RESMİ TARİHE SORUYORUZ-30: DAYI, ENİŞTE, OĞUL VE İNÖNÜ YOLSUZLUK YAPTILAR MI?
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı geceler. Allah oruçlarınızı, teravihlerinizi kabul buyursun. Geçen hafta başlamıştık; İnönü ve yakın çevresi, yolsuzluk meselesi. Şu girizgahı tekrardan hatırlatayım arkadaşlar: Resmi ideolojiye, resmi tarihe ve ciddi ciddi ona inanan insanlara sorsanız, yolsuzluk söz konusu olduğu vakit İsmet İnönü onların gözünde adeta cisimleşmiş, ete kemiğe bürünmüş bir dürüstlük örneğidir.
Yani dürüst demek bile az gelir. O kadar ki Sabiha Gökçen'in "Atatürk'le Bir Ömür" isimli anı kitabında; 1930'lu yıllarda başbakanken İsmet Paşa'nın, Türk Hava Kurumu hesaplarında sadece bir kuruşluk bir eksik göründüğü için Türk Hava Kurumunun yönetim kurulunu tam 7 saat toplantıda tuttuğunu anlatıyor. Yani böyle olunca ve bunu doğru kabul ettiğiniz takdirde, bu insana doğal olarak dürüstlüğün heykeli, ete kemiğe bürünmüş şekli diyebilirsiniz. Çünkü bir kuruş o günün ölçüsünde bir işçi yevmiyesinin %1'i; yani bir işçiyi çalıştırdınız, ona bir günlük emeği karşılığında vereceğiniz paranın %1'i tutarında bir şey. O sıralarda gazete 5 kuruş, küçük memur maaşı 40 lira falan.
Devam ediyoruz arkadaşlar. Bunun gibi mesela Sedef Kabaş'ın "Muazzam Muazzez" isimli nehir söyleşisi Muazzez İlmiye Çığ ile yapılmış. Orada da Muazzez İlmiye Çığ diyor ki sayfa 141'de: "Rahmetli Başbakan İnönü 'kimseye bir kuruş yedirmem' diye bas bas bağırıyordu." Muhtemelen aynı olaya göndermede bulunuyor; bir kuruşa bile bu kadar düşkün. Ve son olarak mesela demiştik ki; İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanmış olan İsmet İnönü kitabının önünde, Büyükşehir Belediye Başkanı olmak itibarıyla Ekrem İmamoğlu yazmış olduğu önsözde İsmet İnönü'den "dürüst" diye söz ediyor, sayfa 5. Tabii Ekrem İmamoğlu gibi birisinin İsmet İnönü'yü tanıtırken dürüst kelimesini zikretmiş olması, ister istemez bende ve muhtemelen başkalarında da Türkçedeki "bozacının şahidi şıracı" deyimini hatırlatıyor dedikten sonra arkadaşlar; geçtiğimiz hafta programın tamamını sadece bir tek kişiye, halk arasında o dönemdeki yaygın ismiyle Kambur Rıza'ya ayırmıştık.
Rıza Temelli, İsmet İnönü'nün baba bir kardeşi. Onun marifetleri üzerinde durduk. Çünkü malum, bu sunum dizimizin çerçeve başlığı "İsmet İnönü ve Yakın Çevresi Açısından Yolsuzluk Meselesi" idi. Ama sadece o günlerde halk arasındaki bir diğer meşhur nitelemeyle, yani daha kaba ve pejoratif nitelemeyle "Kambur Rıza" deniliyor; daha ona göre nezih isimlendirmede halk Rıza Temelli'den "milli birader" diye bahsediyor. Yani abisi "milli şef" olunca doğal olarak onun kardeşi de "milli birader" olmuş oluyor. Yani dolu dolu bütün programımızı arkadaşlar sadece Rıza'ya ayırmak mecburiyetinde kaldık çünkü paylaşılacak dünya kadar şey vardı. Onu artık bitmiş kabul ediyorum.
Ana başlığa farklı kişiler üzerinden geri döndük. İnönü ve yakın çevresi demiştik ya; mesela dayısı, mesela karısı, mesela iki oğlu, mesela eniştesi, vakit kalırsa eğer son dakikalarda yavaş yavaş bizzat kendisi. Evet, girizgahı ve sözü daha fazla uzatmadan arkadaşlar, "dayı" demiştik, dayıdan başlayalım. Çünkü kronolojik olarak da elimizdeki en eski veri ona ait. 1921 sonu, 1922 başı; yani İstiklal Harbi henüz devam ediyor. İnönü Batı Cephesi Komutanı, dayısı da Doktor Refet diye birisi, Isparta Mutasarrıfı imiş. Yani Isparta valisi diyelim ya da kaymakamı. Isparta'da mülki amir görevini yürüttüğü sıralarda, İstiklal Harbi sırasında bir tütün hırsızlığı, bir tütün yolsuzluğu söz konusu olmuş ve bununla İnönü'nün dayısı Doktor Refet'in doğrudan ilişkisi olduğu iddia edilmiş.
Olay en sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yansımış. Orada uzun boylu ve son derece hararetli müzakerelere, hem de gizli celse müzakerelerine mevzu olmuş. Ben onların içerisinden meselenin geneli hakkında fikir verebilecek, doğrudan Türkiye Büyük Millet Meclisi gizli celse zabıtlarından bir iki paragraf okumak istiyorum arkadaşlar. İş Bankası tarafından yayınlanmış 4 ciltlik dizinin 2. cildinin 863. sayfasından okuyorum. 1922'nin Şubat ayındayız. Mustafa Efendi isminde Tokat mebusu kürsüde meclise hitap ediyor. O sırada eski Isparta mutasarrıfı ve halihazırdaki Maraş mutasarrıfı, Isparta Reji ambarındaki -bugünkü karşılığıyla Isparta tekel deposundaki- 70.000 batman tütün almış. Bu da Rumların imiş. O tütünü bazılarına satmış; yani harp sırasında Isparta'dan kaçan Rumların arkada bıraktığı mal. O tütünü bazılarına satmış, paralarını ceplerine atmışlar.
Onun üzerine Dahiliye Vekili Adnan Beyefendi'ye -Adnan Adıvar, Halide Edip Adıvar'ın kocası- bu mesele söyletildi. Bir mebus oturduğu yerden sesleniyor: "Ispartalılar çalmış kelimesini kullanmayınız, Ispartalılar çalmamıştır." Isparta mebusu olarak bulunan birisidir. Mustafa Bey devam ediyor (düzeltiyorum, ben demin Isparta mebusu demiştim, Tokat mebusuymuş), şimdi bu ikaz üzerine: "Ispartalılar değildir efendim. Sonra bu tütünler satılıyor. Onun üzerine Isparta ahalisi boyuna şikayet ediyorlar. Diyorlar ki tütünler satıldı. Bu tütünlerin parası hazineye girecektir doğal olarak. Doktor Refet Bey -ki malum ya bu tütünleri satan kim? İsmet Paşa Hazretlerinin dayısı Doktor Refet Bey- 'ben malum ya hakiki ve samimi görüştüğüm kimselerin sözüdür' diyor."
Yani ben meseleyi bilmiyorum. Sonra doktor bir müddet burada kaldı Isparta'da. Heyet-i Vekile dediler ki: "Bu adam doktormuş ve hem de mutasarrıftır, biz bunu bir yere tayin edeceğiz." Bakanlar Kurulu'ndan bazıları dediler ki: "Bu adamın zamanında hırsızlığı var." Doktor Refet, İsmet İnönü'nün dayısı arkadaşlar, o sırada doğrudan cephe komutanı olmak itibarıyla İnönü'nün emri altında. "Bu adamın zamanında hırsızlığı var, hazineden çalınmış bir tütün meselesi var, bu ne olacaktır?" Sonra "araştırmanızı yaparız" derler. Araştırma yapılıyor. Araştırmasını da Maliye Bakanı'ndan sorarsınız, Maliye Bakanlığı'nda defter halinde bulunuyormuş. Yani araştırmanın sonucu, rapor. Bu meseleyi Reji Müdiriyetinden, Maliye Bakanlığı'ndan sorarsanız ve bir de tahkikat yaparsanız iş ortaya çıkar.
Hacı Şükrü Bey, Denizli mebusu sesleniyor: "İçişleri Bakanlığı'nda araştırma evrakı mevcut iken nasıl tayin ediliyor o adam?" Yani hakkında böyle bir soruşturma ve şüphe mevcutken nasıl Maraş mutasarrıflığına tayin ediliyor? Mustafa Bey cevap veriyor: "Ona evliyalar karışır bilmem." (Alkışlar). Evliya arkadaşlar, bugünkü dilde kullandığımız anlamıyla yani manevi yüksek kişi değil; üst düzey veliler, yetkililer karışır demek istiyor. E burada evliya kim oluyor? Bir bilin bakalım, bir tahmin edin bakalım. Dayı Doktor Refet'in üzerinde bu kadar ağır bir suçlama var; Maliye Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı tarafından yürütülmekte olan araştırmalar, soruşturmalar var. Bunlar bir sonuca bağlanıp açıklanmamış ama sanki hiç böyle şeyler olmamış gibi söz konusu şahıs Anadolu'da başka bir yere tayinen gönderilebiliyor.
Milletvekilleri de doğal olarak bu vaziyeti yadırgıyorlar. Meselenin üzerinde titizlikle duran Tokat Mebusu Mustafa Bey de diyor ki: "Ona evliyalar karıştı, üst düzey karıştı." Ben de size diyorum ki bilin bakalım o üst düzey kim oluyor? Geçtik. Şimdi doğal olarak İsmet İnönü'nün hısımı anlamında en yakınına geldik; aynı yastığa baş koyduğu kişi, hanımı Mevhibe İnönü. Hızlı hızlı geçiyorum arkadaşlar. Kaynak Ahmet Gürkan, Demokrat Parti milletvekili. Kitap "İsmet Paşa'nın Beytülmali", şöyle göstereyim, sahaflarda bulursunuz, herkese şiddetle tavsiye ederim, zaten ince bir kitap.
Sayfa 16. Sene 1948; yani milli şefliğin bitimine daha iki sene var, bütün saltanatıyla Türkiye'nin başında. Mevhibe İnönü hanımı Malatya Sümerbank mağazasından kumaş almış. E bunda ne var ki diyeceksiniz. Ahmet Gürkan'ın başka bir kitabı "Mebusluğum", sayfa 22'den tafsilatını arz edeyim: 895 lira tutarında kumaş almış. Yani bu, o günün Türkiye'sinde bir kadının bir seferde alacağı kumaşa ödeyeceği miktarın çok üstünde bir miktar. Yani günümüzde diyelim ki ortalama bir ev hanımı işte bir elbiselik kumaş almak maksadıyla mağazaya gittiği vakit kaç para öder? X lira öder. O günün X lirasına göre 895 lira arkadaşlar, yani ben diyeyim 10 kadının, siz deyin 20 kadının bir seferlik kumaş harcamasına denk gelecek olan bir paradır.
Ama aldığı kumaşın tutarı bu. Sonra arkadaşlar, sonrası şu: 895 liralık kumaş alınmış da ama bir ödeme yapılmamış. Yani tahayyül edebiliyor musunuz? Devlete ait bir müesseseden günümüzde cumhurbaşkanının eşi Emine Erdoğan gitti kumaş aldı; yani anormal miktarda, bugünün rayiç fiyatlarına göre anormal miktarda bir kumaş aldı, hani "mağaza mı açacaksın" dedirtecek kadar falan, para ödemedi. Daha sonra, yani gerçekten para ödemedi, diyelim ki farz edin ki yani. Daha sonra bu ispatlı, belgeli bir şekilde ortaya kondu. Bu kumaş alınmış mı? Alınmış. Para ödenmiş mi? Hayır, ödenmemiş. Bir hayal ediverin arkadaşlar; Cumhuriyet Gazetesi, Sözcü Gazetesi, Halk TV, Sözcü TV ve benzerleri nasıl bir kızılca kıyamet kopartırlar?
Hiçbir şey olmamış. Demokrat Parti iktidara gelip de onların kontrolüne geçen resmi hesaplardan ve ancak Demokrat Parti iktidarından sonra bu durumdan fevkalade rahatsız olan Sümerbank yöneticilerinin ya da Malatya Bez Fabrikası yöneticilerinin yazmış oldukları resmi yazılarda bu durum ortaya çıkıyor. İsmet Paşa fevkalade rahatsız oluyor. O sıralardaki sağ kolu Faik Ahmet Barutçu'nun siyasi hatıralarının ikinci cildinin 1115 ve 1117 nolu sayfalarında görüyoruz bu meseleyi. Özetini aktarıyorum ben size arkadaşlar; yani en önemli konu bence şu: Bir inkar yok, bir ret yok. "Bu bir iftiradır" yok. "Hayır böyle bir şey olmadı, olmayan bir şeyi işte bana eşime isnat ediyorlar, açıkça komplo kuruyorlar, iftira ediyorlar" yok.
Onun yerine savunma argümanı şu: "Bunlar Sümerbank'ın temsil ödeneğinden verilmiş." Yani işte mağazamıza, fabrikamıza devlet başkanımızın eşi hanımefendi lütfetmiş, ziyaret etmiş. Evet, bağlantı kesildi, sonra "bağlantı başarılı" diye bir not geldi, bu bizim moderatörümüzden. Yani şu an bağlantı başarılıysa, sesim görüntüm gidiyorsa beni ikaz edebilir mi acaba diyeyim, ben devam edeyim. Diyorlar ki "temsil ödeneği vardır; yani işte böyle ziyaret edenlere sembolik hediyeler verilir." O hediyelerin bedelinin karşılandığı... Ama arkadaşlar sıkıntı şurada: 1948 Türkiye'si rakamlarında 895 liralık sembolik hediye olmaz, bu suistimale girer.
Tamam, "sorun yok" mesajı geldi, devam ediyoruz. Böyle bir savunma argümanı ortaya konmuş, bir geçerliliği yok. Yani bunun kısacası bir kıymet-i harbiyesi yok. Şimdi bunun benzeri arkadaşlar bir tane daha var, gene Mevhibe İnönü'ye ait, gene kumaşla ilgili. Buradan anlıyoruz ki yani böyle olaylar aynı nitelikte birden fazla olunca demek ki mevzu... Yani doğal olarak bir kadın fıtratı; elbiseye, kumaşa meraklı, buna bir şey demiyoruz. Ama yani böyle üst üste tekrarlanan örneklerden anlıyoruz ki ya biraz eli sıkı, halk tabiriyle "cebinde akrep taşıyor" denilen tiplerden; gidiyor resmi müesseselerden beğendiği hazır elbiseleri ya da elbiselik kumaşları bol bol alıyor da iş ödeme yapmaya gelince yani pek oralı olmuyor.
Şimdi bunları bana ne söylettirdi? Demin gösterdiğim kitap, "İsmet Paşa'nın Beytülmali", Ahmet Gürkan sayfa 18: Mevhibe İnönü Ankara'daki İsmet Paşa Kız Enstitüsü'nde dikilmiş, teşhir edilen numunelik bir gelinlik görüyor. Çok beğeniyor, bunu alıyor. Yani Necip Fazıl Kısakörek'in aynı konuyu anlattığı "Vesikalar Konuşuyor" kitabının 203. sayfasındaki ifadeye göre "gasp ediyor". Yani hangi nitelemeyi kullanırsanız kullanın arkadaşlar, olayın maddi boyutu şu: Mevhibe İnönü'nün enstitüde beğenip alıp evine götürdüğü o numune gelinliğin bedeli 10.000 lira. Yani buradan tahmin ediyorum, o yılların rakamında 10.000 lira bir gelinlik, herhalde altın simli falan bir şeydi bu yani; çünkü uçuk bir rakam, çok yukarıda bir rakam.
10.000 liralık gelinlik karşılığında Mevhibe İnönü'nün enstitüye ödediği para 100 lira. Yani ulusalcılar bile bilirler arkadaşlar, 100, 10.000'in kaçta kaçı? %1'i. Yorum yapmıyorum ben. Kaynaklarıyla, sayfa numaralarıyla beraber elimizdeki verileri, bilgileri paylaştık. Devam ediyoruz. Şimdi gelelim büyük oğlana: Ömer İnönü. Allah nasip ederse önümüzdeki hafta cumartesi bizzat İsmet İnönü'nün ve onun köşklerine dikkatinizi çekiyorum; köşkü değil, köşkleri. Yani Ankara'da Pembe Köşk, işte İstanbul'da Maçka'da var, Taşlık'ta var, Dragos'ta var falan, çok var yani.
Bunlara geldiği vakit göreceğiz arkadaşlar. Yani o İstanbul'daki köşklerden birini "nasıl yaptırdın paşam, hangi parayla?" dendiği vakit diyecekler ki -ciddi ciddi Necip Fazıl'ın aktarımına göre- "Ömer'in kumbarasını açtık, oradan çıkan parayla yaptırdık." 200.000 lira diyor Necip Fazıl. Ben de tabii bunu okuyunca diyorum: Ulan ne kumbaraymış ya! Bizim de çoluk çocuğumuz var, onlar da küçük oldu, kumbara aldık falan da bizimkilerin kumbarasından o günün parasıyla 200.000 lira, bugünün parasıyla yani milyonlarla ifade edilecek bir para çıkmadı kumbaralardan. Bunlar çıkan parayla köşk yaptırıyorlar. Ya bir şu kumbaraya bak... İhtiyatsızlık etti.
Esasen nasip olursa önümüzdeki hafta cumartesinin, yani ayın 28'inin mevzusuna girdik birdenbire. Ben Ömer'e geri döneyim arkadaşlar. Çünkü İsmet Paşa ve yakın çevresi demiştik ya; şimdi dayıyı gördük, hanımı gördük. Büyük oğula geldiğimiz vakit, mesela Mustafa Armağan'ın "Satılık İmparatorluk" kitabı sayfa 283'ten naklediyorum ki; Ömer İnönü'nün petrol şirketi yolsuzlukları söz konusu imiş. Kelimelerime lütfen dikkat edin: "Ömer İnönü işte petrol şirketi ya da başka bir şey üzerinden yolsuzluk yaptı, bu ispatlandı, mahkemeye gitti, mahkemede de suç sübut buldu, ceza aldı" bunu demiyorum. Hakkında bu nitelikte, bu çerçevede ciddi suçlamalar var.
Onlara ama şöyle detayda ve somut planda güçlü destek veren bir detay var: Fehmi Koru'nun (Taha Kıvanç'ın) "Not Defteri" kitabının 188 ve 189. sayfalarında gördüğümüze göre Ömer İnönü dolandırıcılık yapıyor. Yani bunu meslek haline dönüştürmüş büyük oğul. Bu petrol şirketi meselesi de onun bir kısmını oluşturuyor. İnönü diğer kardeşlerin olay mahkemeye, adliyeye intikal ettiği vakit zarar görmemeleri için kendisini mirasından mahrum bırakıyor. Çok ağır bir vaziyet. Geride daha iki kardeş var; biri bildiğiniz Erdal İnönü, bunların ikisi de müteveffa, bir de en küçükleri var kız, Özden; bu halihazırda hayatta. Yani Erdal'la Özden'in hisselerine bundan sebep bir zarar gelmesin diye... Taha Kıvanç'ın "Not Defteri"ndeki ifadeyle arkadaşlar derseniz ki yani "böyle yapma, oku", bir bakıvereyim hemen hızla okuyayım size... Ha özür dilerim, bu Erdal ile ilgili olan kısmıymış.
Buna şimdi geleceğim. Ömer İnönü'nün vaziyeti böyle. Erdal İnönü'ye geldiğimiz vakit; yani bu İnönü'nün çocukları içerisinde Türk kamuoyunun en iyi tanıdığı malum, 1990'lı yıllar, Sosyal Demokrat Halkçı Parti, Demirel ile hükümet ortaklığı, başbakan yardımcılığı falan. Aynı kitap, Taha Kıvanç'ın "Not Defteri"nden okuyoruz; Erdal İnönü'nün mal varlığı, sayfa 179. "Önce Erdal İnönü'nün mal varlığı açıklandı." Bu yazı arkadaşlar Taha Kıvanç'ın (yani gerçek ismi Fehmi Koru'nun) 25 Ekim 1994 tarihli köşe yazısından bir paragraf: "Erdal İnönü'nün mal varlığı açıklandı. Çoğu hisse senedi biçiminde olduğu için İnönü ailesinin servetinin hacmi pek anlaşılamadı. Rahmetli Adnan Kahveci bir ara 'Erdal Bey Türkiye'nin en zengini' dediğinde SHP'nin eski lideri tartışmaya girmektense işi şakaya vurmayı tercih etmişti. Şimdi bir kez daha inanıyorum; Erdal Bey ülkemizin en zengini."
"Hürriyet'te RT rumuzuyla (sanıyorum Rauf Tamer) 'Erdal'ın serveti ailedendir. Paşa babası da zeki ve çalışkandı' takılması yayınlandı. O kadar. Hodri Meydan'da Süleyman Ünal, Erdal Bey'in babasının asker ve politikacı geçmişini hatırlatarak 'bu servet nasıl oldu?' diye sordu." Bunu arkadaşlar programın sonunda doğrudan Fevzi Çakmak'ın ağzından tekrar soracağız, okuyacağız o kısmı da. Yani çünkü geçen hafta da bahsettik; halihazırdaki evlat, kız Özden Toker'in daha bir sene önce falan yayınlanmış kitaptaki ifadesine göre, bizzat kızının ifadesine göre İnönü'ye kendi babasından ve ailesinden intikal etmiş olan bir servet yok. İnönü'ün hayatı, kariyeri bordroya mahkum; yani sonuçta subay, sabit gelirli. Onun yaşadığı yıllarda subaylık yapmış olan birinin o maaşlarından elde ettiği ve arttırabildiği parayla sonuçta bu kadar muazzam bir servete sahip olabilmesi zaten yani iddia bile edilemeyecek kadar bir saçmalık.
E o zaman soru geri dönüyor: Yani babadan, kızın ifadesine göre bizzat intikal etmiş bir şey yoksa; hayatı boyunca ticaret yapmamış, sanayici olmamış falan, subaylık yapmış işte, sonra başbakanlık, bakanlık, cumhurbaşkanlığı ama sabit bir gelire sahip olan birisinin oğlu nasıl Türkiye'nin en zenginlerinden biri haline gelebilir? Şimdi burada birazcık mevzuya vakıf olan ve kendisi de halihazırda ulusalcı bulunan tipler şöyle bir argüman getirebilirler: "Hanımı çok zengin çünkü hanımı Sohtoriklerin kızı." Sohtorikler de Türkiye'nin arkadaşlar sayılı armatörlerinden bir aile; yani babasının şilepleri var, gemileri var, işte böyle birisinin kızı o da Erdal İnönü'nün hanımı oluyor falan.
Ama şimdi şuraya bakın, aynı kitap yani Taha Kıvanç'ın "Not Defteri", Fehmi Koru sayfa 183. Bu da 26 Ekim 1994'te yayınlanmış olan köşe yazısından aynı mevzu, detay: "SHP'nin eski lideri Erdal İnönü ve eşinin mal beyanında en geniş yeri arsalar, binalar, dükkanlar, garajlar, yalılar, hanlar, hamamlar, apartmanlar tutuyor." Dikkat ederseniz hepsi çoğul. "Tam yarım sayfalık bir liste bu. Erdal İnönü'nün hayatında babasının oğlu olmak dışında yaptığı işler belli: Öğretim üyeliği ve politikacılık." Yani onun da esas kariyeri öğretim üyeliği, dolayısıyla o da babası gibi sabit gelirli; yani profesör maaşı. E babasının da başbakan maaşıydı, cumhurbaşkanı maaşıydı. Yani şimdi bunun bir ilkokul öğretmeni maaşı olmayacağı belli ama ne olursa olsun sonuçta bu kadar muazzam bir servetin o maaşlardan yenilmeyip bir kenara atılıp biriktirilen paralarla temin edilemeyeceği de aynı şekilde belli.
E burada yani ironik ifadeyle dediği gibi: "Erdal İnönü'nün hayatında babasının oğlu olmak dışında yaptığı işler belli: Öğretim üyeliği ve politikacılık. Rauf Tamer'in esprisi yerinde: Erdal'ın serveti ailedendir, paşa babası da zeki ve çalışkandı." İsmet İnönü'nün serveti ise aileden kalma değil, tamamen kendi eseri. Zaten problem de orada arkadaşlar; İnönü bu serveti nasıl yaptı? Biz çevresinden tuttuk, geçen hafta Kambur Rıza'dan yavaş yavaş kendisine doğru geliyoruz, acelemiz yok. Bir diğer aile ferdi enişte Abdürrezzak. Kudüslü Abdürrezzak. Bunun da kariyeri subay, emekli olmuş, ticarete atılmış.
Ticarete atıldıktan sonra arkadaşlar o tarihte yani 1930'lu yıllar Türkiye'de iki tane bira fabrikası var. Türkiye'nin bütün bira pazarı bu iki fabrikanın rekabet alanı. Biri Ankara Orman Çiftliği'nde, mülkiyeti doğrudan doğruya bizzat ve sadece Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk'e ait. Diğeri İstanbul Bomonti'deki bira fabrikası, bu özel sektöre ait. O fabrikanın sahibi demek ki çok basiretli, ferasetli, uyanık, geniş ufuklu birisi; enişte Abdürrezzak'ı fabrikanın yönetim kuruluna üye yapmış, sırtını sağlam yere dayamış. E şimdi enişte de İnönü'nün eniştesi böyle olunca mesele şöyle oluyor: Türkiye bira pazarı üzerinde kıran kırana rekabet halinde olan bu iki fabrikadan bir tanesinin sahibi zaten bizzat Atatürk, ötekisinin hani hukuki resmi anlamda sahibi olmasa bile ama himaye edicisi de İnönü; yani ülkenin cumhurbaşkanıyla ülkenin başbakanı. Şu işe bakın!
Ve Eylül 1937'de arkadaşlar İnönü'nün Atatürk tarafından çok da böyle sert bir şekilde başbakanlıktan azledilip Atatürk ölünceye kadar Ankara'da Pembe Köşk'te evinde adeta böyle yani canlı canlı gömülmüş biri haline getirtilme olayının arka planındaki gerçek sebeplerden biridir: Atatürk Orman Çiftliği Bira Fabrikası ile Bomonti Bira Fabrikası arasındaki bu kıran kırana rekabet. Şimdi meselenin genel çerçevesini, özetini ezberden ifade ettikten sonra ayrıntılarına girelim. Süleyman Yeşilyurt'un "Atatürk İnönü Kavgası" isimli kitabının 63 ve 64. sayfalarından okuyorum: "İsmet Paşa'nın Kudüslü eniştesi Abdürrezzak -sonra Okatan soyadını almış- uzun seneler Yahudilerle iç içe yaşaması nedeniyle ticari hayatı çok iyi bilmektedir. Zaman içerisinde 'devir bu devirdir' ihtirasına kapılan enişte, Bomonti Bira Fabrikasının imtiyaz süresinin uzatılmasını kayınbiraderi olan Başbakan İnön
"İstanbul Bomonti'nin imtiyaz haklarının uzatılmasını İnönü'den ısrarla isteyen Abdürrezzak'ın bu tutumu karşısında Atatü
Şimdi bu mevzu arkadaşlar, yani dönemle ilgili ulusalcı birincil kaynakların en ünlü ve en kuvvetlilerinden biri olan Falih Rıfkı Atay'ın meşhur "Çankaya" isimli anı kitabında da kendisine yer bulmuş. Oradan okuyalım, sayfa 494, bendeki Bateş edisyonu: "Ahmet İhsan Tokgöz ki tam bir menfaatçiydi, İstanbul'daki Bomonti fabrikasının hisselerini almış ve idare meclisi reisi olmuş, İsmet İnönü'nün eniştesi Kudüslü Abdürrezzak'ı da idare meclisine almıştı. Her ikisi Ankara'da bira fabrikasının genişletilmesini önlemek ve Bomonti imtiyazını uzatmak için Ankara fabrikasının gelir getirmeyeceği fikrini İsmet İnönü'ye telkin ettiler. Atatürk umumi katip (yani Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri) Hasan Rıza Soyak aracılığı ile Danimarkalı uzmanlara meseleyi inceletti. Onlar eğer fıçılarla taşınıp Haydarpaşa'da şişelenecek olursa Bomonti'ye bile rakip olacağını söylediler. Son zamanlarda aralarındaki belli başlı bir anlaşmazlık bu idi."
Son cümle önemli; "aralarındaki" derken kimin arasındaki? İnönü-Atatürk. Belli başlı anlaşmazlık bu idi arkadaşlar. Yani şimdi bu noktada biri ülkenin cumhurbaşkanı, biri başbakanı; aralarındaki ihtilafın sebebine bak, konusuna bak deyince tabii insan biraz tuhaf oluyor doğal olarak ama işte 5816 engeli nedeniyle daha ötesinde bir yorum da yapamıyoruz. Siz kendi yorumunuzu kendiniz yapın. Ben bir boğazımı ıslatayım. Bu Abdürrezzak arkadaşlar çok ilginç bir kaynakta daha karşımıza çıkıyor; kaynak Murat Bardakçı'nın "Makbule" isimli kitabı. Bu da yeni yayınlanmış, piyasada vardır. Makbule bildiğiniz Makbule Atatürk'ün yegane hayattaki kardeşi, kız kardeşi.
Bunun 440. sayfasında Makbule'nin kocası Mecdi Boysan'ın 1950 senesinde yeni iktidara gelmiş olan Demokrat Parti yönetimine gönderdiği bir dilekçe var; kendisine ondan önceki İnönü döneminde yapılmış olan haksızlıkları genel olarak konu alan, kendisinin maddi manevi nasıl mağdur edildiğini ve işte bunun hakkaniyet, adalet gereği telafi edilmesini talep eden bir dilekçe. Bu dilekçenin sonlarına doğru bir paragraftan iki bölümü okumak istiyorum size, doğrudan konumuzla ilgili olan. Diyor ki: "1935 senesinde Atatürk tarafından barut ve patlayıcı madde işinde ve gerek benzin ve petrol fabrikamdaki mağduriyetlerim dolayısıyla Türkiye İş Bankası'na ve cam şirketine idare meclisi azası yapıldım. Fakat henüz yeni aza olduğum halde 1938 senesindeki meşum vefat olayı (uğursuz ölüm olayı dediği tahmin ettiniz, 38'de Atatürk'ün ölümü) üzerine yukarıdan gelen bir emirle ben çıkarıldım."
"Paşabahçe'nin yönetim kurulu üyeliğinden Atatürk'ün ölümünden hemen sonra yukarıdan gelen bir emirle ben çıkarıldım ve yerime dünyalığı arttıkça artmış mevcut İsmet Paşa'nın eniştesi Yüzbaşı Abdürrezzak Bey getirilerek ben açıkta bırakıldım. Ve o günden bugüne kadar da süründürüldüm. Enişte Abdürrezzak Bey ise birçok yönetim kurullarında, birçok farklı şirketlerin yönetim kurullarında olduğu gibi İş Bankası Yönetim Kurulu'nda ve benim yerimde bu ana kadar servetini arttırarak refah eylemeye memur edildi." Şimdi bu doğrudur, yalandır, iftiradır, şudur budur diyebilecek olan yani başka bir kaçış yerleri ve savunma argümanları olmadığı için ulusalcılarımıza tekrardan hatırlatayım: Yani enişte Abdürrezzak ile ilgili bu ifadeleri kaleme almış olan arkadaşlar, kız kardeş Makbule'nin kocası Mecdi Boysan.
Yani şimdi kız kardeş Makbule, kız kardeş olmak itibarıyla hakkında hiçbir gerçek, yanlış, suç, kötülük isnat edemeyeceğimiz olağanüstü mükemmel bir insan doğal olarak; yani sonuçta çünkü Atatürk'ün kız kardeşi. E bu da onun kocası. Yani ulusalcı bakış açısıyla baktığımız vakit yarı tanrı, yarı ilah. E o zaman yalan söylüyor, iftira atıyor diyemeyiz. Yani biz deriz de onlar diyemezler. Çünkü işin ucu şuraya gider: Makbule'nin kocası insanlara rahatlıkla iftira atan, yalan söyleyen bir tip idiyse yani Makbule ile aynı yastıkta ne işi var? Zincirleme reaksiyon bu yukarıya doğru gidebilir. E şimdi sağlam kaynak.
Dolayısıyla enişte Abdürrezzak'a dair arkadaşlar bir diğer şehadet de Kazım Karabekir'den. "Bir Düello ve Bir Suikast" isimli kitabın 173. sayfasından okuyorum, sene 1933. Şu Kazım Karabekir'e üst düzeyden muhtelif isimlerden (ki bunların içinde İnönü de vardır) "evden dışarı çıkma, kendini çok gösterme, sana bir suikast hazırlanıyor" ihbarlarının geldiği çok sıkıntılı günler. 1933 senesinin 4 Eylül akşamı demiş ki Kazım Paşa: "4 Eylül akşam 9'da İsmet Paşa'nın eniştesi Abdürrezzak Bey -Topçu Binbaşı emeklisi, birkaç şirket meclisi yönetiminde üyelikle meşgul- otomobil ile geldi."
Evet, şimdi buradan arkadaşlar şuna gelebiliriz: Bir de dünür, yani Erdal'ın kayınpederi Sohtorik. Sene 1962. 1950 14 Mayıs seçimleri Türkiye'de yapılan ilk gerçek ve ciddi seçim; halkın oyuyla CHP iktidardan, İnönü milli şeflikten yuvarlandı gitti o gündür bugündür. Takip ediyorsa Cihat arkadaşıma rica edeyim, bu yan tarafta açılmış olan yazı kısmını kapatalım yani haksızlık olmasın diye; çünkü normalde kapalı tutuyorduk, yanlışlıkla açılmış herhalde. 10 sene "menkup" eskilerin tabiriyle, iktidar mevkiinden düşmüş zavallı bir köşede. Sonra 27 Mayıs'ı yaptırdı. 27 Mayıs bitti, Menderesleri idam ettirdi, sonra koalisyon hükümetinin başbakanı olarak ahir ömründe tekrar iktidara geri döndü.
Sene 1962, İnönü koalisyon hükümetinde arkadaşlar başbakan. Burada da yani yaygın halk arasındaki tabiriyle, argo, dünür Sohtoriklere yapılmış olan bir kıyak söz konusu. "İsmet Paşa'nın Beytülmali" kitabının 34. sayfasından okuyalım. Neydi Sohtorik'in meşgalesi? Armatör. Diyor ki: "Son Havadis Gazetesi'nin 27 Mart 1970 tarihli nüshasında yayınlanan ve İnönülere yönelik 32 soruya hala cevap verilmiş değildir. İşte bu suistimallerle ilgili. Hele bu sorulardan kamuoyuna yeni aktarılmış olan 29uncusu var ki ona karşı susması düpedüz suçluluğu kabul etmek manasını taşır. Bu 29. soru şudur: İsmet İnönü'nün dünürü, yani oğlu Erdal İnönü'nün kayınpederi ve CHP eski İstanbul il başkanlığında bulunmuş olan Ali Sohtorik, İnönü'nün başbakanlığı zamanında 1962'de gemi ithal müsaadesi almış mıdır?"
"İnönü'nün başbakanlığı sırasında 1962 yılında Türkiye'ye ithaline müsaade verilen gemiler için yüzlerce müracaat içinden (Denizcilik Bankası Şilep İşletmecilik kısmı da dahil, yani KİT doğrudan devlet kamu müessesesi de dahil) dört gemi ithaline müsaade verildiği, yüzlerce talep içerisinde kabul edilen sadece dört tane ve bunun bir tanesinin Ali Sohtorik'e ait olduğu ve böylece 8020 deadweight tonluk Stratidore gemisinin ithaline 13 Temmuz 1962 tarihinde 101.000 sterlin peşin ödeme yapıldığı doğru mudur?" O gündür bugündür arkadaşlar bu 33 sorunun hiçbirine, bu arada tabii okuduğumuz bu soruya da cevap verilebilmiş değil.
Şimdi aklı başında bir ulusalcı olmak kaydıyla ben meraklılarına bir de şu soruyu soruyorum; esasen sorunun sahibi Mareşal Fevzi Çakmak. Benim kullandığım kaynak Rahmi Akbaş'ın "Fevzi Çakmak" biyografisi, sayfa 404. Ölümünden önce hasta yatağında, hastanede yatarken bir gazetecinin (yok gazeteci değil, başka birinin) Feyzi Boztepe isminde Mareşal Fevzi Çakmak'la yapmış olduğu bir söyleşiden aktarılıyor: "Kıymetli Mareşal'e, sorumu cevaplandırmak lütfunda bulunduğu için teşekkür ettikten sonra dedim ki: 'İsmet Paşa'nın serveti hakkında dolaşmakta olan dedikodular hepimizin malumudur.' Yani bu hasta yatağında yattığına göre 1949'un son ya da 1950'nin ilk ayları; çünkü Nisan 1950'de Mareşal Fevzi Çakmak ölecek. Ondan önceki 3-5 ay hastalıkla hastanelerde falan geçiyor."
Soruyu tekrar okuyorum: "İsmet Paşa'nın serveti hakkında dolaşmakta olan dedikodular hepimizin malumudur. Bu hususta ne düşünüyorsunuz?" Istırap içinde gülümsemeye çalışan muhterem Mareşal, manalı bakışlarını bana tevcih ederek: "Asra yaklaşan ömrüm boyunca kumar oynamadım, içki içmedim ve israf etmedim" dedi. "Bugün hastane ücretini tedarik etmekte güçlük çekiyorum, Allah versin. İsmet Paşa akrabaları ve etrafındakiler emlak ve nakitleriyle birer milyonerdirler." Mareşal sözünün arkasında diye devam ediyor. Ne diyeceğiz buna? Şimdi karşılaştırmaları son derece doğru, mantıklı, isabetli iki örnek. Çünkü ikisi de kariyer olarak asker, subay; yani ikisi de subay maaşı alarak ailelerini o parayla geçindirerek hayatlarını tamamlamışlar. Ve biri derseniz ki "ama subaylıktan sonra başbakanlığı var, cumhurbaşkanlığı var", e bu da Genelkurmay Başkanı, hem de 23 sene kesintisiz.
Mareşal Fevzi Çakmak 1921'de Genelkurmay Başkanı oldu, 1944'te İnönü'nün kindarlığına kurban gidinceye kadar (bir de İngilizlerin baskısına) çeyrek asra yakın bir müddet Genelkurmay Başkanı maaşı aldı. Şimdi arka planı böyle olan birisi diyor ki: "Başka da bir gelirim yoktu. Demek bunun da İsmet gibi babadan kalma bir zenginliği yok. Şu sırada diyor gördüğünüz gibi hastane ücretlerini ödemekte bile sıkıntım var. Aynı arka plana sahip olan İsmet İnönü'nün milyonları nasıl oluyor?" Şunu tekrardan paylaşayım arkadaşlar: Mehmet Ömer Alkan'ın Özden Toker ile yapmış olduğu nehir söyleşi; İsmet İnönü'ye ailesinden kalma malı yoktu. Yani şimdi başlangıç böyle, gelişme böyle, sonuç nasıl böyle oluyor?
Bunu İsmet Paşa'nın lehine izah edebilecek, açıklayabilecek, cevaplandırabilecek birisi varsa arkadaşlar siz şahit olun. Ben soruyu ortaya bıraktım ama konu bitmedi, haftaya devam edeceğiz. Haftaya; şimdi geçen hafta milli biraderi konuştuk, bu hafta işte enişteyi, dayıyı, hanımı, oğlu, kayınpederi konuştuk. Önümüzdeki haftadan itibaren arkadaşlar artık yavaş yavaş bizzat İsmet Paşa'nın kendi şahsına geleceğiz. Yani elimdeki malzemeye baktığım vakit anlıyorum ki birkaç haftada onu konuşmamız gerekecek. Önümüzdeki haftanın spesifik konusu ve başlığı: Resmi tarihe soruyoruz, İnönü o köşklere nasıl sahip oldu?
Yani babadan bir geliri yokken sadece subay maaşı almaktayken her biri birbirinden değerli o kadar büyük ve pahalı köşklere (dikkat edin çoğul kullanıyorum) İnönü nasıl sahip oldu ve 5-10 senelik bir zaman sürecine sıkışmış olarak o sıralarda başbakanda? Evet arkadaşlar, önümüzdeki haftanın programını da duyurduk. Dolayısıyla size tekrar "Allah hakkınızda Ramazanı ehven kılsın" diyor ve ilave ediyorum: Ebeden daima sizleri, kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler, hayırlı uykular.
Videoyu buradan izleyebilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=JbyOGIe6BZI