DİL DEVRİMİ VE BATI HAYRANLIĞI

 Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı geceler, hayırlı Ramazanlar. Allah oruçlarınızı, dualarınızı kabul buyursun. Bu akşam tek parti döneminin en önemli, en popüler devrimlerinden birinin belli bir boyutunu konu ediyoruz: Dil Devrimi. Dil Devriminde gizil olarak bulunan Batılılaşma, Batı hayranlığının üzerinde durmaya çalışacağız.

Ama genel çerçeve şöyledir arkadaşlar: CHP tek parti dönemi ve bu dönem içerisinde gerçekleştirilen bütün devrimlerin temelde iki çıkış noktası, daha doğrusu iki stratejik hedefi vardı ve bunlar birbirini bütünleyen hedeflerdi. Birincisi tam bir Batılılaşma. Yani Türkiye'yi ve Türk toplumunu kelimenin düşünebileceğiniz bütün anlamlarıyla Batılı bir ülke, Batılı bir toplum haline getirebilmek. E zaten hedefi böyle koyduğunuz vakit, onun olmazsa olmazı kabul edilecek biçimde tam bir İslamsızlaştırma yani bir İslam karşıtlığı. Yani Türkiye'yi, Türk toplumunu yaklaşık geride bıraktığı 900-1000 senelik tarihinden, kültüründen, kelimenin her anlamıyla varlığından sıyırarak yeni baştan inşa etmek. Özellikle Amerikalı sosyologların ama işlevsel güzel tabiriyle dile getirdikleri gibi bir toplum mühendisliği projesi.

İşte bu projenin arkadaşlar doğal olarak en önemli ayaklarından bir tanesi Dil Devrimiydi. Çünkü ideolojiniz ve hedefiniz her ne olursa olsun, yönettiğiniz toplumu bu anlamda bu kadar temelden değiştirmeyi ve dönüştürmeyi planlıyorsanız onun dilini ihmal edebilmeniz, onun dilini bu dönüşüm projesinin kapsamı dışında tutabilmeniz zaten akla terstir. O zaman Dil Devrimi bu yönü itibarıyla en belirleyici, en stratejik araçlardan bir tanesiydi. Ve az önce söylediğim, bütün devrimler için eşit ölçüde geçerli olan o iki temel işlev Dil Devriminde de kendisini fazlasıyla gösterdi: Batı hayranlığı ve bunun işte olmazsa olmazı dediğimiz İslam karşıtlığı.

Şimdi genel kuramsal çerçeveyi böyle oturttuktan sonra arkadaşlar artık hiç lafı uzatmadan bunu ispat eden pratik örneklere geçebiliriz. Mesela dilden Arapça "idman" kelimesi atıldı, yerine Fransızca "jimnastik" kelimesi alındı ki kullanım halen bu şekilde devam etmektedir. Yani kabaca üzerinden 90-100 sene geçmiş olduktan sonra bile hala bu fiili değişiklik şu anki yaşayan Türkçede bu şekilde berdevamdır. Mesela arkadaşlar Kemal Karpat'ın klasikleşmiş Türk Demokrasi Tarihi'nin bendeki baskı ve edisyon 264. sayfasında verdiği bu anlamda hakikaten çarpıcı, güzel bir örnek vardır. Diyor ki: "İzmir Enternasyonal Fuarı Enformasyon Bürosu." Şimdi bu cümle hangi dil? Cümle kuruluşuna baktığınız vakit Türkçe. Ama üç beş kelimeden oluşan sözüm ona bu Türkçe cümlenin içerisinde Türkçe bir tek kelime yok: İzmir, Enternasyonal, Fuar, Enformasyon, Büro.

İşte bu çarpıcı örnekte de ortaya konduğu gibi arkadaşlar devrimcilerin hedefi, bu devrimin savunucuları açısından bugün bile çok canlı bir şekilde ve sürekli tekrarlanan Kemal Atatürk'ün şu sözüyle ortaya konulan hedef değildi. Yaklaşık demişti ki: "Siyasi bağımsızlığını yabancı devletlerin tasallutundan kurtarmış olan Türk milleti kendi dilini de yani Türkçeyi de yabancı dillerin tasallutundan kurtarmalıdır." Şimdi hiç sorgulamadan inandığınız takdirde arkadaşlar bu sözdeki tespiti anlarsınız bundan; Türkçe o yabancı kelimelerin hangi millete, hangi dile ait olduğuna bakılmaksızın (Fransızca, İngilizce, Almanca, Arapça, Rusça, Çince her neyse) temizlenmeli. Çünkü burada Atatürk'ün dile getirdiği gibi temel ölçü şu dilden, bu dilden olması değil, Türkçe olmaması. Dolayısıyla Türkçeye girmiş bir kelime Türkçe olmaması itibarıyla Arapçasıyla İngilizcesi arasında bir fark yoktur. Çünkü bunların ikisi de sonuçta Türkçe değildir. Kemal Atatürk de diyor ki: "Yabancı kelimelerden Türkçe kurtulmalı."

Yani şimdi tabii uygulamaya bakmak lazım. Yani Ziya Paşa'nın o meşhur sözünde dendiği gibi "ayine-i sameddir" lafa bakılmaz. Uygulama öyle mi oldu? Öyle olmadı. Şimdi bu mottoda dile getirilen birinci hedef aynen ve büyük bir hırsla, büyük bir azimle gerçekleştirildi. Yani Arapça kelimeler, Farsça kelimeler; onlar asıl kazınması düşünülen İslam'ı çağrıştırdıkları için Türkçeden atıldı. Peki o atılanların yerine Türkçe kökenli kelimeler mi kondu? Hayır. İşte örnek Dil Devriminden sonrasına ait bir uygulama örneği: "İzmir Enternasyonal Fuarı Enformasyon Bürosu." Buyurun size Türkçe!

Mesela arkadaşlar Fransızcadaki "honneur" kelimesi Türkçede "onur" oldu. Mesela Batı dillerindeki "international" kelimesi Türkçede "arsıulusal" oldu. Mesela "müdür" kelimesi Arapçaydı, İslam'ı çağrıştırıyordu, o bakımdan yabancıydı, Türkçenin içine sızmış bir Truva atıydı; atıldı. Bunun yerine ne alındı? Direktör. Kaynağı da paylaşayım da, çünkü bazılarını okumaya gerek görmüyorum fiili uygulama örneği olduğu için; ama şimdi buradaki bu Atatürk'ün diliyle ifade edilen stratejik hedefle sahadaki uygulama arasındaki 180 derece zıtlığa işaret eden örneği Şerafettin Turan gibi bütün Cumhuriyet tarihinin en fanatik Kemalist tarihçilerinden birinin "Anılarla Türkiye Gerçeği" kitabının 38. sayfasından naklettim. Gerçi bunu bir başkası her kim olursa olsun söylemiş olmasının önemi yok. Çünkü söylenen söz yani Türkiye'de orta düzeyde eğitim almış olan herhangi birisinin de bizzat kendi tecrübesiyle, kendi birikimiyle şehadet edeceği gibi doğru mu? Doğru. Müdür kelimesi atıldı. Yani bugün kullanılıyorsa o sonradan geri döndüğü içindir. 1930'lu yıllardaki o civcivli Dil Devrimi atmosferi içerisinde müdür kelimesi harcandı çünkü Arapçaydı, İslam'ı çağrıştırıyordu. Ama onun yerine direktör kelimesi alındı. Şimdi bugün ulusalcıların (hani hepsini demeyelim, haksızlık etmeyelim şimdi şu mübarek Ramazan akşamı ama yani akıl fikir olarak hepten yerlerde sürünen kesimine sorsanız ki bu aritmetik olarak ciddi bir kesimidir ulusalcıların) deseniz peki bu Arapça müdürün yerine alınan Fransızca direktör kelimesi Türkçe miydi? "Evet" diyecekler size. Onu da Güneş Dil Teorisi'ne bağlarlar.

Bir diğer örnek: "Mimar" kelimesi Arapça olduğu için atıldı, yerine "arkitekt" alındı. Derseniz ki biz bugün bilmiyoruz; sonradan halkın kolektif şuuru bunları kabul etmeyip reddettiğinden ötürü mecburen sonraki yıllarda gene o asli mimar kelimesine geri dönüldü. Bugünkü uygulama mimar kelimesi üzerinden ama arz ettiğim gibi biz bu programda odağımızı 1930'lu yıllara yerleştirdik. Yani Dil Devrimi'nin böyle adeta bir kültürel, entelektüel şehvet tufanı halinde yaşandığı döneme. O dönemde mesela Mimar ismiyle çıkan bir meslek dergisi var, ismini değiştiriyor, ismini "Arkitekt" yapıyor. Şimdi Dil Devrimi'nin temel iddiasına göre Arapça mimarın yerine konulan arkitektin Türkçe olması lazım. Fince yani... Şimdi İngiltere, Fransa gibi meşhur Batılı ülkeleri ve onların dillerini anladık da, yani aşağılık kompleksi falan ya Fince ile ne işiniz vardı?

Mesela bir diğer gene çarpıcı örnek Toplumsal Tarih dergisinin Mayıs 2021 tarihli 329. sayısının 12. sayfasından; bizzat CHP'nin ismi. Dil Devrimi kadar arkadaşlar CHP'nin ismi resmi ismi, tam ismi: Cumhuriyet Halk Fırkası. Dil Devriminden sonra yani kabaca 1933'ler diyelim biz (çünkü bir süreçtir bu; 31-32'de başlar, 36-37'lere kadar en hızlı, en yüksek vitesli sürecini yaşar) şimdi bu vakte kadar arkadaşlar Cumhuriyet Halk Fırkası idi. Eee, "fırka" kelimesi evet Arapça. Gerçi derseniz ki cumhuriyet ve halk kelimeleri Türkçe mi? Onlar da Arapça, ayrı mesele. Ama nedense o zamanın nazeninleri sadece fırkaya takıldılar. Dediler ki bu Arapça, dolayısıyla işte Türkçeye sızmış işgal kelimelerinden bir tanesi, onu atalım. Attılar. O gündür bugündür ve halihazırda fırkanın yerine kullanılan kelime ne? Parti. Şimdi sorsak bu adamlara: "Peki parti kelimesi Türkçe mi?" Yani dediğim gibi ulusalcıların en müptezel kesimi rahatlıkla "evet" diyecekler de biraz daha okumuş, mürekkep yalamış olan kısmı hani saçmalığın o kadarını sahiplenmeye de herhalde yüzleri tutmayacağı için başlarını öne eğecekler, mahcubiyet duyacaklar. Çünkü arkadaşlar parti kelimesi de Frenkçedir. Mesela İngilizcede bir "partisan" diye bir deyim vardır, partiler dışı falan gibi herhalde bir anlama geliyor gibi. Evet.

Mesela Fransızcadan "bülten" kelimesi alındı, "belleten" yapıldı. Türk Tarih Kurumunun halen yayınına devam etmekte olan süreli yayının ismidir. Belleten ne derseniz? Türkçe. Ama şimdi sözüm ona sütbe süt Türkçe bu kelimenin aynı manaya gelecek şekilde Fransızca bülten kelimesiyle olan o ses yakınlığını acaba nasıl izah edecekler? Denirse ki canım bu işte sadece basit bir tesadüf; o zaman bir tane, iki tane olması gerekir binlerce kelimelik bir sözlük haznesi içerisinde. Ama bu şekilde benzeşenler dünya kadar; işte demin söyledik mesela: Enternasyonal - Arsıulusal, Üniversal - Evrensel, Fransızca Ekol - Türkçede Okul.

Devam ediyoruz Alpaslan Işıklı'nın "Kültür Soykırımı" kitabının 105. sayfasından bir miktar örneği hızlı hızlı arz edelim. Bu anlamda yani Arapçalar, Farsçalar atıldı, yerine Türkçeler alındı. E güzel, veciz de bir metin yazmış burada Alpaslan Işıklı; şöyle ki: "Bu inkılaba mekteple başladık. Bu kelimeyi Arabistan çöllerine sürüp yerine Paris'in güzel ekolünü davet ettik okul olarak ve bu sayede okul kelimesini kazandık. İlk zamanlarda genel kelimesi ile alay edenler bugün onun generalin oğlu olduğunu anlıyor, bülbül gibi dillerinden düşürmüyor ve umumiye yüz vermiyorlar." Yani "umumi" kelimesi atıldı, yerine "genel" kelimesi kondu. Ama şu tesadüfe bakın: Frenk dillerinde de aynı anlama gelecek şekilde "general" kelimesi var. Şimdi bunların hepsi tesadüf mü? "Biz millete hakimiyetten daha üstün olduğu için hegemonyadan gelen egemenlik adını verdik." Hakimiyet atıldı, onun yerine egemenlik konuldu; ama Batı dillerinde "hegemonya" diye geçiyor. "Avrupalı asaleti dolayısıyla da onu meclisin alnına kazıdık: Egemenlik ulusundur. Kahraman Türk paşalarının Avrupa'da bıraktığı dehşetin Garplılaşmamızı engel çıkaracağını takdir ederek generallerimizle onların generalleri arasına girmeye muvaffak olduk." Yani "paşa"yı attık, onun yerine "general" dedik, birebir alındı.

Fransızcanın "-al" eki olmasaydı ulusal, doğal, denel ve benzeri kelimelerin sıkıntısını çeker miydik? Fransızcadan "-al" eki aynen alındı. Mesela "ulusal"; ulus kelimesi Moğolcadır, Türkçe değildir. Sonundaki "-al" eki Fransızcadır, Türkçe değildir. Kökü Moğolca, eki Fransızca bir kelime uydurdular: "Ulusal". Halen de yoğun olarak kullanılır. Dediler ki Türkçe. Yani bu nasıl oluyor arkadaşlar? Normal bir mantıkla düşündüğünüz vakit hakikaten anlamanız mümkün değil. Çünkü kök ve ekten oluşmuş bir kelime; kökü Moğolca, eki Fransızca ama ikisi bir araya gelince oluyor Türkçe. İşte ulusalcı olmak böyle bir şey arkadaşlar. "Sonra şalvar üstüne kravat ve silindir şapka yakışmadı ama Arapça kelimeler dinsel, cinsel şekillerini alarak medenileştiler ve yaşama hakkını kazandılar." Evet, "din" kelimesi Arapça, "cins" kelimesi Arapça; sonuna "-al, -el" eki aldılar, Türkçe oldular. Şimdi Moğolca "ulus"un sonuna Fransızca "-al" ekini ekleyerek Türkçeleştirmeye göre bir kademe daha ehven mi diyelim? Hani Araplar bize yakın olduğu için din birliğinden ötürü. Ama bunlarda da kök Arapça, ek Fransızca; ikisinin birleşiminden ortaya çıkan kelime Türkçe.

Evet, sonra arkadaşlar sonra devam ediyoruz, bence son derece eğlenceli örnekler bunlar, ümit ederim siz de öyle düşünüyorsunuzdur. Herbert Dudan; bu arkadaşlar Batılı bir sosyal bilimci, ordinaryüs profesör doktormuş. 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında "Türkiye'de Hilafetten Cumhuriyete Geçiş" isminde klasikleşmiş bir kitabın yazarıdır. Adamın Batılı sosyal bilimci olduğunu söyleyince yani işte "yobaz bir İslamcı mıdır?" falan sorgulamasına artık herhalde gerek yok. Böyle bir isim bile Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü ki derin devlet kuruluşudur yayıncısı; sayfa 20 ve 21'de arkadaşlar bakın ne diyor. Aynı konuda üçüncü madde ile ilgili olarak Dudan şu örneklere dikkat çekiyor: "Dışsel (dışsal), dinsiz, dış normal (anormal), arsıulusal (international), asbaşkan, Denizbank falan doğum yılı, saygıdeğer kelimeleri Türkçe ses uyumu bakımından ahenkli değildir. Görüldüğü gibi bütün bu örnekler aynen Almancadaki şekillere benzemektedir." Yani Türk gramerine, Türk dil bilgisine göre bu bahsini ettiğimiz kelimelerin Türkçe olabilmesi mümkün değil, kendi içinde çelişkili. Ama bu kelimelerin dayandığı gramer altyapısı tamamen Almanca. Neymiş o? Tekrar okuyalım ve bakın bakalım bunlar size tanıdık gelecek mi? Asbaşkan; yani güncel bugün için bile hala kullanılan kelimeleri seçerek veriyorum. Denizbank, doğum yılı, saygıdeğer; Türkçe görünümlü Almanca kelimeler.

Bir de yabancı asıllı oldukları bilindiği halde kullanılan ekler vardır demin bahsini ettiğimiz konu. Bunlardan biri "-al, -sel ve -gel" ekleridir. Fransızcadaki "-al, -ale, -el, -elle" ekleriyle yazıldığı gibi okuyorum, bunlar arasındaki benzerlik ve akrabalık ilk bakışta görülmektedir. Mesela ulusal, ilkel, toplumsal gibi. Bir başka yabancı asıllı ek "-men, -man" ekidir: Kocaman, öğretmen, teğmen, yönetmen gibi. Mesela İngilizcede vardır "fireman" (itfaiyeci); fire ateş, men adam, ateş adam, kullanım şekli itfaiyeci. Sonundaki ek "-men"dir. Aynen Türkçeye de alınmıştır, denmiştir ki bu Türkçe. Ama o ana kadar bütün insanlık onu İngilizce bir ek olarak biliyordu. Kocaman, öğretmen, teğmen, yönetmen örnek... Bu ekle yapılmış çok sayıda soyadı da bulunmaktadır: Dilmen, İpekmen, Başman gibi.

Devam ediyoruz. Mehmet Doğan üstat, "1932 Dini İnkılap Yılı". Bu kitabı herkese tavsiye ederim arkadaşlar. Vefatından kısa bir süre önce yayınladı. İnşallah cennetine ve günahlarının affına vesile olacağını ümit ettiğim çok kaliteli bir çalışma. Sayfa 155, kelimeye dikkat edelim: Fransızca "image" kelimesi alınıyor, aradaki "a" harfi atılıyor; işte size mis gibi Öztürkçe bir kelime: "İmge". Bir Fransızla konuştuğumuzu düşünelim, bahsimiz edebiyat; adamın konuşmasında sürekli "imaj" geçiyor. Siz de Türkçe konuşuyorsunuz, sizde de bir "imge"dir gidiyor. Adam mütercime sormaz mı: "Bu arkadaş imajı neden imge diye telaffuz ediyor?" Yani şimdi ulusalcıların da anlayabilmesi için daha da basite indirgeyerek ifade edelim: İmaj kelimesi hangi dilden? Fransızca. İmge? Ulusalcı diyecek ki Türkçe. Yani aynı anlama geliyor. Şimdi bunu bir Fransıza söyleyin bakalım size nasıl bir tepki verir, nasıl bir gülme gelir ondan. İmaj Fransızca, imge Türkçe; ama aradaki sadece o bir harfin farklı olmasına rağmen bunların birbiriyle hiç alakası yok. Yani orta yerde taklit, onların tabiriyle öykünme falan gibi bir durum söz konusu değil.

"Türkiye'de Dil Devrimi", Uriel Heyd. Uriel Heyd arkadaşlar bir Yahudi dil bilimci. Bu İsrail'de yapmış olduğu doktora tezi Türkçeye çevrildi, kitap olarak yayınlandı. Adamın Yahudiliğine falan takılmayın derim ben size arkadaşlar; bu kitabı bu konulara meraklıysanız şayet kesinlikle okuyun. Niçin böyle dedim? İnce de bir kitaptır, Yahudilikten bağımsız son derece yetkin bir çalışmadır. Bak şekil bir örnek: Katip yerine sekreter, müdür yerine direktör, nazariye yerine teori, timsal yerine sembol. Yani anlaşılıyor zannederim. Katip Arapça, yabancı kelime; atılıyor, yerine ne konuluyor? Hala daha kullanımı devam eder: Sekreter. Sekreter neyce? Türkçe! Müdürü, direktörü zaten söylemiştik. Nazariye kelimesi atıldı Arapça olduğu için, yabancı kelime; yerine konan kelime hala kullanımda: Teori. Teori Türkçe mi? Timsal kelimesi atıldı çünkü Arapça, yabancı; yerine konan kelime sembol. O Türkçe... Sonra arkadaşlar, evet bakın böyle biri bile şu tespiti yapmış: "Türklerin İslam uygarlığını kabul etmesini zamanın talihsiz bir gelişmesi olarak değerlendiren Türk dil devrimcileri..." Söze girerken bu Dil Devrimi'nin temel felsefesi, hedefi olarak buradan dile getirdiğim şeyin aynısını Uriel Heyd de söylüyor. Mesela Türkçeyi bütün yabancı kelimelerden temizleyerek saf hale getirmek değil; zaten dünyada öyle bir dil de yok. İşin başka tarafı İslam düşmanlığı. İslam'ın ya da onu çağrıştıran şeylerin karşılarına çıktıkları her yerde ona karşı duyulan derin nefret sebebiyle kazıma ve ortadan kaldırma güdüsü.

Bugünlerde azgın azınlığın yayınladığı laiklik bildirisinde olduğu gibi; hani biliyorsunuz ya Milli Eğitim Bakanlığı Ramazan münasebetiyle okullarda isteğe bağlı olarak Ramazan programları planladı. Bunun karşılığında sayısı az, sesi gür belli bir mahallenin azgın azınlığı 168 imzayla zannederim dün ya da önceki gün uluya uluya her zamanki gibi ayağa kalktılar. İşte "laiklik elden gidiyor, yobazlık, şeriatçılık, dincilik falan..." Bu faaliyetin arka planındaki gerçek güdü neydi? Allah düşmanlığı, din düşmanlığı. 1930'lu yıllarda Türkiye'de Dil Devrimi adıyla gerçekleştirilmeye çalışılan o büyük toplumsal mühendislik projesinin arkasındaki temel gizli gerçek güdü de aynı şeydi. İslam düşmanlığının Yahudi sosyal bilimcilerin itirafına varıncaya kadar öyleydi. Bir diğer örnek "Tek Partinin Yükselişi", Ahmet Demirel sayfa 311; demiş ki: "Sermaye yerine kapital, sınıf yerine klas, sanayi yerine endüstri, mali yerine finansal demek gibi Batı dillerinden tırnak içinde Öztürkçe karşılıklar da bulunmuştur."

Evet, şimdi demiştik ki arkadaşlar buradaki temel maksat öyle Türkçeyi saflaştırmak falan değil, İslamsızlaştırmak. Bunu sadece ben söylemiyorum. Şöyle baktım; üç tanesi net ulusalcı, fanatizm ölçüsünde Kemalist; bir tanesi öyle rahatlıkla siyasi ideolojik bir kılıf giydiremeyeceğiniz ama konunun uzmanı dünya çapında saygın bir bilim adamı. Dört tane örnek vereyim Dil Devrimi'ndeki gerçek hedef konusunda; benim söylediğimi bunlar da söylüyor. Üç tanesinin Kemalist oluşuna tekrar dikkat çekiyorum. Bir, Kemal Arıburnu, "Atatürk ve Çevresindekiler", İş Bankası Yayınları sayfa 174-175: "Atatürk bütün komisyonların hazırladığı uzun listeleri gözden geçirmezdi, buna vakti yoktu kelime atma faaliyeti Dil Devrimi günlerinde. Yalnız riyaziye yani matematik komisyonunun terimlerini kendi kontrolü altına almış, birer birer tartışmasını yaptırarak alınacak terimleri Türkçe yazımıyla tespite çalışmıştı. İlk terim riyaziye kelimesiydi. Komisyonun listesinde bu terime bir karşılık bulunamamıştı. Tartışma başladı. Atatürk: 'Riyaziye nereden gelir, anlamı nedir?' Komisyon başkanı: 'Efendim riyazattan gelir, sofuların sıkı perhizi demektir.' Atatürk: 'Bunun Batı terimi nedir?' Komisyon başkanı: 'Fransızcası matematik, İngilizcesi matematik, Almancası matematiktir efendim. Okunuşları aynı, yazılışları değişiyor.' Atatürk: 'Anlamı nedir?' Komisyon başkanı: 'Sayılabilen, ölçülebilen şeylerin sayılması, ölçülmesi yollarını araştıran bilimler demektir.' Atatürk: 'Burada sofuların, perhizlerin işi yoktur. Bu terimin Türkçesi matematiktir efendim.'" Terim böyle bir tartışmadan sonra matematik olarak alınmıştır, halen de o şekilde kullanılmaktadır. Yani riyaziye kelimesi Arapça o yüzden kötü, o zaman yerine matematiği alalım, Türkçe yapalım!

Şükrü Hanioğlu, "Atatürk: Entelektüel Biyografi" sayfa 722: 1935 senesinde Falih Rıfkı Atay ki rejimin basındaki resmi başsözcüsüdür, Ulus Gazetesi'nin başyazarı olarak açık açık diyor ki: "Dil inkılabının hedefi İslam medeniyetinden kopmaktır." Aynısını hatıralarında İsmet İnönü'nün harf inkılabı üzerinden itiraf ettiği gibi. Aynen. Yani şimdi şunları soralım en başta: Konuyla ilgili olarak Falih Rıfkı Atay'ın ya da İsmet İnönü'nün temsil yeteneği güçlü müdür? Affedersiniz, yani bir tanesi başbakan, ötekisi rejimin bütün basındaki bir numaralı kalemşörü. Bunların temsil yeteneği yoksa hiç kimsenin olmaz. Ne diyor basındaki bir nolu kalemşör: "Dil devriminin hedefi İslam medeniyetinden kopmaktır." Daha var mı söylenecek söz?

Ama ben örneklere devam edeyim. Şerafettin Turan, demin de bahsettik tarih profesörü; Cumhuriyet tarihinin bütünü göz önünde bulundurursanız profesör unvanlı ve profesyonel tarihçi kadro içerisinde en fanatik 10 Kemalist tarihçiden biri rahat rahat olur. "Çağdaşlık Yolunda Yeni Türkiye", Türk Devrim Tarihi Dizisi 4. Kitap 2. Bölüm sayfa 49; Hamdullah Suphi Tanrıöver'den naklediyor. Temsil yeteneği var mı? Türk Ocaklarının Genel Başkanı, ondan sonra Türkiye'nin Romanya büyükelçisi, milletvekili. Diyor ki Hamdullah Suphi: "Yeni dil Frenkçeye değil Arapçaya karşıydı." Yani söze girerken dediğim gibi meselenin özünde Atatürk'ün o mottolaşmış sözünün aksine Türkçeyi yabancı kelimelerden kurtarmak yok. Bu kadar üst düzey ve Kemalist kişilerin de itiraf ettiği gibi Türkiye'yi, Türk toplumunu, Türk kültürünü dil başta olmak üzere bütün unsurlarıyla İslam'dan uzaklaştırmak söz konusu.

Vanu yani Vâlâ Nurettin; dönem basınındaki rejim kalemşörlerinden birisi. Meşhur "Fikir ve Sanat Alemimize Bu Hürriyet Kafi Değildir" başlığıyla derlenmiş olan 1930'lu yıllara ait gazete yazıları kitabı, bu 74. sayfada aynen şunu söylüyor: "Türkçenin bünyesinde Arapça büyük saha kaybetmiştir. Öztürkçe pek az, devede kulak saha kazanmıştır. Garp menşeli sözlerin, Batı kaynaklı kelimelerin sahası pek büyümüştür." Evet, dedikten sonra arkadaşlar meselenin tamamlanmasına gelelim ve kuramsal boyutunun analizi. Ahmet Cevat Emre, "İki Neslin Tarihi" diyor ki: "Dil devriminde Arapça terimlerin yerine Batılıların alınması doğrudan doğruya Atatürk'ün emriydi." Sayfa 339.

Tahsin Demiray, "Arkada Bıraktığım Küçük İşaret Taşları" sayfa 106; aynen okuyalım çünkü birinci Dil Kurultayından bahsediyor, sene 1933. Doğrudan Kemal Paşa'nın himayesinde toplanmış. Diyor ki: "Kurultayın ruhunu yine kurum ruhu teşkil etti: Türk Dil Kurumu. Ve bunu genel sekreterleri Hasan Reşit Tankut pek güzel belirtti. Gazetelerden öğrendiğimize göre okuduğu raporun bir yerinde dil davalarına başka memleketlerde de ezcümle Almanya'da müdahale edildiğini söyleyerek izahlar yaptı." Yani bu o günlerde yaşanan bir tartışma. Arka planda daha ciddi, daha bilim adamı yetkinliğine, saygınlığına sahip isimler genel olarak kısık sesli itirazlarını dile getirirlerken diyorlar ki: "Dil yani dışarıdan müdahale edilmemesi gereken doğal toplumsal bir kurumdur, bunu kendi seyrine bırakalım." Bunlar nispeten daha aklı başında ve insaflı olanlar. Ama kürsüden sadece titrek ve ürkek bir üslupla bu görüşü dile getirdikleri için takip eden yıllarda ağır cezalar görecekler, Hüseyin Cahit Yalçın örneğinde olduğu gibi. Hatta konuşmasını bitirmeden kürsüden alaşağı edilecek. Hani çok fikir özgürlüğü de var ya o yılların Türkiyesi'nde! Şimdi bu aklı başında kısık sesli itirazlara cevap verirken Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri Hasan Reşit Tankut aynen diyor ki: "Dil davalarına başka memleketlerde de ezcümle Almanya'da müdahale edilmektedir." Örnek veriyor. 1933 senesinde Almanya'da Almancaya müdahale etmeye başlamış olan rejim hangisiydi arkadaşlar? Ulusalcı tayfası biliyor mu onu? Ben söyleyeyim: 30 Ocak 1933 günü öğleden sonra Hindenburg başbakanlığı Hitler'e verdi, Naziler iktidara geldi. Birkaç gün sonra kendisine verilmiş olan Propaganda ve Halkı Aydınlatma Bakanlığı binasından içeri girerken meşhur Nazi propaganda yöneticisi Goebbels dedi ki: "Artık bu binalardan bizim cesetlerimiz çıkar." Ve dediği gibi de oldu. Yani Hasan Reşit'in kendi yaptıkları rezaleti millete azmettirebilmek, haklı gösterebilmek adına dış dünyadan verdikleri "devletin, rejimin dile müdahale etmesi" örneği kime ait? Nazilere. Kılavuzu karga olan...

Sonra arkadaşlar, Almanlardan söz açılmışken yani ilginç; daha önce de paylaşmıştım bunu ama çok eğlenceli olduğu için tekrar arz ediyorum. Faruk Şen, "Ay Yıldız Altında Sürgün" sayfa 145: Türk Dil Kurumunda yeni kelime uydurmakla görevli özel bir komisyon var. Şimdi buraya noktalı virgül diyeyim; buraya kadar olan kısmı kendi başına bir fecaat ve skandal zaten. Ama asıl eğlenceli olan kısım bundan sonra: Bu komisyonun üyelerinden bir tanesi de bir Alman. Yani şimdi şöyle ya da böyle Türkçe ile ilgili bir komisyonda bir Almanın işi ne? Ulusalcıların en aptal kesimi diyecek ki: "Ya adam Almandır ama mesela Türk dili uzmanıdır, bu Alman olmasının manasızlığını ortadan kaldırır." O zaman sıkı durun, arkaya yaslanın, emniyet kemerlerinizi bağlayın: Türk Dil Kurumu'nun kurduğu Türkçe kelime uydurmakla görevli komisyonun üyesi olan Alman, astronom! Yani tam deve hesabı; hani demişler ya "neren eğri?", demiş ki "mübarek nerem doğru?". Ben bugün bu yaşımda ve bu konularla ilgili bunca senelik arka planımdan sonra bile kendi kendime gerçekten merak ediyorum, cevabını öğrenmek istiyorum: Bir Alman astronomi uzmanının böyle bir komisyonda ne işi olur? Yani bu görevlendirmeleri yapanlar, bu işleri çekip çevirenler şu an mezarda değil hayatta olmuş olsalardı ben arkadaşlar "bu ne işi olur?" sorusunu onlara sorarken bir de şöyle bir ekleme yapardım: Siz ne içiyorsunuz? Yani bir madde kullanıyorsunuz, tamam bunu anladık da hangisi o? Çünkü normal akıl sınırları içerisinde arkadaşlar ne cevabı verilebilecek ne açıklaması yapılabilecek bir durum. Bir daha çizelim altını, şuna bakar mısınız: Türk Dil Kurumunda kurulmuş Türkçe kelime uydurmakla görevli komisyonun üyelerinden bir tanesi astronomi uzmanı bir Alman.

Sonra Yahya Kemal Beyatlı, "Edebiyata Dair" sayfa 309; iyice uçmuş. 1920'lerin sonunda Türkçenin tamamen terk edilmesi ve yerine komple Fransızca dilinin dil olarak alınmasını teklif ediyor. Yani şimdi kimse demesin ama yapıldı mı? E bir de yapsaydınız! Dönemin sanatçı makulesi arasındaki makbullerinden biri olarak; çünkü sonraki yıllarda mesela milletvekili olacak, İspanya büyükelçisi olacak falan. Yani hiç kimse "işte ama o da Atatürk düşmanıydı" demesin. Bu teklifi yaptığı sırada Çankaya sofrasının en heyecanlı müdavimlerinden bir tanesi ve zannediyorum onun verdiği cesaretle "acaba daha da yukarılara gidebiliriz, daha da fazla göze girebilir miyiz" mülahazasıyla ortaya getirdiği bir teklif. Yani "işte o kelimeyi atalım yerine Batı'dan bu kelimeyi alalım" falan değil diyor Yahya Kemal; böyle perakende de kendimizi boğmayalım, detaylarda dağılmayalım, masayı toptan devirelim, Türkçeyi komple yok edelim, ortadan kaldıralım, yerine Fransızcayı alalım. Yahut şahit olduğu bir teklifi de anlatmış olabilir.

Evet, Seçkin Çelik "İnönü Döneminde Kemalizm"; "Dil devrimini başlatan" diyor sayfa 313, "İngiliz ve Alman bilim adamlarından gelen 'Türkçenin medeniyete uygun olmadığı' eleştirisi oldu." Batı hayranlığı demiştik ya; yani tarihsel olarak, kronolojik olarak bu hamlenin başlatıcı arka plan unsurlarından bir tanesi o zamanki yönetici kadronun fevkalade içine batmış bulundukları Batı hayranlığı ve Batı karşısındaki aşağılık kompleksi zemininden İngiliz ve Alman bilim adamlarından Türkçenin bütününe, kendisine yönelik bu eleştiri oldu: "Türkçe bilim yapmaya uygun değildir, Türkçe medeni bir dil olamaz." Karşılık buldu bizimkilerde, "Öyleyse devirelim."

Ve süreci noktalayan (yani kısa vadede noktalayan) şey Güneş Dil Teorisi'ne geçiş. Onur Atalay, "Türk'e Tapmak"; o dönemde yapılan marifetleri ve bunun arkasındaki kuramsal arka planı merak eden herkes için arkadaşlar benim şahsen 10 üzerinden 11 verdiğim bir çalışmadır, şiddetle tavsiye ederim. Sayfa 210, özetliyorum: 1937 senesi Güneş Dil Teorisi'nin revaç bulması. 1936'da 3. Dil Kurultayı'nda Batı'dan destek gelmedi, bunun üzerine terk edildi. Yani bu hamleyi başlatan Batılı bilim adamlarının Türkçeye yönelik yaptıkları bir eleştiriydi. Haklılığına haksızlığını bir tarafa koydum, o bizim bu geceki konumuz değil. Bu hamleyi kendi tanımı içerisinde kısa vadede bitiren yani onlardan aferin alabilmek ümidinin karşılıksız çıkması, bu aferinin gelmemesi, destek verilmemesi. Neden? E yani şimdi Batılıların eleştirilecek çok tarafları vardır ama yani bir bilimsel ciddiyetleri vardır, bir bilim gelenekleri vardır yüzyılların içinde oluşmuş. Yani şunu söyleyelim: Sen sözüm ona son derece ciddi ve bilimsel bir Dil Kurultayı toplayacaksın, burada kontrolden geçmiş, önceden incelenmiş, "evet bu bilimsel niteliğe haizdir, okunabilir" okeyini almış olan tebliğlerde adam çıkıp diyecek ki (tebliğ sahibi ciddi ciddi): "Amazon nehrinin ismi işte oraya gitmiş olan, Bering Boğazı'ndan geçerek falan bundan on binlerce sene önce bizim Orta Asya'daki atalarımız o kuruyan körası iç deniz falan hikayeleri bugünkü Brezilya topraklarına kadar indiler. Baktılar Amazon nehrine, bir sağa baktılar bir sola baktılar, birbirlerini dürttüler; 'Amma uzun, amma uzun' dediler. İşte 'Amma uzun'dan galat bugünkü 'Amazon' ismi çıktı."

Yani şimdi bu bir kısım çağdaşlık, Kemalizm düşmanlarının, yobazların bak şekil bir gibi uydurdukları bir alay etme unsuru, bir ironi değil. O sırada onların yaptığı Dil Kurultaylarına sunulan ciddi bilimsel (yani ciddi derken tırnak içinde tabii) sözüm ona bilimsel tebliğlerde onların dile getirdiği ifadeler bunlar. İşte aynı ekip oraya inmeden önce Kuzey Amerika'da Niagara Şelalesi'ne geliyor; çok gürültüyle akıyormuş, hala öyle. O kulakları sağır eden gürültüyü duyunca gene birbirlerini dürtüyorlar şelaleyi göstererek: "Ne yaygara, ne yaygara!" diyorlar. İşte o da galat oluyor, binlerce yıl içerisinde bugünkü Niagara'ya dönüşüyor. Yani şimdi sen saçmalığın böyle hani artık "saçmalık" kelimesinin bile aciz, hafif kaldığı vaziyeti tanımlamak için aslında yeni kelime ihdas edilmesi gerekliliğinin zuhur ettiği hezeyanın böyle uç noktalarına gideceksin, sonra Batılı bilim adamlarından bu hezeyanlara destek bekleyeceksin... E vermedi adamlar! Vermeyince hayal kırıklığı, onun üzerine Dil Devrimi'ne nokta.

Yağmur Atsız'dan okuyalım arkadaşlar; demiş ki "Ömrümün İlk 65 Yılı", Nihal Atsız'ın oğlu meşhur solcun ana kitabı: "Lingua mali para pessima servi" der Juvenal. Yani bu Frenkçe bir cümle; "Kötü kölenin en berbat yeri dilidir." Türkçe karşılığı bu: Kötü kölenin en berbat yeri dilidir. Batılı bir düşünürün sözü, Romalıymış. Pek beğendiğim Roma hikmetlerinden biridir bu. Bakış zaviyenize göre muhtelif durumları izaha elverişlidir. Hatta Batı yalakası belirli bir neotanzimatist tipin neden genellikle ne idüğü belirsiz antipatik bir Türkçe konuştuğunu da yani halihazırda bugün için bile bu Dil Devrimi'nin varislerinin durumunu, hicranını esasen izah etmeye yönelik güzel bir eleştirel yorum olmuş: "Kötü kölenin en berbat yeri dilidir." En berbat yerleri dil. Demin örneklerini verdik; kökü Moğolcadan alıyor, eki Fransızcadan alıyor, bir araya getiriyor, diyor ki: "Su katılmamış Türkçe." Ulusal berbat mı? Evet. Peki bunu yapanlar ve savunanlar köle mi? Batı'nın kölesi, gönüllü. Ama Juvenal'ın dediği gibi: Kötü köle.

Arkadaşlar noktayı koyduk. Bundan sonraki bu dizideki programımız ayın 22'si Şubat; Şubat'ın son pazarı olacağı için aylık kitap tanıtım programımız, daha önce de duyurmuştuk. Cemil Ertunç'un Pınar Yayınları'ndan çıkmış olan "Cumhuriyetin Tarihi" kitabı üzerinde konuşacağız, onu tanıtmaya çalışacağız. O vakte kadar ama ebeden ve daima demeden bir parantez açayım: Yan tarafta moderatör arkadaşımız benim Gmail adresimi verdi, onu görüyorsunuz. Şu an tarih araştırma merkezi projemizle ilgili çalışmalarımız devam ediyor. Bu çalışmalarda bize yardımcı olmayı düşünen arkadaşlarımız varsa lütfen bu adres üzerinden doğrudan benimle irtibat kursunlar dedikten sonra sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler, hayırlı uykular, hayırlı Ramazanlar ve oruçlar diliyorum.