RESMİ TARİHE SORUYORUZ-28: NİÇİN BU KADAR YALANCI SINIZ? -3
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı geceler. Bütün ülkelerin resmi tarihleri az ya da çok yalancıdır. Ama iki resmi tarih vardır ki arkadaşlar bunlar ayrı bir kategoride değerlendirilmek gerekir. Komünist dönem Sovyet Rusya'da resmi tarihçilik ve onun yalancılığı. Bir de işte bizim bildiğimiz bu anlamda üçüncü programı yapmaya başlıyoruz ve ne olursa olsun bununla bitirmeye niyetleyim. Dördüncüsüne geçmeyeceğiz artık ama bu yaptığımız ve yapacağımız üç programda sergilediğim örnekler bile seçilmişin seçilmişidir arkadaşlar. En iri olanlar. Yani bu anlamdaki literatür bütününe baktığımız vakit Türkiye'deki resmi tarihin yalancılığı hem nicelik açısından yani uydurulmuş olan yalanların sayısı itibarıyla hem de nitelik açısından yani onların inanılmazlığı itibarıyla aşkın boyutlardadır.
Dedikten sonra daha fazla girizgahı uzatmayalım. Kaldığımız yerden arkadaşlar örnekleri paylaşmaya devam edeyim. Birincisi Dündar Soyar, "Cumhuriyetle Adım Adım Olaylar Anılar". Diyor ki bu ünlü iş adamlarından biridir aynı zamanda hatırat ve tarih kitabı karışık yazmış. Diyor ki konu Çanakkale Muharebesi. Sayfa 74-75. Gelibolu savaşlarında Mustafa Kemal komutasındaki kuvvetlerimiz yani Gelibolu Kara Muharebelerindeki kuvvetlerin komutanı 5. Ordu komutanı Liman von Sanders idi. Mustafa Kemal'in burada iki ayrı komutanlık dönemi vardır. Bir sadece tümen komutanı; çıkarma yapıldığı sırada Arıburnu Muharebesi 19. Fırka komutanı. İki; ağustos ayında, evet, burada daha büyük kolorduya yakın denilebilecek bir görev kuvveti, Anafartalar Grup Komutanı. Ama buradaki takdim öyle değil. İngilizleri tam bir rezimete uğrattı. İngiliz donanmasının kruvazörleri, muhripleri, denizaltıları boğazın derinliklerine gömülürken; yani bu esasen 18 Mart ve ondan sonra devam eden tek bazı İngiliz gemilerinin, savaş gemilerinin batırılmasıdır. Bu deniz harekatında arkadaşlar Kemal Paşa'nın en küçük bir dahli bile yoktur, olabilmesi de mümkün değildir çünkü o karacıdır.
Ama öyle demiyor adam. Yani burada bir parantez açayım. Şimdi bu yalan bolluğunun ve saplantısının sebebi şu: Esasen bu Atatürk kültünden kaynaklanıyor. Bu adamların şuur altı da şuur üstü de diyor ki herhangi bir tarihsel olayın, dönemin, sürecin içerisinde Atatürk varsa kesinlikle orada başroldür. Bir nolu kahramandır. Şimdi Çanakkale Muharebesi'nde itilaf devletleri ciddi bir deniz gücü, gemi zayiatı da vermiştir. Evet, bu bir tarihi bir vaka, en büyüğü 18 Mart günü olmak üzere. Şimdi bu olguda o genel sürecin içerisinde bir şekilde her ne kadar kara birliklerin komutanı olarak olsa bile Kemal Paşa da mevcutsa bu kafa otomatikman şöyle çalışıyor arkadaşlar: İngilizlerin o gemilerini de Atatürk batırmıştır.
Devam ediyoruz. Öyle mi değil mi? Boğazın derinliklerine gömülürken İngiliz parlamentosunda kıyametler koptu. Milletvekilleri "Hani boğazlar bizim olacaktı, Ege Yunan gölü haline gelecekti, Batı Anadolu İtalya'ya verilecekti?" Bu planların hiçbiri o sırada daha yok. Bunlar Sykes-Picot ve arkadan işte Saint-Jean-de-Maurienne Anlaşmaları falan sonraki tarihlerin işidir. Çanakkale Muharebesi arkadaşlar yani şubat 1915'te başlar, ocak 1916'da biter. Burada sayılanların hiçbiri henüz o sırada yani o anlaşmalar, paylaşmalar falan söz konusu değil. Dolayısıyla o İngiliz parlamentosundaki milletvekilleri hangi gelecek ve gayb bilgisine dayanarak kendi hükümetlerine bunun hesabını sormuşlar? Bunu da esasen kitabın yazarına sormak lazım. "Bütün bunlar için biz bu kadar altın ödedik" diyor İngilizler, "Koskoca İngiliz İmparatorluğunun acı bir rezimete uğramasına sebep oldunuz. Hepimizi rezil ettiniz. Bunun tarihi sorumluluğunu nasıl taşıyacaksınız?" diye haykırıyorlardı. Bu ağır suçlamalara cevap vermek üzere Başbakan Lloyd George söz aldı. Yalan.
Çünkü o tarihte Lloyd George başbakan değil, bakan; başbakan Asquith. Lloyd George dünya harbinin sonuna doğru başbakan olacak. Başbakan olduğu tarihte de gündemden aynı zamanda İngiliz parlamentosunun da gündeminden Çanakkale Muharebesi çoktan kalkmış ve unutulmuş olacak. Dolayısıyla Başbakan Lloyd George'un İngiliz parlamentosunda Çanakkale Muharebesi bağlamında milletvekilleri tarafından böyle bir hesabın sorulma ihtimali hiçbir şekilde arkadaşlar söz konusu değil. Ama şimdi yani hani "Kalem nokta noktanın elinde değil mi?" diye kaba bir Anadolu tabiri vardır, burada da onun benzeri. Şimdi bir sefer adamlar yalancılığı üstlerine almışlar. Geçmişi, tarihi kendi canlarının istediği gibi yeniden dizayn edebiliyorlar. Kemalist oldukları için kendilerinde öyle tanrısal bir kuvvet hissediyor bunlar. Yani Lloyd George diyelim 1917'de mi başbakan oldu? Hiç önemli değil. Biz onu 1915'te de başbakan olmuş yapabiliriz. Bizde böyle bir kudret var çünkü biz Atatürkçüyüz.
E ondan sonra al yürü işten örnekte gördüğünüz gibi. Bak daha herif neler diyor: Bu ağır suçlamalara cevap vermek üzere Başbakan Lloyd George söz aldı ve tek bir cümle söylemeyi yeterli buldu: "Türkiye'de asrın dehasının karşımıza çıkacağını nereden bilebilirdik? Şimdi asırlar nadir olarak deha yetiştirir. Ne acı talih ki bizim asrımızın dehası Türklere nasip olmuştur. İşte ismi de Mustafa Kemal Paşa'dır." şeklindeki Başbakan Lloyd George'a izafe edilen bu sözün epi topu bir tane kaynağı var: O da Grace Ellison isimli bir İngiliz kadın yazarın Ankara'dan aldığı yoğun rüşvetler karşılığında Avrupa'da ve İngiliz kamuoyunda Türkiye propagandası yapmak maksadıyla yazmış olduğu kitaplardan birinde geçiyor. Hiçbir kaynak ve referans bilgisi de yer almıyor. Ama gene o kafa şöyle çalışıyor: Şimdi bizim gibilerin gözünü yaşartacak ölçüde İngiliz gavuru hem de en tepedeki Lloyd George bizim atamızı böyle bu kadar dramatik, bu kadar sarsıcı ifadelerle methetmiş mi? Tamam bitti, bu kesinlikle olmuştur, tarihi bir gerçektir.
Halbuki epi topu yegane kaynak olan Grace Ellison'un kitabında bu söz istiklal harbi bitimi sonrasında yani hemen işte o günlerde, eylül ekim günlerinde Yunanlıların yani Lloyd George'un özellikle desteklemiş olduğu tarafın ağır bir mağlubiyete uğramış olması nedeniyle işte bunun infialini, bunun üzüntüsünü, bunun tepkisini dile getirme sadedinde söylenmiştir deniliyor. Grace Ellison tarafından dizayn edilmiş olan bu yalanın doğru olduğunu varsaysak bir an için, o zaman Lloyd George'un bu sözü eylül ekim 1922 tarihleri sırasında söylemiş olması gerekir. Ama şimdi dedim ya işte kalem nokta noktanın elinde; salla gitsin, nasıl olsa inanan bir tane de değil, bugünkü Türkiye gerçeğine baktığınız vakit milyonlarca inanan bulunacak mı? Bulunacak. Öyleyse yalan olarak eylül ekim 1922 tarihinde söylendiği iddia edilen o sözü hemen Çanakkale Muharebelerinin bitimine, yani mantıken ne olur? Ocak 1916'da bittiğine göre bunun hesabı ne zaman soruluyor olur? Parlamentoda demir tavında dövülür; ocak 1916 bilemediniz şubat 1916. Herhalde İngiliz parlamentosunu oluşturan o idiyot yığını Çanakkale'de feci bir şekilde kaybettiklerinin farkına dört sene sonra varıp ya da üç sene sonra varıp hesabını da herhalde o zaman soruyor değillerdir.
Yani şimdi sorsanız bu ulusalcı tayfasına "Böyle mi olmuştur?" diye, inanın aralarından "Evet aynen öyle olmuştur, İngilizlerde yani süratli intikal zayıf. Ulan biz ne kadar ağır şekilde mağlup olduk şu Çanakkale'de ve batan gemilerden bile sorumlu olan Kemal Paşa idi" bilincine çok yavaş çalıştığı için kafaları 3-4 sene sonra varmış olabilirler. Yani bugün inanmıyorsanız bana deneyin, çevrenizde bulduğunuz ulusalcılara bu şekilde önüne koyun, görün bak: "Evet bu böyle olmuştur" diyor mu demiyor mu? Bu öyle diyor. Yani Türkiye'de asrın dehası karşımıza çıktı, adı Kemal Paşa; işte bu sözü de şubat ya da ocak 1916'da söylendi. O arada şunu söyleyeyim: Ocak, şubat 1916'da İngiliz parlamentosunda Çanakkale mağlubiyetinin sebebi olarak Kemal Paşa'yı bilen ya da öyle değerlendiren, öyle yorumlayan bir tek kişi varsa ben kendimi şu pencereden aşağı atarım arkadaşlar; üçüncü kattayız bu arada, yani ölüm garanti olur. Kimsede öyle bir algı yoktu, o Kemal Tahir'in dediği gibi sonradan icat edildi.
Devam ediyoruz. Evet. Büyük kumandan Mustafa Kemal Anafartalarda kazandığı zaferle Bahriye Nazırı Churchill'in siyasi hayatını da orada noktalamış. Bir Çanakkale Muharebesi nedeniyle Churchill'in siyasi hayatı noktalanmadı ama bir darbe yedi. Darbe yemesine sebep olan şey arkadaşlar Anafartalardaki kara kuvvetlerinin mağlubiyeti değil, 18 Mart 1915'te batan zırhlılardı. Mantıken de öyle olmak zorunda. Adam Bahriye Nazırı yani Denizcilik Bakanı. Şimdi denizcilik bakanına sözüm ona siyasi hayatını noktalayacak ölçüde kendi ülkesinin hesap sorması bir deniz mağlubiyeti sonucunda mı olur yoksa kara ordularının mağlubiyeti sonucunda mı olur? Şimdi gene bizim ulusalcı tayfasına soracak olursanız onlar diyecek ki: "Kara ordusu ne ki, deniz ordusu ne ki? Öyle de olur böyle de olur." Onlardan değil İngilizlerden bahsediyoruz. Yani bizim ulusalcı tayfasına göre aklının çalışma biçimi daha normal olan bir topluluktan bahsediyoruz. Herhalde Denizcilik Bakanının siyasi hayatı kara mağlubiyetiyle bitmez ama evet bakanlıktan istifa etmek mecburiyetinde kaldı, bunun da esas sebebi 18 Mart mağlubiyetiydi. Yani Çanakkale Muharebesi'nde itilaf kuvvetlerinin, deniz kuvvetlerinin mağlup olmuş olması idi.
Devam ediyoruz çünkü bitmedi. Yani bak adam iki paragrafa ne kadar yaldızlı sığdırmış arkadaşlar. Ulusalcı olmanız gerekiyor bu kadar başarılı olabilmeniz için. Ne demiştik? Büyük kumandan Mustafa Kemal Anafartalarda kazandığı zaferle Bahriye Nazırı Churchill'in siyasi hayatını da orada noktalamış ve dikkat, Birinci Dünya Savaşı'na kadar geçen uzun yıllar boyunca onun önemli bir mevkiye gelemeyişine de neden olmuştu. Bu da sonuncu yalan. Kronolojiyi şöyle verelim: Çanakkale mağlubiyeti nedeniyle Churchill Bahriye Bakanlığı'ndan ayrılmak mecburiyetinde kaldı, doğru. Ne zaman bu? 1915-16'larda. İkinci Dünya Harbi'nde işte bütün insanlık tarihinin gözünde Churchill'i meşhur eden süreçtir zaten; o ne zaman başbakan oldu arkadaşlar? Günüyle söyleyeyim: 10 Mayıs 1940 günü. Şimdi dikkat: 1915'te mağlubiyet nedeniyle bakanlıktan ayrıldıysa 1940'a kadar yani 25 sene müddetle, ifadeyi aynen okuyorum, "önemli bir mevkiye gelemeyişine de neden olmuştur". Ama bu 25 senelik müddet içerisinde arkadaşlar 1920'li yıllarda Churchill 2-3 tane bakanlık yaptı ve bunlar önemli bakanlıklardı. Mesela Müstemlekeler Bakanlığı yaptı. Ondan sonraki takip eden yıllarda 20'lerin sonlarına doğru Maliye Bakanlığı yaptı. 1930'lu yıllarda bir bakanlık yapamama dönemi vardır ama bu ifadeyle alakası yok. Bu ifadeye göre 1915'ten başbakan oluncaya kadar, 10 Mayıs 1940 tarihine kadar Churchill önemli hiçbir mevkiye gelemedi. Şimdi buna evet ya kuyruklu bir yalan diyeceksiniz ya da ulusalcıysanız şöyle diyeceksiniz: "Doğru. Yani İngiliz hükümet sisteminde Sömürgeler Bakanlığı önemli bir bakanlık değildir. Maliye Bakanlığı dediğin arkadaşlar hiç mi hiç değildir." Ona da bizim verebileceğimiz bir cevap yok. Sadece deriz ki Allah kimseyi ulusalcı yapmasın.
Geçtik iki; şimdi Müslüman ve milliyetçi görünümlü olanının yalanı, yani sağ Kemalist diyebiliriz bunlara: Mustafa Necati Sepetçioğlu. 1970'li yıllarda Ülkücü Camianın sırtından işte "Kapı", "Çatı", "Konak", "Anahtar" falan roman dizisiyle iyi para kaldırmış olan birisidir ama fevkalade yalancıdır. Görüntüsünde aynı zamanda bir Müslümanlık dozajı da olmakla beraber asıl çizgi milliyetçiliktir. Şimdi şuradan yalancılığını ve aynı zamanda Müslümanlığının mahiyetini görebiliriz. "Dünden Bugüne ve Yarına" isimli iki ciltlik anı dizisinin ikinci cildinin 87. sayfasından okuyorum arkadaşlar: Atatürk ne kadar büyük bir dindardı ve bu bağlamda Kur'an-ı Kerim'e karşı yani okuyan herkese dudağını ısırtacak nasıl derin ve aşkın bir saygı hissediyordu içinde. Bak iyi dinleyin. Atatürk'ün ünlü sofralarından birindedir. Evcaradan bestelenmiş eseri oracıkta dinler. Sadettin Kaynak tarafından bestelenmiş bir eserden bahsediyor. Sadettin Kaynak köşke gelmiş, sofra sırasında o yeni yapmış olduğu besteyi Atatürk'e dinletmiş. Bir daha dinler ve bir daha; çok, pek çok beğenmiştir. Sofradan kalkar: "Hocam benimle gelin lütfen." der. Sadettin Kaynak hafız din adamı kökenli olduğu için saygısından ona hocam diye hitap ediyor. Yürür çıkarlar, bir küçük odaya girerler. Gazipaşa orada birkaç dakika beklemesini rica eder üstattan. 10 dakika sonra elinde murassa yani süslenmiş cildiyle muhteşem bir Kur'an-ı Kerim geri döner: "Hocam bu değerli hazine Hafız Osman eliyle yazılmış. (Yani dünya hat tarihinin herhalde en büyüklerinden biridir Hafız Osman, Osmanlı klasik dönem). Eşsiz benzersiz kelam-ı kadimdir, Kur'an'dır. Senden başkasına emanet edemezdim. Buyurun, hediyemdir. Yalnız Allah kelamıdır, kağıdının üzerine kul yazısı yazamam düşüncesiyle yazmadım (yani ithaf yazısı, hediye ediyorum falan diye)." Bak şu Kur'an-ı Kerim'e karşı duyulan saygının derinliğine, Atatürk'ün ruhunda beslemiş olduğu Müslüman imanının muazzamlığına bakın arkadaşlar. Yani söyleyecek laf yok. Okumaya devam edeyim ben: "Yalnız Allah kelamıdır. Kağıdının üzerine kul yazısı yazamam düşüncesiyle yazmadım, imzalayamadım. O eksikliği şu kağıtta giderdim." diyerek o muhteşem armağanı verir. Yanında dar uzunca bir karton kağıt uzatır. Kağıdın üzerinde imzası vardır, günün tarihi yazılmıştır, hediye ediliş sebebi kayıtlıdır: "Kul yazısı kul kağıdına yazılır. Hocam bunu da durak yerine kullanmış olursunuz hiç değilse yani ayraç."
Şimdi ulusalcılar diyecekler ki "İşte bak ne güzel". Sıkıntı şurada arkadaşlar: Hiçbir kaynak ve referans bilgisi yok. Böyle bir olayın yaşandığına dair başka herhangi bir metinde kaynak ve referans verilerek hiçbir bilgi yok. Yani Atatürk-Kur'an-ı Kerim ilişkisi bağlamında baktığınız vakit bu benzerleri var mı, hayatın doğal akışına uygun mu, tarihi bağlama oturuyor mu falan diye baktığınız vakit şimdi bir; merak eden herkesin bu program biter bitmez hemen Google'a yazıp internette görebileceği kendi sesiyle, görüntüsüyle özgün bir video kaydı var biliyorsunuz. 1 Kasım 1937 tarihinde Cumhurbaşkanı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yeni yasama yılının açılışında yapmış olduğu konuşma ki bu anlamdaki konuşmalarının da sonuncusu. Ne diyor orada doğrudan Kur'an-ı Kerim'den bahsederek? "Biz" diyor "ilhamlarımızı, düşüncelerimizi gökten indiği varsayılan kitaplardan almıyoruz." Yani şimdi bak burada bu Sepetçioğlu'nun yaptığı gibi kaynaksız, delilsiz, belgesiz tamamen sallama cinsinden bir örnek ortaya koymuyoruz. Öyle delilli, belgeli ki Atatürk'ün kendi sesi, kendi görüntüsü. Hani daha ötesi yok artık bu işin. Filanca kitapta yazıyor falan değil; videosunun kendisi. Canlı kanlı bildiğiniz Atatürk ne diyor? "Biz" diyor "ilhamlarımızı, düşüncelerimizi gökten indiği varsayılan kitaplardan almıyoruz." Şimdi buradaki anlatıma göre Atatürk hediye ettiği bir Kur'an-ı Kerim'in ön sayfasına kendi yazısıyla, el yazısıyla ithaf ve hediye metnini bile yazamayacak kadar çünkü "kul yazısı Allah yazısının üstünde olmaz" gibi bir aşkın derin saygı ve imanla dolu Kur'an-ı Kerim'e karşı. Ama bunun şahidi yok, delili yok, kaynağı yok, belgesi yok. Mustafa Necati Sepetçioğlu'na inanmaya razıysanız kaynaksız, delilsiz buna da inanın.
Ama bizzat kendi videosunda ne diyor? "Gökten indiği varsayılan". Neymiş? Gökten indiği varsayılıyormuş. İki; senelerce Türk Tarih Kurumu arşivinde 40 kat kilit altında gizlenmiş bizzat kendi el yazısı, Alak Suresi. Bunun ilk münzel beş ayeti ile ilgili ne diyor arkadaşlar kendi el yazısında? "İkra bismi rabbi safsatası". Şimdi Atatürk hem onu yapmıştır hem bunu yapmıştır diyebilmeniz için ulusalcı olmanız lazım. Öyle değil, normal bir insansanız zıtlar içtima edemeyeceği yani aynı şey aynı anda hem siyah hem beyaz, hem öyle hem böyle olamayacağı için bu ikisinden bir tanesini kabul etmek mecburiyetinde kalırsınız. İsterseniz Mustafa Necati'nin hiçbir kaynak, delil, belge, bilgi zikretmeden kendi hatıratında ortaya koymuş olduğu bu anekdotu doğru kabul edersiniz, "İşte Kur'an karşısında Atatürk böyle biriydi" dersiniz. O arada söyleyeyim: 30'lu yıllar bu anekdot yaşandığı sırada Mustafa Necati Sepetçioğlu belki babasında değildi ama yani kısa pantolonla arkadaşlar yaz günleri memleketinde en fazla erik ağaçlarından erik çalıyordu. Bir damla çocuktu yani. Kimse şunu da söyleyemez; "İşte o sofrada bulunanlardan bir tanesiydi". Herhalde 2-3 yaşlarında Yozgatlı çocuklar Atatürk'ün içki sofrasında olayın şahidi olabilecek şekilde bulunamıyorlardı. Kendisinin de zaten öyle bir iddiası yok; yani "Ben buna bizzat şahidim" demiyor ama anlatıma dikkat ederseniz bizzat şahit olmuşçasını anlatıyor. O zaman kaynak göstermesini isterdik ama gene aynı yere geri döndük: Yani resmi ideoloji taraftarıysanız, ulusalcıysanız kaynak göstermenize gerek yok. Sizin her söylediğiniz haşa ve kella vahy-i ilahi gibi herkes tarafından kabul edilmek mecburiyetindedir çünkü heriflerin kafası öyle çalışıyor.
Dedikten sonra yeni örneğe geçtik. Ekosistem tarihçisi. Ekosistemi biliyorsunuz arkadaşlar; Ekrem. Ekrem 2019'da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduktan sonra kendisine bir de kuvvetli rantiye bağladığı, arpalık bağladığı yani bir de tarihçi uydurdu. Buna da Sinan Meydan deniliyor adına. Bu Sinan Meydan denilen arkadaşlar nevzuhur ekosistem tarihçisinin "Atatürk ile Allah Arasında" diye basıp ilk baskılarını, sonra hangi hikmetle bilmiyorum kitabın ismini değiştirdi; farklı isimlerle müteakip baskılarını piyasaya sürmüş olduğu bu kitabının ilk versiyonu "Atatürk ile Allah Arasında" versiyonu ki o da dördüncü baskıymış, "sansürsüz" diye bir de kapağına mühür basmışlar. 834 ve 835. sayfalarından okuyalım: "Örneğin Atatürk 1937 yılında emperyalist Avrupa'ya Filistin konusunda çok ağır bir ültimatom vermiştir. İşte Atatürk'ün kutsal topraklarla ilgili 20 Ağustos 1937'de mecliste yaptığı konuşmanın tam metni". Yani ağustos ayı arkadaşlar o dönemde de bu dönemde de meclisin tatil dönemine denk geliyor. 20 Ağustos 1937'de Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde miydi? Yani çok fevkalade bir şey oldu, tatil yarım kesildi, milletvekilleri acil olarak tatil bölgelerinden Ankara'ya mı toplandılar? Onu çok meraklıysanız araştırın. "Mecliste yaptığı konuşmanın tam metni".
Şimdi o tam metni önce bir okuyayım. Atatürk'ün ne kadar Avrupa ve Siyonizm karşıtı olduğu, ne kadar İslam, ümmet-i Muhammed ve Filistin, Filistin Müslümanları yanlısı olduğunu istiyorsanız ağlaya ağlaya dinleyin benden. Diyor ki Atatürk: "Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayan-ı teessüftür. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerine Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh dolayısıyla şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyete lakayt olmakla ittiham edildik, suçlandık. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin Selahaddin'in idaresi altında uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında yani altında kalmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yani sahip çıkmak için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."
Şimdi dipnota bakıyoruz arkadaşlar: 1597 sayılı dipnot diyor ki "Ankara Milli Arşiv İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü 20 Ağustos 1937 dosya..." işte bir numara vermiş. Devam: Atatürk'ün mecliste konuyla ilgili yaptığı ileri sürülen konuşma bu. "Atatürk'ün mecliste yaptığı bu konuşma önce Ankara'da Hakimiyet-i Milliye gazetesi yayınlanmıştır." Yalan. Hakimiyet-i Milliye gazetesinin ismi 1937'den üç sene önce arkadaşlar ya da dört sene önce değişti. O tarihte o isimde bir gazete yoktu, adı Ulus'tu. İki; hadi diyelim bir zuhul oldu, tarih vermiş demiş ki "Ulus gazetesinde yayınlandı". Hodri meydan! Atatürk'ün tatilde olan mecliste böyle bir konuşma yapmış olduğuna dair 1937 tarihli Ulus gazetelerinden herhangi birinin nüshasını çıkartıp göstersinler. Şimdi bana deyin ki "Sen göster"; olmayan şeyi ben size nasıl göstereyim? İddia ispat müddeiye düşer. Madem ki böyle bir iddiaları var ama bak ben kendi iddiamı net olarak ortaya koyuyorum: Ulus ya da ondan önceki Hakimiyet-i Milliye gazetelerinde 1937 şartından da vazgeçtim, bir tanesinde isterse 1960'lı yıllara ait Ulus olsun, Atatürk'ün mecliste bu şekilde konuşma yaptığına dair bir haber yok arkadaşlar. Yani ekosistem tarihçisi olduğunuzda böyle gerçekten işkembe-i kübradan sallamanız gerekiyor.
Yani dedim ya şimdi bak söze girerken; az çok bütün resmi tarihlerde bir yalancılık damarı vardır ama cumhuriyetin ilanı sonrası Türkiye resmi tarihinin yalancılığına dünyada başka hiçbir resmi tarih yanaşamaz bile. Çünkü yalanın bu kadar pervasızı, bu kadar rahatı, bu kadar rezili başka yerde örneği yok. Devam ediyoruz. Daha sonra da Hindistan'da yayınlanan "Bombay Chronicle" gazetesi 28 Ağustos 1937'de "Kemal Paşa Avrupa'yı İhtar Ediyor, Filistin'e El Sürülemez" başlığıyla Atatürk'ün bu sözlerini sayfalarına taşımıştır. Ha bu doğru. Ama şimdi buradaki anlatıma göre kronoloji şöyle: Bu konuşmayı Atatürk mecliste yaptı, sonra Hakimiyet-i Milliye (o tarihte olmayan Hakimiyet-i Milliye) yayınladı. Hindistan'da Müslümanlar tarafından yayınlanan Bombay Chronicle gazetesi de 28 Ağustos 1937 tarihli nüshasında -bu doğru gerçek- e nereden alarak kimi kaynak göstererek yayınladı? Hakimiyet-i Milliye'yi; o da Atatürk'ün mecliste yapmış olduğu konuşmayı. İlk ikisi yalan. Bombay Chronicle'da böyle bir haber çıktı ve "Atatürk Meclis'te böyle bir konuşma yaptı" denilerek bu okuduğum metni de altında verdiği doğru ama o üçüncü olmuyor, ilk oluyor.
Ve parantez içi şunu söyleyelim: 1930'lu yılların Hindistan'ı Atatürk kültü konusunda bir yalan fabrikasıdır. Bu başlı başına bir araştırma konusudur arkadaşlar. Kişisel tahminim sıkı bir araştırmayla olayın ucunun İngiliz derin devletine kadar gittiği ortaya çıkartılacaktır çünkü tek örnek bu değildir. Orada bunun gibi uydurulmuş, kurgulanmış hepsinin ortak ana teması Atatürk kültünü parlatmak olan, Müslümanlaştırmak olan dünya kadar başka yalan örneği de vardır. Mesela ölüm döşeğinde işte "Atatürk'ün bütün dünya Müslümanlarına son mesajı" başlığıyla yayınlanmış bir tane vardır; resmen şeriat diyor. Bütün dünya Müslümanları, ben kafadan özet veriyorum, bilsinler ki diyor: "Tek kurtuluş yolu Hazreti Muhammed'in getirdiği kurallara, prensiplere (yani biz Müslümanlar malum ona şeriat diyoruz) uymaktır. Başka türlü salah yoktur" falan. Yani gerçek olmuş olsa 163'ten yargılanması lazımdı çünkü "din ve dince mukaddes olan şeylerin istismarı" diyor; o uydurma metinde istismarın daniskası yapılıyor. Ama Atatürk böyle bir şey söylemedi, işte o Hindistan'daki yalan fabrikasının ürünleriydi bu. Bu da öyle almış. Bunu da ekosistem tarihçisi "İslam'ın son savaşçısı Mustafa Kemal adının ne kadar doğru olduğu bir daha tekrarlanmıştır" falan filan.
Tabii bunların hepsi birer soru formatı. Bugüne kadar aylardır olmadı da yani çok arzu ederim bir ulusalcı çıksın belgeleriyle, kaynaklarıyla... Mesela madem meclisin tatilli olduğu ağustos ayında böyle bir konuşma yapıldı; getirin, hodri meydan! Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Zabıt Ceridesi (tutanak dergisi) basıldı, arzu edenler için şu an Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kurumsal sitesine girdiğinizde görüyorsunuz. Koyun karşıma, deyin ki: "Al işte sana bak Ağustos 1937 Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin resmi zabıt ceridesinde, tutanak dergisinde aynen şu yalanlayıp kafa bulduğun ifadelerin Atatürk tarafından Meclis kürsüsünde dile getirildiğinin ispatı." Ben de sizden kocaman özür dileyeyim. Bunu yapamıyor musunuz? Ya da Hakimiyet-i Milliye (olmayan Hakimiyet-i Milliye), Ulus'u getirin gösterin, ben de sizden özür dileyeyim. Yapamıyor musunuz? Yapamayacaksınız. O zaman siz yalancısınız ve öyle böyle bir yalancı değilsiniz. Hani Avrupa'nın meşhur Pinokyo hikayesi var ya arkadaşlar, yalan söyledikçe burnu uzuyor, yalan söyledikçe burnu uzuyor; o hikayedeki yalana orantılı burun uzaması olayı doğru olmuş olsaydı bizim resmi tarihçilerde öyle bir burun olacaktı ki Cyrano de Bergerac yanında halt etmiş olacaktı. Gözünüzde canlandırın: Normal bir anatomi, normal bir beden, normal bir kafa işte şöyle bir burun değil, şöyle bir burun yerine bir kilometre uzunluğunda sivri bir çıkıntı.
Geldik şuraya: "Lozan İftiralarına Cevaplar". Konumuz Lozan. Göreceğiniz gibi kolektif bir çalışma; Ahmet Özgür Türen editörlüğü ile hazırlanmış. Yani Ahmet Özgür Türen diye bir tarihçiden haberdar iseniz şayet çok etkilenmeniz lazım. Sayfa 98'de diyor ki: "Yunan tazminatı sorunu. Yunanistan İzmir başta olmak üzere milli mücadele süresince Anadolu'da en çok kıyım yapan devletlerden biri olmuştur." Doğru. "Türkiye Lozan'da Yunanistan'ın Anadolu'da kaldığı sürece yapmış olduğu yıkımların bedelini ödemesini ve Karaağaç kasabasını tazminat olarak vermesini istemiştir." Yalan. "Yunanistan ve itilaf güçleri bu duruma kesinlikle karşı çıkmışlar ve reddetmişlerdir." Yalanın daniskası. Doğrusu: Bizzat İsmet Paşa'nın Lozan'ın açılış günü yaptığı konuşmadaki ifadesine göre Yunanlıların istiklal harbinde vermiş olduğu zarar 1,5 milyar altın Fransız frangı değerinde. Korkunç bir para. Yani netice Yunanistan'ın harp tazminatı olarak yani o yakıp yıktığı, tahrip ettiği yerlere karşılık harp tazminatı olarak Türkiye'ye verdiği şey para değil. Batılılar engel oluyorlar, diyorlar ki: "Zavallı Yunanistan ekonomisi iflas halinde, parası yok; donanmasını verebilir, ticaret filosunu verebilir." Adı bile geçmiyor. Lozan'da değil, Mudanya ateşkes görüşmelerinde Yunanistan'ın Türk tarafına harp tazminatı olarak Edirne'nin Karaağaç mahallesini vereceği itilaf devletleri tarafından dile getirilmeye başlandı. Haziran ayına kadar 1923'ün yani neredeyse Lozan'ın bitişine kadar ısrarla teklif eden onlar oldu. Karaağaç arkadaşlar burada dendiği gibi kasaba değil küçük bir mahalle. O yüzden yani şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şimdi baştaki Türk talebine nazaran bizzat İsmet Paşa'nın dile getirdiği 1,5 milyar altın Fransız frangının yerine sadece Karaağaç mahallesini tazminat olarak aldığında bir; bizim jargondaki argo ifadeyle aslan gibi çırak çıkarılmış oldu. İki; dünyada emlak değeri en yüksek olan yer Edirne'nin Karaağaç mahallesidir; 1,5 milyar altın Fransız frangı ediyor.
Rauf Orbay ile Başbakan İsmet Paşa'nın Lozan'dayken bozuşmalarına, fena halde birbirlerinden kopmalarına sebep olan bir nolu madde buydu: Yunanistan'an alınacak olan tazminat meselesi. İsmet Paşa da ilk günlerden itibaren o kafaya geldi, dedi ki: "Tamam peki, Karaağaç'ı alalım bu işi kapatalım, 1,5 milyar yerine." Hani İstanbul için deniliyordu ya eskiden "taşı toprağı altın", o tabii bir mübalağaydı, bir yalandı ama bu anlamda taşı toprağı gerçekten altın olan bir yer bütün dünya coğrafyasında varsa o Edirne'nin Karaağaç mahallesidir çünkü 1,5 milyar altın Fransız frangının yerine onu kabul ettiler de. Uydurma yalan kısmı şu: En baştan itibaren Yunanistan Türkiye'ye tazminat mazminat ödemeyecek. Ağzını kapatmak, sus payı cinsinden bir şey verdi mi? Verdi. İşte "Edirne'nin Karaağaç mahallesi verilecek" diye ısrar eden itilaf devletleridir, Yunanistan'ın kendisidir Türkiye'de. Bu yüzden Dışişleri Bakanı İsmet Paşa ile Başbakan Rauf Orbay neredeyse kanlı bıçaklı oldular çünkü hükümet ve Rauf Orbay diyor ki: "Bu adamlar bizimle dalga mı geçiyor? Batı Anadolu'yu kamilen yaktılar yıktılar, en başta İzmir olmak üzere; onun yerine bize bir mahalle teklif ediyorlar." Köy değil lan, burada kasaba diyor da Karaağaç köy değil; bildiğin mahalle, küçük bir mahalle. Bu kadar mı yalancı olur bir topluluk? Evet. Çok ilginç. Rahmetli Mehmet Akif'in dediği gibi: "Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz diyor bütün sermayesi." Başka ne var..Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı geceler. Bütün ülkelerin resmi tarihleri az ya da çok yalancıdır. Ama iki resmi tarih vardır ki arkadaşlar bunlar ayrı bir kategoride değerlendirilmek gerekir. Komünist dönem Sovyet Rusya'da resmi tarihçilik ve onun yalancılığı. Bir de işte bizim bildiğimiz bu anlamda üçüncü programı yapmaya başlıyoruz ve ne olursa olsun bununla bitirmeye niyetleyim. Dördüncüsüne geçmeyeceğiz artık ama bu yaptığımız ve yapacağımız üç programda sergilediğim örnekler bile seçilmişin seçilmişidir arkadaşlar. En iri olanlar. Yani bu anlamdaki literatür bütününe baktığımız vakit Türkiye'deki resmi tarihin yalancılığı hem nicelik açısından yani uydurulmuş olan yalanların sayısı itibarıyla hem de nitelik açısından yani onların inanılmazlığı itibarıyla aşkın boyutlardadır. Dedikten sonra daha fazla girizgahı uzatmayalım. Kaldığımız yerden arkadaşlar örnekleri paylaşmaya devam edeyim.
Birincisi Dündar Soyer, Cumhuriyetle Adım Adım Olaylar Anılar. Diyor ki, bu ünlü iş adamlarından biridir aynı zamanda hatırat ve tarih kitabı karışık yazmış. Diyor ki konu Çanakkale Muharebesi. Sayfa 74-75. Gelibolu savaşlarında Mustafa Kemal komutasındaki kuvvetlerimiz yani Gelibolu Kara Muharebelerindeki kuvvetlerin komutanı 5. Ordu komutanı Liman von Sanders idi. Mustafa Kemal'in burada iki ayrı komutanlık dönemi vardır. Bir, sadece tümen komutanı; çıkarma yapıldığı sırada Arıburnu Muharebesi 19. Fırka komutanı. İki, ağustos ayında, burada daha büyük kolorduya yakın denilebilecek bir görev kuvveti, Anafartalar grup komutanı. Ama buradaki takdim öyle değil. İngilizleri tam bir rezimete uğrattı. İngiliz donanmasının kruvazörleri, muhripleri, denizaltıları boğazın derinliklerine gömülürken, yani bu esasen 18 Mart ve ondan sonra devam eden tek bazı İngiliz gemilerinin, savaş gemilerinin batırılmasıdır. Bu deniz harekatında arkadaşlar Kemal Paşa'nın en küçük bir dahli bile yoktur, olabilmesi de mümkün değildir çünkü o karacıdır. Ama öyle demiyor adam. Yani burada bir parantez açayım. Şimdi bu yalan bolluğunun ve saplantısının sebebi şu. Esasen bu Atatürk kültünden kaynaklanıyor. Bu adamların şuur altı da şuur üstü de diyor ki herhangi bir tarihsel olayın, dönemin, sürecin içerisinde Atatürk varsa kesinlikle orada başroldedir, bir nolu kahramandır.
Şimdi Çanakkale Muharebesi'nde itilaf devletleri ciddi bir deniz gücü, gemi zayiatı da vermiştir. Evet, bu tarihi bir vaka, en büyüğü 18 Mart günü olmak üzere. Şimdi bu olguda o genel sürecin içerisinde bir şekilde her ne kadar kara birlikleri komutanı olarak olsa bile Kemal Paşa da mevcutsa bu kafa otomatikman şöyle çalışıyor arkadaşlar: İngilizlerin o gemilerini de Atatürk batırmıştır. Devam ediyoruz, öyle mi değil mi? Boğazın derinliklerine gömülürken İngiliz parlamentosunda kıyametler koptu. Milletvekilleri "Hani boğazlar bizim olacaktı? Ege Yunan denizi haline gelecekti? Batı Anadolu İtalya'ya verilecekti?" Bu planların hiçbiri o sırada daha yok. Bunlar Sykes-Picot ve arkadan işte Saint-Jean-de-Maurienne Anlaşmaları falan sonraki tarihlerin işidir. Çanakkale Muharebesi arkadaşlar yani Şubat 1915'te başlar, Ocak 1916'da biter. Burada sayılanların hiçbiri henüz o sırada yani o anlaşmalar, paylaşmalar falan söz konusu değil. Dolayısıyla o İngiliz parlamentosundaki milletvekilleri hangi gelecek ve gayb bilgisine dayanarak kendi hükümetlerine bunun hesabını sormuşlar? Bunu da esasen kitabın yazarına sormak lazım. "Bütün bunlar için biz bu kadar altın ödedik" diyor İngilizler. "Koskoca İngiliz İmparatorluğu'nun acı bir rezimete uğramasına sebep oldunuz. Hepimizi rezil ettiniz. Bunun tarihi sorumluluğunu nasıl taşıyacaksınız?" diye haykırıyorlardı. Bu ağır suçlamalara cevap vermek üzere Başbakan Lloyd George söz aldı. Yalan. Çünkü o tarihte Lloyd George başbakan değil, bakan; başbakan Asquith. Lloyd George Dünya Harbi'nin sonuna doğru başbakan olacak. Başbakan olduğu tarihte de gündemden aynı zamanda İngiliz parlamentosunun da gündeminden Çanakkale Muharebesi çoktan kalkmış ve unutulmuş olacak. Dolayısıyla Başbakan Lloyd George'un İngiliz parlamentosunda Çanakkale Muharebesi bağlamında milletvekilleri tarafından böyle bir hesabın sorulma ihtimali hiçbir şekilde arkadaşlar söz konusu değil.
Ama şimdi yani hani kalem nokta noktanın elinde değil mi diye kaba bir Anadolu tabiri vardır, burada da onun benzeri. Şimdi bir sefer adamlar yalancılığı üstlerine almışlar. Geçmişi, tarihi kendi canlarının istediği gibi yeniden dizayn edebiliyorlar. Kemalist oldukları için kendilerinde öyle tanrısal bir kuvvet hissediyor bunlar. Yani Lloyd George diyelim 1917'de mi başbakan oldu? Hiç önemli değil, biz onu 1915'te de başbakan olmuş yapabiliriz. Bizde böyle bir kudret var çünkü biz Atatürkçüyüz. E ondan sonra al yürü işten örnekte gördüğünüz gibi. Bak daha herif neler diyor. Bu ağır suçlamalara cevap vermek üzere Başbakan Lloyd George söz aldı ve tek bir cümle söylemeyi yeterli buldu: "Türkiye'de asrın dehasının karşımıza çıkacağını nereden bilebilirdik? Şimdi asırlar nadir olarak deha yetiştirir. Ne acı talih ki bizim asrımızın dehası Türklere nasip olmuştur. İşte ismi de Mustafa Kemal Paşa'dır" şeklindeki Başbakan Lloyd George'a izafe edilen bu sözün epitopu bir tane kaynağı var. O da Grace Ellison isimli bir İngiliz kadın yazarın Ankara'dan aldığı yoğun rüşvetler karşılığında Avrupa'da ve İngiliz kamuoyunda Türkiye propagandası yapmak maksadıyla yazmış olduğu kitaplardan birinde geçiyor. Hiçbir kaynak ve referans bilgisi de yer almıyor. Ama gene o kafa şöyle çalışıyor: "Şimdi bizim gibilerin gözünü yaşartacak ölçüde İngiliz gavuru hem de en tepedeki Lloyd George bizim atamızı böyle bu kadar dramatik, bu kadar sarsıcı ifadelerle methetmiş mi? Tamam bitti, bu kesinlikle olmuştur, tarihi bir gerçektir." Halbuki epitopu yegane kaynak olan Grace Ellison'un kitabında bu söz istiklal harbi bitimi sonrasında yani hemen işte o günlerde Eylül-Ekim günlerinde Yunanlıların yani Lloyd George'un özellikle desteklemiş olduğu tarafın ağır bir mağlubiyete uğramış olması nedeniyle işte bunun infialini, bunun üzüntüsünü, bunun tepkisini dile getirme sadedinde söylenmiştir deniliyor.
Grace Ellison tarafından dizayn edilmiş olan bu yalanın doğru olduğunu varsaysak bir an için o zaman Lloyd George'un bu sözü Eylül-Ekim 1922 tarihleri sırasında söylemiş olması gerekir. Ama şimdi dedim ya işte kalem nokta noktanın elinde, salla gitsin nasıl olsa bir inanan bir tane de değil defa aramızda bugünkü Türkiye gerçeğine baktığınız vakit milyonlarca inanan bulunacak mı? Bulunacak. Öyleyse yalan olarak Eylül-Ekim 1922 tarihinde söylendiği iddia edilen o sözü hemen Çanakkale muharebelerinin bitimine, yani mantıken ne olur? Ocak 1916'da bittiğine göre bunun hesabı ne zaman soruluyor olur? Parlamentoda demir tavında dövülür. Ocak 1916, bilemediniz Şubat 1916. Herhalde İngiliz parlamentosunu oluşturan o idiyot yığını, Çanakkale'de feci bir şekilde kaybettiklerinin farkına 4 sene sonra varıp ya da 3 sene sonra varıp hesabını da herhalde o zaman soruyor değillerdir. Yani şimdi sorsanız bu ulusalcı tayfasına "Böyle mi olmuştur?" diye, inanın aralarından "Evet aynen öyle olmuştur, İngilizlerde yani süratli intikal zayıf. Ulan biz ne kadar ağır şekilde mağlup olduk şu Çanakkale'de. Ve batan gemilerden bile sorumlu olan Kemal Paşa idi. Bilincine çok yavaş çalıştığı için kafaları 3-4 sene sonra varmış olabilirler" derler. Yani bugün inanmıyorsanız bana deneyin, çevrenizde bulduğunuz ulusalcılara bu şekilde önüne koyun. Görün bak "Evet bu böyle olmuştur" diyor mu demiyor mu? Bu öyle diyor. Yani "Türkiye'de asrın dehası karşımıza çıktı, adı Kemal Paşa." İşte bu sözü de Şubat ya da Ocak 1916'da söylendi. O arada şunu söyleyeyim; Ocak, Şubat 1916'da İngiliz parlamentosunda Çanakkale mağlubiyetinin sebebi olarak Kemal Paşa'yı bilen ya da öyle değerlendiren, öyle yorumlayan bir tek kişi varsa ben kendimi şu pencereden aşağı atarım arkadaşlar. Üçüncü kattayız bu arada, yani ölüm garanti olur. Kimsede öyle bir algı yoktu. O Kemal Tahir'in dediği gibi sonradan icat edildi.
Devam ediyoruz. Evet. Büyük kumandan Mustafa Kemal Anafartalarda kazandığı zaferle Bahriye Nazırı Churchill'in siyasi hayatını da orada noktalamış. Bir, Çanakkale Muharebesi nedeniyle Churchill'in siyasi hayatı noktalanmadı ama bir darbe yedi. Darbe yemesine sebep olan şey arkadaşlar Anafartalardaki kara kuvvetlerinin mağlubiyeti değil, 18 Mart 1915'te batan zırhlılardı. Mantıken de öyle olmak zorunda. Bakan Bahriye Nazırı yani Denizcilik Bakanı. Şimdi denizcilik bakanına sözüm ona siyasi hayatını noktalayacak ölçüde kendi ülkesinin hesap sorması bir deniz mağlubiyeti sonucunda mı olur yoksa kara ordularının mağlubiyeti sonucunda mı olur? Şimdi gene bizim ulusalcı tayfasına soracak olursanız onlar diyecek ki "Kara ordusu ne ki? Deniz ordusu ne ki? Öyle de olur, böyle de olur." Onlardan değil, İngilizlerden bahsediyoruz. Yani bizim ulusalcı tayfasına göre aklının çalışma biçimi daha normal olan bir topluluktan bahsediyoruz. Herhalde Denizcilik Bakanı'nın siyasi hayatı kara mağlubiyetiyle bitmez ama evet bakanlıktan istifa etmek mecburiyetinde kaldı. Bunun da esas sebebi 18 Mart mağlubiyetiydi. Yani Çanakkale Muharebesi'nde itilaf kuvvetlerinin, deniz kuvvetlerinin mağlup olmuş olması idi.
Devam ediyoruz çünkü bitmedi. Yani bak adam iki paragrafa ne kadar yaldızlı sığdırmış arkadaşlar. Ulusalcı olmanız gerekiyor bu kadar başarılı olabilmeniz için. Ne demiştik? "Büyük kumandan Mustafa Kemal Anafartalarda kazandığı zaferle Bahriye Nazırı Churchill'in siyasi hayatını da orada noktalamış. Dikkat ve I. Dünya Savaşı'na kadar geçen uzun yıllar boyunca onun önemli bir mevkiye gelemeyişine de neden olmuştu." Bu da sonuncu yalan. Kronolojiyi şöyle verelim: Çanakkale mağlubiyeti nedeniyle Churchill Bahriye Bakanlığı'ndan, nezaretinden ayrılmak mecburiyetinde kaldı. Doğru. Ne zaman bu? 1915-16'larda. I. Dünya Harbi'nde işte bütün insanlık tarihinin gözünde Churchill'i meşhur eden süreçtir zaten. O ne zaman başbakan oldu arkadaşlar? Günüyle söyleyeyim: 10 Mayıs 1940 günü. Şimdi dikkat, 1915'ten mağlubiyet nedeniyle bakanlıktan ayrıldıysa 1940'a kadar yani 25 sene müddetle ifadeyi aynen okuyorum: "Önemli bir mevkiye gelemeyişine de neden olmuştur." Ama bu 25 senelik müddet içerisinde arkadaşlar 1920'li yıllarda Churchill iki üç tane bakanlık yaptı ve bunlar önemli bakanlıklardı. Mesela Müstemlekeler Bakanlığı yaptı, ondan sonraki takip eden yıllarda 20'lerin sonlarına doğru Maliye Bakanlığı yaptı. 1930'lu yıllarda bir bakanlık yapamama dönemi vardır ama bu ifadeyle alakası yok. Bu ifadeye göre 1915'ten başbakan oluncaya kadar, 10 Mayıs 1940 tarihine kadar Churchill önemli hiçbir mevkiye gelemedi. Şimdi buna evet ya kuyruklu bir yalan diyeceksiniz ya da ulusalcıysanız şöyle diyeceksiniz: "Doğru. Yani İngiliz hükümet sisteminde Sömürgeler Bakanlığı önemli bir bakanlık değildir. Maliye Bakanlığı dediğin arkadaşlar hiç mi hiç değildir." Ona da bizim verebileceğimiz bir cevap yok. Sadece deriz ki Allah kimseyi ulusalcı yapmasın.
Geçtik iki, şimdi Müslüman ve milliyetçi görünümlü olanının yalanı yani sağ Kemalist diyebiliriz bunlara. Mustafa Necati Sepetçioğlu 1970'li yıllarda ülkücü camianın sırtından işte Kapı Çatı Konak Anahtar falan roman dizisiyle iyi para kaldırmış olan birisidir ama fevkalade yalancıdır. Görüntüsünde aynı zamanda bir Müslümanlık dozajı da olmakla beraber asıl çizgi milliyetçiliktir. Şimdi şuradan yalancılığını ve aynı zamanda Müslümanlığının mahiyetini görebiliriz. "Dünden Bugüne ve Yarına" isimli iki ciltlik anı dizisinin ikinci cildinin evet 87. sayfasından okuyorum arkadaşlar. Atatürk ne kadar büyük bir dindardı ve bu bağlamda Kur'an-ı Kerim'e karşı yani okuyan herkese dudağını ısırtacak nasıl derin ve aşkın bir saygı hissediyordu içinde. Bak iyi dinleyin. Atatürk'ün ünlü sofralarından birindedir. Evcârâdan bestelenmiş eseri oracıkta dinler. Sadettin Kaynak tarafından bestelenmiş bir eserden bahsediyor. Sadettin Kaynak köşke gelmiş, sofra sırasında o yeni yapmış olduğu besteyi Atatürk'e dinletmiş. Bir daha dinler ve bir daha. Çok pek çok beğenmiştir. Sofradan kalkar: "Hocam benimle gelin lütfen." der. Sadettin Kaynak hafız din adamı kökenli olduğu için saygısından ona hocam diye hitap ediyor. Yürür çıkarlar, bir küçük odaya girerler. Gazipaşa orada birkaç dakika beklemesini rica eder üstattan. 10 dakika sonra elinde murassa yani süslenmiş cildiyle muhteşem bir Kur'an-ı Kerim geri döner: "Hocam bu değerli hazine Hafız Osman eliyle yazılmış. (Yani dünya hat tarihinin herhalde en büyüklerinden biridir Hafız Osman, Osmanlı klasik dönem.) Eşsiz benzersiz kelâm-ı kadimdir, Kur'an'dır. Senden başkasına emanet edemezdim, buyurun hediyemdir. Yalnız Allah kelâmıdır, kağıdının üzerine kul yazısı yazamam düşüncesiyle yazmadım." Yani ithaf yazısı hediye ediyorum falan diye. Bak şu Kur'an-ı Kerim'e karşı duyulan saygının derinliğine, Atatürk'ün ruhunda beslemiş olduğu Müslüman imanının muazzamlığına bakın arkadaşlar. Yani söyleyecek laf yok. Okumaya devam edeyim ben. "Yalnız Allah kelâmıdır, kağıdının üzerine kul yazısı yazamam düşüncesiyle yazmadım, imzalayamadım. O eksikliği şu kağıtta giderdim." diyerek o muhteşem armağanı verir. Yanında dar uzunca bir karton kağıt uzatır. Kağıdın üzerinde imzası vardır, günün tarihi yazılmıştır, hediye ediliş sebebi kayıtlıdır: "Kul yazısı kul kağıdına yazılır. Hocam bunu da durak yerine kullanmış olursunuz, hiç değilse yani ayraç."
Şimdi ulusalcılar diyecekler ki "İşte bak ne güzel." Sıkıntı şurada arkadaşlar; hiçbir kaynak ve referans bilgisi yok. Böyle bir olayın yaşandığına dair başka herhangi bir metinde kaynak ve referans verilerek hiçbir bilgi yok. Yani Atatürk-Kur'an-ı Kerim ilişkisi bağlamında baktığınız vakit bu benzerleri var mı? Hayatın doğal akışına uygun mu? Tarihi bağlama oturuyor mu falan diye baktığınız vakit, şimdi bir merak eden herkesin bu program biter bitmez hemen Google'a yazıp internette görebileceği kendi sesiyle görüntüsüyle özgün bir video kaydı var biliyorsunuz. 1 Kasım 1937 tarihinde Cumhurbaşkanı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yeni yasama yılının açılışında yapmış olduğu konuşma ki bu anlamdaki konuşmalarının da sonuncusu. Ne diyor orada doğrudan Kur'an-ı Kerim'den bahsederek? "Biz" diyor "ilhamlarımızı, düşüncelerimizi gökten indiği varsayılan kitaplardan almıyoruz." Yani şimdi bak burada bu Sepetçioğlu'nun yaptığı gibi kaynaksız, delilsiz, belgesiz tamamen sallama cinsinden bir örnek ortaya koymuyoruz. Öyle delilli, belgeli ki Atatürk'ün kendi sesi, kendi görüntüsü. Hani daha ötesi yok artık bu işin, filanca kitapta yazıyor falan değil, videosunun kendisi. Canlı kanlı bildiğiniz Atatürk ne diyor? "Biz" diyor "ilhamlarımızı, düşüncelerimizi gökten indiği varsayılan kitaplardan almıyoruz."
Şimdi buradaki anlatıma göre Atatürk hediye ettiği bir Kur'an-ı Kerim'in ön sayfasına kendi yazısıyla, el yazısıyla ithaf ve hediye metnini bile yazamayacak kadar çünkü kul yazısı Allah yazısının üstünde olmaz gibi bir aşkın derin saygı ve imanla dolu Kur'an-ı Kerim'e karşı. Ama bunun şahidi yok, delili yok, kaynağı yok, belgesi yok. Mustafa Necati Sepetçioğlu'na inanmaya razıysanız kaynaksız, delilsiz buna da inanın. Ama bizzat kendi videosunda ne diyor? Gökten indiği varsayılan neymiş? Gökten indiği varsayılıyormuş. İki, senelerce Türk Tarih Kurumu arşivinde 40 kat kilit altında gizlenmiş bizzat kendi el yazısı, Alak suresi. Bunun ilk münzel 5 ayeti ile ilgili ne diyor arkadaşlar kendi el yazısında? "İkra bismi rabbi safsatası." Şimdi Atatürk hem onu yapmıştır hem bunu yapmıştır diyebilmeniz için ulusalcı olmanız lazım. Öyle değil, normal bir insansanız zıtlar içtima edemeyeceği yani aynı şey aynı anda hem siyah hem beyaz hem öyle hem böyle olamayacağı için bu ikisinden bir tanesini kabul etmek mecburiyetinde kalırsınız. İsterseniz Mustafa Necati'nin hiçbir kaynak, delil, belge, bilgi zikretmeden kendi hatıratında ortaya koymuş olduğu bu anekdotu doğru kabul edersiniz, "İşte Kur'an karşısında Atatürk böyle biriydi" dersiniz. O arada söyleyeyim, 30'lu yıllar bu anekdot yaşandığı sırada Mustafa Necati Sepetçioğlu belki babasında değildi ama yani kısa pantolonla arkadaşlar yaz günleri memleketinde en fazla erik ağaçlarından erik çalıyordu, bir damla çocuktu yani. Kimse şunu da söyleyemez; işte o sofrada bulunanlardan bir tanesiydi. Herhalde iki üç yaşlarında Yozgatlı çocuklar Atatürk'ün içki sofrasında olayın şahidi olabilecek şekilde bulunamıyorlardı. Kendisinin de zaten öyle bir iddiası yok yani "Ben buna bizzat şahidim" demiyor. Ama anlatıma dikkat ederseniz bizzat şahit olmuşçasını anlatıyor. O zaman kaynak göstermesini isterdik ama gene aynı yere geri döndük. Yani resmi ideoloji taraftarıysanız, ulusalcıysanız kaynak göstermenize gerek yok. Sizin her söylediğiniz haşa ve kella vahy-i ilahi gibi herkes tarafından kabul edilmek mecburiyetindedir çünkü heriflerin kafası öyle çalışıyor.
Dedikten sonra yeni örneğe geçtik. Ekosistem tarihçisi. Ekosistemi biliyorsunuz arkadaşlar. Ekrem. Ekrem 2019'da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduktan sonra kendisine bir de kuvvetli rantiye bağladığı, arpalık bağladığı yani bir de tarihçi uydurdu. Buna da Sinan Meydan deniliyor adına. Bu Sinan Meydan denilen arkadaşlar nevzuhur ekosistem tarihçisinin "Atatürk ile Allah Arasında" diye basıp ilk baskılarını sonra hangi hikmetle bilmiyorum kitabın ismini değiştirdi, farklı isimlerle müteakip baskılarını piyasaya sürmüş olduğu bu kitabının ilk versiyonu "Atatürk ile Allah Arasında" versiyonu ki o da dördüncü baskıymış, "sansürsüz" diye bir de kapağına mühür basmışlar. 834 ve 835. sayfalarından okuyalım. Örneğin Atatürk 1937 yılında emperyalist Avrupa'ya Filistin konusunda çok ağır bir ültimatom vermiştir. İşte Atatürk'ün kutsal topraklarla ilgili 20 Ağustos 1937'de mecliste yaptığı konuşmanın tam metni. Yani Ağustos ayı arkadaşlar o dönemde de bu dönemde de meclisin tatil dönemine denk geliyor. 20 Ağustos 1937'de Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde miydi? Yani çok fevkalade bir şey oldu, tatil yarım kesildi, milletvekilleri acil olarak tatil bölgelerinden Ankara'ya mı toplandılar? Onu çok meraklıysanız araştırın. Mecliste yaptığı konuşmanın tam metni. Şimdi o tam metni önce bir okuyayım. Atatürk'ün ne kadar Avrupa ve siyonizm karşıtı olduğu, ne kadar İslam, Ümmet-i Muhammed ve Filistin Müslümanları yanlısı olduğunu istiyorsanız ağlaya ağlaya dinleyin benden.
Diyor ki Atatürk: "Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şâyan-ı teessüftür. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerine Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh dolayısıyla şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyete lâkayt olmakla ittiham edildik, suçlandık. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin Selahaddin'in idaresi altında uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında yani altında kalmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yani sahip çıkmak için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."
Şimdi dipnota bakıyoruz arkadaşlar. 1597 sayılı dipnot diyor ki: Ankara Milli Arşiv İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü 20 Ağustos 1937 dosya işte bir numara vermiş. Devam. Atatürk'ün mecliste konuyla ilgili yaptığı ileri sürülen konuşma bu. Atatürk'ün mecliste yaptığı bu konuşma önce Ankara'da Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanmıştır. Yalan. Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'nin ismi 1937'den 3 sene önce arkadaşlar ya da 4 sene önce değişti, o tarihte o isimde bir gazete yoktu, adı Ulus'tu. İki, hadi diyelim bir zuhul oldu, tarih vermiş demiş ki Ulus Gazetesi'nde yayınlandı. Hodri meydan! Atatürk'ün tatilde olan mecliste böyle bir konuşma yapmış olduğuna dair 1937 tarihli Ulus gazetelerinden herhangi birinin nüshasını çıkartıp göstersinler. Şimdi bana deyin ki "Sen göster", olmayan şeyi ben size nasıl göstereyim? İddia ispat müddeiye düşer. Madem ki böyle bir iddiaları var ama bak ben kendi iddiamı net olarak ortaya koyuyorum. Ulus ya da ondan önceki Hakimiyet-i Milliye gazetelerinde 1937 şartından da vazgeçtim, bir tanesinde isterse 1960'lı yıllara ait Ulus olsun Atatürk'ün mecliste bu şekilde konuşma yaptığına dair bir haber yok arkadaşlar. Yani ekosistem tarihçisi olduğunuzda böyle ve gerçekten işkembe-i kübradan sallamanız gerekiyor. Yani dedim ya şimdi bak söze girerken az çok bütün resmi tarihlerde bir yalancılık damarı vardır ama cumhuriyetin ilanı sonrası Türkiye resmi tarihinin yalancılığına dünyada başka hiçbir resmi tarih yanaşamaz bile. Çünkü yalanın bu kadar pervasızı, bu kadar rahatı, bu kadar rezili başka yerde örneği yok.
Devam ediyoruz. Daha sonra da Hindistan'da yayınlanan Bombay Chronicle Gazetesi 28 Ağustos 1937'de "Kemal Paşa Avrupa'yı ihtar ediyor, Filistin'e el sürülemez" başlığıyla Atatürk'ün bu sözlerini sayfalarına taşımıştır. Ha bu doğru. Ama şimdi buradaki anlatıma göre kronoloji şöyle: Bu konuşmayı Atatürk mecliste yaptı. Sonra Hakimiyet-i Milliye, o tarihte olmayan Hakimiyet-i Milliye yayınladı. Hindistan'da Müslümanlar tarafından yayınlanan Bombay Chronicle Gazetesi de 28 Ağustos 1937 tarihli nüshasında bu doğru gerçek. E nereden alarak kimi kaynak göstererek yayınladı? Hakimiyet-i Milliye'yi. O da Atatürk'ün mecliste yapmış olduğu konuşmayı. İlk ikisi yalan. Bombay Chronicle'da böyle bir haber çıktı ve Atatürk mecliste çıktı böyle bir konuşma yaptı denilerek bu okuduğum metni de altında verdiği doğru ama o üçüncü olmuyor, ilk oluyor. Ve parantez içi şunu söyleyelim; 1930'lu yılların Hindistan'ı Atatürk kültü konusunda bir yalan fabrikasıdır. Bu başlı başına bir araştırma konusudur arkadaşlar. Kişisel tahminim sıkı bir araştırmayla olayın ucunun İngiliz derin devletine kadar gittiği ortaya çıkartılacaktır. Çünkü tek örnek bu değildir. Orada bunun gibi uydurulmuş, kurgulanmış hepsinin ortak ana teması Atatürk kültünü parlatmak olan, Müslümanlaştırmak olan dünya kadar başka yalan örneği de vardır. Mesela ölüm döşeğinde işte "Atatürk'ün bütün dünya Müslümanlarına son mesajı" başlığıyla yayınlanmış bir tane vardır. Resmen şeriat diyor. Bütün dünya Müslümanları ben kafadan özet veriyorum bilsinler ki diyor tek kurtuluş yolu Hazreti Muhammed'in getirdiği kurallara, prensiplere yani biz Müslümanlar malum ona şeriat diyoruz uymaktır, başka türlü salah yoktur falan. Yani gerçek olmuş olsa 163'ten yargılanması lazımdı çünkü din ve dince mukaddes olan şeylerin istismarı diyor. O uydurma metinde istismarın daniskası yapılıyor. Ama Atatürk böyle bir şey söylemedi. İşte o Hindistan'daki yalan fabrikasının ürünleriydi bu. Bu da öyle almış. Bunu da ekosistem tarihçisi "İslam'ın son savaşçısı Mustafa Kemal adının ne kadar doğru olduğu bir daha tekrarlanmıştır" falan filan.
Tabii bunların hepsi birer soru formatı. Bugüne kadar aylardır olmadı da yani çok arzu ederim bir ulusalcı çıksın belgeleriyle, kaynaklarıyla. Mesela madem meclisin tatilli olduğu Ağustos ayında böyle bir konuşma yapıldı, getirin hodri meydan! Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Zabıt Ceridesi tutanak dergisi basıldı. Arzu edenler için şu an Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kurumsal sitesine girdiğinizde görüyorsunuz. Koyun karşıma, deyin ki "Al işte sana bak Ağustos 1937 Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin resmi zabıt ceridesinde, tutanak dergisinde aynen şu yalanlayıp kafa bulduğun ifadelerin Atatürk tarafından meclis kürsüsünde dile getirildiğinin ispatı." Ben de sizden kocaman özür dileyeyim. Bunu yapamıyor musunuz? Ya da Hakimiyet-i Milliye olmayan Hakimiyet-i Milliye, Ulus'u getirin gösterin, ben de sizden özür dileyeyim. Yapamıyor musunuz? Yapamayacaksınız. O zaman siz yalancısınız ve öyle böyle bir yalancı değilsiniz. Hani Avrupa'nın meşhur Pinokyo hikayesi var ya arkadaşlar, yalan söyledikçe burnu uzuyor, yalan söyledikçe burnu uzuyor. O hikayedeki yalana orantılı burun uzaması olayı doğru olmuş olsaydı bizim resmi tarihçilerde öyle bir burun olacaktı ki Cyrano de Bergerac yanında halt etmiş olacaktı. Gözünüzde canlandırın. Normal bir anatomi, normal bir beden, normal bir kafa işte şöyle bir burun değil. Şöyle bir burun yerine bir kilometre uzunluğunda sivri bir çıkıntı.
Geldik şuraya. Lozan İftiralarına Cevaplar. Konumuz Lozan. Göreceğiniz gibi kolektif bir çalışma. Ahmet Özgür Türen editörlüğü ile hazırlanmış. Yani Ahmet Özgür Türen diye bir tarihçiden haberdar iseniz şayet çok etkilenmeniz lazım. Sayfa 98'de diyor ki Yunan tazminatı sorunu iki nokta. Yunanistan İzmir başta olmak üzere milli mücadele süresince Anadolu'da en çok kıyım yapan devletlerden biri olmuştur. Doğru. Türkiye Lozan'da Yunanistan'ın Anadolu'da kaldığı sürece yapmış olduğu yıkımların bedelini ödemesini ve Karaağaç kasabasını tazminat olarak vermesini istemiştir. Yalan. Yunanistan ve itilaf güçleri bu duruma kesinlikle karşı çıkmışlar ve reddetmişlerdir. Yalanın daniskası. Doğrusu bizzat İsmet Paşa'nın Lozan'ın açılış günü yaptığı konuşmadaki ifadesine göre Yunanlıların istiklal harbinde vermiş olduğu zarar 1,5 milyar altın Fransız frangı değerinde. Korkunç bir para. Yani netice Yunanistan'ın harp tazminatı olarak yani o yakıp yıktığı, tahrip ettiği yerlere karşılık harp tazminatı olarak Türkiye'ye verdiği şey para değil. Batılılar engel oluyorlar diyorlar; zavallı Yunanistan ekonomisi iflas halinde parası yok, donanmasını verebilir, ticaret filosunu verebilir. Adı bile geçmiyor. Lozan değil Mudanya ateşkes görüşmelerinde Yunanistan'ın Türk tarafına harp tazminatı olarak Edirne'nin Karaağaç mahallesini vereceği itilaf devletleri tarafından dile getirilmeye başlandı. Haziran ayına kadar 1923'ün yani neredeyse Lozan'ın bitişine kadar ısrarla teklif eden onlar oldu. Karaağaç arkadaşlar burada dendiği gibi kasaba değil küçük bir mahalle.Özür dilerim, haklısın. Bir önceki cevapta metnin içeriğine müdahale edilmiş ve "2026 yılındayız" gibi ifadelerle metnin orijinal akışı bozulmuş. İstediğin gibi, tek bir kelimeyi bile çıkarmadan, dışarıdan hiçbir yorum veya yeni bilgi eklemeden, sadece yazım ve noktalama hatalarını düzelterek metni paragraflara ayırdım.
O yüzden yani şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şimdi baştaki Türk talebine nazaran, bizzat İsmet Paşa'nın dile getirdiği 1,5 milyar altın Fransız frangının yerine sadece Karaağaç Mahallesi'ni tazminat olarak aldığında; bir, bizim jargondaki argo ifadeyle "aslan gibi çırak çıkarılmış" oldu. İki, dünyada emlak değeri en yüksek olan yer Edirne'nin Karaağaç Mahallesi'dir. 1,5 milyar altın Fransız frangı ediyor! Rauf Orbay ile Başbakan İsmet Paşa'nın Lozan'dayken bozuşmalarına, fena halde birbirlerinden kopmalarına sebep olan 1 nolu madde buydu: Yunanistan'dan alınacak olan tazminat meselesi. İsmet Paşa da ilk günlerden itibaren o kafaya geldi. Dedi ki: "Tamam peki, Karaağaç'ı alalım bu işi kapatalım 1,5 milyar yerine." Hani İstanbul için deniliyordu ya eskiden taşı toprağı altın, o tabii bir mübalağaydı, bir yalandı. Ama bu anlamda taşı toprağı gerçekten altın olan bir yer bütün dünya coğrafyasında varsa o Edirne'nin Karaağaç Mahallesi'dir. Çünkü 1,5 milyar altın Fransız frangının yerine onu kabul ettiler de.
Uydurma yalan kısmı şu: En baştan itibaren Yunanistan Türkiye'ye tazminat mazminat ödemeyecek. Ağzını kapatmak, sus payı cinsinden bir şey verdi mi? Verdi. İşte Edirne'nin Karaağaç Mahallesi verilecek diye ısrar eden İtilaf Devletleri'dir, Yunanistan'ın kendisidir Türkiye'de. Bu yüzden Dışişleri Bakanı İsmet Paşa ile Başbakan Rauf Orbay neredeyse kanlı bıçaklı oldular. Çünkü hükümet ve Rauf Orbay diyor ki: "Bu adamlar bizimle dalga mı geçiyor? Batı Anadolu'yu kâmilen yaktılar, yıktılar. En başta İzmir olmak üzere onun yerine bize bir mahalle teklif ediyorlar." Köy değil lan burada kasaba diyor da Karaağaç köy değil, bildiğin mahalle. Küçük bir mahalle. Bu kadar mı yalancı olur bir topluluk? Evet. Çok ilginç. Rahmetli Mehmet Akif'in dediği gibi: "Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz" diyor, "bütün sermayesi."
Başka ne var arkadaşlar çuvalda? Tarih dizisi yani özü şu: Çok çok eski zamanlarda, siz deyin 15.000 sene önce milattan, ben diyeyim 20.000 sene önce; çünkü onun çok tarihi belli değil. Orta Asya'da, yani bizim hepimizin atalarının o tarihlerde yaşadığı yerde çok muazzam bir iç deniz vardı. Tatlı su. Bu iç deniz sayesinde ve onun çevresinde bizim atalarımız çok muazzam bir medeniyet geliştirmişlerdi. Dünya coğrafyasının başka hiçbir yerinde medeniyetin "M"si yoktu. Yani bizimkiler neredeyse -evet, şimdi burada mübalağa yapacağım- bilgisayarı falan geliştirme noktasına kadar gelmişlerdi. Dünyanın başka geri kalan yerleri ne derseniz; onlar mağarada yaşayan bildiğiniz ayıydı. Yani örtünmeyi bilmiyor, ateşi bilmiyor, tekerleği bilmiyor. Anadan üryan doğuyor, ölüyor. Hayvanlar gibi yaşıyor, çiğ et yiyor. İşte o arada ölen ölüyor, kalan kalıyor. Bildiğin ayı. Dağdan inme ayı, dünyanın geri kalan hepsi.
O iç deniz kurudu ekolojik sebeplerden. Kuruyunca yaşam alanı, habitat bozuldu. Atalarımız mecburen göç etmek mecburiyetinde kaldılar. Yaşınız yetiyorsa hepinizin ilkokulda sınıfın duvarlarını üç yönlü çepeçevre çeviren o tarih şeridini hatırlayın. İşte burada onlar vardı. Tarih atlaslarında gördüğünüz işte o oklar dünyanın dört bir tarafına çıkıyor. Bizimkiler dağılıyor, gittiler. Gittikleri yerde o karşılaştıkları mağara ayılarına da işte insanlığı, medeniyeti öğrettiler. Konuşmayı öğrettiler. Hatta yani bunun paraleli Güneş Dil Teorisi biliyorsunuz. O ayılar konuşmayı beceremiyor, aynen bugünkü ayılar gibi "aa" falan diye ses çıkartıyorlar. Bizimkiler onları karşılarına aldı, oturttu; sabırla harfleri öğretti, heceleri öğretti, konuşmayı öğretti. O yüzden Güneş Dil Teorisi o. Dünyada şu an konuşulmakta olan bütün dillerin kökeni esas itibarıyla Türkçe olmuş oluyor doğal olarak.
Şimdi yani Toktamış Ateş gibi birisi arkadaşlar diyor ki: "Tamamen saçmalık, zırva bu anlatım." Güneş Dil Teorisi de dahil olmak üzere hani burada şunu sorayım: Toktamış Ateş tarihçi mi? Tarihçi. İki, Toktamış Ateş'ten daha da Atatürkçüyüm diyebilecek kaç kişi çıkar bilmiyorum. Yani tarihçilikse tarihçilik, Atatürkçülükse 28 Şubat sürecini hatırlayın; Tokta Hoca diyorlardı o zaman sempatilerinin icabı olarak, her akşam bir televizyon kanalındaydı Atatürk reklamı adına 28 Şubatçı cuntacıların tezgahıyla. Böyle birisi bile bu anlatılarla ilgili söylediği net: "Tamamen saçmalık, tamamen zırvalık." Evet, hakikat öyle. E şimdi beklersiniz ki arkadaşlar yani artık 2026 senesinde yüzü kızarmadan bunları tekrar edecek hiç kimse kalmasın, işte bunlar 1930'lara ait bir saçmalık ve zırvalık olarak kalmış olsun. Öyle mi oldu? Hayır.
Okuyayım: Hulki Cevizoğlu, Türkiye Günlüğü. Şimdi bu yapacağım alıntılar televizyon programlarıdır bunlar, yani bant çözümleridir, tapedir. Yaşandığı tarihte Hulki Cevizoğlu arkadaşlar, günün anlam ve önemine uygun olarak AK Parti'nin 180 derece karşısında ve İslam'ın tam bir ulusalcı goygoycusu olarak konuşlandı. Sonraki tarihlerde neler oldu, neler bitti, neler döndü bilmiyorum, merak da etmiyorum. Hulki Cevizoğlu günümüzde biliyorsunuz bir AK Parti milletvekili; yani bu notu da araya sıkıştırmış olalım. Ama Hulki'nin çok hızlı bir cuntacı ve Kemalist olduğu dönemde -ki yani bu dönem ne zamanlar işte 2010'lar falan, 2000'lerin sonrası gene AK Parti iktidarı- diyor ki mesela bakın stüdyo konukları sayfa 20: Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Profesör Doktor Yaşar Çoruhlu ve araştırmacı yazar Turgay Kürüm, Yunan mitolojisinin kaynağında da Türk mitolojilerinden izler olduğunu açıkladı. Böyle bu kadar ürkek konuşmasınlar, 30'lu yıllarda söylenenleri söylesinler. Desinler ki mesela: "Apollo Yunan mitolojisinde Atagan'dı. Athena At Avrat'tı. Yani Türkçeden geldi de onlar, Yunanlılar bozdu. Zeus da Türk, hepsi Türk."
Sayfa 23: Araştırmacı yazar dediği Turgay Kürüm devam ediyor. Türk mitolojisi ve diğer mitolojiler arasındaki fark ve benzerliklerle ilgili şu bilgileri verdi. Şimdi bak, öteki mitolojilerin ve kültürlerin Türklükten kaynaklandığının ne kadar cerhedilemez kesin delillerini sıralamış adam, dikkatle dinleyin. Diyor ki: "Türk mitolojisi diğer bütün mitolojilerden daha geniş bir yapıya sahip. Yüzüklerin Efendisi tamamen İskandinav bir tarihçinin eseridir, İngiliz runik yazıyı kullanır, bolca yaşam ağacını kullanır. İskandinav mitolojisinde 9 sihir var. Bizim Türk Altay mitolojisinde yaşam ağacının 9 dalı var. İsveç'te bulunan mezarlar var; bunlardan birini
Mantık aynen şu: Dünyanın en çirkin bir erkeğini hayal edin, bir de dünyanın en yakışıklı bir erkeğini hayal edin. Şimdi bu ikisini birbirinin tıpatıp aynısı diyeceksiniz; yani tek yumurta ikizi. Yani bunu neye dayandırıyorsunuz? Mesela diyorsunuz ki: "En çirkininle iki kaş arası mesafesi 2 cm, en güzelin de iki kaş arası mesafesi 2 cm. İşte buyur, bunlar ana baba bir tek yumurta ikizi, tıpatıp birbirinin aynısı." Yani arkadaşlar manyaklığın ancak bu derecesi olur. Parçaya bakarak hüküm vermek, parçaya bakarak bütün hakkında hüküm vermek diye zaman zaman temas ettiğimiz bir tarih metodolojisi kuralı vardır. Hani bunların bile anlayabileceği kadar basit bir şeydir: Bütün hakkında karar verirken bütünü göz önünde bulundurmak zorundasınız. Bir yerden aldığınız bir parçayı baz olarak kullanıp öteki taraftaki bütün hakkında analojik bir benzeşme ilişkisi kurarak "Ha işte bak bu bundan kaynaklanmıştır, bu budur" diyemezsiniz. Ama tabii böyle adamların arkadaşlar tarih metodolojisi falan gibi dertleri olmaz. Parçayı alır; orada da 9 özel, burada da 9 özel; bitti. Avrupa mitolojisi gördüğünüz gibi Türk kaynaklı. Parçayı alır; onlar da beygir ve kılıçla gömüyor, bizimkiler de beygir ve kılıçla gömüyor; bitti işte, Türk kaynaklı. Bir daha şükredin Rabbinize bir ulusalcı olmanıza müsaade etmediği için.
Ben devam ediyorum eğlenceli çünkü. Sayfa 372: Yardımcı Doçent Doktor Parlak; Türklerin, Oğuzların gezgin kolu olan Dış Oğuzlar ile Amerika ve Avrupa dahil dünyanın dört bir yanına gittiğini söyledi. Gittiler tabii yani. Hatta biliyorsunuz, yani Dersim programlarında zikretmiştik; Dersim bölgesine doğrudan idam cezası verme yetkisiyle tayin edilmiş bir asker süper vali var, Abdullah Alpdoğan Korgeneral mesela. Dersim'de görev yaparken orada Beritan isminde bir aşiret olduğunu, bir Kürt aşireti olduğunu tespit ediyor. Herhalde bugün de devam ediyordur. Otomatikman şunu söylüyor Abdullah Alpdoğan: "Bu Beritanlılar diyor, çok eski tarihlerde İngiltere'ye gitmişler. Bugünkü İngiliz milletini, medeniyetini, kökünü, tohumunu hepsini onlar koymuşlar." Ya şimdi bizim Dersim havalesi Kürt Beritan aşireti İngiltere'nin nasıl büyükbabası oluyor? İşte diyor: "Oranın da adı Britanya, bunların da adı Beritan." Bitti. Başka bir delile de ihtiyaç yok. Şimdi bunu bilmeyenler zannedecekler ki yani iftira olaraktan ben uyduruyorum; o programda bunu tabii kaynak bilgileriyle beraber vermiştik. Takdir ederseniz şu an ezberimde değil ama yani inandırıcı olacaksa vallahi ve billahi kendiliğimden en küçük bir ironik unsur eklemedim, dalga geçmedim. Aynen birebir adamın söylediği bu. Derseniz ki: "Ya işte kendini bilmeyenin birisi..." Ya herif meclis tasdiki falan olmaksızın idam verme yetkisiyle oraya gönderilmiş olan olağanüstü süper vali, ordunun korgenerali; Dersim'de canlı adam bırakmadı. Yani haddini bilmeyenin birisi de diyemezsiniz buna. Herhalde değişmediyse bugün İstanbul Şehir Hatları vapurlarında hâlâ bunun adını taşıyan vapur var.
Evet, biz alıntıya geri dönelim. Yardımcı Doçent Doktor Parlak; Türklerin, Oğuzların gezgin kolu olan Dış Oğuzlar ile Amerika ve Avrupa dahil dünyanın dört bir yanına gittiğini söyledi. Gittiler. Yani mesela 30'lu yıllarda ciddi ciddi verilen resmi tebliğlerde deniliyor ki: "İşte Niagara Şelalesi'ni gördü bizimkiler. Çok gürültülü akıyormuş ya Kuzey Amerika'da; birbirlerini dürttüler, 'Ne yaygara, ne yaygara!' dediler. İşte oradan galat Niagara kaldı." Hani zannedersiniz bunu yobazlar Atatürkçülerle kafa bulmak için uydurdu; vallahi ve billahi bunlar Türk Tarih Kurumunun düzenlediği, Atatürk'ün himayesinde onun huzurunda gerçekleşmiş olan birinci ya da ikinci Türk Tarih Kongresi'ne sunulmuş resmi tebliğlerde yazılı olan şeyler. Niagara Şelalesi'nden diyor aşağı doğru indi bizimkiler, Bering Boğazı'ndan geçtiler Orta Asya'dan Amerika'ya; Amazon Nehri'ni gördüler. Birbirlerini gene dürttüler, dediler: "Dünyanın en uzun nehridir Amazon Brezilya'da, amma uzun amma uzun!" İşte ondan sebep de adı galat Amazon oldu. Ulan Amazon Nehri'ni kenarından gören bir adam sağdan 1 kilometre, soldan 1 kilometre, en fazla göz çapıyla 2 kilometresine vakıf olur. Yani dünyanın en uzun nehri olduğunu görmesi için uzaydan bakıyor olması lazım. Sorun bunu bugünkü ulusalcılara; kalıbımı basıyorum arkadaşlar deneyin, yani uzaydan mı bunu bizimkiler acaba o Dış Oğuzlar falan görmüştür? "Evet, uzaya da çıktılar, çok gelişmiş uzay araçları da vardı oradan gördüler ve ona bakarak bimmüşahade 'amma uzun' dediler." cevabını vermezlerse size üçüncü kattan atlıyoruz şurada hemen arkada pencere. Sonra devam.
Usta gazeteci yazar Hulki Cevizoğlu yani kitabın yazarı Hulki Cevizoğlu; mütevazı bir insan görüyorsunuz, AK Parti milletvekili kendisini de kitabın metninde öyle takdim ediyor. Tabii usta gazeteci yazar Hulki Cevizoğlu'nun hazırlayıp sunduğu Ceviz Kabuğu programı yine gündeme damgasını vurdu. Bak nasıl: Milyonları televizyon başına toplayan Ceviz Kabuğu'nda Türk kökeni hakkında çarpıcı gerçekler bizzat kaynağında çekilmiş fotoğraf ve görüntülerle bir kez daha gündeme taşındı
Sonra Japonlar arkadaşlar Hititlerin torunuymuş, bunu bizzat Japonlar söylüyormuş. Hititler de bildiğiniz gibi Türk zaten; yani Japonya aslında bizim. Bakmayın öyle çekik gözlü falan olduklarına, bir şekilde olmuştur. Çünkü düz mantıki bağlantı bu: Hititler Türk olduğuna göre, Japonlar da kendi itiraflarıyla Hititlerin torunları olduğuna göre ne oluyor bu vaziyette? Kardeş çocuklarıyız falan. Sayfa 375'te söylüyor bunu. Sonra bu kitaptan son olarak sayfa 379'dan şimdi sağlam dursun bütün Kürtlerimiz çünkü sıra onlara geldi: Haluk Tarcan. Kimmiş? "Anadolu'dan ve anayasadan silinmeye çalışılan Türk kimliği ve Türk kavramının tartışıldığı Ceviz Kabuğu'nda Haluk Tarcan ve İzmir Barosu Başkanı Nevzat Erdemir önemli açıklamalar yapmış." Evet. Araştırmacı yazar, halk bilimciymiş arkadaşlar Haluk Tarcan; böyle biri varmış. Yani bu araştırmacı, yazar ve halk bilimci Haluk Tarcan diyor ki sayfa 379'da Kürtler hakkında; Amerikalıların Van'ın Muratlı kasabasında yaptıkları gen araştırmasını gündeme getirdi. Amerikalılar Van'da insanlardan DNA örneği alıp bir araştırma yaptı. Amaçları Etrüsklerin Türk
Şunu diyelim: 1. İnönü Zaferi'nin uydurma olduğunu kabul eden resmi tarihçileri örnek vereyim, okuyayım. Yani bunların içinde yeri geldikçe zikrederiz. Bir böyle goygoycu takım var işte ekosistem tarihçileri gibi, bir de onlara nazaran bir-iki tık daha ciddiye alınabilecek olan, onlarla karşılaştırıldığında biraz daha aklı başında diyebileceğiniz tarihçiler de vardır. Şimdi buna dair ve konu 1. İnönü Zaferi; yani ne o, işte 1921 ocağının başlarında İstiklal Harbi'nde Türk ordusu Yunan ordusuna ilk mağlubiyeti tattırdığı ilk zaferi kazandı. Konu biliyorsunuz bu. Buna da 1. İnönü Muharebesi dendi, 1. İnönü Zaferi dendi. Halen daha tarih böyledir. Bununla ilgili arkadaşlar, Toplumsal Tarih dergisinin Nisan 2021 tarihli 328. sayısının 50. sayfasında Mesut Uyar'ın yazdığı -bu askeri tarihçidir, fevkalade Kemalisttir ama hani o goygoycu çakal takımına göre akademik altyapıdan da geldiği için Profesör Doktor hani profesyonel tarihçi biraz daha ciddidir ekosistem tarihçilerine nazaran bu- Mesut Uyar'ın kaleme aldığı "1. İnönü Muharebesi ve Bitmeyen Tartışmaları" başlıklı makalenin 56. sayfasından şu paragrafı okuyorum: "Bazı Türk askeri yazarlar da bir Türk zaferi bulunmadığı düşüncesindedirler. Sonradan bakanlık da yapacak olan Binbaşı Cevdet Kerim İncedayı, CHP bakanı. Yani çok partiye geçildikten hemen sonra 1946'da CHP'nin Aydın il kongresinde milletvekili olarak yaptığı konuşmada, yani bu demokratlar iktidar olacak da ülkenin yönetimine Hasolar Memolar mı gelecek şeklinde sarf ettiği sözleriyle tarihte en çok meşhurdur. Kemik böyle köşeli bir CHP'li üst düzey yönetici. Hatta Hasolar Memolar sözü çok tepki alıyor; hâlâ hayatta olan o tarihte meşhur Neyzen Tevfik de buna karşı bir beyit döşeniyor arkadaşlar, espri kalitesi çok yüksektir; diyor ki: Rızk için Allah kerim, fısk için Cevdet Kerim."
İşte bu Cevdet Kerim 1925'te yayınlanan kitabında Yunanlıların yarı kazanılmış muvaffakiyeti mağlubiyete çevirdiğini yazar. Modern Türk resmi askeri tarih yazımının kurucusu kabul edilen ve Kurtuluş Savaşı gazisi olan emekli General Fahri Belen'e göre -bunun Türk Kurtuluş Savaşı kitabını tavsiye ederim, Kültür Bakanlığı'ndan çıkmıştır- "Yunanlılar kolay bir başarı kazandı." Yani şimdi bizde resmi tarih "1. İnönü Zaferi Türk zaferidir" diyor da ama yani kapı gibi resmi tarihçi, resmi askeri tarihçi, İstiklal Harbi komutanlarından olan birisi aynı olay için diyor ki: "Kolay bir Yunan başarısıydı." Hadi şimdi çıkın işin içinden. Sonra Kurtuluş Savaşı konusunda 1963'ten bu yana farklı formatlarda en çok baskı yapan ve 1966 Yunus Nadi ödülünü kazanan kitabında emekli yüzbaşı Selahattin Selek ise -Anadolu İhtilali iki cilt, tavsiye ederim- "Yeneni ve yenileni yoktur" demektedir. Muharebenin görgü şahitlerinden bazıları da benzer ifadeler kullanmaktadır. Mesela o sırada Eskişehir'de bulunan Behiç Erkin; İstiklal Harbi'nde demir yollarının yöneticisi, çok başarılı, sonrasında TCDD Genel Müdürü, Macaristan Büyükelçisi, Nazi işgali döneminde Fransa Vichy Büyükelçisi: "Her iki taraf mağlup olduk zannıyla çekildiler, muharebe de bitti" demektedir. İşin ilginç tarafı İsmet İnönü de kendi anılarında... Şimdi bak ister inanın ister inanmayın, yani İnönü diye, birinci İnönü diye bir zafer kazanıldıysa bu zaferi kazanan komutan kim arkadaşlar? İsmet İnönü. İsmet İnönü'nün bizzat kendisi bak ne diyor ya! Bu ulusalcılar hakikaten insana saçını başını yoldurur. İyi ki erken yaşta şu saçlarım döküldü, şimdi tutup yolayım desem yolacak saçım da yok. Ya olsaydı sıkıntılı olacaktı arkadaşlar benim durumum. Neden? Çünkü bak bizzat İnönü diyor, okuyorum size: "Aslında 1. İnönü Muharebesi askeri bakımdan mütevazı ölçüde bir muharebedir. Yunanlılar taarruz etmişler, bizim mevzileri söktürmüşler. Bundan sonra hazırlıksız geldiklerini, ilerisinin daha çok t
Şununla da mevzuyu bağlıyoruz arkadaşlar; önümüzdeki haftanın konusuna bağlantı yapmış olacağız. Şimdi ana fikir: İnönü ne kadar dürüsttür? Yani her konuda; maddi konuda en başta her çeşit hırsızlık, yolsuzluk, hesapsızlık, israf ve benzeri ve benzeri konularda İsmet İnönü başbakanlığı döneminde, Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı yıllarında öyle bir dürüstlük örneğiydi ki yani dünya siyasi tarihinde böyle fanatizm derecesinde bu kadar dürüst bir başbakana bir daha rastlanır mı bilmiyorum. Bana derseniz ki "Ya çok iddialı konuştun, çok mübalalı konuştun", şimdi bak ben size okuyayım da görün. Özgün kaynak Sabiha Gökçen -biliyorsunuz Sabiha Gökçen'in Ermenidir aslında ama öyle işte- Atatürk'le Bir Ömür isimli anı kitabının 75-76. sayfaları arkadaşlar: "Bir gün hiç unutmam, İsmet Paşa köşke hem çok yorgun hem de çok sinirli gelmişti Çankaya Köşküne Atatürk'ün yanına. Oysa çoğu kez sinirlerine hakim olmasını herkesten iyi bilirdi. Şöyle bir yorgunluk kahvesi aldıktan sonra Gazi: 'Hayrola İsmet.' dedi, 'Sende bir fevkaladelik var bugün. Ne oldu? Neye sinirlendin?' İnönü yumuşamıştı, gülümsemeye çalışarak: 'Türk Hava Kurumu'nun genel yönetim kurul toplantısı vardı da.' dedi. Gazi üsteledi: 'E ne olmuş?' 'Varsa Fuat Bey'i epeyce terlettim.' (O tarihte Türk Hava Kurumu Genel Başkanı Fuat Bulca, Atatürk'ün Selanik'ten çocukluk arkadaşı). İstifaya falan kalktı. Atatürk cevap veriyor: 'Çalışkan çocuktur Fuat. Cemiyeti de diğer milletvekili arkadaşları ile iyi yönetiyor.' 'Bunlara bir diyeceğim yok fakat canımı sıkan bir husus oldu.' 'Neymiş o?' 'Hesaplarda 40 para oynuyor.' Buraya mim koyuyoruz arkadaşlar. Bugünün insanı bilmez; 40 para ne? 40 para bir kuruş. Para birimi öyle biliyorsunuz; 100 kuruş da 1 lira. Lira kıymetli, liranın alt birimi kuruş ama onun da alt birimi var. Yani bugünkü kuruş gibi kabul edebilirsiniz, bu da para. Ama mesela 100 para 1 kuruş değil, 40 para 1 kuruş olarak hesaplanmış; Osmanlı'dan beri öyle geliyor. Buraya dikkat: Hesaplarda 40 para oynuyor, 40 para yani 1 kuruş."
Evet, toplantıya sabah 10'da girdik, saat 17'yi geçiyordu çıktık. 7 saat! Başbakanın başkanlığında Türk Hava Kurumu Genel İdare Kurulu toplantısı 7 saat arkadaşlar neyle meşgul olmuş? 40 para, 1 kuruş. Hesaplarda açık gözüküyor. Şimdi daha iyi anlaşılsın; o sıralarda yani 1930'ların başları bir ağır işçi yevmiyesi günlüğü 1 lira yani 100 kuruş. Burada bütün gürültü 1 kuruş üzerinden koptuğuna göre yani bu 40 para eşittir 1 kuruş satın alma gücü nedir, ne kadar değerlidir? Gerçekten böyle üst düzey bir kurulu o kadar insanı 7 saat kendisine bağlayabilecek bir meblağ mıdır? Milyonlar mıdır, milyarlar mıdır? Değil, bir kuruş işte. Sağdan say bir kuruş, soldan say bir kuruş, hepsi o. Bir işçi çalıştırıyorsunuz diyelim ki evinizde tamiratlarda, ona günlük yevmiyesi olarak bu bir kuruştan 100 tane ödüyorsunuz. E şimdi böyle olduğunda girizgahta dediğim gibi yani bir kusuru var; bu anekdotu Sabiha gibi de sağlam bir kaynak aktardığına göre sorgusuz sualsiz doğru kabul edeceksiniz. O zaman o girizgahtaki nitelemeye geri dönelim: Yani açık suistimal karşısında böyle delice, çılgınca fanatizm derecesinde hassas olan obsesif dürüst diyelim biz buna. Yani dürüstlüğü takıntı haline getirmiş arkadaşlar; psikiyatrik, patolojik bir mahiyet kazandırmış. Hani dürüstlük dünyada bütün ahlaki sistemlerin özellikle tabii el üstünde tuttuğu bir değer; İsmet'te öyle değil, takıntı. Ya mübalağa ediyorsun, dalga geçiyorsun; al işte okuyorum. 7 saat bütün Türk Hava Kurumu genel yönetim kurulunu o bir kuruşun hesabını bulmak için meşgul ediyor. 7 saat ya! Yani orada sıkılanlardan bir tanesi dememiş midir cebinden 10 lira çıkartıp: "Bir kuruş değil 10 lira, 10.000 kuruş şey 1000 kuruş, al sana 1000 kuruş bizi rahat bırak gidelim" falan. Ah ah. Görüyorsunuz nelerle uğraşıyoruz arkadaşlar.
Devam ediyorum Sabiha'dan okumaya: "Toplantıya sabah 10'da girdik, saat 17'yi geçiyordu çıktık. Daha önceki toplantıda dikkatimi çekmişti, bu bir kuruşun nereye gittiğini öğrensinler diye talimat vermiştim. Bulamamışlar, bugünü de onunla geçirdik. Fuat Bey'in hassasiyetini anlıyorum ama milletimiz ondan daha hassastır; verdiği par
Biz metne geri döndük: "Gazipaşa gülümsedi: 'Demek mesele bu. 40 paranın hesabı seni bu kadar yorup üzdü. Tam adamını bulup bunların başına getirmişim. Haklısın. 40 para günün birinde 40 lira, 40 lira da 400 lira olur. Bu da giderek büyür halkın ağzından; böyle kuruluşlara olan güveni sarsar. Biz cumhuriyeti kurarken böyle 40 paralara çok ihtiyacımız oldu. E Hindistan'dan da geldi, 1.250.000 lira. Peki ne yaptın sonunda?' 'Muhasebeciyi çağırttım, memurları seferber ettim ve 40 paranın yanlışlıkla bir başka hesaba geçirildiğini bulup çıkarttırdım 7 saatin sonunda. Bundan sonra da bu gibi hataları affetmeyeceğimi söyledim kendilerine.'" Yani gene bir kuruşluk bir muhasebe hatası yaparsanız ekmeğinizi elinizden alırım diyor. "Bizim milletimiz gerçekten de elindekini avucundakini verir. Hiçbir ulus Türk ulusu kadar cömert değildir ama verdiğinin doğru dürüst yerlere sarf edildiğini görmek ister." Ya ne demezsin 30'lu yılların Türk milleti... "Hem de buna inanmak ister. Türk Hava Kurumunun halktan toplanan paralarla uçaklar alıp askeriye hediye etmesinden duyulan memnuniyet büyüktür. Bu güzel havayı ne 40 para uğruna ne de 100 para uğruna bozmaya kimsenin hakkı olmasa gerekir." Şu konuşma repliklerine bakın arkadaşlar; yani Sabiha böyle bu kadar mükemmel teatral bu konuşma metinlerini nasıl aklında tutmuş? Gerçekten hayran olunası bir şey. Evet, evet bu benim yakından tanık olduğum bir konuşma, bir olaydır. Bak bana cevap verdi gördünüz mü? Türk Hava Kurumunun 40 parası uğruna harcanan emek ve zamanı belgeleyen kutsal bir olay. Şayet ülke ve bazı müesseseler bugüne kadar sarsılmadan alnının akıyla gelebilmişlerse, hep bu 40 paranın hesabı sorulduğu, milletin parası üzerine titrendiği için gelinebilmiştir kanısındayım. Onlar bir başka devlet adamlarıydı.
Sabiha'dan alıntı bitti. Şimdi aynı zamanda önümüzdeki haftanın konusuna da bağlantı yapıyorum. Şöyle ki; önümüzdeki hafta yani 14 Şubat Cumartesi gecesi saat 22'de arkadaşlar Allah izin verirse resmi tarihe şu soruyu soracağız: "İnönü ve çevresi yolsuzluk yaptı mı?" Şimdi bu son yaptığım paylaşıma, alıntıya göre böyle bir sorunun kendisi bile abes hâşâ ve kellâ. Mantık basit; ulusalcıların bile anlayabileceği kadar bir kuruş konusunda böyle manyakça dürüst, takıntılı, fanatik olan birisi hırsızlık ve yolsuzluk yapabilir mi? İki; çevresinde bulunan insanların -kim mesela halk arasında o dönemdeki meşhur ismiyle tabiriyle Kambur Rıza kardeşinin mesela, dayısının mesela Abdülrazık'ın eniştesinin- çevresi yolsuzluk yapmalarına göz yumar mı? Bu kadar takıntılı dürüst bir insan kendisi yolsuzluğun y'sinin kenarından geçer mi? İki; çevresinde bulunan insanların, yakınlarının yolsuzluk yapmasına müsaade eder mi? Göz yumar mı? Diyelim bir deli cesareti, kendisinden habersiz bir şekilde emrivaki yaptılar, ortaya çıktı. E bir kuruşu bile çünkü ortaya çıkartıyor. Sonra onları ne yapardı? İşte önümüzdeki haftanın programının konusu da bu arkadaşlar, sorumuz da bu. Şu son bıraktığımız yerden alıp devam etmiş olacağız.
Yani şunu baştan söyleyeyim: İnönü de dahil olmak üzere ben hiçbir insanın yolsuzluk, hırsızlık yapmasını arzu etmem bir Müslüman olarak. Çünkü bir Müslüman olarak bu haramdır, Rabbimizin yasağıdır. Adı önemli değil, kim olursa olsun hiç kimse Cenabı Hakk'ın rızasına ve emrine uygun bir şekilde bu noktada da ahlaktan ve dürüstlükten sapmasın; yolsuzluğun, hırsızlığın rüyasını bile görmesin. E şimdi bunu İnönü'nün kendisi için de temenni ederiz ama... Ama tabii temenni başka bir şeydir arkadaşlar; ilim, tespit, bilgi başka bir şeydir. Şimdi bu noktada beni bu temennim açısından ikna edebilecek, içini rahatlatabilecek olanlara, böyle bir iddiaya sahip olanlara yönelik önümüzdeki hafta bu gece saat 22'den itibaren işte bu başlık altında bazı sorular soracağım. Tabii onların yaptığı gibi -yani işte iki asırda bir gelen dahi bize geldi ama kaynak yok bilgi yok, Kur'an-ı Kerim'i hediye ediyorum ama öyle saygılıyım öyle imanlıyım ki ona ithaf hediye yazısı yazamam, kaynak yok bilgi yok falan cinsinden değil- bu manada soracağım bütün sorular, ortaya koyacağım bütün iddialar ayrıntılı kaynak bilgileriyle bir arada. Yani bak filanca kaynakta böyle bir bilgi var; ey ulusalcılar, ne diyorsunuz? Onun yalan yanlış olduğunu bilimsel tarih ölçüleri içerisinde kalarak ispat ederlerse öper başıma koyarım.
Yani arada şunu söyleyeyim; çünkü iş bu noktaya geldiğinde 5 buçuk senedir karşılaştığım hep şu: Ya ölmüş anama sövüyorlar ya da "seni şöyle atacağız, böyle keseceğiz". Bir; ölmüş gitmiş bir kadına sövmenizin arkadaşlar sizin tarihi iddialarınız adına size kazandıracağı hiçbir şey yok. Rezilliğinizi ve şerefsizliğinizi iyice ortaya koymanın dışında hiçbir işe yaramıyor, anlayamasanız bile öyle; yani kendi ayağınıza sıkmış oluyorsunuz. İki; "seni şöyle asacağız, böyle keseceğiz" tarzındaki tehditler. Biz bu diziye başladığımız Ağustos 2020 tarihinden bugüne kadar herhalde binlerle ifade edilecek rakamı buldu. Gördüğünüz gibi bir işe de yaramıyor, yani işte hala bu duruşta buradayız. Bırakın o boş lafları. Benim belgeleriyle, kaynaklarıyla beraber ortaya koyacağım iddiaları, soruları insan gibi cevaplandırmaya gayret edin. Öper başıma koyarım. İnşallah anlamışlardır arkadaşlar. Evet, o vakte kadar ama ebeden ve daima sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler, hayırlı uykular diliyorum.
Kaynaklar:
Hulki Cevizoğlu, Türkiye Günlüğü (Televizyon programı bant çözümleri).
Sabiha Gökçen, Atatürk'le Bir Ömür, s. 75-76.
Toplumsal Tarih Dergisi, Nisan 2021, Sayı: 328, Mesut Uyar, "1. İnönü Muharebesi ve Bitmeyen Tartışmaları".
Fahri Belen, Türk Kurtuluş Savaşı.
Selahattin Selek, Anadolu İhtilali.
Cevdet Kerim İncedayı, 1925 tarihli kitabı.
İsmet İnönü, Hatıralar.