu. Aradan bir iki hafta geçti, Öke randevu alıp Çankaya Köşkü'nde İnönü'yü ziyaret etti. Zaten tanışıyorlar; kendisi 33 dereceli masondur. Dedi ki: "Paşam, Atatürk'ümüzün hastalığıyla mücadelede birinci sorumlu bendim ve sonuçta kaybetmiş olmamız beni manen çok yıprattı, kafamı dinlemek için bir iki aylık Avrupa turuna çıkmaya karar verdim, müsaadenizi arz etmeye geldim". İnönü "hay hay" diyor ama ekliyor: "Mim Kemal Bey, aman sakın Atatürk'ün hastalık süreci ve ölümü ile ilgili yazılı hiçbir şey bırakmış olmayasın". Öke "Yok paşam olur mu?" diyor; İnönü ise "Diğer doktor arkadaşlarına da söyle, onlardan da bu sürece dair yazılı hiçbir şey çıkmasın, varsa imha edilsin" diyor. Ama CHP bazlı derin devlet bu söze itimat etmiyor; 1946-47 yıllarında Öke'nin Büyükada'daki köşkü hırsızlık süsü verilerek Milli Emniyet (MİT'in atası) tarafından köşe bucak aranıyor. Gizli bir hatırat tutuyor mu diye bakıyorlar; bulabildiler mi bilmiyoruz.
Bu derecede baskının sebebi ne? Atatürk'ün ölüm süreciyle ilgili birçok kişi öldürüldüğünü, doğal sebeplerle kamufle edilmiş bir suikaste kurban gittiğini iddia ediyor. Ben kesinlikle öyledir diyemem, bu hükmü verdirecek tarihi malzemeye sahip değilim ama şu kadarını 2 kere 2 4 kesinliğinde söyleyebiliriz: Resmi tarihte anlatılanlar çok büyük bir sırrı örtmeye çalışıyor. Çünkü hiçbir halef devlet başkanı, kendisinden öncekini ölüm sürecini bir sır olarak tutmaya çalışmaz; tam tersine şüpheleri gidermek için her şeyi açıklar. Özellikle Atatürk'ün ölümünden faydalanıp 25 saat sonra Cumhurbaşkanı olan İnönü'nün, bu vefatın doğal olduğunu ispatlamak için kendini parçalaması gerekirken niçin 180 derece zıttını yapıyor?
Ogün Deli, "Atatürk'ün Ölümündeki Sır Perdesi" sayfa 340 : "Bedii Şehsuvaroğlu'nun arşivinde yayınlanmamış çok sayıda kaynak ve hatırat var" diyor. Kendisi tıp profesörüdür ve Atatürk'ün ölümü konusunda en yetkin kitabın yazarıdır. Bu belgeler hala derin devlet gözetiminde kilit altında duruyor. Yine Osman Öndeş "Modalı Vitol Ailesi" sayfa 18'de Neşet Ömer İrdelp'in hatırat yazımının İnönü tarafından yasaklandığı belirtilir. Eren Akçiçek "Atatürk'ün Sağlığı, Hastalıkları ve Ölümü" kitabı da bu bilgileri teyit eder. Kitabın yazarı Kemalist bir doktordur. Orada belirtildiğine göre doktorların tuttuğu gün gün notlar ölümden sonra şahsi eşyaları arasından çıkmamıştır, kayıptır. Atatürk'e 20 sene hekimlik yapan Neşet Ömer İrdelp, "Notlarım var, bir gün hatıralarımı yazacağım" demesine rağmen hiçbir hatıra bırakmamıştır. Ya yazmadı -ki bu kadar önemli bir konuda yazmaması garip- ya da yazdıysa bunlar ne oldu?
Atatürk'ten Mareşal Fevzi Çakmak'a geçiyorum. Derin Tarih dergisi Şubat 2016 : Maraşal Çakmak'ın hatıraları ve günlükleri kayıp. Günlüklerinin 1922-1950 arası kısmı çıkartılmış. Bu günlükler 10-15 sene önce Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı ama içinde 1922 ve sonrası yok. Enteresan tarafı AK Parti iktidarı döneminde yayınlanan metinde bile bu kısımlar yok. Kenan Evren'in Çankaya Köşkü'ndeki belgeleri "Atatürk'ün özel hayatı" bahanesiyle yaktırmasını anlarız ama bugün bile bunlar yayınlanmıyorsa derin baskının gücünü anlayın. Aynı bilgiyi Atatürkçü yazar Utkan Kocatürk de sayfa 479'da teyit ediyor: "Maraşal Çakmak'ın günlüklerinin Ocak 1922 sonrası kayıp". Rahmi Akbaş'ın "Fevzi Çakmak" biyografisinde de cumhuriyet dönemine ait günlüklerin ortadan kaybolduğu yazılıdır.
Bu soruların cevaplarını küfür etmeden verebilecek aklı başında bir ulusalcı varsa sormuş olalım. Yayınlanamayan yakın tarih hatıratlarına bu ikinci bölümde noktayı koyuyoruz. Allah izin verirse 8 Şubat Pazar gecesi saat 22.00'de serbest konulu soru-cevap programıyla huzurunuzda olacağım arkadaşlar. O vakte kadar sizleri Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum