RESMİ TARİHE SORUYORUZ-31: İNÖNÜ O KÖŞKLERE NASIL SAHİP OLDU?

 Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı geceler. Bir zamandan beridir İsmet İnönü, yakın çevresi ve akçeli işler meselesi üzerinde duruyoruz. Bu gece arkadaşlar, bu bapta sıra İsmet İnönü'nün köşklerine geldi. Önce bir genel çerçeveyi oturtalım. Bu anlamda dört tane başlığımız vardır: Bir Pembe Köşk, iki Taşlık, üç Ayaspaşa, dört Dragos.

Pembe Köşkün üstünde durmayacağım. Çünkü bu İsmet Paşa ve köşkleri bahsinde en masum olan, en meşru olandır. Onun da masumiyeti şöyledir: Yani Çankaya Cumhurbaşkanlığı Köşkü arazisi içerisinde İsmet İnönü Başbakan, Atatürk Cumhurbaşkanı iken 1920'li yıllarda Atatürk tarafından bu köşk inşa ettirildi, İsmet Paşa'ya hediye edildi. Ve bunu son derece meşru bir iktisap olarak, kazanım olarak kabul ediyoruz. Meselenin şu tarafına girmiyoruz arkadaşlar; şimdi benzetelim, karşılaştıralım: Beştepe Külliyesi içerisinde bir yerde şu anki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir köşk inşa ettirdi. Bunu, başbakanlık artık mülga bir makam olduğuna göre, mevcut bakanlardan bir tanesine hediye etti. Yani hayalinizde canlandırın, böyle bir olay olmuş olsaydı Türkiye'de o bildiğiniz mahut kesim; CHP, ulusalcılar, resmi ideoloji yanlıları nasıl bir tepki verirlerdi? Nasıl ayağa kalkarlardı? Ama hani o fıkrada dendiği gibi; şimdi bu İsmet Paşa'nın köşkleri içerisinde en helal olanı, en meşru olanı, en açık olanı işte o da böyle.

Bunu geçiyorum arkadaşlar, şuraya geliyorum: Bu İsmet Paşa, yakın çevresi ve akçeli ilişkiler programlarına başladığımızdan beri temel soru diyoruz ki; İsmet Paşa yakın çevresiyle beraber akçeli ilişkiler konusunda nasıl bir performansa, nasıl bir kişiliğe, nasıl bir ahlaka sahipti? Soruyu ortaya bırakıyoruz ama bizim bu programımızın aslında ana formatı, başlığı itibarıyla resmi tarihe soruyoruz. Yani bu 31 hafta olmuş, 25-30 arası çünkü bazıları çifte program oldu. Ana başlık; resmi tarihe soru sorduk. Bunun içinde sorulan alt soruları toplasak bu 25-30 program içerisinde şu anki birikim yüzlerle ifade edilir. Ya Allah için bu yüzlerce sorudan bir tanesine de mi cevap veremezler? Vallahi billahi veremediler arkadaşlar. Sık sık temas ediyorum bu arada; cevap bekliyoruz dedikten sonra biz, cevap yerine başka şey konuşmayı bilemedikleri için böyle ana avrat dümdüz sinkafla söven, işte "Bak CHP iktidar olsun sana nasıl işkence yapacağız, seni nasıl öldüreceğiz" falan cinsinden tehdit mesajları gönderenler çok oldu ama tabii onların irapta mahalli yok. Bizim sorularımıza şöyle insan gibi; "Sen öyle dedin ama cevabı da bu, al işte kaynağı bu, bilgisi bu, belgesi bu" tarzında bir tek kişi, bir tek soruya cevap verebilmiş değil. Yani o yüzden benim de moralim giderek bozuluyor, diyorum ki ben bu programı niçin yapıyorum?

Arkadaşlar şimdi o parantezi kapattık, biz gene de resmi tarihe sorduk. Yani İsmet Paşa'nın para karşısındaki duruşu nasıldır? İşin kesesinden gidersek, Erzurum tabiriyle soru bu. Buna tabii resmi ideoloji taraftarlarının nasıl cevap verdiğini onlarca yıllardan beri biliyoruz. Özü şu: Yani para söz konusu olduğu vakit sütte leke var, İsmet Paşa'da leke yok. Bu kadar yani. Dünya dürüstlük tarihine geçecek, heykeli dikilip kaidesine "ete kemiğe bürünmüş dürüstlük ve namus timsali" altyazısı yazılacak kadar düzgün. Ya ironi mi yapıyorsun, abartıyor musun? Değil vallahi. İşte buyurun bak örnek vereyim: Sabiha Gökçen, biliyorsunuz kim olduğunu, Hatun Sebilciyan yani aslında Ermeni’dir. Atatürk'le Bir Ömür isimli anı kitabında diyor ki; "İsmet Paşa Başbakanlığı döneminde 1930'larda hesaplarda görülmeyen bir tek kuruş, yazıyla ve rakamla bir tek kuruşun hesabını sorabilmek için Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu'nu tam 7 saat toplantı halinde tuttu. Analarından emdikleri sütü burunlarından getirdi. En nihayet anlaşıldı ki katip hatası olmuş, başka bir yere yazılmış o bir kuruş." Yani öyle bir hırsızlık, suistimal yok. Lan bir kuruşun hırsızlığı olsa ne olacak zaten o sıralarda? Bir günlük gazete 5 kuruş. Geçtik. Bu kadar temiz, bu kadar dürüst.

Sedef Kabaş, "Muazzam Muazzez" ismini vermiş olduğu nehir söyleşide; bu biliyorsunuz yani yeni vefat etti, 100 küsur yaşında, dünyanın bir gaz ve toz bulutu olduğu dönemleri hatırlayan bir Muazzez İlmiye Çığ’ımız vardı. Kendisi aslında kütüphane memuruydu ama kadın 100 küsur yaşında ölünceye kadar ulusalcılar bunu her tarafa ideoloji profesörü diye yutturdular. Şimdi bu tip yani Muazzez o fosil olan, Sedef’e diyor ki arkadaşlar kitapta sayfa 141, aynen alıntı: "Rahmetli Başbakan İnönü kimseye bir kuruş yedirmem diye bas bas bağırıyordu." Yani şimdi burada ulusalcı zekasının bile algılayabileceği kadar basit bir soru soruyoruz: Kimseye bir kuruş yedirmem diye bas bas bağıran adam başkalarının yüz binlerce lira yemelerine göz yumar mı? Hayır. Kendisi yer mi? Hayır kere hayır.

Evet, şu arkadaşlar bu babtaki örnekler içerisinde en eğlenceli olan, Mehmet Ömer Alkan tarafından hazırlanılmış, yani editörlüğünü onun yaptığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınlarının bastığı "Eko-Sistem Döneminde İsmet İnönü" isimli çalışmanın 5. sayfasında Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu imzasıyla yayınlanan takriz yazısında "dürüst" diyor. Yani Eko'nun kendisi İnönü hakkında "dürüst" diye altını çiziyor. Bu dediğim gibi en eğlenceli olan; çünkü tam da "bozacının şahidi şıracı" deyimine örnek verilebilecek bir mükemmeliyete sahip. Bir tane de kızından nakledelim: Halen hayatta olan Özden Toker, "İsmet İnönü'lü Günler", nehir söyleşi sayfa 50. Bu önemli arkadaşlar, bizzat kızı diyor ki: "Babamın ailesinden intikal etmiş olan herhangi bir mal varlığı, taşınırı, taşınmazı, serveti, parası yoktu." Bu çok önemli. Kızının itirafıyla aileden bir şey gelmedi. Peki bu adam hayatı boyunca nasıl para kazandı? Nereden para kazandı? Bordro mahkumu, sabit gelirli subay. Yani öyle milyonlarca lira maaş alan bir subay da değil, öyle bir örnek yok. Zaten düşünün ki 1927 senesinde korgenerallikten emekliye ayrıldıktan sonra maaşı 100-150 lira civarında falan bir şeydir. Bunlar arkadaşlar az sonra anlatacaklarım açısından önemli. O yüzden bu hafta da programın girişinde hafıza tazelemesi yaptık, bunları zikrettik.

Şimdi gelelim Ayaspaşa Mezarlığı'na. Ayaspaşa Mezarlığı arkadaşlar nedir ve nerededir? İstanbul'dadır. Tam yerini bir kaynaktan ben size okuyayım: Atilla Oral'ın Charles Harrington isimli biyografi kitabının 371. sayfasına baktığımız vakit Ayaspaşa Mezarlığı şöyle tarif ediliyor: "Taksim yani İstanbul Taksim, Gümüşsuyu Hastanesi üzerinde ve Alman Sefarethanesi karşısında bulunan büyük bir Müslüman mezarlığı vardı. Bu mezarlığa Ayaspaşa Mezarlığı adı verildi." Bu bir. Peki bu Ayaspaşa Mezarlığıyla İsmet Paşa'mızın nasıl bir ilişkisi oluştu? Ahmet Gürkan'ın "İsmet Paşa'nın Beytülmali" kitabının 31. sayfasından şimdi bu mevzuya giriş yapabiliriz. O da alıntı yapmış arkadaşlar; alıntı esasen Bedii Faik'in 24 Mart 1970 tarihli Dünya Gazetesi köşe yazısından. Bedii Faik arkadaşlar en az İsmet Paşa kadar batıcıdır, İslam karşıtıdır. Yani bugünümüzün ortalama okuyucusuna aşina bir isim değil, o yüzden bu notu düşelim. Diyor ki özgün kaynakta: "Ayaspaşa vaktiyle mezarlıktı ve Evkafa yani Vakıflar Genel Müdürlüğüne bugünkü ismiyle aitti. İnönü'nün müsteşarı olan zat Başbakanlıkta, Cumhurbaşkanlığında Kemal Gedeleç, Evkaf işlerine bakmaktaydı. Günün birinde işte bu müsteşar mezarlığı vakıf olmaktan çıkarmış, parsellemiş ve bahis konusu arsayı da şefine münasip görmüştür. O tarihte görevde bulunan İstanbul Belediye Meclisi bu olup bitti karşısında isyan etmedi değil. Vakıf olmaktan çıkan arazinin belediye malı sayılması lazım geldiğini haykırmadı değil, yani mevzuat öyle. Ama olup bittiği yapan müsteşar beyin 'Paşam, İstanbul Valisi Belediye Meclisini aleyhinize kışkırtıyor' demesi üzerine İnönü, devrin valisine son derece haşin davranmış ve rahmetli de bu muamele üzerine derhal istifa etmiştir. Ayaspaşa arsası böyle geldi."

Taşlığa gelince, bu ikinci başlık olarak geçeceğim ama okuyayım: Orası da tıpkı buna benzer bir cami arsası iken; yani şimdi İnönü'nün arkadaşlar şöyle ilginç bir özelliği de var. Bugünkü argoyla "çökmek" böyle arsalara; ama çok değerli, yani düşünün Ayaspaşa Mezarlığı'nın mevkini okuduk. İstanbul'u şöyle genel olarak bilen herkes oranın o tarihte de günümüzde de rantiyesinin nasıl altın kıymetinde olduğunu takdir eder. Taksim'den hemen Beşiktaş'a doğru aşağıya doğru sarken stadyuma, işte bir tarafta Gümüşsuyu Asker Hastanesi, bir tarafta bugünkü Almanya'nın İstanbul Konsolosluğu, onun karşısında bir mezarlık, bir Müslüman mezarlığı; buraya çökmüş. Okuyacağım az sonra; mezar taşları, mezarlar tarumar ediliyor, ağaçlar kesiliyor, arazi düzleniyor, oraya boy boy apartmanlar dikiliyor. Çöktüğü ikinci meşhur yer de arkadaşlar cami arsası. Yani İsmet karıştırıyor, araştırıyor, bula bula çökmek için arazi olarak bir Müslüman mezarlığını buluyor ki yani benim bildiğim 30 sene geçtikten sonra Müslüman mezarlıklarının o da mecburiyete dayalı olarak başka maksatla kullanılırlığı caizdir. Halen faal mezarlık. Yani kesin olarak haram. Çünkü oraya apartmanı diktiğiniz vakit, bağışlayın, bunun foseptiği nereye gidecek? Altta yatan o Müslüman ecdadın kemiklerine gidecek. İsmet'in böyle bir derdi olur mu diye herhalde sormuyorsunuzdur. İkinci çöktüğü yer de cami arsası.

Bedii Faik’in yazısını tamamlayayım: "Ayaspaşa arsası böyle geldi. Taşlığa gelince orası da tıpkı buna benzer ve bir cami arsası iken, hatta temelleri dahi mevcut iken gene aynı müsteşar marifetiyle paşamıza devredilmiş ve tam yanı başına da müsteşar bey kendine ayırmak ferasetini göstermişti." E tabii Türkçede "bal tutan parmağını yalar" sözünü ecdat Ayaspaşa’ya söylemedi. Sonra arkadaşlar mesela Mustafa Armağan'ın "Cumhuriyet Efsaneleri" kitabının 176. sayfasından Ayaspaşa Mezarlığı'nın macerasına devam ediyoruz. Diyor ki 177. sayfada: "Arif Oruç'un iddiaları özetle şöyledir." Arif Oruç da o yıllarda Serbest Fırka hengamesi sırasında birazcık gazetesi Yarın’da rahat rahat yazılar yazabilmiş, bunların ipliğini pazara çıkartmış olan hızlı ve cesur bir gazeteci. Sonra öldürülmemek için Bulgaristan'a kaçtı, orada da canını emniyette göremeyince Yugoslavya'ya kaçtı. Tabii sen İsmet'in Ayaspaşa dosyalarını falan karıştırır, bunu gazetende yayınlarsan e haliyle yani Antarktika'ya kadar kaçabilirsin. Şimdi diyor ki Mustafa Armağan; önce Başbakan İnönü yetkisini kullanarak mezarlığın tapusunu Ayaspaşa'nın torunlarından birine verdirmiş. Adam da tapuyu alır almaz selvileri kestirip mezar taşlarını söktürmüş.

Şimdi burada bir parantez; Gezi’yi hatırlayın. 5 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı, yüz milyarlarca liralık yıkım yapıldı. Ekonomi milyarlarca dolar zarara girdi. Bütün bunlar ne içindi? Taksim Gezi Parkı'ndaki 12 tane ağaç. Bunlardan da kesilecek olan 5 tane; 7 tanesi başka yere taşınıyor yani kesilmiyor, hayatına son verilmiyor. Hayatına son verilen toplam 5 tane ağaçtı. Türkiye tarihine Gezi komplosu olayları geçti. Aynı zihniyete sahip insanlardı; acaba o mezarlıktaki kaç yüz tane selvi ağacı kesilmiştir? Şimdi gidin sorun Gezi olaylarında İstanbul'u yangın yerine çevirmiş olan o faşistlere, şöyle omuzunu kaldıracak, diyecek ki "Paşamıza helal olsun." Boşalan arsayı yüz binlerce liraya hükümetin önde gelenlerine satmış, sonra da Mısır'a savuşmuştur. Bundan sonrasını Arif Oruç'un iğneli kaleminden okumaya değer.

Şimdi geldik özgün kaynağa: "Kabristanın senedini eline alır almaz dahi İsmet Paşa'nın hanımefendilerine bir apartmanlık yerce hediye etmişti." Hanımefendinin apartmanı, yani Mevhibe Hanımefendi oluyor bu. Beleşten gelen arsa üzerine kurulmuştu ki arsanın kıymeti 50.000 lira tahmin ediliyor. Apartman, Başvekil Paşa'nın mahdumları Küçük Ömer Beyefendi'nin cep harçlıklarından tasarruf edilen 200.000 lira ile vücuda getirilmiştir. Şimdi burası önemli ve eğlenceli. Tamam bir katakulli çevrildi; Müslüman mezarlığından o günkü rayiç değeri 50.000 lira tutarında olan bir arsa alındı, "Buraya kâşânenizi kurun" diye İsmet Paşa ailesine verildi. Ama şimdi bu çıplak arsa; bunun üzerine bina dikeceksin yoksa öyle bomboş seyredersiniz. E apartman da para gerektiren bir iş yani, 200.000 liraymış. Bu arada arkadaşlar şunu söyleyelim; İsmet Paşa bu tarihlerde Başbakandır. Yani milletvekili maaşı, Başbakanlık ödeneği ile beraber resmi geliri 2-3 bin lira civarındadır. Şuradan biliyoruz; bu parayla sen hayatını idame edemezsin diye her ay ona Atatürk, kendi emrindeki örtülü ödenekten ekstra 2.000 lira ödeme yaptırıyor. Yani diyelim 3.000 lira bilinen meşru aylık geliri ise, 2.000 lira da Atatürk'ten gelen "İndira Gandi" ile –arkadaşlar yani güncel argo tabir öyle denir bu tür işlemler için– oldu sana 5.000 lira. E tabii bunun içinde bütün aile masrafı falan var. E şimdi bu durumda o apartmanı nasıl inşa edersin? Edemez ama etmişler, hiç de zorlanmadan, vakit kaybetmeden. Nasıl etmişler? Mahdumları diyor, Ömer Beyefendi'nin tasarruflarıyla. Ömer Beyefendi arkadaşlar yani oğlu, o tarihte zannetmeyin öyle yetişmiş, ticaretle uğraşan, zenginleşmiş birisi; ilkokul öğrencisi. Ömer'in tasarrufları nedir, nerede birikiyor? Bildiğiniz kumbara, İş Bankası kumbarası, 200.000 lira. Evet. Yani CHP tek parti döneminde arkadaşlar, Başbakanın oğlu bir ilkokul öğrencisi iseniz kumbaranızda biriktirdiğiniz para 200.000 lira olabiliyordu.

Şimdi evet, yani biz burada talk-show mu yapıyoruz yoksa ciddi ciddi bir yakın tarih programı mı yapmaya çalışıyoruz sizinle beraber? Benim de kafam karışık. Çünkü bu konuları, bu bilgileri ciddiyetini muhafaza ederek nasıl anlatabilirsin? Nasıl işleyebilirsin? Ya şu adamlar ciddi ciddi diyorlar ki "Biz bu apartmanı inşa ettik." Lan parayı nereden buldun? Ömer'in kumbarasından. Ömer'in kumbarasından kaç para aldın apartmanı inşa etmek için? 200.000 lira. Şimdi başa geri dönelim: Muazzez İlmiye Çığ’ın anlatımına göre İsmet Paşa "Kimseye yedirmem" diye bas bas bağırdığı o paranın tutarı neydi? 1 kuruş. 200.000 lira ile 1 kuruş ilişkisi nasıldır arkadaşlar? 1 kuruş 1 liranın %1'i olduğuna göre 200.000'i 100'le çarpmanız lazım; 2 milyon kuruş, 20 milyon kuruş oluyor ya. Bir kuruşu "Kimseye yedirmem" diye bas bas bağırıyor da ama 20 milyon kuruşa Ayaspaşa Mezarlığında kendisine hediye edilmiş beleş arsanın üzerine koca apartmanı dikebiliyor. Evet. Yani işte ulusalcı olmak böyle bir şey. Çünkü bir ulusalcı olarak şu an bu verdiğim orantıları, rakamları, bilgileri son derece normal, meşru, namuslu, dürüst bir işlem olarak kabul etmek, insanlara da bunun böyle olduğunu savunmak mecburiyetindesiniz ya da ulusalcılıktan istifa edeceksiniz. "Her şeye rağmen ben burada kalıyorum" dediğinizde diyeceksiniz ki; "Evet yani o sıralarda herhangi bir ilkokul öğrencisinin kumbarasından 200.000 lira çıkar mı? Evet çıkar" diyeceksiniz. Mecbursunuz buna, üçüncü bir şıkkınız yok arkadaşlar. O sebepten tekrar ediyorum; yatın kalkın, Cenab-ı Hakk'ın sizin ulusalcı olmanıza müsaade etmediği için O'na hamdedin.

Parantezi kapattık, eğlenceli yerde kaldığımız yerden devam edeyim: "Başvekil Paşa'nın mahdumları Küçük Ömer Beyefendi'nin cep harçlıklarından tasarruf edilen 200 küsur bin lira ile vücuda getirilmiştir. Halk Fırkası erkanı yani partinin önde gelenleri; her gün pederleri tarafından verilen 5-10 kuruşu çabuk 200.000 lira haline getirmeye muvaffak olan Küçük Ömer Bey'in, mahalle mekteplerinde peynir ekmek bulamayıp da Kızılay tarafından kendilerine haftada iki defa birer dilim ekmek peynir dağıtılan Türk çocuklarına tasarrufun örneği olacağı söyleniyor." E Arif Oruç da haklı olarak tabii iğneyi batırmış durmuş.

Sonra devam; Burak Çetintaş'ın araştırması. Bu yakın tarihli bir araştırma. Taksim sırtlarındaki Ayaspaşa Mezarlığının nasıl parsellenip satıldığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor: "Önce gömüye kapalı mezarlık sahasını kaplayan selviler birer ikişer kesilmeye başladı. Daha sonra da kimisi çarpılmış, kimisi toprağa iyiden iyiye gömülmüş; kavuklu, destarlı, serpuşlu mezar taşları kaldırıldı." Bir kurnazlık daha yapılmış; şimdi bu Mustafa Armağan'ın anlatımı ve vakıfların gazetelere verdiği ilanlarda satılacak arazinin mezarlık olduğundan hiç bahsedilmemiştir. Böylece satılan arazi rahatça parsellenip imara açılacak ve dönemin önde gelen ailelerine apartman olarak hizmet verecektir. Peki bazı resimlerde gördüğümüz o güzelim mezar taşlarına ne oldu dersiniz? Tabii onlar da hoyratlıktan ve rant hortumlarından nasibini aldı, yok edildi. Öyle ki bu mezar taşlarının içinde modern edebiyatımızın kurucusu kabul edilen Şinasi'ninki de vardı. Böylece bazılarınca Cumhuriyetin altın çağı olarak kabul edilen 1930'lu yıllarda, üstelik Taksim'in Müslümanlığını simgeleyen koca bir mezarlık göz göre göre satılmış, yok edilmiş, imara açılmış ve ustaca gerçekleştirilen bir rant transferi operasyonuna sahne olmuştu diyor Mustafa Armağan.

Evet, şimdi bizzat Arif Oruç'un kendi kitabından bununla ilgili bir ek daha yapmak istiyorum ben arkadaşlar. Mustafa Armağan'dan okuduğumuz kısmın devamını okuyayım, lüzumsuz tekrar olmasın. Mete Tunçay'ın yayına hazırladığı Arif Oruç'un "Yarın" isimli kitabının 98. sayfası: "Asıl garip olan cihet şuradadır: Kabristanı elde eden zat sıvıştıktan, hanımefendi ile diğer zevat her biri Pera Palas oteli kadar apartmanlar kurdurup her dairesini 250-300 liraya kiraya verdikten sonra bizzat Başvekil Paşa, Ayaspaşa sahtekarlığının hızlı bir şekilde araştırılmasını ve sahtekarların yurt dışına kovulmasını emretmiştir. Bu işle uğraşan müstakil bir heyetin bir seneden beri araştırmayı bitirememesinin sebebi tabii kendiliğinden anlaşılıyor." Çünkü bu duyuluyor, halk arasında yayılıyor. "Hani biz de böyle bir istihbarat aldık ama olayın üstüne gittik mi? Gittik." Görüntü bu.

Sonra arkadaşlar, sonra devam ediyoruz; Ayaspaşa Mezarlığı. Şimdi sıkı durun. Bu gibi kendilerini çok fazlasıyla rahatsız eden konularda bildiğiniz gibi günümüzde ulusalcıların yaygın savunma mekanizması nedir? İşte bunları zaten "Atatürk, çağdaşlık, Cumhuriyet, İsmet Paşa düşmanı yobazlar, gericiler söylüyor; onlar da iftira atıyorlar, yalan söylüyorlar." Dolayısıyla bunlar külliyen yalan. Yani şimdi o adamlara bakacak olursanız, bahsini ettiğimiz mevkide böyle bir mezarlık zaten yoktu, tarih boyunca hiç olmadı; bu bir yobaz iftirası. Dolayısıyla bu mezarlığın üzerine çökülüp arazi tesfiye edilip ağaçlar kesilip mezar taşları yok edilip orası düz bir arsa haline getirilip oraya boy boy apartmanlar dikilmedi. Dolayısıyla İsmet Paşa'nın da böyle bir apartmanı olmadı. Dolayısıyla küçük Ömerciğin kumbarasından 200.000 lira falan da çıkmadı, paralar Ömer'de kaldı. Yani şimdi bunları Mustafa Armağan dile getirdiğinde, ben dile getirdiğimde, vakti zamanında Arif Oruç dile getirdiğinde; kendilerinin yakın tarih rezaletlerinin bütünü adına günümüz ulusalcılarının topu topu bildiği yegane cevap bu oluyor: "Bunları yobazlar söylüyor, inanılmaz, güvenilmez." O yüzden "sıkı durun" dedim. E peki Falih Rıfkı Atay'a ne diyeceksiniz? Yani şimdi ona da "O da kripto bir yobazdı, Atatürk-Cumhuriyet düşmanıydı" derseniz tabii biz buna cevap veremeyiz. Biz buna cevap veremeyiz. Cevaben deriz ki; Allah sizlere acil şifalar versin. Uzatmayalım, meşhur "Çankaya"nın Bateş edisyonunun 458. sayfasından okuyorum konuyla ilgili bak Falih Rıfkı ne diyor: "İş bahsinde bu kadar titiz görülen başvekilin de yakın etrafı nüfuz ticaretinden zengin olmuşlardır. Ayaspaşa Mezarlığı'nı birinin mülkü haline sokup bizzat İnönü'ye bu mezarlıktan arsa hissesi sağlamışlardı." Ah, bu da Falih Rıfkı Atay'an size kapak olsun.

Ayaspaşa'ya bu kadar yeter diyoruz arkadaşlar. Şimdi geliyoruz Taşlığa. Taşlık bugün İstanbul'da Swissotel'in bulunduğu arazi. Yani az çok İstanbul coğrafyasını bilenler o gün için de bugün için de bu arazinin rantiyesinin değerinin ne kadar müthiş, akıl almaz olduğunu, olacağını tahmin edebilirler. Bu bir. Mustafa Armağan'ın "Cumhuriyet Efsaneleri" kitabının 182. sayfasından Taşlık dosyasını okumaya başlayalım. Ansiklopedik çerçevesi ile beraber 183. sayfasında: "1935'ten itibaren cami arsasına devletliler göz dikti. Taksim'deki Gezi Parkı'na ismini veren ve girişine diktireceği muazzam heykelini de Viyana'da heykeltıraş Belling'e sipariş eden Cumhurbaşkanı İnönü, cami arsasından parseller satın almaya koyuldu müsteşarı vasıtasıyla. Ne gariptir ki müsteşarı Kemal Gedeleç de aynı bölgeden arsalar satın alıyordu." Yani bu Yağma Hasan'ın böreği arkadaşlar, hep birlikte çöküyorlar. Onun yanında ise yine CHP'li Maliye Bakanı Fuat Ağralı ile eşinin arsaları çıkacaktı. Nitekim imar faaliyeti başlamakta gecikmeyecekti. Köşkler peş peşe yükselirken camiye ait büyük taşlar; yani Sultan Abdülaziz oraya kendi adını vereceği bir cami yaptırmaya niyet etmiş, arazi tesfiye edilmiş, caminin temelleri atılmış, caminin inşaatında kullanılacak taşlar, mermer bloklar getirilmiş yığılmış. O arada 1876 darbesi olmuş, tahttan indirilip intihar süsü verilerek katledilmiş. O gün bugündür arsa öyle boş kalmış. 1930'lara kadar camide kullanılması planlanan taşlar ve mermerler yığıldığı için de zaman içerisinde İstanbul halkı o arsaya, o bölgeye Taşlık ismini vermiş. Olayın arka planı, macerası bu.

Köşkler peş peşe yükselirken; yani şimdi İsmet ve ekibi çöktükten sonraki dönemi anlatıyoruz, camiye ait büyük taşlar ve mermer sütunlar kaldırıldı. Temelleri görünmez hale getirildi. Cami arazisinden geriye kalan kısım ise 1948 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla belediyeye devredildi. Şimdi sıkı durun; söz konusu otelin temelinin 1987'de atıldığını söyleyelim, yani bugünkü Swissotel. Son kalan yere de Maçka İnönü Parkı yapılarak ortasına Gezi Parkı'na konulmak üzere sipariş edilen, az önce bahsettik, Viyana'ya Belling'e at üstünde İnönü heykeli. Heykelin kendisi ve kaidesi 1.400.000 liraya mal oldu. Milli Şef döneminde, aynı dönemde yaşanmış resmi rakamlara göre 32.000 kişi ölüyor. Ama hiç ulaşılmamış dağ köylerine, hesaba girmemiş ölüleri de koyarsak muhtemelen 50.000'e yakın ölüme sebebiyet vermiş olan meşhur 1939 Erzincan depremi için Bakanlar Kurulu kararıyla tahsis edilen nakit para 2 milyon liraydı. 3 sene boyunca bu 2 milyon liradan bölgeye bilfiil gönderilen para 300.000 TL oldu. Bu 300.000 liranın 200.000 lirasıyla da bugün hala mevcut olan Erzincan'ın ortasındaki İnönü Parkı heykeli ve çevre düzenlemesi yapıldı.

Yani şimdi rakamlar bize şunu söylüyor. Allahu alem, 50.000'e yakın ölüme mal olmuş olan o muazzam yıkıcı deprem nedeniyle devletin bölgeye, felaketzedelere verdiği nakit para 3 sene içerisinde 100.000 lira civarında bir şey. Şimdi bunu sorun bugünkü ulusalcı tayfasına. Püreyecan yerlerinden kalkacaklar, diyecekler ki: "Memleket fakir, hazine fakir, elde para mı var? Hani Demirel'in bir zamanlar dediği gibi Ecevit bize benzin bıraktı da biz onu içtik mi?" İyi de nazeninler, Belling'e İnönü heykeli ve kaidesi için 1.400.000 lirayı nereden buldunuz? Parantezi kapattık. Gezi Parkı'na konulmak üzere sipariş edilen ama dikilemeyen heykel dikildi. Daha doğrusu cami arsası yağmasına böylece tüy dikilmiş oldu.

İstanbul'un bu gözlem mekanındaki spekülasyonlar Demokrat Parti döneminde Meclis'e getirildi. 20 Kasım 1950. Sinan Tekelioğlu ki 1950'ye kadar CHP milletvekilidir, İçişleri Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu'ndan Taşlık'taki yağmayı soruyor, o da cevaplıyordu. Tutanaklara göre Belediye Başkanı Lütfi Kırdar; İnönü döneminde başta İnönü olmak üzere burada ev ve apartman yaptıranlar tarafından, bir park yapması ve yolun imar planlarına aykırı olarak evlerinin önünden geçmesi için sıkıştırılmış. Yolun sırf bu şekilde keyfi ve teknik olarak pahalı yaptırılması kamuya pahalıya patlamış ve o devrin parasıyla 2 milyon liraya yakın bir para dökülmüştür müteahhitlerin ceplerine. Yani yol hemen bizim villaların önünden geçsin, rantiyesi yükselsin, bize de kolaylık olsun; halbuki gerekli değil. Bu değişikliğin millete maliyeti kaç para? 2 milyon lira.

Tekrar hatırlatalım, aynı yıllarda Erzincan depremzedelerine 3 sene içerisinde gönderilen nakit devlet yardımı -İnönü heykeli ve park çevre düzenlemesini tabii saymıyoruz- 100.000 lira. Arkadaşlar bunların yatacak yeri yok inanın bana. Yani şimdi tabii ulusalcılar buna çeşitli yerleriyle gülerler; çünkü onlar için yatacak yer, ölüm, ahiret, din, iman, İslam falan bunların hepsi burjuva uydurması. Ayriyeten biz bize konuşuyoruz, Müslümanlar arası olarak ifade ediyorum. Yani şu rakamlara ve şu gerçeklere, şu karşılaştırmalara baktığınız vakit bunların hakikaten yatacak yerleri yok. Bir, iki; bunlarda vicdan yokmuş. Yani tamam iman olmadığını biliyoruz ama şimdi her imansız otomatikman vicdansız manasına da değildir. Şunu da biliyoruz, evrensel bir gerçek; adam mümin değildir, iman sahibi değildir ama birtakım ahlaki erdemlere sahiptir, vicdan sahibi birisidir. Bunlarda o da yok, o da yok. Çünkü zerre kadar vicdanı olan insan şunları yaptırmaz.

Ya sırf o lüzumsuz haybeden yol değişikliği için hazineden 2 milyon lira para çıkıyor. Deprem felaketzedelerine 3 senede ancak 100.000 lira gönderilebildiği bir devirde yapılıyor bu harcama. Heykel için 1,5 milyon liraya yakın. Aynı tarihte Kadıköy'üne saray gibi bir Halk Evi yapıyorlar; 1,5 milyon lira. Meclis binası inşa edilmeye başlanıyor o tarihte; dünyanın en lüks, en büyük ve masonik sembol yoğunluğu açısından da birinci Meclis binası, bugünkü Meclis kampüsü. Toplamda harcanan para 100 milyon lira. Erzurum'da vali ve devlet memurları için özel bir memurlar mahallesi inşa ediliyor bu dönemde; 20 milyon lira. Onun için diyorum, bunların hiç vicdanı yokmuş. Bir, bunların bugün itibarıyla ve bütün gelecek boyunca yatacak yerleri de yok. İki, sadede geldik.

Yapılacak parka 3 milyon liraya yakın istimlak parası ödenmiş. Yani şimdi bu yolun kaydırılmasından sebep 2 milyon lira gereksiz harcamanın üstüne. Şimdi hasretle andıkları Şark için de tüyü bitmemiş yetimin hakkından kısılarak 300.000 liraya yakın bir meblağ sarf edilmiştir. Toplam harcama dudak uçuklatıcıdır: 5.213.750. Bu korkunç israfın; "Ne yapalım savaştayız, paramız mı vardı?" denilerek hayvan yemi karıştırılmış 300 gramlık ekmeğe talim ettirilen milyonların kursağından kesilerek yapıldığını hatırlatalım. Üstelik İnönü işi gücü yokmuş gibi caminin arsasını her nasılsa Emlak Bankası'ndan metrekaresi 1 liraya -yani yazıyla, rakamla 1 lira- Swissotel'in bulunduğu bölgede metrekareyi 1 liraya alıyor.

Aldığı sırada harpten mütevellit enflasyon da başlamıştır. Yani mesela küçük memur maaşları artık 80-100 lira civarındadır. Satın alan Cemal Sipahi'den gayet uygun fiyatlarla üç defa arsa satın alıyor. Yani direkt kendisi almıyor da kamufle edelim; müsteşarı Kemal Gedelek ile Fuat Ağralı Maliye Bakanı da onu aratmıyorlar ve nedense bütün bu alış satışlar bu üçlü arasında geçiyor ve aradan 7 yıl geçmesine rağmen nedense fiyatlar da pek artmıyor. Halbuki bu 7 yılın 5 yılı tam İkinci Dünya Harbi dönemidir. Fiyat endeksi resmi rakamlara göre %500 artmıştır. İşlem bittikten sonra ise arsa fiyatlarını tut tutabilirsin. Necip Fazıl "Dedektif X Bir" imzasıyla kaleme aldığı bu fahiş spekülasyonları "Yağma Hasan'ın Böreği" başlığıyla duyuracak ve soracaktır: "Dünyanın ve tarihin hangi köşesinde bir devlet reisinin kişisel nüfuzunu kullanarak ileride 100 ila 150 misli kar etmek üzere bir malı eline geçirdiği yazılıdır?"

Yani şimdi mevzuları dağıtmayalım, süreyi uzatmayalım; şu kadarını söyleyeyim. Benzer işlemler söz konusu olduğu vakit arkadaşlar, Hitler bunlara göre çok daha dürüst. Berchtesgaden'de kendisine son derece büyük, lüks bir villa yaptırdı, detayına girmiyorum. Yani istimlak edilen yerlere ödenen para, villaların inşaat masrafı falan konularında Hitler mesela bunlarla mukayese kabul edilemeyecek kadar bir dürüstlük ve ahlak örneği sergilemiştir. Evet, şimdi Taşlık yağmasına devam ediyoruz. "İsmet Paşa'nın Beytülmali" isimli kitabın 29. sayfasından; ben arkadaşlar, yani broşür boyutlarında olan bu küçücük kitapçığı tanıdığım İslami yayıncılara şiddetle tavsiye ettim. Dedim ki: "Bunu basın, tekrar basımını yapın." Yani çok acı bir şeyi paylaşıyorum, adam şöyle dönüp bakmadı bile. Ben şahsen inzivaya çekildim, kendimi kaldığım yere kapattım, dış dünyayla ilişkilerimi mecburiyetlerle sınırlı tutuyorum; bu ve benzeri örneklerden ötürü.

Yani şimdi biz ulusalcıları argo tabiriyle sallayıp duruyor muyuz? Evet. Hak ediyorlar mı bin katını? Ama iğne çuvaldız meselesi. Yani bize döndüğümüz vakit böyle çok cesur, çok damar, çok İslamcı diye bildiğimiz, herkesin de öyle bildiği yayıncıya teklif ediyorum; kişisel olarak hiçbir menfaatim yok, kitabın yazarı değilim, onun varisi değilim. Eski Demokrat Parti milletvekili bir rahmetlik zat. Sırf tarihi hakikatler aydınlansın diye adam dönüp bakmıyor bile. Halbuki çok değerli bir kitap. İşte yaptığım alıntılardan siz de takdir ediyorsunuzdur. Merhum Sultan Aziz'in şahsi parasıyla satın aldığı bu yer çok geniş bir sahayı kaplar. Yani padişahlık döneminde Abdülaziz oraya çökmüyor; zaten cami yaptıracak, çökülmüş yere cami olmaz, onun ayrı sevabı olmaz. Kendi helal kesesinden rayiç bedel üzerinden son kuruşuna kadar parayı ödüyor, Taşlık denilen bu arsayı satın alıyor.

Sonra Devri Dilara-i Cumhuriyet gelip o Osmanlı pisliğinden kurtulunca işte bak neler oluyor. Burada yapılması düşünülen Aziziye Camii için ihtiyaç duyulan taşlar hazırlanmış ve bu yerde depo edilmişti. Sultan Aziz'in öldürülmesi üzerine metruk kalan bu taş yığınları dolayısıyla buraya Taşlık denmiştir. Hanedanın yurt dışına çıkarılması üzerine bu geniş saha da diğer hanedan emlakı gibi hazineye intikal etmişti. Fakat hazineden burayı almanın pek de o kadar kolay olmadığını düşünenler daha kolay bir yol aramışlar ve bulmuşlar. Öyle ya, mademki burası cami yaptırılmak üzere satın alınmış ve bu caminin temeli de üste atılmış hatta yükselmiş; o halde burayı evkafa mal etmek gerek. Yani mevzuat gereği burası Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün malı olmalı diye düşünmüşler.

Esasen işi kolaylaştıran başka bir faktör daha vardı. Evkaf müessesesini idare eden zat, buraya göz koyan Başvekil İsmet İnönü'nün müsteşarıydı: Kemal Gedelek. Hasılı işlemler kısa zamanda bitirildi ve bu sahanın en mutena yerleri parsellenip mütevazı iki yoksul (parantez ünlem işareti) aileye verildi. Tabii ki aslan payı yine aslana verildi. Cadde üzerindeki arsa gerçi İnönü'ye verildi ama buranın bir mahsuru vardı, o da şuydu: Belediye planına göre cadde arsadan birkaç metreyi alıyordu. Bunun da çaresini belediyeye buldurdular. O günün parasıyla 600.000 lira sarfıyla -yani bu Mustafa Armağan'ın esas aldığı kaynakta 2 milyon lira olarak geçiyor- bu cadde beton köprü üzerine bindirildi ve arsaya birkaç metre zarar yerine üste birkaç metre daha genişlik temin edildi.

Olacak sırasıyken, "Şu deniz manzarasının ileride kapanmamasına da bir çare bulalım," diyen bu beytülmalcılar, deniz tarafındaki sahayı halkın istifadesi için yine (ünlem işareti) belediyeye park yaptırdılar ve bu suretle görünen bütün kusurları bertaraf ettiler. Yani artık önüne inşaat yapılması da engellendi, deniz manzarası da sağlama bağlanmış oldu. Az sonra başka bir kaynaktan paylaşım yapacağım; o parka da özellikle boyu yükselmeyecek olan bodur ağaçlar dikildi. Hani bina kapatmasın ama parkın içinde ağaç olur haliyle, o ağaçlar da deniz manzaramızı kapatmasın. Bu derecede ince bir anlayış. Yani belediyeye park yaptırdılar ve bu suretle görünen bütün kusurları bertaraf ettiler. Fakat şu da vardı ki, bu gayrimeşru muamelelerden doğan ayıplardan bu mutlu aileyi hiçbir tedbir kurtaramayacaktır; o da başka. Yani hayretmedi demeye getiriyor. Ama onlar ne olursa olsun yine de bahtiyardırlar; çünkü hiç olmazsa ileride tamamlanması tehlikesi olan bir caminin yapılmasına mani olmuşlardır.

Tabii İnönü açısından bakarsanız bu bile başlı başına büyük bir zafer. Cami yaptırmadık, onun yerine kendimize villa yaptırdık. Sonra zaman geçti, yıkıldı; başka ellere geçti, satıldı. Onun yerine bugün Swissotel var. Swissotel ve emsali 5 yıldızlı otellerin işlevsel karşılığı genelde nasıldır? Çok saf olmayanlarınız, iyi kötü dış dünyanın pisliklerinden haberdar olanlarınızın o konuda fikri de vardır zaten arkadaşlar. Yani bugünkü fiili durum. Çünkü hiç olmazsa ileride tamamlanması tehlikesi olan bir caminin yapılmasına mani olmuşlar ve nurcuların halifelerine (ünlem) hiç olmazsa bir cami eksik iktidarı bırakmışlardır. Bu da büyük zafer, doğru. Sonra arkadaşlar, Taşlık'taki eve devam ediyoruz; arsaya yani ve sonra dikilen villaya.

Şimdi bakın bununla ilgili ilginç, biz kendi dürüstlüğümüzün icabı olarak ulusalcıların benzer programlarda hiç bilmedikleri bir şeye gene başvuracağız. Diyeceğiz ki "Söz savunmanın"; hangi savunmaya vereceğiz arkadaşlar? Sözü İsmet İnönü'nün kızı anlatıyor: Özden Toker. Ömer Toker, Özden Toker, Mehmet Ömer Alkan; demin bahsini ettiğim kitap. Yayıncısı da Yapı Kredi Yayınları; piyasada bulacağınız yeni bir yayın. Bunun 161. sayfasında, bundan bir iki sene önce halen hayatta olan kızı Özden Toker'in Taşlık'taki evle ilgili kendisine sorulan soruya verdiği cevaba bakın. Şimdi nehir söyleşiyi yapan Ömer Alkan soruyor: "Taşlık'taki o evi almaya İsmet Paşa nasıl karar vermişti?"

Özden Hanım cevap veriyor: "Babamın 20'li yıllarda savaş, 30'lu yıllarda devlet kurma, 40'lı yıllarda onları koruma telaşından mal mülk edinmeye vakti olmamıştı." Yuh diyorum. Demin uzun boylu okuduğumuz Ayaspaşa yağması arkadaşlar 30'lu yıllar. Şimdi üzerinde durduğumuz Taşlık yağması 40'lı yıllar. Kızı diyor ki: "30'lu yıllarda zavallı babacığım başbakan olarak devlet kurma işiyle meşgul olduğu için öyle evle barkla, satın almayla falan uğraşamamıştı; vakti yoktu, parası yoktu." E Özden Hanımefendi, Ayaspaşa işi o yıllarda öyleyse nasıl kotarıldı? 40'lı yıllarda da devleti korumaya çalışıyor; yani İkinci Dünya Harbi, Türkiye'nin harbe girme riski var, girerse işgal edilme, devletin yıkılma riski var. Ona karşı 10 sene önce kurduğu devleti korumanın kavgasını veriyor; o yüzden bir mal mülk de edinemiyor zavallı.

Taşlık hemen 45 sonrasıdır. Devam ediyoruz. 40'lı yılların sonunda İstanbul'da bir ev edinmenin ihtiyacını hissetmişler. Bu işlerde tecrübesi olan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Gedelek'in teşvikiyle Taşlık'taki o araziyi alıp evin yapılmasını sağlamıştır. Bu kadar. Ama biz meselenin detaylarını sağlam, güvenilir belgeleriyle, kaynaklarıyla şu ana kadar okuduk size hep. Özden Toker diyor ki 45 sonrasında nihayet ya başımızı sokacak bir dam altımız olsun; ki Heybeliada'da bir köşk var, Ayaspaşa mezarlığına dikilen apartman var, Milli Birader'in ayrıca Büyükada'da köşkü var falan; olsun, onlar yok hükmünde. Bir dam altı yapalım işte. Taşlık arkadaşlar; neler yutturulduğunu bir bilseniz, yani hem ahlaki sebeplerden hem de kanuni sebeplerden ötürü.

"Akşam Nöbeti" Aydemir Balkan anı kitabı. Aydemir Balkan arkadaşlar; anıların sahibi, fanatik bir Batıcı ve Kemalist, bunu baştan söyleyelim. Ama bu bile sayfa 197'de bakın ne diyor: "Mesela İstanbul Valisi Lütfi Kırdar, Ömer'in babası İsmet İnönü'ye İstanbul'un en pahalı, en gözde bir yerinde büyük bir arsayı hediye etmişti. Kırdar, İstanbulluların malını İstanbullulara bile sormadan bol keseden hediye ediyordu. Bu bahşişin veriliş şekli de bahanesi de çirkindi. Kabul ediliş şekli daha da çirkindi. Hiç ciddi bir devlet başkanı kendi valisinden hediye alır mıydı? Tabii sınıfımızda bu Maçka Taşlık arsası hikayesi kırmızı spor arabası tartışmalarına ister istemez ekleniyordu."

Kırmızı spor arabası tartışmaları dediği de İkinci Dünya Harbi'nin ilk yılları, 1940. Paris Büyükelçiliği'ne gönderilen resmi yazılardan görüyoruz, bugün Cumhurbaşkanlığı arşivinde. Büyük olan Ömer artık yetişkin, araba sürmeye, spor arabasına meraklı. 18 silindirli, özel imalat, kırmızı spor arabaları satın alınıyor; özel vasıtalar da Türkiye'ye getiriliyor. Harp içerisindeyken hangi parayla? Aydemir Balkan da diyor ki: "O yıllarda öğrenciyiz, sınıflarda bunlar dedikodu konusu. Ömer'in kırmızı 18 silindirli spor arabası konuşuluyor, İsmet Paşa'nın Taşlık'taki arsaya nasıl çöktüğü konuşuluyor."

Yani şimdi buradaki sorudan yola çıkarak ben güncelleyeyim bu soruyu. Günümüzde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a büyükşehir belediye başkanlarından bir tanesinin rantiyesi böyle bu kadar yüksek, altın değerinde, bu kadar geniş bir arsayı hediye ettiğini varsayın; bunun basında yayınlandığını varsayın. Günümüzün ulusalcıları arkadaşlar nasıl tepki gösterecekler? Uluya uluya ayağa kalkacaklar: "Bu nasıl yolsuzluk? Bu nasıl hırsızlık? Bu nasıl ahlaksızlık?" Bu ne yani? Şu mu: Tayyip Erdoğan'a haram, İsmet İnönü'ye helal.

Arayan adam; iki cilt, Reha Oğuz Türkkan. 1944 senesi 3 Mayıs tutuklamalarında Nazilerden öğrenilmiş olan tabutluk işkencelerine maruz bırakılıp kör olma derecesine kadar getirilmiş olan bir genç. Bu gencin konumuzla ilgisi arkadaşlar, bu meşhur Fahrettin Türkkan'ın da yeğeni; Medine Aslanı Fahrettin Paşa'nın. Bu gencin konumuzla ilgisi anı kitabından bir alıntı okuyacağım. Babası Halit Ziya Türkkan o yıllarda Tapu Kadastro Genel Müdürü. Taşlık'ta çevrilen kumpasla ilgili görevi gereği olarak o da ahlaksızlığa dahil edilmek istenmiş. Bakın bu oğlunun anı kitabına nasıl yansımış, sayfa 86-87: "O sırada babam Tapu Kadastro Genel Müdürü Halit Ziya Türkkan mimleniyordu. Maçka civarındaki Taşlık mevkiindeki kıymetli bir araziye İnönü ailesi iddialara göre haksız yere sahip çıkmak istiyormuş. Babam da tapunun onlara devrini onaylamamış. Halit Ziya Bey'i yola getirmek için baskılar arttıkça artıyormuş."

En iyisi sözü bir bilene bırakayım. Doktor Ali Akış'ın "Para Var Ya Ülkesi" kitabından -sene 2008, sayfa 97- meselenin devamını anlatayım diyor. Şimdi "Para Var Ya Ülkesi" kitabından okuyoruz: Reha Oğuz Türkkan'ın babası Halit Ziya Bey, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü yapmış ve İstanbul'daki Taşlık'ta devlet arazisine ev yapmak için kendi üzerine tapulanmasında ısrar eden İsmet İnönü'ye bu işi onaylamadığından dolayı karşı çıkmış ve istifaya zorlanmış bir devlet memurudur. Burası halen İnönü Gezisi diye bilinen ve Teşvikiye-Maçka bölgesinde bulunan köşktür. Halit Bey'in azlinden sonra demek ki arazi tapulanmış. Şimdi Reha Oğuz Türkkan'a geri döndük: "Sonunda benim tutuklanmamı ve işkence görmemi telgraflar çekerek İnönü'yü protesto eden rahmetli babam, Tapu Kadastro Genel Müdürü, zorunlu emekliliğe yarı maaşla sevk edildi. Maçka Taşlık'taki son derece kıymetli arazinin tapusunun İnönü ailesine geçişini de yeni Tapu Kadastro Genel Müdürü, galiba adı Zeki'ydi, onayladı."

Sonra arkadaşlar; Zehra Aslan tarafından hazırlanmış, Selahattin Karayavuz'un "Üç Devre Işık Tutan Anıları", sayfa 33. Selahattin Karayavuz, Demokrat Parti milletvekili 1950'li yıllarda konumuzla ilgili. Sayfa 33: "Nihayet bir grup toplantısında 1950'ler DP dönemi. Ben o tarihte Belediye Demokrat Parti Grup Başkanıydım. Prost'un görevine son verilmesine karar verildi." Bu, İstanbul şehir planını çizen meşhur Fransız şehir mimarı Prost. Fakat böyle şeylerin gizli kalmayacağı için kararı Profesör Prost da duymuştu ve kendisinin dinlenmesini istemişti. Davet ettik kendisini. Hoca bizlere çok enteresan açıklamalarda bulundu. Mesela Maçka civarındaki bir tasarrufu için şunları söyledi: "Ben bu yeri kesinlikle böyle değerlendirmeyi düşünmemiştim ama belediye üst düzeyindekiler bana: 'Burayı çok üst düzeyde bir sayın kişiye kanun gereği tahsis etmeye mecburuz,' dediler. Türk kanunlarını bilmediğimden mademki öyledir, o halde bu yeri daha değerli hale getireyim dedim ve öyle de yaptım." Yani demin okuduğumuz yolla oynamaları herhalde kastediyor ve önüne park yapılıp başka binalarla zaman içerisinde kapatılması ihtimalinin engellenmiş olmasını.

"Rumeli ve Muhteşem İstanbul", Münevver Ayaşlı; sayfa 126. Parkla ilgili arkadaşlar detayı okuyorum size: "Bu muazzam cami Şehit Sultan Abdülaziz Han'ın camisi olacaktı. Ömrü vefa etmedi, yapılamadı. Hatta bunun masrafını karşılamak için Beşiktaş'ta Valide Çeşmesi arasında akaretler de yapılmıştı. Bugün onlar hala durur o isimle." Yani harama uçkur çözmüyor Osmanlı padişahları kısacası. Lütfü Bey'in İstanbul Valiliğine kadar, sonra Sayın İnönü'nün evi yanında da müsteşarı Kemal Gedelek Bey'in evleri için bu muazzam mermer bloklar kaldırıldı, temel örtüldü. Orası tasfiye edildi. Dikkat; ağaçlar dikildi. Zinhar büyük ağaçlar değil; küçük ve bodur ağaçlar, Sayın İnönülerin evlerinin manzarasının kapanmaması için. Ulusalcılar, siz gene ulusalcı olmaya devam edin; afiyet olsun size.

Şimdi arkadaşlar, aynen demin okuduğumuz Falih Rıfkı Atay misali bir ikinci, onların meşhur bugünkülerin gene çok sevdiği, çok değer verdiği, çok güvendiği, çok benimsediği bir kalemden konuyla ilgili okuyalım: Aziz Nesin. Kaynağımız Kemal Sülker, "Sabahattin Ali Cinayeti". Sabahattin Ali de komünistlerden; 1949 senesinde yani henüz daha Milli Şef İnönü döneminde Trakya arazisinde Bulgaristan sınırına yakın bir yerde kafatası taşla parçalanarak öldürüldü. Ama gidin sorun bugünkü ulusalcılara Sabahattin Ali'yi kim öldürttü diye; %88'i Menderes cevabını vermezse ben hiçbir şey bilmiyorum. Evet mevzumuzla ilgili Aziz Nesin diyor ki sayfa 82: "Taşlık'taki villanın kaça mal olduğu, arsasıyla Evkaf'tan nasıl ucuza kapatıldığı cümlenin bildiği şeylerdir." Yani ben gerçekten merak ediyorum; şimdi bu sorum retorik gereği değil, ulusalcılar buna ne diyorlardır? Şimdi bu gibi bir alıntıyı Mustafa Armağan'dan, rahmetli Mısıroğlu Üstat'tan yaptığımızda ne dedikleri belli: İftira, yobazların iftirası, paşamıza çamur atıyorlar. Aziz Nesin, Falih Rıfkı...

Evet şimdi arkadaşlar son başlığa gelmeden önce bir bakayım, araya şunu sıkıştıralım. Demin gösterdiğim Ahmet Gürkan'ın "İsmet Paşa'nın Beytülmali" kitabının 63. sayfasında hiç bilinmeyen literatürde iki şeye daha dikkat çekmiş. Diyor ki: "Gene gösterilen ev ve arsalar içinde ne mevcutta ne de satılanda CHP iktidarı zamanında kurulan mebus evlerindeki Ayten Sokak'taki ev ne olmuştur?" Yani mesela Ayten Sokak'taki ev konusu literatürde hiç geçmez ama burada bir ipucu kendisini gösteriyor. Ayrıca Abant'ta yani Bolu Abant'ta bir ev daha var mıdır? Şimdi bu okuduklarımıza göre literatürde daha az bilinen İstanbul Kartal Dragos Akın Konut Kooperatifi ve İsmet Paşa ve ailesi meselesi arkadaşlar. Taha Kıvanç'ın "Not Defteri" kitabının 184 ve 185. sayfalarından aynen okuyorum: "İnönü ailesi birçok başka politikacı gibi gayrimenkule düşkün. Emlakın elde ediliş yollarından biri kooperatifçilik. Kumpasa dikkat edin: Devletin elindeki arsalar kurulan bir kooperatife ucuz fiyatla devrediliyor, sonra da o arsalar üzerine yapılan evler ve dükkanlar bir çırpıda değer kazanınca ailenin serveti büyüyüveriyor. 17 ve 18. dönem milletvekilleri kooperatifi adıyla kurulan kooperatifin ucuza alınan bir arsa üzerine, arsanın yarısının verildiği müteahhit tarafından Norveç'ten getirilecek ahşap villalar yaptıracağını Uğur Dündar'ın Arena programında öğrenmiştik."

90'lı yıllar bu yöntemi ilk bulanların tek parti dönemi CHP kadrosu olduğu pek bilinmez; oysa gerçek budur. Yine Bedii Faik'ten okuyalım demiş, o da alıntı yapıyor: "Dragos'ta bütün bir tepe devlet başkanlığının zamanında ve ne garip bir tesadüftür ki bu defa genel sekreteriniz olan gene aynı müsteşarınız teşebbüsüyle..." Gördüğünüz gibi arkadaşlar Kemal her yerden baş gösteriyor. Hem İsmet'in rantiye işini bağlıyor hem tabii haklı olarak yani çocuk bu durumda bal tutan parmağını yalar; kendisine de bir yağlı parça ayırıyor. Taşlık'ta Kemal, Ayaspaşa'da Kemal, Kartal Dragos'ta Kemal Gedelek. Bakın oradaki marifeti neymiş? %95'ini CHP erkanının teşkil ettiği bir kooperatife 15.000 liraya verilmiştir yani o dev arsanın tamamı. Devlet arazisi kooperatife 15.000 liraya devrediliyor; sembolik bir fiyat. Devralan kooperatifin üyelerinin %95'i CHP kodamanları; yani bildiğiniz Yağma Hasan'ın Böreği.

Burada sizin, yalnızca sizin kaç hisseniz vardır söyleyeyim mi? Üçü çocuklarınızın, ikisi de eşinizle sizin olmak üzere tam beş. Yani tabii yağmalayınca da böyle olacak. Şimdi düşünün bu şekilde yağmalanmış, üzerine çökülmüş bir arsadan koskoca Milli Şef İsmet İnönü bir hisse mi alacak? Olur mu, yakışır mı? Hanıma bir tane, kendisine bir tane; üç tane çocuk var; Ömer, Erdal, Özden hayatta olan, onlara da birer tane. İnönü ailesinin bütün fertlerine birer hisse. Allah'tan ki üçte durmuşlar. Şimdi bu hesaba göre olur muydu? Olurdu. Üç çocuk değil de dokuz çocuk yapmış olsalar da ne olacaktı? 11 hisse. Anne, baba, dokuz çocuk... Düşünsenize biraz; Cumhurbaşkanısınız, diyelim ki bir kooperatif teşebbüsüne destek olmak için müteşebbislere hız veren bir şef olarak kendinizi de kaydettirdiniz. Lütfen insaf, bütün sülaleyi hissedar kılmak mıdır bunun yolu? Hadi ulusalcılar cevap verin.

Arkadaşlar bu haftanın sunumu burada bitti. Önümüzdeki hafta Allah izin verirse cumartesi gecesi, yani 7 Mart Cumartesi gecesi saat 22.00'de "İsmet Paşa Çevresi ve Akçeli İşler" ana başlığına devam edeceğiz. Önümüzdeki haftanın özel konusu en az bu hafta anlatmaya çalıştığımız kadar, belki daha da çarpıcı ve önemli: İnönü ve bakanlarının yurt dışında gizli hesapları var mıydı? Milli Şefliği döneminde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, üst düzey birtakım zevat, CHP milletvekilleri, bakanlar; İsviçre ve ABD bankalarında gizli hesap sahibi miydiler? Şimdi doğal olarak resmi tarihe tapanların hepsi ayağa kalkarlar, derler ki: "Haşa ve kella hiç öyle şey olur mu?" Allah izin verirse 7 Mart Cumartesi akşamı saat 22.00'den sonra bu işin üstüne bir büyüteç tutalım bakalım tarihi kaynaklar bize neler anlatıyor.

Fragman kabul edin, sadece şu kadarını söyleyeyim: Amerika Birleşik Devletleri'nin Dışişleri arşivine kadar geçmiş bir konudur. Yani bazı yeminli, gözü dönmüş İnönü düşmanı gazetecilerin iftiraları, dedikoduları değil. İki; bunun gibi ciddi kaynaklarda arkadaşlar, dönemin Türkiye'sinin bir senelik hükümet bütçesinin yarısı miktarında rakamlardan bahsediliyor. Yüz milyonlarca dolar. Yani öyle az buz bir para değil. Bu gece anlatmaya çalıştıklarımızla bir arada düşünürseniz makul şöyle ki; şimdi yedi sekiz yaşlarında ilkokul öğrencisi Ömerciğin kumbarasından 200.000 lira çıkıyorsa, e bir de bunun babasını düşünün. Yani sekiz yaşında bacak kadar bir çocuk, kumbaradan 200.000 lira çıkıyorsa baba ne? Koskoca Cumhurbaşkanı. Müsaadenizle onun da milyonlarca doları olsun.

Evet ulusalcılar farkındayım acıtıyor ama ne yapalım yani? İngilizlerin dediği gibi gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir kötü huyları vardır. Arkadaşlar şu Ramazanlık duyurumuzu yapalım. Tarih Araştırma Merkezi projemizi gerçekleştirebilme istikametinden belli bir yere geldik elhamdülillah. Ama henüz daha fiziki olarak açma, gerçekleştirme değil; katetmemiz gereken ciddi bir mesafe var. Bu konuya ilgi duyanlarınız, bu konuda yardımlaşabilecek olanlarınız yan tarafta görüyorsunuz; moderatör arkadaşımız benim Gmail adresimi yazdı, onun üzerinden benimle lütfen irtibata geçsinler. Sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler, hayırlı uykular diliyorum. Allah tuttuğunuz oruçları, kıldığınız teravihleri kabul eylesin.


Videoyu izlemek için linke tıklayın  https://www.youtube.com/watch?v=txQBKgKJOrY