RESMİ TARİHE SORUYORUZ-29: İNÖNÜ VE ÇEVRESİ YOLSUZLUK YAPTI MI?

    Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulü’ne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı geceler. Geçtiğimiz hafta cumartesi programını bitirirken İsmet Paşa'ya ait son derece ilginç, çarpıcı bir anekdot anlatmıştık. Onu hatırlatarak başlayayım, bu programa bağlayalım. Kaynak Sabiha Gökçen, "Atatürk'le Bir Ömür" isimli anı kitabında diyor ki: "Bir gün Atatürk'ün yanındayım, Çankaya Köşkü'nde, 1930'lu yıllar. İsmet Paşa Başbakan, kendisini bekliyorduk. Geç geldi ve yani yorgundu, sinirliydi. Değişik, tuhaf bir hali vardı. Atatürk sordu: 'İsmet dedi, bir şey mi var? Ne oldu sende? Bir değişiklik var.' O da konuşmaya başladı."

Sabahleyin Türk Hava Kurumu'nun yönetim kurulu toplantısına başkanlık etmek üzere oturmuş; saat 10'dan 17'ye kadar, tam 7 saat hesaplarda görülen bir kuruşluk bir açığı araştırmış. Yani fevkalade kızmış, sinirlenmiş. Acaba bir suistimal mi var? Bir hırsızlık mı var? Bir kuruş arkadaşlar, eşittir 40 para. Yani o günlerdeki satın alma gücü itibarıyla bakarsanız şöyle diyelim: Küçük memur maaşı 40 lira. Yani bir işçi yevmiyesi 1 lira. Türk Hava Kurumu para topluyor yoğun olarak milletten. Milli Piyango çekilişlerini de onlar düzenliyorlar, geliri düzenlemesi ona verilmiş. Toplanan paralarla Avrupa'dan savaş uçağı alıyorlar. O sıralarda bir savaş uçağının maliyeti ortalama 40.000 ile 50.000 lira arasında. Yani kuruş hesabına çevirecek olursak arkadaşlar; hesaplarda görülen açık olan 1 kuruş, bir savaş uçağının maliyetinin yaklaşık 5 milyonda biri; bir ağır işçinin bir günlük yevmiyesinin yaklaşık %1'i. Çok kızmış, çok sinirlenmiş.

Hatta hatta —şimdi bunun için de bir parantez açayım— Sedef Kabaş'ın "Muazzam Muazzez" isimli nehir söyleşi kitabı... Sedef Kabaş kim arkadaşlar? Bir kadın gazeteci. Geçtiğimiz yıllarda sosyal medya hesabında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı öküzlediği için tutuklandı. Birinci celseye kadar birkaç gün tutuklu kaldı, sonra işte "Bu yoldan bedavadan kahraman oldu" deyince bilmeyenler için bile hakkında fikir vermiş olduk. Onun bu kitabı, oluşturduğu nehir söyleşiyi yaptığı Muazzam Muazzez... Bildiniz onu; Muazzez İlmiye Çığ. Yakın zamanda vefat etti. Hala daha ulusalcıların goygoyu eseri olarak herkes onu Hititoloji profesörü olarak bilir. Akademik bir unvanı yoktu, sadece kütüphane memuruydu. Hitit yazıtlarını falan okuduğu iddia ediliyordu. Ama bu Muazzam Muazzez'in —yani Sedef Kabaş'ın kendisine vermiş olduğu isimle— en önemli vasfı arkadaşlar, dünyanın bir gaz ve toz bulutu olduğu dönemleri hatırlıyordu. Tabii bunun yanında 1930'lu yıllar daha dün sayılır. Yani şimdi bu kitabında sayfa 141'de Muazzam Muazzez'in ifadesine göre, aynen alıntılıyorum: "Rahmetli Başbakan İnönü, 'Kimseye bir kuruş yedirmem!' diye bas bas bağırıyordu." Yani bu bas bağırmanın tam olarak hangi olay üzerine, nerede, hangi tarihte geçtiğini zikretmiyor ama fakat orada da bir kuruş, burada da bir kuruş olduğuna ve 1930'lu yıllara ait olduğuna göre Allahu alem bissavab ikisi de aynı şeyden bahsediyorlar.

Dolayısıyla Sabiha Gökçen'in vermediği bir detayı bu Muazzam Muazzez sayesinde öğrenmiş oluyoruz. Türk Hava Kurumu yönetim kuruluna başkanlık ederken hesaplarda gözüken o bir kuruşluk açıklık nedeniyle İsmet Paşa öyle sinirlenmiş ki; "Yani bir hırsızlık mı var?" Bir kuruş arkadaşlar... Yani bir kere daha dikkatinizi çekiyorum; rakamla yaz, yazıyla yaz, hepsi 1 kuruş. Eşittir 40 para. Yani şöyle diyeyim, 5 kuruş o sıralarda bir gazete; yani onun da beşte biri tutarında bir para. Çok kızmış, "Acaba bizi soyuyorlar mı? Türk Hava Kurumu soyuluyor mu?" diye kendini kaybetmiş, bas bas bağırıyor. Şimdi tekrar asıl anlatıcı Sabiha Gökçen'in naklettiği anekdota geri dönecek olursak diyor ki: "Tam 7 saat herkesi seferber ettim. Bu bir kuruşluk açığı aradık, araştırdık. En sonunda muhasebede görevli bir memurun dalgınlık eseri olarak başka bir hesaba geçtiğini tespit ettik, bulduk. Onu zikredilmesi gereken doğru hesaba aktardık. Dolayısıyla bir hırsızlık, suistimal olmadığını da anlamış olduk. Ama işte 7 saat koskoca yönetim kurulu, Başbakan'ın başkanlığında bu mevzuyla uğraştı."

Şimdi nokta. Yani böyle birisine arkadaşlar dürüst demek çok hafif kalır, çok az kalır. İddia ederim ben bunu; sadece Türk siyasi tarihinde değil, dünya siyasi tarihinde hükümet yöneticisi, başkanı olarak dürüstlüğü bu noktaya —yani bu çılgınlık noktasına, bu fanatizm noktasına— taşımış ikinci bir isim bana kimse bulup çıkartamaz. Çünkü 1 kuruş eşittir 40 para. Onun karşısında böyle bu kadar dürüst —yani tekrar ediyorum, bu duruma dürüst kelimesini kullanmak bana çok sakil geliyor ama Türkçede başka kelime yok— böyle bu kadar delice fanatik bir dürüst kişiden, başbakandan bahsediyoruz. Şimdi bir; kendisinin bizzat hırsızlık ve suistimal yapmış olacağına ihtimal verebilir misiniz? Katiyen. İki; yakın çevresinde bulunanların hırsızlık ve suistimal yapabileceklerine ihtimal verebilir misiniz? Şu olabilir: Bir gözü karalık, bir cesaret diyelim ki yaptı ama tespit eder, açığa çıkartır. Düşünün ki adam Türk Hava Kurumu hesaplarındaki açık gözüken bir kuruşu tespit etmek için 7 saatini harcıyor. Amcası, dayısı, oğlu, kardeşi falan her neyse; yakın sıhri akrabalarından bir tanesi hele diyelim ki binlerce liralık bir vurgun yapmış, e bu adam bunun haydi haydi peşine düşer, araştırır. Hesabını da ona göre sorar, değil mi? Evet, normal şartlarda öyle olması lazım.

Şimdi burada anormal şart olarak bir de şunu ilave edelim. Mehmet Ömer Alkan'ın hazırlamış olduğu "İsmet İnönü" isimli çalışmanın —bu yeni bir çalışma, birkaç sene öncesine ait— 5. sayfasında... Yani yanlış hatırlamıyorsam çalışma İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kültür yayınlarından çıkmış. E öyle olduğu için de tabii çok yakışır kendisine; Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Ekrem İmamoğlu'nun da bir takriz yazısı var kitabın başında. İşte 5. sayfada Ekrem İmamoğlu bu İsmet İnönü goygoyunda —tırnak içinde— "dürüsttü" diyor. Yani doğru anladınız siz onu arkadaşlar; Ekrem İmamoğlu doğrudan doğruya İsmet İnönü'yü kastederek onun dürüst bir siyasi şahsiyet, bir devlet adamı olduğunu zikrediyor. Özellikle şimdi bunu görünce ister istemez Türkçemizdeki güzel bir deyimi hatırladım: "Bozacının şahidi şıracı." Yani şunu diyebilirim: Allah bu CHP'ye bundan sonrasında da hiçbir zaman için iktidar, güç, kuvvet vermesin ama bütünüyle de yokluklarını göstermesin. Çünkü gördüğünüz gibi bu kadar eğlenceli insanlar arkadaşlar. Yani İsmet Paşa'ya dürüst diyen kim? Eko. Evet, başka bir şey söylememe gerek yok, siz onu anladınız.

Eko hakkında Cumhurbaşkanı'nın bir konuşmada yaptığı Eko ve sistemi —ekosistemin bütünü hakkında— yaptığı bir tespiti sadece paylaşmak isterim. Bundan bir sene kadar önceydi zannederim, dedi ki aynen: "Ama yemiş yamyamlar!" dedi belediyeyi. Yani şimdi Cumhurbaşkanı'nın ifadesiyle, belediye sistemiyle beraber —biliyorsunuz bütününe ekosistem diyoruz bunun— çöktükten sonra biraz biraz vukuatları açığa çıkmaya başlayıp rakama dönüşür hale geldikten sonra yakinen olaya vakıf olanlara, hem de hani sıradan biri de değil ülkenin cumhurbaşkanı gibi isimlere "Ama yemiş yamyamlar!" dedirten sistemin başında yer alan kişi dönüyor, İsmet Paşa için özellikle dürüst olduğunu vurguluyor. Sözün bittiği yer. Ama şunu da ilave edelim bitmeden önce: Enver Aysever Silivri mapushanesinde karşılaştıkları vakit Eko buna tokalaşmak için elini uzattığında ne demişti? "Ben hırsızların elini sıkmıyorum." Sonra CHP medyası; "Yalan, Enver Aysever öyle bir şey demedi, bunu işte AK Partililer uyduruyor" falan diyerekten olayın üstünü biliyorsunuz kapatmaya ve çarpıtmaya çalıştılar. Bunun üzerine Enver Aysever'in avukatı olayı doğruladı yapmış olduğu açıklamada. Yani 1930'lu yıllar ya da 2020'li yıllar arkadaşlar; Amerikan atasözünde dendiği gibi, "Gök kubbenin altında yeni bir şey yok." CHP aynı CHP. Ya da bizim nazikleştirerek, nezaket ve nezahet sınırları içerisine çekerek sık sık söylediğimiz gibi: "Katranı ezsen de olmaz ki şeker, cins cinsine çeker."

Evet, şimdi arkadaşlar bu girişle asıl mevzumuza geri dönelim. İnönü ve çevresi yolsuzluk yapmış mıdır? Eko diyor ki: "Hayır." Biz de bunu kabul etmek isteriz esas itibarıyla. Çünkü bir Müslüman olarak kim olursa olsun; İsmet ya da herhangi birisi, insanların ahlaksız olmasından, hırsız olmasından, yolsuzluk yapmasındansa ahlaklı, dürüst, Cenabı Hakk'ın hoşnut olacağı kullar olmasını biz öncelikle arzu ederiz, tercih ederiz. Ama bunu da saflık derecesine götürmeyiz. Çünkü bu noktada her kim olursa olsun, o söz konusu kişiyle ilgili dürüstlüğü, yolsuzluk yapıp yapmamış olması noktasında birtakım kafa karıştıran, mide bulandıran tarihi veriler varsa onları ortaya koyarız. İşte bu programda yaptığımız gibi Eko benzeri onların gözü kapalı savunucularına bunları birer soru halinde takdim ederiz. Deriz ki: "Bak biz de kabul edeceğiz; İsmet'in hiç yolsuzluğu yoktur. Yani sütte leke vardır, İsmet'te yoktur yolsuzluk, hırsızlık anlamında. Ama fakat bunu kabul etmeden önce gördüğümüz bazı tarihi bilgiler var kaynaklarıyla beraber. Bunları ortaya koyalım. Siz onların yalan olduğunu, yanlış olduğunu, onlara itibar edilmemesi gerektiğini tarih ilminin kıstasları içinde bilimsel bir şekilde bize izah edin, ispat edin, ikna edin. Biz de diyelim ki oh ne güzel dediğimiz gibi; yani sütte hata var, İsmet'te yok." Bir kuruş için böyle deliren birisi, üstüne üstlük ya bizzat Eko gibi günümüzün ahlak, fazilet ve dürüstlük zirvelerinden biri tarafından da ayrıca tezkiye edilmiş dürüstlüğü noktasında birisi...

Böyle olunca madde 1: Şimdi şu ismi bu program boyunca tekrarlayacağım için sıkıntı ve hicap duyduğumu söyleyeyim, çünkü literatürde öyle meşhur. Başka bir şey söylesek anlaşılmaz: Kambur Rıza. Halk arasında kamburluk diye ifade edilen bir —yani bedensel özür— nedeniyle böyle bir lakap takılmış kendisine. Tam ismi Rıza Temelli. İnönü'nün kardeşi; yani ana baba bir kardeşi. Yakın çevresi dediğimiz vakit arkadaşlar, tarihi kaynaklarda —tırnak içinde— bu Kambur Rıza diye zikredilen kardeşin son derece vurguncu olduğunun, hırsız olduğunun, rüşvetçi olduğunun çok sayıda iddiası var. Şimdi bu programı ona tahsis ediyoruz. Çünkü ben fişlerimi düzenlerken baktım; Kambur Rıza ile beraber yakın çevreye ait yolsuzluk, hırsızlık iddialarında şimdi mesela İnönü'nün dayısı var gündemde, İnönü'nün eniştesi Abdülrazık var gündemde, İnönü'nün büyük oğlu Ömer var gündemde —onun bir de ayrıca cinayet iddiası vukuu vardır o ayrı— e bir de tabii İnönü'nün bizzat kendisi var böyle olunca. Yani Allah nasip ederse tahmin ediyorum bu İnönü ve yakın çevre yolsuzluk, hırsızlık mevzuları en az bir 3 hafta, belki bilemem 4 hafta devam edeceğiz. Ne yapayım yani? Gözü kör olsun, elimizde bilgi çok. Böyle olunca bu geceyi sadece Rıza Temelli'ye, namıdiğer Kambur Rıza'ya tahsis ettik. İnönü'nün yakın çevresinden ana baba bir kardeşi olması hasebiyle sadece onun hırsızlık, yolsuzluk ve vurgunculuğu şeklindeki iddiaları dile getireceğiz.

Her zaman söylediğimiz gibi bunların insan gibi cevaplandırılıp yanlışlığının ispat edilmesi noktasında bütün ulusalcılara açığız. Ulaşsınlar. Yani hep yaptıkları gibi ölmüş anama küfür etmeden, "Seni şöyle asacağız, böyle keseceğiz" falan gibi eften püften tehditler dile getirmeden becerebiliyorlarsa insan gibi kaynaklarıyla, bilimsel bir şekilde desinler ki: "Hayır bak, yani şuradaki bu kaynaktan aktardığın bilgi yanlıştır, çarpıtmadır; işte sana ispatını, açıklamasını da yapıyorum." Ben de şeref sözü veriyorum arkadaşlar; müteakip programda onu aynen paylaşacağım. Bugüne kadar olmadı öyle bir şey.

Evet, şimdi bu Rıza'nın daha İstiklal Harbi yıllarında, İnönü Batı Cephesi Komutanı iken kendisini ifade etmiş olan birtakım vukuatları var. Kaynak Arif Oruç'un "Yarın"ı. Arif Oruç, 30'lu yılların meşhur bir gazetecisi; "Yarın" da onun gazetesinin ismi. Mete Tunçay tarafından hazırlanmış. Olay şu: İstiklal Harbi devam ediyor, İnönü Batı Cephesi Komutanı. Okuyorum şimdi, sayfa 99: "Yunanlılar Haymana ovasından sarkarak Ankara'ya 40 kilometre yaklaşmış iken sadece Mersin'de ipekli kaçakçılığı ile meşgul bulunuyorlardı. Rıza Temelli o tarihlerde Büyük Millet Meclisi'nin ipekli eşyanın Anadolu'ya duhulünü —girmesini— menettiği hatırlardadır. Hatta Rıza Bey'in ipekli sandıkları Mersin gümrüğünde yakalanmış; o zaman cephe kumandanı olan İsmet Paşa kendi imzasıyla bir emir vererek kaçak sandıkları serbest bıraktırmıştı. Zaferden sonra dosyadaki hususi emir yaktırılmıştır." Fakat bizzat bunun fotoğrafını almıştı.

İstiklal Harbi devam ediyor arkadaşlar, Ocak 1922. Kaynak Eyüp Durukan'ın "Meşum Mütareke ve Meşru Mücadele" isimli hatıratı. Eyüp Durukan arkadaşlar, Osmanlı subayı, ordonatçı. O sırada İstanbul'da; İstanbul'dan Anadolu'ya silah ve askeri malzeme kaçırılma işinin başında. Zafer kazanıldıktan sonra askeri kariyeri devam edecek; cumhuriyetin ilanına müteakip Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü'ne getirilecek. Yaş haddinden tümgeneral rütbesiyle bu görevden emekliye ayrıldıktan sonra 1950'ye kadar da CHP milletvekili olarak siyasi kariyerine devam edecek. Şimdi böyle olduğunda yani bu Eyüp Durukan her zamanki ulusalcı savunusu; "İşte Atatürk, çağdaşlık, cumhuriyet düşmanı, laiklik karşıtı, yobaz gerici mi?" falan. Adamın kariyeri bu. Şimdi kariyeri böyle olan birinin arkadaşlar; İstiklal Harbi yılları ve İnönü'nün meşhur sonraki senelerde halk tarafından kendisine takılacak unvanı, İnönü Milli Şef ya; 1940'lı yıllarda Türk halkı da çok yakından tanıdığı sansasyonuyla, sansasyonlarıyla, kulak gazetesi vasıtasıyla Kambur Rıza'dan "Milli Birader" diye bahsedecekler. E oturuyor da zaten.

Şimdi bu "Milli Birader"in İstiklal Harbi yıllarındaki marifetlerini Eyüp Durukan gibi ideolojik, siyasi kimliği son derece net olan üst düzey bir CHP'linin anı kitabından okuyoruz. Sayfa 668, Ocak 1922; yani İstiklal Harbi'nin içindeyiz: "İsmet Paşa'nın kardeşi Hasan Rıza Bey geldi. Bir İtalyan ile tüfek meselesini görüşüyor." Yani İtalyanlardan toplu tüfek alımı söz konusu; o da komisyoncu olarak devrede. Kendi kendine söz veriyor satıcı olan İtalyanlara, abisine dayamış ya sırtını. "Beni pek müşkül bir mevkiye koyuyor. Başka üzüntüler az geliyormuş gibi bir de bundan üzülüyorum. İllaki teklif ciddiymiş, yazmalıymışım. Burada mevcut parayı bu işe tahsis ettirmeliymişim." Eyüp Durukan'ın gizli görevi itibarıyla aynı zamanda Ankara'dan gelen kuvvetli bütçeleri kullanıp ama İstanbul'daki depolardan ama Avrupa'dan Anadolu'daki cihada kaçak askeri silah, cephane ve malzeme alma yetkisi var. Arka plan bu. Yani Rıza da diyor sürekli geliyor bastırıyor; diyor ki: "Bir İtalyanla işi bağladık, çok miktarda tüfek satın alacağız. Bunu kabul et, parayı ver, öde falan." "İllaki teklif ciddiymiş, yazmalıymışım. Burada mevcut parayı bu işe tahsis ettirmeliymişim. Nezaketen yapacağımı ve daha sonra açıktan açığa bu işe beni sokmamasını söyledim ve 'Arzu edersen kendin yaz' dedim —yani Ankara'ya, merkeze—. Fakat elinden kurtulmak kabil değil. Anlıyorum ki kendisine lüzumundan fazla önem vermişim. Hemen hemen üzerime bir de o kontrolör olacak. Elinden zor kurtuldum."

İstiklal Harbi bitti arkadaşlar, normal cumhuriyet devrine geçiş yaptık. İnönü hemen başbakan oldu. Yani 29 Ekim 1923 Cumhuriyet ilan edildi, aynı gece yeni kabine kuruldu, İnönü de başbakan. Ondan sonra 3-4 ay —1924 sonu 1925 başına ait— yani 4 ayı bile herhalde zor bulacak bir dönem hariç, Eylül 1937 tarihine kadar kesintisiz başbakan, 14 sene. Şimdi bu döneme giriyoruz. Dolayısıyla şöyle diyelim: Yani işin içerisinde sırtını yakını olan bu üst düzey siyasi kişiye dayamak suretiyle hırsızlık, yolsuzluk, vurgun, rüşvet ve benzeri her çeşit gayriahlaki akçeli iş yapılacaksa işte esas itibarıyla bu dönemde yapılacak. Çünkü hani düşünün, "Hâmili kart yakınımdır" değil; "Hâmili kart ana baba bir öz kardeşimdir." Kimin kardeşi? Başbakanın. 2 numaralı.

Şimdi buna girerken bir ön bilgi olarak ama şunu paylaşalım: Özden Toker ile Mehmet Ömer Alkan'ın yaptığı —demin bahsetmiştik ya— aynı sakallı bir tip var, onun yapmış olduğu bir diğer nehir söyleşi bu. Özden Toker de arkadaşlar, şu an İnönü çekirdek ailesinden halen hayatta olan —Allah uzun sağlıklı ömür versin— tek kişi; yani doğrudan bildiğiniz İnönü'nün kızı. Bu da Muazzez İlmiye Çığ familyasına biraz mensup; yani o da tahmin ediyorum 110 falan diyecek herhalde, gidişat öyle. Şimdi bu nehir söyleşinin adı arkadaşlar —bu da yeni yayın, meraklıları piyasada bulabilir— "İsmet İnönü'nün Kızı Anlatıyor" isimli kitabın 50. sayfasında, bizzat İsmet İnönü'nün kızının ifadesine göre İnönü'nün ailesinden kalma herhangi bir malı, parası, zenginliği yok. Kızı söylüyor bunu. Yani öyle olduğu için diyor: "Başbakanlık yaparken de sürekli Kemal Paşa tarafından örtülü ödenekten takviye edildik." Doğru, bu birçok kaynakta geçer. Hem de ayda 2.000 lira gibi o günün şartlarında çok ciddi para. Bunu bir kenara yazalım arkadaşlar; yani İnönü'nün ailesinden kalmış olan bir serveti yoksa e demek ki öz kardeşi "Milli Birader" Rıza'nın da yok. Anne baba bir çünkü.

Şimdi bir diğer Rıza; Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım" isimli kitabının 1153. sayfasından şöyle genel çerçeveyi oluşturmaya yönelik olarak okumaya başlıyorum. Burada sert köşeli ifadeler var; yani işte o bedensel özürüyle ilgili falan. Onlara katılmadığımı belirteyim ama konumuzun özü de o değil zaten: "İsmet'in Rıza adında kambur bir kardeşi vardır. Bu aile mütereddi —dejenere— bir ailedir. Kimi sağır, kimi topal, kimi kamburdur. İsmet sağır, bir kardeşi topal, bir kardeşi kambur; küçük kardeşi de kokain çeker. Rıza pek cahil, bayağı bir adamdır. Ancak rüştiye —yani ortaokul— tahsili görmüş. Mütareke bidayetinde —İstiklal Harbi'nin başında— Direklerarası'nda bir manifaturacının yanında ayda 10 lira maaşla bir işçiydi." Yani demek ki takip eden bir iki sene içerisinde daha İstiklal Harbi bitmeden Mersin kaçak ipek ithalatı, işte kaçak silah işleri falan hani o bayağı yürümüş hızlı zamanda. Tabii insanın abisi cephe komutanı olunca öyle oluyor. "Bez ve kumaşlar, arşınlar satardı. İsmet Eskişehir'de kumandan olunca onu oraya aldı, müteahhitlik ettirdi orduya. Şimdi ise Rıza, avukat Resai'yi yanına almış; imtiyaz, taahhüt, iltizam işleriyle meşgul. Şuraya buraya adam tayin ettirip para alıyorlar. Şirketlere kanca takıp para alıyorlar. Unkapanı'ndaki o muazzam un değirmenini müzayedesiz aldı. Değirmenin oluklarından ceplerine un halinde altın akıyor. Ve yine Şehremaneti'nin —yani belediyenin— soğuk hava depolarını aldı. Her eti mutlaka oraya sokuyor ve okka başına müthiş bir para alıyor. Bizde kamburluk uğurdur derler, galiba öyle. Bu basmacı uşağı birden böyle oldu. İnsanın basmacı yahut kambur olacağı geliyor. Heybeli, Kalamış'ta, Maltepe'de, Büyükada'da daha birçok yerlerde köşkler aldı." İlerisini biraz ileride söyleyeceğiz.

Söylüyor; aynı eser sayfa 1269: "İsmet'in kambur kardeşi Rıza ile ortağı Resai isticap edildi —yani sorgu sual—. Bunlar Yavuz ve Havuz işinde bir şirketten 6.000 İngiliz lirası istemişler." Yavuz-Havuz diye siyasi tarihte meşhur bir yolsuzluk davası; Topçu İhsan'ın —Bahriye Bakanı— başını yakacak. Yavuz zırhlısının onarımı için Avrupa ülkelerinin birisinden, öncelikle Fransa'dan bir kuru havuz satın alınması söz konusu ama milyonluk bir iş. Birçok Avrupa ülkesi bu işe talip olmuş vaziyette. Yani burada anlatılan olayın arka planı o. Onunla ilgili Kambur Rıza ve ortağı Avukat Resai de mahkemede hakim tarafından sorgulanıyor. "Bunlar Yavuz ve Havuz işinde bir şirketten 6.000 İngiliz lirası istemişler. Hakim 'Niye istediniz?' diye soruyor; onlar da 'müşavere ücreti' —yani danışmanlık hizmeti— olarak diyorlar. Hakim nasılsa gaflet etmiş; 'Bu kadar müşavere ücreti olur mu?' diye soruyor. Tabii cevap yok. Bu tam hakimin tutacağı bir noktaydı; tutmuş da fakat birden bırakıyor. Demek o anda hakimin aklı başına gelmiş, konuyu değiştiriyor. Hekimler, avukatlarla müşavere yaparlar, onlardan rey sorulur, bundan bir ücret alırlar. Bu ücretin bu makulesi —bu tip olanı— Fransa'da bile 20-30-50 İngiliz'i geçmez. 6.000 İngiliz, 70.000 Türk lirası..."

Neydi arkadaşlar? Hatırlayalım. Bir kuruş açık bulduğu için hesaplarda İsmet 7 saat ortalığı ayağa kaldırdı. Buradaki mevzu o 1 kuruşu 100 ile çarpacaksınız, 1 lira olacak; sonra onu da 70.000 ile çarpacaksınız, 6.000 İngiliz lirası olacak. Böyle bir meblağ müşavere ücreti olamaz. Demek bununla da sabit ki Kambur hırsızlık ve rüşvet içindedir. O şirketten istemiş. Şüphesiz o şirkete "Bize 6.000 İngiliz lirası verirseniz Yavuz ve havuzu size ihale ettiririz" demişti. Bu basit bir hakikattir. Hakim bunları da alaşağı etse ya, deliğe soksa ne garibi. İrtikaptan dolayı bir vekili hapse sokan İsmet —Bahriye Bakanı Topçu İhsan bu yüzden hapse girdi, Yüce Divan'da yargılandı, suçlu bulundu, siyasi hayatı bitti falan; bu işin arkasında da doğrudan İsmet'in kendisi vardı ona duyduğu bir kinden ötürüydü— hapse sokan İsmet, demek bizzat kendisi irtikap, hırsızlık içindedir ve bunu Kambur'u vasıtasıyla yapıyor. Güya Kambur ticaret ediyor.

Sayfa 1273: "Bir at yarışları yarış keyfidir gidiyor. Bunu yapan, himaye eden İsmet'tir. İsmet spora pek meraklıdır, onun en baş eğlence ve zevkidir. Geveri Atıf'ı Londra'ya yollamış, yarış atı satın almış. Bu at 25.000 lira kıymetindeymiş. Şaşılacak şey. Bu adamın maaşı nedir ki o da yiyeceğine mi, bir sürü atlarını beslemeye mi yetişecek? Hele bunların müthiş fiyatları ne ile satın alınıyor? Bu adamın masrafı göz önüne getirilirse müthiş çaldığı derhal anlaşılır. Yavuz işinde mahkeme İhsan'a bu kadar serveti nereden yaptığını sordu. Kör olası hakim bir de bunu ve daha evvel Mustafa Kemal ile İsmet'e sorsa ya!" diyor. Yani Rıza Nur öyle diyor; belki de tamamen masumdur, Rıza Nur iftira ediyordur. Teorik olarak bu da mümkün. Ama bu Londra'dan yüksek fiyatlarla kalite yarış atı getirme meselesi ile ilgili olarak arkadaşlar; o sırada Türkiye'de hükümetin resmi davetiyle gelmiş bir Macar atçılık uzmanı, kendi elçiliği vasıtasıyla Budapeşte'ye göndermiş olduğu raporda doğrudan doğruya İsmet tarafından Londra'dan yarış atları getirilmeye yönelik olarak 800.000 ile 1.000.000 lira harcadığından söz ediyor. Yani burada bir yazım hatası mı var, bir iftira mı var yoksa aynen hakikatin kendisi mi? İnsan gerçekten yani bu ihtimallerin arasında mütereddit kalıyorsunuz arkadaşlar. 800.000 lira 1930'lu yılların başı için çok çok çok büyük bir rakam. Yani dünya buhranının da ekonomik krizin de etkisiyle o sıralarda hükümet bütçesi 100-150 milyon lira arasında kapanıyor.

Sayfa 1522: "Kibrit şirketinden İsmet Paşa 20.000 liralık aksiyon —hediye— almış. Kambur kardeşine Şehremaneti'nin frigofirik işini vermiş." Az önce okumuştuk. Yani İstanbul Belediyesi'nin taahhüdünü aldı; mezbahadan çıkan kesilmiş etler buzağıhaneye götürülüyor, buzağıhane Kambur'a ait —bu tabiri kullanmak istemiyordum da özür dilerim, kardeşi Rıza Temelli'ye ait, onu kastediyor—. Etleri cebren hiç olmazsa 24 saat oraya sokuyor. Kilo başına 20 kuruş alıyormuş. Şimdi tekrar hatırlayın; İstanbul nüfusu 700.000 - 1.000.000 kişi arasında. Bu şehrin belediyesinden etlerin bu servis işini Rıza Temelli almış. Normalde hemen mezbahadan kasaba gitmesi gereken etler bile en azından bir 24 saat buzağıhanede tutuluyor ve bu hizmet karşılığında kilo başına 20 kuruş buzağıhane hizmet ücreti alınıyor. Bir kuruş için Muazzam Muazzez'in ifadesiyle "Kimseye o bir kuruşu ben yedirtmem!" diye bar bar bağırıyordu ya; 1 kilo etten 20 kuruş vuruyor Rıza. Dikkat, kilo başına 20 kuruş alıyormuş; milyonlar vuruyor demek. Halk da sade Kambur'un şerefine eti 20 kuruş fazla ile yiyor. Feci utanmaz! İsmet bunlara rağmen namus şampiyonu rolü oynuyor. Evet, Eko'nun da kanaati öyle; "Çok dürüst bir insan" diyor. Biz de başka bir şey demiyoruz, yani bu bilgileri paylaşıyoruz. Ey ulusalcılar; hodri meydan! Bana insan gibi, bilimsel bir şekilde; kaynağıyla, delilleriyle bunların yanlış olduğu, yalan olduğu, iftira olduğu, çarpıtma olduğu ve benzerini yazın, gönderin. Önümüzdeki hafta söz; programa başlarken önce onları paylaşacağım. Bugüne kadar hiç olmadı öyle bir şey.

Evet. Funda Şenol Cantek, İletişim Yayınları'nın kitabı. Bir şehir kitabı esasen; Şehir Tarihi. "Yabanlar ve Yerliler", alt başlık "Başkent Olma Sürecinde Ankara". Konuyla ilgili özgün kaynak Yakup Kadri Karaosmanoğlu olacak şekilde bakın ne anlatıyor: "Yakup Kadri'ye göre —sayfa 117— Ankara'daki milli mücadeleciler ve devrimciler kadrosu bir süre sonra bir kazanç ve menfaat şirketi karakteri taşımaya başlamıştır. İsmet Paşa'nın birkaç bakanı, kaleyi andıran kaşaneleri yok pahasına istimlak edilmiş arazilerde kurup yerleşmişlerdir. İsmet Paşa bunları görmezden gelmiş; hasımlarının benzer davranışlarını ise haksız iktisap —haksız kazanım— olarak nitelendirmiştir." diyor Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Yani ona da çağdaşlık, laiklik, cumhuriyet, Atatürk falan düşmanı diyecekseniz tabii bir şey diyemem ben ona. Sonra arkadaşlar, kömür vapurları vurgunu var.Zonguldak'taki kömür madenlerinden İstanbul'a kömür taşıyan birkaç tane vapur satın alıyor Rıza Temelli ama çok sayıda başka müteahhitlere ait de vapurlar var. Normal şartlarda sıraya girmesi gerekiyor. Rıza Temelli sıraya girmiyor. Onun vapuru Zonguldak limanına gelir gelmez sıra mıra dinlemeden hemen yanaşıyor, kömürünü yüklüyor. Bir İstanbul şehir hatları, yani o günkü ismiyle Seyrisefain Boğaziçi vapurlarının kömür ihalesini almış; onlara taşınıyor ama dokunulmazlığı olduğu için kendi vapurlarına Seyrisefain kömürleri haricinde özel piyasa için de kömür yüklüyor. Büyük kârlarla onları getirip satıyor. Geri kalan herkes de, diğer gemi sahipleri ve müteahhitler, Zonguldak Limanı'nda elleri böğürlerinde sıra bekliyorlar arkadaşlar.

Bunu özet olarak ifade ettim. Kaynak: İnönü'nün Kardeşi Kambur Rıza Nasıl Milyoner Oldu?, Sinan Omur, Sayfa 11. Evet. Sonra sayfa 52. Ayrıca hidrofil pamuk fabrikasını satın aldı. Bunun uzun hikayesi var, can sıkmamak için özet geçeceğim. Üst düzeyi kullanarak, onların üzerinde yoğun baskı yaparak hidrofil pamuk fabrikası —yani bildiğiniz hijyenik pamuk— satışa çıkmış; Rıza Temelli tarafından kapatıldı.

Sonra şimdi Sinan Omur'un kitabından okuyorum, sayfa 53'ten: Türk kodeksine uyacağına, bilakis Türk kodeksini kendine uydurdu. Yani hijyenik pamuk olduğu için bir sürü tıbbi ön işlemden geçip tamamen mikropsuz, hijyenik hale getirilmesi gerekiyor. Ya, Türk kodeksi o; o öyle zahmetlere girmiyor. Onun yerine bakın ne yapıyor: Kodeksi bu şekilde değiştirmeyi başardıktan sonra da faaliyetini arttırdı. Memlekette nerede ucuz pamuk buldu ise toplayarak, tasarlayarak —yani beyazlatarak— pamuğu normal ham işlemden geçmemiş, suni yollardan onu beyazlatarak hidrofil pamuk görüntüsü kazandırarak piyasaya sürdü. Bu baştan aşağı mikrop yuvası olan hidrofil pamuklar, maalesef ekseriyeti bu işin cahili olan halk tarafından yüze, göze ve her türlü yaralara berelere şifa niyetine sürülmekte, sarılmaktadır.

Rıza hala büyük hidrofil pamuk fabrikasının teşkil etmiş olduğu birliğin başındadır. Rıza maliyet hesabını çıkardığı zaman bugünkü Akala pamuğunu kullanıyormuş gibi gösteriyor hidrofil pamukta. Halbuki kullandığı pamukların Adana yerlisi ikinci, üçüncü derecede pamuklar olduğunu bilmeyen yoktur. Bu arada mesela 25 gramlık bir ufak paketin içine de yalnız 17 gram pamuk koyup 8 gram da kağıt ilave edildiğini unutmamak lazımdır. Yani Rıza, bir paket pamuğun %35'ini kağıt olarak satmanın da yolunu bulmuştur. Hem de 100 kuruşa alınan bir kağıdı 800-900 kuruşa satmak suretiyle.

Sonra şu var arkadaşlar, çarpıcı. Şimdi gene daha Başbakanlık dönemi, 30'lu yıllar; yani henüz daha "birinci adam" da olamamış İnönü. Ama ona rağmen abisinin "ikinci adam" olmasından aldığı cesaretle Rıza işi öyle azıtmış, olay öyle ayyuka çıkmış ki; yani buzane hizmeti, pamuk işi, kömür işi, işte un fabrikası, un değirmeni... Bunların hepsi nihayet bu suistimallerden ötürü Atatürk İnönü'yü azarlıyor. Kaynak: Nazlı Ilıcak, 27 Mayıs Yargılanıyor, 2. cilt, sayfa 520; Nusret Girişçioğlu, 12 Mart ve Raporum, sayfa 122.

Kardeşinin hırsızlığı, vurgunculuğu diyor ayyuka çıktı. Bu bize de, yani bütün yönetime, CHP'ye, rejime de zarar veriyor. Çünkü yani böyle işi zarafetle kamufle ederek, üstünü örterek falan değil; o işin psikolojisinde zannediyorum bu vardır. Böyle bir daire oluşur; dokunulmadığını gördükçe hırsızın cesareti artar. En sonunda işte böyle göstere göstere yapar hale gelir. Şimdi bu yüzden Atatürk'ten bizzat fırça yemesine sebep oldu arkadaşlar İnönü'nün. Ama bakın, Sinan Omur'un İnönü'nün Kardeşi Kambur Rıza Nasıl Milyoner Oldu? kitabının 10. sayfasında, Atatürk'ten yediği fırçaya rağmen İnönü Rıza hakkında ne söylüyor?

Bir vakitler Cumhur Reisi ve Laik Halk Fırkası Genel Başkanı İsmet İnönü'nün sayın biraderi Bitlisli Abdülfettahoğlu Hacı Reşit Efendizade Hasan Rıza Kürümoğlu zikri cemil edildiğinde —yani İnönü'nün yanında onun adı geçtiğinde— daima tatlı gülümseyerek ve gözlerini bir hayret ifadesiyle açarak İnönü (meşhur bir jestidir onun zaten böyle gözlerini patlatarak; Mussolini'de de vardır aynı jest, öyle çok sayıda fotoğrafı vardır), gözlerini bir hayret ifadesiyle açarak: "Ben biraderin ticarete bu kadar yetenekli olduğunu asla tahmin edemezdim. Meğer doğuşundan tacirmiş de haberimiz yokmuş" dediği meşhurdur.

Evet İsmet, çok haklısın gerçekten. Senin biraderde doğuştan gelen müthiş bir ticaret yeteneği var. Hani öyleleri için denir ya arkadaşlar, eline toprak alsa altın yapar. Yetenek yani, doğuştan geliyor. Hani bu konuda etnik olarak Yahudiler meşhurdur; hiçbir Yahudi bu ticari yetenek konusunda Rıza'nın eline su dökemez. Ama küçük bir katkı gerekiyordu o yeteneğe: Abisi önce Başbakan olacaktı. Yani İstiklal Harbi yıllarından alırsak; önce cephe komutanı olacaktı, sonra Başbakan olacaktı, nihayet "altın vuruş" Cumhurbaşkanı olacaktı. Yani laf aramızda sizinle şunu paylaşırım arkadaşlar: Eğer hırsızlığı, vurgunculuğu göze almışsa bir insan, çok yüksek bir yetenek sahibi olmasına gerek yok. Ailesinin ferdi bu unvanlara ve makamlara gelebilmişse... Yani benzetmek olmasın, ben de vurgunculuk konusunda Rıza'yla yarış edebilirdim şahsen.

Şimdi geldik doğrudan doğruya "birinci adam" dönemine. Yani ikinci adam olduğu tarihlerde Rıza böyle bir cesarete sahip olup işi bu noktalara getirebilmişse, bir de düşünün 10 Kasım 1938; eğer doğruysa Atatürk öldü. 11 Kasım 1938, 25 saat sonra İnönü'nün ifadesiyle Meclis çılgın bir halde beklemeye daha fazla tahammül edemedi, İnönü'yü Cumhurbaşkanı seçti. Ne oldu şimdi? İnönü birinci adam. E şimdi bu şartlarda Rıza nasıl bir cesarete sahip olur ve bu dışarıya, piyasaya, somut olaylara nasıl yansır? Onu artık tasavvur edebilirsiniz.

Ben somut örnekler üzerinden gideyim. Kaynağımız: Koreni Nire, Süleyman Üstüngel, sayfa 110. İnönü Cumhurbaşkanı; Şakir Kesebir İnönü'nün bakanlarındandı. Vurgunlar vurdu, dalavereler çevirdi Kambur biraderle. Kambur İnönü'nün kardeşi; torpili tepkisi yamandı. Bu kurulan ortaklığın, Genel Sigorta ortaklığında şimdi bir yeni marifet daha devreye girdi. Bir de sigorta şirketi kuruyorlar. Bakanlarla ortak Rıza, beraber yiyorlar. Hani cumhurbaşkanının bugünküler için dediği gibi; yamyam sürüsü. Kambur'un, Sağır'ın hisse senetleri var. Yani buradaki iddiaya göre bizzat İnönü'nün kendisinin de bu sigorta dalaverasında kardeşinden bağımsız olarak hissesi var. Şakir Kesebir ortaklığı Türkiye'de havaalanları kurma işini üzerine alan Amerikan kompanyalarıyla 1945 sonrası... Diğer taraftan İnönü Türkiye'nin kapılarını sonuna kadar Amerikalılara açmış, "gel" yapıyor. Özellikle Pearson firmasıyla büyük vurgunlar vuruyor. Köylünün tarlasını, milletini, ocağını yıkıyor.

Sene 1949. İnönü saltanatının son senesi, 1950'de yıkılacak. Kaynak: Ahmet Gürkan, 1950-54 Meclisi'nde Demokrat Parti milletvekili. İsmet Paşa'nın Beytülmali isminde, 1970'lerin başında küçük ama konuyu merak edenlere tavsiye ederim, son derece eğitici öğretici bir kitap yayınladı. Evet, 1970'te yayınlanmış. Uzun boylu anlatarak diyor ki, İnönü'nün daha ölümüne 3 sene var; serveti 100 milyon lira civarındadır. Çok büyük para. Şimdi tekrar hatırlatalım: Daha dün denecek tarihte İnönü'nün hala hayatta olan kızı Özden Toker'in ifadesiyle; anne ve babadan İnönü ve doğal olarak diğer kardeşlere intikal etmiş olan taşınır taşınmaz herhangi bir zenginlik, servet, mal mülk yok. Memur ailesi. E bu arada İnönü üzerinden gidecek olursak; meşru açık gelir kaynağı ne? Devlet memuru, subay. Sonrasında Başbakan, milletvekili, Cumhurbaşkanı. Yani öyle ya da böyle sabit gelirli. 1970 senesi itibarıyla 100 milyon liralık bir servetin birikmesini temin edebilecek, bunu izah edebilecek hiçbir şey yok ortada. Anadan babadan kalmamış, kendisi ticaret yapıp eline toprağı alıp altına çevirmemiş; hep bordroya imza atmış.

Ama 1970 itibarıyla 100 milyon dedim ya... Bu program bayağı uzun olmak mecburiyetinde. Çünkü arkadaşlar yığınla elimizde tarihi veri var. Düşünün bak, 46. dakikadayız, daha Rıza'yı bitiremedik. Yani bir saati bulacak bir tane bu. Ve henüz kendisine de gelmedik. Önümüzdeki hafta da gelemeyeceğim çünkü dayısı var, eniştesi var, bizzat oğlu var falan.

Şimdi biz gemiler mevzusuna geri dönecek olursak; 1949 senesinde, daha doğrusu 1945 sonrasında Amerika, Dünya Harbi yıllarında imal edilmiş ve harp bittikten sonra elinde ihtiyaç fazlası olarak bulunan gemileri —yolcu gemisi veya şilep— dünya pazarlarına satıyor. Meşhur Liberty şileplerini çok uygun fiyatlardan satıyor. Türkiye gibi ülkeler de bunları almanın sırasına girmiş. E şimdi böyle ballı bir kaynak olur da "milli birader" devrede olmaz olur mu? Altı gemi için Rıza Temelli aracılık yapıyor. Sayfa 25'te bunun açıklamasını uzun boylu göreceksiniz. Ben sadece şunu paylaşayım: Bu altı gemi için özel kanun çıkarıldı. Kendisine ve Amerikalı ortağına, ABD'den bu gemilerin Türkiye Cumhuriyeti adına satın alınmasını kolaylaştırdıkları için bununla ilgili özel bir kanun çıkarttı İnönü. 175.000 dolar ikramiye verildi. 1949 senesinde resmi dolar kuru 2 lira 80 kuruştur. Serbest piyasada bunun üstündedir, belki 4 lira vardır. 4 lira kabul etsek serbest piyasa fiyatından 700.000 lira; çok büyük para.

Esas itibarıyla ne Amerika'ya ne Amerikalıya ne de Rıza'ya ihtiyaç yok. Dürüstçe yapıldığı takdirde, ihtiyacı olan bu altı şilebi Türkiye Cumhuriyeti Denizcilik İşletmeleri Amerikan devletinden çok güzel satın alabilir. Çünkü Amerikalıların elinde binlerce Liberty şilep şişmiş; bunları ucuz pahalı demeden paraya çevirip satmanın derdindeler ve bütün dünya da oraya üşüşmüş vaziyette. Aracıya falan ihtiyaç yok esasen. Ama maksat adam zengin etmek olunca, cumhurbaşkanının bugünküler için dediği gibi "yamyamlar" yiyor. Nasıl yiyor? 175.000 dolar. Demin kitabından ön bilgisini okuduğumuz Ahmet Gürkan —yanılmıyorsam Tokat Demokrat Parti milletvekili— 1950'de Demokrat Parti iktidar olur olmaz bu dosyayı enine boyuna inceliyor. Çok uzun olduğu için okumadım ama kaynağı paylaştım, okuyun çarpılacaksınız. İspatlıyor suistimali. Bunu gensoru halinde Meclis gündemine getirecek, İsmet Paşa'nın gırtlağına yapışacak ama parti disiplini gereği gidiyor Başbakan ve Genel Başkan Menderes'ten müsaade istiyor. Anlatıyor, dosyayı önüne koyuyor. Diyor ki "Böyle böyle, buradan kurtulamayacak şekilde sıkıştırıyoruz bu adamı. Hırsızlık aleni ispatlanmış." O zavallı saf Menderes, "Arkadaşlar," diyor, "biz seçimlerden önce devrisabık yaratmama sözü vermiştik. Böyle bir şeye kalkışırsak sözümüzü çiğnemiş oluruz. O yüzden senden ricam bunu unut, sil. O konuyu gündeme getirme." Sonra fırsat eline geçtiği vakit İnönü, Menderes'in idam edilmesi için aksine çıkan bütün yolları büyük bir beceriyle tıkadı. İsmetliğinin gereğini yaptı.

Bu arada şimdi birileri derse ki "Sen çok kindar konuşuyorsun," demeyin; çünkü işte paylaştığım kaynaklar ortada. Yani bu işi sadece Rıza Nur'un ya da Sinan Omur'un hatıratına dayanarak anlatmış olsaydım böyle bir iddia en azından hipotez düzeyinde ciddiye alınabilirdi. Ama Eyüp Durukan gibi isimlerden okuduk, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimlerden okuduk. Şimdi de şunu okuyayım; öyle diyen varsa hala, Ahmet Aras'ın yazmış olduğu makale, akademik çalışma (doktora tezi de olabilir): Amerikan Belgelerinde Dünya Savaşı Sonrası Türkiye 1945-1950. Bu çalışma, Amerikan Dışişleri Bakanlığı arşivine, o arşivde serbest araştırmaya ve incelemeye açılmış olan ABD diplomatik raporlarına dayanarak hazırlanmış. 103. sayfada şunu görüyoruz; tarih Mart 1945, daha harp bile bitmemiş, sonu belli olmuş da... Ankara ABD Büyükelçiliğinden Washington'a gönderilmiş olan rapordan konumuzla ilgili çarpıcı ifade: "Cumhurbaşkanı İnönü'nün kardeşi harp senelerinin en ünlü spekülatör ve vurguncusudur." Amerikan Devlet Arşivi. Çok merak ederim; mesela şu bilgiyi, bu belgeyi Eko'nun önüne koysak desek ki "Sen birkaç sene önce İnönü kitabına yazdığın ön sözde özellikle dürüst olduğunu vurgulamış idin. Ama bak Amerikan Devlet Arşivi de böyle diyor." Acaba ne cevap verir, ne yorum yapar? Ben bunu gerçekten merak ederim.

"Altın vuruşu" arkadaşlar şununla yapalım. Ağustos 1949 kaynağımız: Kemal Zeki Genç Osman, Cumhurbaşkanı İnönü'nün Ege Seyahati. Kitap biraz isminden de anlaşılıyor; İnönü tarafından yayınlattırılmış bir kitap, hatta resmi yayıncısı bile Cumhurbaşkanlığı olabilir. Ağustos 1949 seçimlere giderken Ege bölgesinde yapmış olduğu seyahatteki bir konuşmasında, o sırada halk arasında çok yaygın bir dedikoduyu engellemek maksadıyla İnönü diyor ki: "Benim ve kardeşlerimin —başta böyle deyince tabii 'milli birader' akla geliyor, Rıza— yurt dışında hiçbir paramız ve mal varlığımız yoktur." İnönü ve kardeşlerinin o sıralarda halk arasında son derece yaygın bir dedikodu konusu olduğu üzere; yurt dışında, özellikle İsviçre ve Amerikan bankalarında gizli hesapları var mıydı yok muydu konusunu başlı başına ele alacağız. Bunu baştan söylemiş olayım. "Böyle bir şey," diyor, "söz konusu değildir." Görelim bakalım arkadaşlar.

Ama bununla ilgili şu küçük anekdotu da sıkıştıralım. Şimdi 4 Aralık 1945, yakın tarihte meşhur "Tan Baskını" olayı vardır. Yani solcu ve Sovyet yanlısı yayın yapan Sertellerin Tan gazetesi, 4 Aralık 1945 günü sivil kıyafetli Ankara Polis Okulu öğrencileri ve İstanbul Üniversitesi'nde bizzat CHP yöneticileri —Alaattin Tiritoğlu, İstanbul İl Başkanı gibi— tarafından organize edilmiş; dışarıya karşı masum bir öğrenci gösterisi, kendiliğinden bir sivil inisiyatif patlaması gibi gözükecek şekilde Tan gazetesi tahrip edildi, yakıldı, yıkıldı ve bir daha da yayınlanamadı. Sahipleri de zaten çok kısa sürede can korkusundan Türkiye'yi terk ettiler. Bu olay yakın siyasi tarihe "Tan Baskını" ismiyle geçmiştir. Hatta o kışkırtılmış İstanbul Üniversitesi öğrencileri arasında, yani bizzat solcu gazeteyi yakıp yıkanlar arasında —kendileri de itiraf etmişti— Süleyman Demirel de var, solcuların meşhur İlhan abisi İlhan Selçuk falan da var. Şimdi bütün yakın siyasi tarih literatürü bunu "Tan gazetesi Sovyet yanlısı yayın yapıyor, Sovyetler de o sırada bizden boğazları ve Kars-Ardahan'ı istemiş, ona karşı halkta ve hükümette ciddi bir tepki var" şeklinde yazar.

Konumuzla ilgili şöyle çarpıcı bir iddia var; ben bizzat fırsat bulup bunu araştırma imkanım olmadı, o yüzden ihtiyatlı konuşuyorum. Deniyor ki: Sovyet yanlısı yayın politikası, Tan gazetesinin bir derin devlet provokasyonuyla ortadan kaldırılmasının görünürdeki sebebiydi. Derindeki gerçek sebep, olaydan yaklaşık bir hafta önce Tan gazetesinin "Bazı üst düzey zevatın İsviçre ve Amerikan bankalarında gizli hesapları var ve bu hesaplar öyle 500-1000 dolarlık değil, Karun serveti; önümüzdeki günlerde o isim listelerini açıklıyoruz" şeklinde bir yayın yapmasıydı. İşte bir hafta içerisinde de defteri dürüldü. Dışarıya karşı da bu, Sovyetlerle yaşanmakta olan gerginliğin içeride derin devlet tarafından tezgahlanmış bir provokasyonu olarak yansıtıldı ve hakim tarih yazını halihazırda da öyledir deniyor. Evet, bu da mevzuyla ilgili benden size bonus oldu.

Süreyi bitirdik, mevzuyu bitirdik. Şimdi Allah izin verirse 21 Şubat Cumartesi akşamı saat 22'de, yani haftaya bu gece aynı saatte devam edeceğiz. "İnönü ve Çevresi" diyeceğiz; Cihat, dayı, enişte, oğul ve İnönü... Yolsuzluk yaptılar mı? Gördüğünüz gibi arkadaşlar, 57 dakikayı sadece "milli biradere" tahsis etmek mecburiyetinde kaldık. İnanın atladığım, daha da uzatmayalım diye milli biradere ait olup burada mevzubahis etmediğim bir sürü başka bilgi var; olanları da zaten hepsini okuyamadık. Bunu artık bitirdim kabul ediyorum. Önümüzdeki hafta diyeceğiz ki: İnönü'nün dayısı, eniştesi, büyük oğlu... Vakit kalırsa kendisine geçeceğiz. Bu üçünden bir saatlik standart süreyi doldurduk, vakit kalmamışsa o yurt dışı hesaplar falan onlar bir sonraki haftaya kalacak. Yani 28 Şubat'a tam da günü... Arkadaşlar şimdilik diyorum ki, o vakte kadar ama ebeden ve daima sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.