CHP TARİHİ VE KÜRT KATLİAMLARI

Bismillah. Allah'a hamd, Allah'ın Resulü'ne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı akşamlar.

Geçtiğimiz günlerde CHP Genel Başkanı Özgür Özel bir açıklama yaptı. AK Parti hükümetini, iktidarlarını "Kürtlerin celladı" (dikkat edin, kelimenin altını çiziyorum, Kürtlerin celladı) olmakla itham etti. Bu açıklamaya cevap arkadaşlar, dün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın yapmış olduğu bir konuşmada verildi. Şimdi ilgili kısmını konuşmadan aynen okuyorum:

"Şimdi çıkmış, artık ismini bile duymaya tahammül edemedikleri selefi Kılıçdaroğlu gibi birilerini cellat olmakla itham ediyor. O da çünkü zamanında öyle yapmıştı. Neymiş? DEM Parti'nin terörsüz Türkiye sürecine katkı vermesi 'Stockholm Sendromu'ymuş. Yani celladına aşık olmakmış. İnsanda biraz utanma olur, mahcubiyet olur. Hadi Türkiye'yi bilmiyorsun, hadi dış politikadan haberin yok, hadi ekonomide Elif'i görsen mertek zannedersin; insan bari kendi geçmişini bilir, kendi kara sicilini bilir. Şimdi bu beyefendiye sormak lazım: Ya sen ömrün boyunca hiç mi CHP'nin utanç lekeleriyle dolu tarihini okumadın? Tek parti faşizminin bu millete neler yaşattığını hiç mi öğrenmedin? Sen kimin cellat, kimin mağdur olduğunu bilmiyor olabilirsin ama benim Kürt kardeşim kimin cellat olduğunu çok iyi bilir. Şurada Ulus Meydanı'nda, İstiklal Mahkemeleri'nde alelacele kararlar alıp darağaçlarında iskemleyi kimin devirdiğini milletim gayet iyi bilir. Merhum Menderes'i, Polatkan'ı, Zorlu'yu adım adım darağacına kimin taşıdığını milletim bilir. Şimdi ardından timsah gözyaşları döktükleri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarına kimin sessiz kalarak onay verdiğini benim milletim çok iyi bilir. Terörle mücadele adı altında, Tunceli'den başlayarak bizim dönemimize kadar Kürt kardeşlerimizin kanını kimin döktüğünü benim milletim çok iyi bilir. Sayın Özel hedef saptırmasın, kendini boşu boşuna hiç yormasın. Eğer cesareti varsa ve bir cellat görmek istiyorsa aynaya baksın, kendi tarihine baksın, CHP'nin geçmişine baksın; celladı orada zaten görecektir. Burada şunu da ifade etmek durumundayım: Yönetim değişiyor fakat CHP her şeye çıkar odaklı bakma alışkanlığından bir türlü kurtulamıyor. CHP'nin gözünde kendileri ağa, geri kalan milyonlar ise maraba."

Şimdi konuşmanın bütününe de, okuduğumuz bu akşamki konumuzla ilgili kısmına da arkadaşlar, ben sıradan bir insan ve Müslüman olarak 10 üzerinden 10 veriyorum. Bu konuşma nedeniyle Başkan Erdoğan'ın, onun tarih danışmanlarının ve metin yazarının (ya da metin yazarlarının, bilemiyorum) büyük bir takdiri haklı olarak hak ettiklerini görüyorum. Çünkü bu konularda aynı zamanda Başkan Erdoğan senelerden beri derece istikrarlı bir çizgi takip etmiştir. Yani benim esas çalışma alanım, meşgalem olduğu için özellikle takip ederim. Mesela şu konuşmada geçen "CHP tek parti faşizmi" ifadesi sadece bu konuşmaya mahsus, hani öyle olmuş olsaydı belki tesadüfi diyebileceğiniz bir niteleme değildir. Yıllardan beridir hangi sebepten ötürü olursa olsun CHP tek parti yönetimi bahsi açıldığı vakit, Tayyip Erdoğan bir şekilde ondan bahsetme ihtiyacı duyduğu vakit düzenli olarak tekrar ettiği bir nitelemedir. Tam da kitabın ortasından konuşmaktır; tam da tarihi gerçeğe, hakikate bütün dürüstlüğüyle, bütün cesaretiyle mim koymaktır. Evet, o yüzden arkadaşlar bu noktada bu tavırdan ötürü kocaman bir bravoyu, kocaman bir takdiri hak etmiş oluyorlar.

Bununla beraber esas konumuza devam etmeden önce, şimdi bu noktada kendimi mecbur hissettiğim bir parantez açayım. AK Parti hiyerarşisi içerisinde arkadaşlar, bu konularda Başkan Tayyip Erdoğan'ın sahip olduğu bu dürüstlüğe ve netliğe sahip olan (özellikle üst düzey yönetim kademelerinde) ikinci bir isim var ise şayet ben bilmiyorum; ama bugüne kadar görmedim, duymadım, okumadım, işitmedim. Tam aksine dair çok sayıda örnek gördüm. Daha önce de ayrıntılarıyla birkaç defa paylaştım, hatırlatayım: Geçtiğimiz yaz ayları içerisinde AK Parti milletvekillerinden bir tanesi mecliste basın toplantısı düzenledi. Son derece sağlam bir kaynaktan... Çünkü kaynağın sahibi 60'lı yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi'nde Genel İdare Heyeti, yani bugünkü MKYK'nın o günkü karşılığında görev yapmış. Dolayısıyla "Bu kim ki?" ya da "İşte Kadir Mısıroğlu merhum cinsinden biri mi?" diye hiç kimsenin diyemeyeceği çok sağlam bir kaynakta geçen bir bilgiyi paylaştı. CHP tek parti faşizmi döneminde kendi okulunu yapamayan fakir, aç, biilaç köylülere CHP'li yönetici diyor ki: "Karılarınızı satın, bu okulu yapın."

Basın toplantısında bu anekdotu, bu sağlam bilgiyi paylaştı. Doğal olarak bütün CHP şirret tabanı sosyal medyada yüklendiler. Sanki böyle bir sözün köylülere söylenmesinde mahsur yokmuş da, ama bu rezilliğin millete duyurulması büyük bir ayıpmışçasına... Ancak CHP kimliğinde görebileceğiniz bir şirretlikle, bir yüzsüzlükle, bir utanmazlıkla hepsi uluyarak ayağa kalktılar. Ertesi gün aynı milletvekili arkadaşlar 180 derece döndü. Dedi ki: "Dün böyle böyle bir paylaşım yaptım, bunda CHP'li vatandaşlarımız rencide oldular. Bu yüzden onlardan özür diliyorum." Bildiğim bir şeydi zaten. Ben buna bakarak bir daha "yuh" dedim ki, hani "yuh ki ne yuh" denmesi gereken bir durumdu. Bunu da belirtmiş olalım. Yani AK Parti kadrolarına baktığınız vakit arkadaşlar, özellikle bu yakın tarih konularında ya da bir şekilde CHP'ye karşı net bir tavır almayı ifade eden bütün konularda tirtir titreyen bir "tavşan sürüsü" görüyoruz. Herhalde bu da aşırı rantiyeciliklerinden kaynaklanıyor. O bakımdan arkadaşlar, şimdi bu parantezin sonu: Recep Tayyip Erdoğan'ın bulunmayacağı bir AK Parti iktidarından Allah bu memleketi, bu milleti muhafaza buyursun. Çünkü ortaya koyup ispat ettikleri bu genel tavır nedeniyle, o tavşan korkularının eseri olarak en küçük "höt" dendiği yerde bütün varlıklarını teslim etmekte en küçük bir tereddüt göstermeyeceklerdir. Bu ispatlanmış bir gerçektir. Bunu da konumuzla, özellikle bu açıklamadaki cesaret, netlik ve dürüstlükle 180 derece zıtlık oluşturduğundan ötürü sizinle paylaşma ihtiyacı duydum.

Bu parantezi kapattım, esas konumuza geri döndük. Şimdi arkadaşlar, tarih metodolojisinin gereği olarak ortaya konulmuş olan her iddia, her tarihsel iddia altı doldurulmaya; bilimsel, somut, net kanıtlarla, bilgilerle, belgelerle desteklenmeye muhtaçtır. Recep Tayyip Erdoğan'ın şu dünkü son konuşmasında yaptığı "CHP tek parti faşizmi" nitelemesi olsun, daha özeline dair "Kürtlerin celladı bunlardır aslında o tek parti döneminde" iddiası ve ithamı olsun, aynı kurala tabidir. Öyleyse şuna bakıyoruz: Gerçekten Recep Tayyip Erdoğan'ın, Cumhurbaşkanı'nın da dediği gibi CHP tek parti iktidarı "Kürt cellatlığıyla" nitelendirilmeyi hak eder mi? Yani bu anlamda bu suçlama (ki takdir ederseniz çok ağır bir suçlama), dolayısıyla iddianın ve suçlamanın ağırlığı ölçüsünde bunun altını dolduracak delillerin de aynı oranda olması gerekir. Böyle midir? Yani abartı var mıdır? Yoksa bütünüyle haksızlık mıdır, iftira mıdır? Yoksa hakikatin en küçük bir abartı payı olmaksızın tam da hedefin 12'den vurulurcasına net bir şekilde ortaya konulması, ifade edilmesi midir? İşte ben bu geceki sunumumuzda (bitirebilirsek inşallah, bitiremezsek önümüzdeki Pazar ayın ilk Pazarı olduğu için malum serbest soru-cevap programımız var, o zaman haftaya bu gece, Perşembe gecesi yani 11 Aralık gecesi tamamlamaya niyet ederek) şimdi bahsini ettiğim diziyi başlatayım.

Böyle deyince, yani CHP tek parti faşizmi dönemini şöyle ana hatlarıyla bile bilen herkesin aklına geleceği, çağrışım yapacak ilk isim malum bildiniz; Dersim, yani bugünkü Tunceli. 1937'de başlamış ama asıl büyük kısmı 1938'in yaz ve sonbahar ayları içerisinde gerçekleşmiş olan... Şimdi buna isterseniz "Dersim Olayları" diyeyim, böyle biraz daha müphem, belirsiz bir isim koyun; isterseniz siz de benimle beraber aynı Başkan Erdoğan'ın ortaya koyduğu netliği paylaşarak kitabın ortasından konuşalım, "Dersim Katliamı" diyelim. Peki buna, bunu ispat etmeye yönelik olarak elimizdeki tarihi malzeme nelerdir? Ben Dersim Katliamı'nda arkadaşlar, tarihçi geçinen, gerçekte CHP tetikçisi olan bazı tiplerin de büyük bir utanmazlıkla son yıllarda inkar ettikleri bir alt başlıkla mevzuya giriyorum: "Dersim'de Zehirli Gaz Kullanımı." İsimlerini burada zikretmeye gerek yok, o tarihçi görünümlü CHP tetikçileri genel olarak diyorlar ki: Dersim'de katliam olmamıştır (bir), zulüm olmamıştır (iki), genel olarak zaten (üç) bunun içerisinde bir alt başlık manasında öyle sivil halka yönelik toplu kıyım amaçlı zehirli gaz kullanımı da olmamıştır diyorlar. Bunu eğer zaten yakın tarihe ve Dersim Katliamı'na meraklıysanız bu tartışmaları biliyorsunuz.

Hayır, kullanılmıştır. Sayısı Allah bilir ama on binlerle ifade edilecek miktarda Dersim halkı; sivil, kadın, çoluk çocuk, savunmasız, bu anlamda gayrimuharip kabul edilmesi ve ona göre muamele edilmesi gereken insanlar katledilmiştir. Elimizdeki bilgiler, deliller... Bir, en vurucusundan başlayayım da yüreğimizin yağı soğusun: Dersim olayları hakkında arkadaşlar, 80'li yılların sonunda Dersimli birisi (yani o sırada üst düzey bürokrat) İhsan Sabri Çağlayangil'le bir röportaj yapıyor. Bu röportaj teyp kasedine kaydediliyor. İhsan Sabri Çağlayangil... Şimdi tarih metodolojisini uygulayalım: Bu konularda yetkin birisi midir? Evet. Dersim olayları olduğu sırada Emniyet Genel Müdürlüğü'nde üst düzey yönetici. O kadar üst düzey yönetici ki, bir sene önce 1937'de meşhur Seyit Rıza'nın idamını organize etmiş olan isim. Yani bilir mi, bu konularda konuşmaya hakkı var mı? Evet. Peki sonraki kariyerine bakalım, çünkü bilgi çok kritik: Emniyet Genel Müdürü, Vali, Bakan, hatta 12 Eylül darbesinden önceki aylarda vekil Cumhurbaşkanı. Siyasi-ideolojik kimliğine baktığımız vakit; Atatürk düşmanı, Cumhuriyet düşmanı, yobaz falan diyebileceğiniz bir isim mi? Hayır. Yani en başta, bütün hayatı boyunca kişilik özelliği itibarıyla (bağışlamanızı rica ediyorum) hovardalığıyla meşhur bir isim. AP'nin merkez kanadına mensup bir Atatürkçü.

Şimdi yani bu zehirli gaz kullanımı meselesinde bilginin kaynağının son derece sağlam ve çarpıcı olmasından da öte, daha da çarpıcı olan o bilgiyi kaydeden isim var arkadaşlar; ister inanın ister inanmayın: Kemal Kılıçdaroğlu. Kılıçdar bugüne göre çok daha böyle filiz gibi genç olduğu yaşlarda ama gene üst düzey bürokrat. Bir Dersimli olmak hasebiyle zannediyorum ilgi duyuyor doğal olarak meseleye: "Yani bizim babalarımıza, dedelerimize ne yapıldı? Bu konuda o tarihte hala hayatta olan ve konuşmaya en fazla ehil olan isimlerden birisiyle oturuyor röportaj yapıyor teyp kasedine." İhsan Sabri Çağlayangil'in itirafıyla, Dersim'de kitlesel kıyımlar için zehirli gaz kullanıldığı bilgisini de Kılıçdar geçiyor. İyi mi? İfadede şunlar geçiyor: "Bütün o Kürtleri mağaralarda fare gibi zehirleyip öldürdüler" diyor İhsan Sabri. Benim bu bilgi... Yani bu bilgi çok yaygın, mesela sosyal medyaya girin, onlarca değişik kaynakta bunu göreceksiniz. Benim alıntıladığım ikinci kaynağı da vereyim: Ayşe Hür, Mustafa Kemal Atatürk Dönemi'nin Öteki Tarihi, 3. Cilt, 318 ve 319. sayfalar. Şimdi yani Napolyon'un meşhur fıkrasında dediği gibi; yani "CHP tek parti faşizmi Kürt celladı mıydı?" sorusuna cevap olarak bilginin kaynağı, bilginin kaydedicisi şu isimlere ve bu olaya baktığımız vakit aslında arkadaşlar, "Sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum" deyip müsaadenizi almakta bir beis yoktur. Çünkü olay bitmiş oluyor. Ama biz devam edelim.

Ayşe Hür, aynı kaynak sayfa 249: Abdullah Alpdoğan. Abdullah Alpdoğan kim? İstanbul Şehir Hatları vapurlarından birinde hala bu herifin ismi vardır. Olağanüstü Hal Valisi, Korgeneral; meclisin onayına sunmadan idam etme yetkisine de resmen sahip birisi. Dersim'in atanmış, o günkü rejim tarafından atanmış fiili diktatörü. Zehirli gaz kursu açıyor arkadaşlar. Yani şimdi bunu bu tarihçi görünümlü CHP'li tetikçilere sormak isterim: Ulan madem ki bu iftira, Abdullah Alpdoğan bu zehirli gaz kursunu kime açtı, niçin açtı? Devam edelim: Hürriyet Gazetesi'nin 7 Aralık 2019 tarihli nüshasından naklediyorum; Nazi Almanyası'ndan orada kullanılacak olan zehirli gazın satın alınmasının belgesi yayınlandı. Nazi Almanyası Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde Serdar Dinçer'in Alman Belgeleriyle Müslümanlar, 2. Cilt, sayfa 532'de bununla alakalı olarak Ankara'daki Nazi Alman Büyükelçiliği ile Berlin'deki Nazi Alman Dışişleri Bakanlığı arasında yapılmış olan yazışmaların metinleri yayınlandı. Yani şimdi o tarihçi kılıklı CHP tetikçilerine tekrar sormamız lazım: Bu olay bütünüyle bir yalan ve iftira idiyse (yani onların kafasına göre işte Kadir Mısıroğlu'nun iftirası), iyi de yani bunun Almanya'dan satın alındığına dair belgeyi nereye koyacaksınız? Bununla ilgili Alman Büyükelçiliği ile Berlin'deki Alman Dışişleri Bakanlığı arasındaki yazışma metinlerini (ki bunlar hâlihazırda araştırmacılara açık metinlerdir, bahsini ettiğim kitap bütünüyle o arşivden oluşur, hiç yazarın kendi ilavesi yoktur), bunları nasıl izah edeceksiniz?

Şimdi merhum Mısıroğlu Üstad ve benzerleri o hasta mantığa göre; işte bunlar Cumhuriyet düşmanı, Atatürk düşmanı, laiklik düşmanı, iftira atıyorlar. Bütün dünya mı iftira atıyor? Devam: Alınan gazın, zehirli gazın 20 ton olduğu, 1937 senesinin Ağustos ayında olduğunun belgesi Deryale Miyak tarafından yazılmış; Atatürk Dönemi'nde Milli Müdafaa Vekaleti ve Güvenlik Politikaları (yani hafızam beni yanıltmıyorsa bu Atatürk Araştırma Merkezi yayınıdır, yani resmi devlet yayınıdır), sayfa 701'de belgesiyle beraber veriliyor. Bu belgeleri nereye koyacaksınız? Eğer bu bir yalan ve iftira idiyse... Mehmet Saltık, 38-48 Son Büyük Savaş: Sene 1937, Almanya'dan alınan 20 tonluk zehirli gaz stoğu, sayfa 71. Artık bundan sonra arkadaşlar aynı konu hakkında bilgi ve belge ortaya koymuş olan diğer kaynakların hızla referans bilgilerini okuyarak geçececeğim: Hüseyin Aygün, Dersim 1938 ve Hacı Hıdır Ataç'ın Defteri, sayfa 17, zehirli gaz kullanımı. Hacı Hıdır Ataç orada kendisi de o zehirli gazın kullanımına şahit olmuş olan isimlerden bir tanesi. Aynen bunun gibi Mehmet Bayraktar, Dersim Koçgiri, sayfa 26; zehirli gazın kullanımına şahit olanların ifadeleri. Derin Tarih dergisi, Ocak 2015 tarih, 34 no'lu sayı, sayfa 65; zehirli gaz kullanımı. Rahmetli Kadir Mısıroğlu, CHP'nin Günah Galerisinden Sayfalar, sayfa 372.

Şimdi buraya kadar saydığımız kaynaklar ve bu konuda bundan sonra paylaşacağım kaynakların arasında herhalde rahmetli Mısıroğlu'na hiç kimse kalkıp da "iftira attı" diyemeyecek. Yani normal insanlardan bahsediyorum. Tabii militan fanatik bir CHP'liyseniz, hele onların ekosisteminden beslenen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne süper fiyatlı lüks prestij kitaplar hazırlamak üzerinden kamufle edilen o tarihçi görünümlü mahlukatlardansanız tabii yani ekmek parası gereği olarak mutlaka bir kulp uyduracaksınız; bütün bunlara diyeceksiniz ki gene "Hayır, yalandır, iftiradır." Tuncay Birkan, Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri 1930-1960, sayfa 82: 13 Eylül 1938 tarihli Köroğlu gazetesinde... Bu köylüler için rejim tarafından özel olarak yayınlanan bir gazetedir. Hani işte Ulus, Cumhuriyet falan gibi gazeteleri o günün köylüsü anlamaz, onun için daha kısa, daha iri puntolarla basılmış ve anlatım dili çok daha basit; hani köylünün anlayabileceği basitlikte... Halka bakışları o ya. Yani şimdi Köroğlu gazetesini dolayısıyla dönemin yarı resmi gazetesi olarak da kabul edebiliriz. Dersim'de zehirli gaz kullanıldığını yazdığı için kapatıldı arkadaşlar. Gazetenin tarihini de veriyorum, arzu edenler şu an o gazetede zannederim birçok dijital platformda arşivlerde mevcut, girsinler kendileri okusunlar. Toplumsal Tarih dergisi Eylül 2024 tarihli 369. sayı, sayfa 71; Dersim'de kullanılan zehirli gaz. Hüseyin Aygün, 001938 Resmiyet ve Hakikat, sayfa 133; Dersim'de kullanılan zehirli gaz. Ryan Gingeras, İmparatorluk Varisi, sayfa 195; Dersim'de kullanılan zehirli gaz ve bu konuyla ilgili kaynakça bilgileri veriliyor. Bunları özellikle paylaştım, hızla geçip ileri düzeyde (yani bu Dersim Katliamı'nda zehirli gaz başlığıyla ilgili) ileri düzeyde okuma yapmayı düşünen ya da hatta makale, kitap yazımına yönelik araştırma yapmayı düşünen arkadaşlarımız olursa onlara bizden bir hizmet ve kolaylık olsun diye geçtik.

Şimdi evet, gene Dersim merkezli olarak devam ediyoruz; Dersim'de yapılan kıyım, zehirli gaz kısmından kalan kısmı, onun dışında kalan kısmı. Editör Şükrü Aslan, Herkesin Bildiği Sır: Dersim, sayfa 357: Dersim halkının tamamının üçte biri öldürüldü, üçte biri de sürgün edildi. Rakamlara gireceğim arkadaşlar. Cafer Solgun, Dersim Dersim, sayfa 198: Dersim'de 400 köy vardı, 300'ü tahrip edildi. Hüseyin Aygün, Dersim 1938 ve Zorunlu İskan, sayfa 117: 1938 harekatları içerisinde katledilen insan sayısı 40.000 ile 70.000 arasındadır diyor. Mehmet Bayraktar, Dersim Koçgiri, sayfa 129, 139, 150. Erdoğan'ın başbakanlığı zamanında, yanılmıyorsam 2013 senesinde, gene bir Dersim Katliamı merkezli CHP ile arasında yaşanan bir tartışma bağlamında, hatta meclis grup toplantısında bir Salı günü kürsüden orijinal belgeyi de elinde göstererek zikrettiği bir rakam vardı: 13.000 ölüm. Bahsini ettiğim kaynak arkadaşlar bunu teyit etmekle beraber ama tavzih ediyor, düzeltiyor: 13.000 rakamı ki bu resmi devlet belgesine yansımış rakamdır, yani "Diyorlar ki 13.000 kişiyi öldürdük." Ama bu konuda Mehmet Bayraktar'ın katkısı şu: "O, Dersim 1938 harekatlarından birinin bir aylık bilançosudur" diyor.

Derin Tarih dergisi Kasım 2023, 140 no'lu sayı, sayfa 4: Resmi belgelerin bütününe baktığınız vakit 1933-1938 arası Dersim'de 48.582 kişi öldürüldü. Burada bir parantez açayım: Özellikle modern çağda düşmandan hele muharip olmayan (yani elinde silah olmayan kadın, çoluk çocuk, sivil, yaşlı, ihtiyar falan da dahil olan ama düşman olarak kabul edilen topluluktan) öldürülenlerin tamamı ve tam sayısı hiçbir zaman için arkadaşlar öldüren tarafın resmi belgelerine gerçekçi şekilde yansıtılmaz. Çünkü bu onlar için bir suçluluk karinesi değil, bir suçluluk ispatıdır. Yani sen "düşman" dediğin ama gayrimuharip olan sivil insanları hem de soykırım ölçeğinde katletmişsin, bunu kendi ağzınla itiraf etmiş oluyorsun. O yüzden bu nitelikteki rakamlara sürekli ihtiyatla; artık olayına göre onu 2 ile, 3 ile, 4 ile, 5 ile, 10 ile çarparak yaklaşmak gerekir. Şimdi bu yaygın genel duruma rağmen açıklanmış olan resmi öldürülen rakamı 48.582 kişi. Şunu söyleyeyim: Dersim'in o tarihteki toplam mevcudu 90.000 kişi. Yani şimdi şu rakamı baz alırsanız ki devlet rakamı bu, kendi ağzıyla Dersim halkının tamamının yarıdan fazlasının katledildiğini itiraf etmiş oluyor. Bana göre bu daha yukarıda bir rakamdır, Hüseyin Aygün'ün "40.000 ile 70.000 arasındadır" tespitinde bu açıdan baktığınız vakit hiçbir mübalağa olmaması gerekir.

Nitekim Mehmet Remzi Bucak, Bir Kürt Aydınından İsmet İnönü'ye Mektup, sayfa 24: Şimdi bu olaydan yaklaşık bir 17 sene sonrası, Demokrat Parti iktidarı dönemi; mecliste 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla ilgili yapılan müzakerelerde İnönü eline fırsat geçmiş kabul ediyor, çok kendi kişiliğine yakışır bir şekilde gözü kapalı kinle hücum ediyor Menderes hükümetine. Menderes de kürsüye çıkıyor (yani İnönü'nün şirretliğinin ve kindarlığının altında kalan birisi değildi merhum Menderes), ona cevap verirken diyor ki: "Yüz binlerce masum Kürt'ü katleden siz değil miydiniz?" Yani şimdi bana derseniz ki "Ya Dersim'in toplam nüfusu 90.000 dedin," yani aritmetik ortada; 90.000'in hepsini katletmiş olsa bile "yüz binlerce"... Ha, burada az sonra ayrıntısına geleceğim, bir parantez açalım: CHP tek parti faşizminin Kürt katliamları arkadaşlar 1937-1938 harekatlarıyla ve Dersim coğrafyasıyla sınırlı değildi ki. Üç tane olay vereyim, biri bu: 1930 Ağrı Dağı isyanı, dönemin CHP basınının olayın yaşandığı günlerde verdiği rakamlara göre 15.000 kişi. 1925 Şubat Şeyh Said isyanı, ciddi iddialara göre 14.000 tane sadece hoca... Yani Doğu Anadolu'da köylerde görevli... Çünkü onu fırsat, bahane olarak kabul ediyorlar. Adamlar iliklerine kadar din düşmanı, Allah düşmanı ya. Şimdi ortalık hazır karışmışken köy imamları yani bildiğiniz... İsyan coğrafyasına belki çok uzak, olayı hiç duymamış bile... Hatta birçok yerde kalan köylüye de dehşet vermek için kesilmiş olan hocaların, alimlerin kafaları günlerce camilerin avlu duvarlarında teşhir ediliyor. Yani ona göre ayağınızı denk alın, "İşte hocalarınızı böyle yaptık, sizi bunun bin beteri yapmakta hiçbir sıkıntı çekmeyiz." Yüklenmiş olan mesaj bu.

Şimdi ne oldu? Adamların kendi itirafına göre bir 48.000-49.000 kişi Dersim'de var mı? Evet. Bir 14.000 kişi sadece kesilen hoca olarak Şeyh Said isyanı bahanesinde var mı? Evet. Koyun üzerine: 62.000 değil mi? Evet. Bir 15.000 kişi, üçüncü olay 1930 Ağrı Dağı'nda bizzat kendi gazetelerinin itirafıyla var mı? Evet. Nereye geldik? 77.000. Kaynağını paylaşacağım: Bosna Hersek'te Sırp kasaplarının Srebrenitsa'da yaptıkları olay, milletlerarası hukuk otoriteleri tarafından (yani Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi mesela) soykırım olarak nitelendirildi. Doğruydu, soykırımdı. Konumuzla alakası şu: O olayda katledilen toplam Müslüman sayısı 8.000 kişiydi. Yani şu an dünya literatürü 8.000 kişilik katliama "soykırım" diyor. Üç olayda sadece 77.000 rakamına ulaşıyoruz. Ama bunun dışında Kürt isyanı olarak nitelendirilen CHP tek parti döneminde şu an yaklaşık daha 15 tane isyan var. O zaman akıl yürütelim, düz mantığı kullanalım; çok rahat 100.000 rakamının üstündeyiz arkadaşlar. 8.000 kişinin katledilmesi soykırımsa 100.000, 150.000 belki 200.000 kişinin katledilmesine ne diyeceğiz? Soykırım. Bunları katledenlere ne diyeceğiz? Cellat.

200 gün önce Sinop açıklarında yapılan milli roket denemelerini "ama Karadeniz'deki balıklar bunun yüzünden stres yaşıyor, huzurları kaçıyor" diye eleştiren... Dolayısıyla yani şimdi mecburi bir parantez açacağım, konudan uzaklaşacağım biraz. Merhum Mısıroğlu'nun arkadaşlar ilmi keramet kabul edebileceğim çok sayıda sözü vardı, Allah rahmetiyle muamele etsin, Firdevs'ine kondursun. Bunlardan biri, çoğunuz herhalde bilirsiniz, diyebiliyordu ki: "Atatürk'ten bu tarafa CHP genel başkanlarının trendi (yani karizmatik kişilik, akıl, zeka, bilgi, dirayet, yetenek falan noktalarında) düzenli olarak trend aşağı inmiştir, hiç zikzak yapmamıştır; hep bir öncekinden daha kötüsü gelmiştir." Kesinlikle öyle. Kılıçdar... Yani öyleydi ki arkadaşlar biliyorsunuz siz onu, ben o yıkılıp da yerine işte 2023 yazında bugünkü geldiğinde demiştim ki: "Ya bundan daha da kötüsü olmaz herhalde, Mısıroğlu Üstadı'nın tespiti burada bitti artık." Ama şu Sinop açıklamasını duyduktan sonra yani şu an mütereddidim, emin değilim ama baştaki kadar... Yani "Bu herhalde Kılıçdar'dan daha da nokta noktadır" diyemiyorum. Çünkü düşünüyorum, hani Kılıçdar olsaydı saçmalığın ve hezeyanın bu derecesini becerebilir miydi, emin değilim. Karadeniz'in balıkları Türk milli silahlarının o bölgede deneniyor olmasının meydana getirdiği yüksek gürültüden huzursuz oluyormuş, strese kapılıyormuş; o yüzden yapılmasınmış. Pes! Yuh ki ne yuh diyorum bir kere daha.

Evet, bu parantezi kapattık. Şimdi böyle baktığımız vakit "yüz binlerce masum Kürt'ü katlettiniz" derken Menderes (ki o dönemlerde milletvekili olarak yaşamış ama siyasi anlamda o işe bulaşmamış, kişisel olarak sorumluluğu olmayan ama yani o tarihte Ankara'da CHP milletvekili olarak bulunan biri), "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa" diyemeyiz, hiçbirimiz söylüyor. Daha enteresanı şu: İnönü'den tıs yok. Yani şimdi bu konuda bir parça haklılık içerisinde olduğunu bilseydi o bildiğiniz kindar İnönü arkadaşlar (ki kendi itirafıdır: "Beni kızdırdığınız vakit size yapmayacağım yoktur" sözünü Meclis kürsüsünde bizzat kendisi itiraf etmiştir), o İnönü ortalığı ayağa kaldırır, gökkubbeyi Menderes'in, Demokratların başına geçirirdi: "Bu nasıl bir iftiradır?" diye. Hiç gıkını çıkartmadı. Bu da suçluluğa yönelik çok ciddi bir karine oluyor dedikten sonra... Evet, Hans-Lukas Kieser, Kalıcı Lozan Barışı, sayfa 394: "1995 Srebrenitsa ölçeğine göre" diyor, "Dersim bir soykırımdı." Kesinlikle öyle, demin rakamları verdik.

Anılar ve Görüşler, Muhsin Batur. Kim bu arkadaşlar? 12 Mart Muhtırası'nın altında Orgeneral ve Hava Kuvvetleri Komutanı olarak imzası bulunan adam. Emekli olduktan sonra CHP milletvekili... Fahri Korutürk'ün süresinin dolması üzerine CHP'nin cumhurbaşkanı adayı olarak turlarca seçime girmiş bir isim. Yani şimdi CHP'li kimliği noktasında bir şüpheniz, tereddüdünüz olabilecek mi? Muhsin Batur bu harekat olduğunda arkadaşlar... Muhsin Batur yeni bir subay, teğmen, daha havacı olmamış, Kara Kuvvetleri'nde görevli. Anılar ve Görüşler isimli kitabının 25. sayfasında diyor ki: "Benim birliğim de Dersim harekat bölgesine yönlendirildi." Dedikten sonra yani hafızadan, ezberden kısaca özetliyorum: "Hayatımın diyor o günkü, o dönemki günlerine, orada yaşananlara girmek istemiyorum. Okuyucularımdan anlayış ve özür bekliyorum. Hayatımın bu dönemini diyor es geçiyorum." Niçin? Şimdi keşke Özgür Özel karşımda olsa da bütün iyi niyetimle, samimiyetimle bu soruyu ona sorsam: Bu değerlendirmenin sahibinin siyasi ve ideolojik kimliği açısından her zamanki yegane malzemenizi kullanıp çamur atabilir misiniz? Yani Özgür Bey, bu en az senin kadar CHP'li; senin partinin cumhurbaşkanı adayı, milletvekili... Var mı daha ötesi? Bu adam diyor ki: "Hayatımın o dönemini bu kitaba geçirmek istemiyorum." Soru şu: Tarihçi görünümlü CHP'li tetikçilerin ısrarla iddia ettiği gibi, bütün bir CHP kitlesinin mevzu açıldığında büyük bir özgüvenle, cesaretle ayağa fırlayarak dile getirdiği gibi 1937-1938 yıllarında CHP'nin alnına kara getirebilecek hiçbir şey yaşanmadı ise Muhsin Batur niçin anlatmıyor?

Şimdi geldik bir diğer "babaya" (ana demek belki cinsiyeti itibarıyla daha isabetli): Sabiha Gökçen. Tanıtmaya gerek var mı arkadaşlar? Yani acaba Sabiha Gökçen kimdir? İrticacı mıdır, Atatürk düşmanı mıdır, çağdaşlık, laiklik falan düşmanı mıdır? Yoksa hiç kimsenin bilmediği, mevcudu meçhul "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa" bir isim midir? Var mı bu konularda tereddüdü olan? Kaynak: Şaduman Halıcı, 6 Ok, 1919-1938. Şaduman Halıcı akademisyendir, berhayat, fena halde CHP'lidir; sayfa 1059. Sabiha Gökçen aynen diyor ki: "Bombanın hedefleri benim gözümde insan değildi." Çünkü Sabiha Gökçen harp pilotu olarak harekata katıldı, defalarca bombardıman yaptı Dersimlilere yönelik.

Necat Özgür, Yalanla Yaşatılmaz. Bu yani ulusalcıların içinde nispeten biraz daha aklı başında biri olup; "Atatürk'ü övmek adına uydurulmuş olan yalanlara tiksinti duyup, yani yapmayın, bizim cephemize zarar veriyorsunuz, fakir ve emsali yobazlara malzeme teslim ediyorsunuz" diyerek... "Atamızı övmek için, büyütmek için yalan üstüne yalan, yalan üstüne yalan, yalan üstüne yalan..." Adam arkadaşlar oturmuş 300 sayfalık bir kitap yazmış: "Böyle yapmakla Atatürk'e en büyük kötülüğü ve ihaneti siz yapıyorsunuz" anlamında. Bu kitabı bu vesileyle tekrar şiddetle tavsiye ediyorum. En son bildiğim kadarıyla bunu herhalde ulusalcıların baskısıyla piyasadan çektiler. Şu an Nadir Kitap'ta var mıdır, sahaflarda yok mudur onu da bilmiyorum. Bulabilirseniz fiyatına bakmayın, alın; çok da güleceğinizi baştan size garanti ederim. Şimdi böyle altın değerinde bir kitabın 390. sayfasından naklediyorum: 1956 senesinde (hani çok erken bir tarihti), Halit Kıvanç o tarihlerde henüz daha hakimlikten istifa etmiş, gazetecilik yapmaya çalışıyor; Hürriyet gazetesinde Halit Kıvanç'ın Sabiha Gökçen ile yaptığı bir röportaj var. O dönemin rahat havasının etkisiyle Sabiha Gökçen de çok daha ölçüsüz, rahat konuşmuş. Diyor ki: "Keçiler de dahil bütün canlıların imha edilme emrini aldık." Ne güzel! Bizim için nasıl bir malzeme?

Şimdi aynı mevzuya mecburen tekrar geri döneceğim, aynı argümana arkadaşlar kusura bakmayın: Bu gibi konularda merhum Kadir Mısıroğlu kabul edelim Atatürk düşmanı, yalancı, iftiracı; Mustafa Armağan kardeşimiz yalan söylüyor, iftira ediyor, Atatürk düşmanı; bu fakir yalan söylüyor, iftira ediyor, Atatürk düşmanı. E Sabiha Gökçen? Ne diyeceksiniz şimdi buna? Atatürk'ün mirasından pay bıraktığı resmi, kanuni, hukuki olarak da evlatlığı. Peki yetkin mi yani o konuda konuşmaya? Ya orada harp etmiş uçak pilotu! Defalarca bombalama harekatına katılmış. Hatta ayrılırken Ankara'dan onu Atatürk uğurlamıştır; çıkartıp kendi beylik tabancasını veriyor, diyor ki: "Eğer uçağın isabet alır, düşecek olursan sakın isyancıların eline sağ olarak geçme. O zaman diyor bu tabancayla intihar et, kendini vur." O da diyor "aldım." Bunu da kendisi anlatıyor. Atatürk'ün evladı, var mı şimdi bunun daha ötesi? Komik bir soru. Olay hakkında yetkin mi? Ya bizzat imhaya katılmış zaten! Kendisi itiraf ediyor: "Keçilerin bile diyor canlı bırakılmaması emrini aldık." E şimdi yani 8.000 kişiyi Sırp eşkıyasının katlettiği Srebrenitsa katliamı bunun neresinde kalır? Srebrenitsa'da o 8.000 Müslüman Boşnak'ı katleden Sırp Çetnik çetelerine acaba "keçiler, tavuklar bile öldürülecek" emrini o zamanki liderleri vermiş miydi bilmiyorum. Bunlara vermişler ama, kendi itiraf ediyor.

Sonra arkadaşlar Sabiha'ya "aferin" diyorlar. Kemal Yakut, Modern Eskişehir'in Doğuşu 1923-1938, sayfa 257: Harekattan döndüğünde Eskişehir Hava Üssü'nde Sabiha Gökçen için resmi tören düzenlendi; "Türk'ün Kanatlı Amazonu" unvanı resmi olarak kendisine verildi. Ahmet Gülen, Ne İçindeyiz Ne Dışında, sayfa 185; konuşan Celal Bayar. Celal Bayar bu konularda konuşmaya yetkin mi? Gene onu sorgulayacağız. Söze girerken dedim ki; asıl büyük insan kıyımı 1938 harekatlarındadır. 1938 senesinin başından sonuna kadar arkadaşlar Celal Bayar Başbakan; İnönü evinde mağdur bir tip. Atatürk bu sürenin büyük kısmında hasta, yani canıyla uğraşıyor; öyle çok da günlük işleri takip edip emir verebilecek durumda değil. Şimdi bu konuşlanmalara göre o zaman bu tarihte Celal Bayar kim? Fiili siyasi hiyerarşide ya ikinci adam da değil, birinci adam! Başbakan ama Cumhurbaşkanı ağır hasta olduğu için bizzat günlük olarak işi idare eden kişi. Şimdi bundan daha yetkinini bulabilir misin? Yani gene aynı argümanı büyük bir zevkle tekrar edeceğim: Şimdi bu Atatürk düşmanı mı? Bu çağdaşlık düşmanı mı? Bu yobaz mı? Ulan ulusalcı tayfası, Allah sizi bildiği gibi yapsın! Neden böyle diyorum? Çünkü bütün bunlara rağmen diyorlar ki: "Hayır öyle bir şey olmadı, iftira." Lan Başbakan söylüyor! "Dersim'de taş üstünde taş bırakmadık" ifadesi Celal Bayar'a ait.

NTV Tarih dergisi Haziran 2013 tarih, 53. sayı, 16. sayfa: 2013 senesinde Dersim kırsalında mağaralarda çok sayıda insan kemiği bulundu. Bunlar acaba prehistorik çağlardan kalmış Hititlerin atalarının kemikleri miydi? Yani o bildiğiniz tetikçi makulesi arkadaşlar çok rahat "evet" diyebilir; "Yani isyanla, Dersim harekatıyla ne alakası vardır?" diyebilir. M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri, sayfa 224: "Soykırımı ve Dersim'in toplam nüfusundaki bir anda on binlerce kişilik eksilmeyi örtebilmek için doğum tarihleriyle ve resmi kayıtlarla oynandı." Tafsilatını verdiğim kaynakta görebilirsiniz. Aynı konu, yani nüfus kayıtlarıyla oynayarak katliamın gizlenmesi meselesi; Tunceli Kanunu 1935 ve Dersim Jenosidi kitabında İsmail Beşikçi'nin, sayfa 40'ta yer alıyor. Özgür Erdem, Dersim Yalanları ve Gerçekler... Bu mesele tam bir uyduruk ulusalcı tarihçi çalışmasıdır ama bu bile sayfa 88'de diyor ki: "Katliamdan sonra katılanlara 600 madalya dağıtıldı." Sabiha'ya "Türk'ün Kanatlı Amazonu" sıfatının, unvanının verilmesi gibi. "Aferin" diyorlar, "çok iyi bir iş yaptınız." Nevzat Onaran, Cumhuriyette Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi, sayfa 340: "Operasyona baştan itibaren Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da katıldı." 5816 nedeniyle yorumuna girmiyoruz. Toplumsal Tarih dergisi Ekim 2025 (sayı 382, sayfa 41): "Doğu Anadolu genelinde verilmiş olan idam kararları meclis onayına sunulmadan infaz edildi. Kürtlere sömürge muamelesi yapıldı" diyor. Öyledir. Demin bir demiştim.

Abdullah Alpdoğan, Dersim Olağanüstü Askeri Valisi resmi unvanı ve yetkilendirmesiyle; resmi olarak idam kararı verme yetkisine ve bu kararın meclis onayına sunulmadan doğrudan, yani son merci "bunu asın" dediğinde götürülüp asılıyor. Tabii işin acı tarafı, bugün bile (yani son bir-iki sene içerisinde değişmediyse o rezervi koyayım, zannetmiyorum) bu herifin ismi arkadaşlar, İstanbul Şehir Hatları vapurlarından birinde duruyor. Hala AK Parti'nin rantiye kadrosunun da buradan bir kere daha kulaklarını çınlatmış olalım tabii. Yani o ismi değiştirmenin bu kadro için herhangi bir ihale, rantiye, arsa değeri karşılığı olmadığı için ilgilenmemişlerdir. Hani o yüzden ben bir şey demiyorum, garipsemiyorum; sadece not düşerek geçiyorum.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, ordinaryüs profesör doktor; herhalde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en Kemalist ilk 50'sinin içine girer bu isim tanıyanlar için. Anıların İzinde, 1. Cilt, sayfa 323: Sene 1942, yani katliam biteli 4 sene oluyor. Diyor ki: "Tunceli artık, Dersim ismi kaldırılmış bugünkü gibi Tunceli. Tunceli Halkevlerinin, Tunceli vilayetinde bulunan ama il merkezinde ama ilçelerde Halkevlerinin duvarında Dersim isyanı sırasında idam edilmiş olan aşiret reislerinin fotoğrafları asılıydı." Bu da terör taktiği. Yani "akıllı olun, uslu oturun, bak şekil bir." Bütün bu tarihi bagaja sahip olan parti arkadaşlar, yani Başkan Erdoğan'ın çok haklı olarak dediği gibi; şimdi kalkıyor geliyor AK Parti'yi ya da Cumhur İttifakı'nı diyelim daha doğrusu, Kürtlerin celladı olmakla itham ediyor. Yani ben kendimi tutamayıp bir daha Cumhurbaşkanı'nın dünkü konuşmasından alıntılayacağım: "İnsanda biraz utanma olur, mahcubiyet olur." Gerçekten öyle. Yani kime ait olduğunu hatırlamadığım güzel bir özdeyiş vardır, der ki: "Evin camdan ise başkasının evine taş atma."

Ama işte bütün bunları değerlendirebilmek için arkadaşlar belli bir dirayet, belli bir akıl, belli bir zeka düzeyine ihtiyaç var. Peki şimdi bu anlamda somut örneğimiz olan Özgür Özel'i bu açıdan nasıl değerlendiririz? Yani o asgari düzeye sahip midir, değil midir falan dediğimizde; herhalde kendi payıma ölünceye kadar unutamayacağım o birkaç hafta önceki açıklamasını hep hatırlatırım: "Sinop açıklarında yapılan milli savunma sanayi üretimi roket denemeleri yanlıştır, durdurulmalıdır. Çünkü Karadeniz'deki balıklar bu yüksek desibelli patlamalardan ötürü strese giriyorlar, huzursuz oluyorlar."

Evet. Sonra sene 1946, katliamın üzerinden 8 sene geçmiş. Kaynak: Edisyon, Doğu Anadolu'da Toplumsal Mühendislik, sayfa 480-498. Jandarma Genel Komutanlığı tarafından yayınlanmış olan askeri talimatnamelerde köy yakma tarifi yapılıyor; şekilli! Yani bir köyü... Tabii bu yakılacak olan köy neresi? Jandarma Genel Komutanlığı, bu iç asayiş. Yarın öbür gün bir yabancı devletle harbe gireriz de onun topraklarına geçeriz de oradaki düşman köylerinden birini yakma lüzumu hasıl olur falan... Yok öyle bir şey. Jandarmada yayınlanıyor, Kara Kuvvetlerinde değil. Doğu Anadolu'ya bakışın ifadesi arkadaşlar ve aynı zamanda o güne kadar toplam sayısını Cenabı Hak bilir. Demin Dersim'in 400 toplam köyünün 300'ü yok edildi dedik. Bir tek vilayette 300 diyor isek, yoğun olarak Kürt etnisitesinin yaşadığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki köylerde bu anlamda yakılmış olan toplam köy sayısı kaç bin tanedir? Onu Allah bilir. Hiçbir mübalağa yok. İki senelik süreçte sadece Dersim'de toplamın dörtte üçü, 400 köyün 300 köyü ise genel toplam binler demektir.

Ve bu öyle yüzsüz, öyle rahat, öyle açık yapılıyor ki en sonunda askeri talimatnamelere giriyor. Hani şu yüzden; en hızlı bir şekilde, en az maliyetle, en etkin olacak biçimde bir köy nasıl ateşe verilir? Teknik olarak tarif ediliyor. Bu bilgiler arkadaşlar ağırlıklı Dersim isyanı, genel olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde CHP tek parti faşizmi tarafından yakılmış olan köylerden, o olaylardan elde edilen pratik bilgilerden süzülerek... Yani bu anlamda bilemiyorum, belki 1946 senesinde dünya genelinde en rantabl ve en hızlı, en pratik köy yakma tekniğine, ilmine sahip olanlar herhalde CHP yönetimiydi bu adamlar. Şimdi diyorlar ki: "CHP... AK Parti, Cumhur İttifakı Kürtlerin celladı." Allah sizi bildiği gibi yapsın.

22.50'ye gelmişiz. Evet, tahmin ettiğim gibi bunu iki programa böleceğiz. Bence bir mahsuru yok, sizce de olmasın. Aynı kaynak: Dersim Jandarma Genel Komutanlığı'nın raporu, Dersim Harekatı'nın askeri hazırlıkları 1931 senesinde başlamıştı, sayfa 202. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın raporundan. Kaynağın kendisi de, kaynağın içindeki iç referans da devlet belgesi. 1931 tarihi arkadaşlar şu açıdan önemli: Şimdi resmi tarihin anlatımına bakarsanız size diyecek ki; "1937 senesinde Dersim'de yaşayan insanların, Kürtlerin eşkıyalığı, saldırganlığı, her anlamda devlete başkaldırması... Vergi vermiyor, askere gitmiyor, bütün çevreye yağma akınları düzenliyorlar. Yağmalıyorlar, öldürüyorlar, asıyorlar, kesiyorlar." Çünkü resmi tarih söylemi budur. Diyorlar ki: "O zaman dünyanın hangi devleti olsa farklı bir şey yapmaz; oraya polis yetmiyorsa asker gönderir, o düşük yoğunluklu iç savaş haline gelmiş asayişsizliği ortadan kaldırır." Fotoğraf gerçekten o olsa haklı olacaklar. Ama arada 6 sene fark var, ona ne diyeceğiz? 1931 senesi için böyle bir vukuat da yok, böyle bir şikayet de yok, böyle bir tespit de yok; hiçbir şey yok. Ama dönemin İçişleri Bakanı'nın imzasını taşıyan rapora göre Dersim'in altını üstüne getirecek olan askeri harekatın hazırlıkları yapılmaya başlanmış.

Şimdi şu soruya ve alt başlığa intikal ediyorum: Yani acaba Dersim halkı genel olarak bütün bunları hak etmiş miydi? Şimdi madde bir arkadaşlar; soykırımı hak ettirecek hiçbir suç olamaz. Çünkü soykırım dediğinizde, bilfiil suç işlemiş olan insanlarla sınırlı ve hem vicdan hem adalet hem hukuk açısından haklı bir cezalandırmadan bahsetmiyorsunuz. Soykırımın basit tanımı nedir? Belli bir etnisiteyi, hatta bugünkü son gelinen noktada dünya literatüründe belli bir insan topluluğunu (bunun etnik bir nitelik taşıması şartı bile artık aranmıyor) komple toptan ortadan kaldırma girişimi. O zaman suçlu-suçsuz diye bir ayrım yok. Şimdi şunu düşünün: Diyelim ki Seyit Rıza ve bazıları eline silah aldı, devlete isyan etti; suçluydu, ceza görmeyi hak etti suç işlediği için. Ama burada onlarca, belki yüzlerce köyün ahalisi toplu olarak göçertiliyor, bir dere yatağına götürülüyor (bunun içinde dün doğmuş bebekler de var) ve hepsi kurşuna diziliyor, katlediliyor. Yani şimdi buraya karşılıklılık, mütekabiliyet, suç ve ceza, Dostoyevski falan... Bunları nasıl yerleştireceğiz? Dolayısıyla soykırımın haklı karşılığı olabilmesi aklen de mümkün değil. Neydi çıktığımız nokta? "Dersimli bunu hak etmiş midir?" Evet, hak etmiş! Örnek verelim: Mahmut Akyürekli, Dersim Kürt Tedibi, sayfa 132: New York'ta bir Dersimli, Türk bayrağına hakaret eden beş tane Rumu çekti öldürdü. E evet, hak etti!

Dolayısıyla yani şimdi bu durumda hak etmiş oluyoruz. Ömer Lütfi Barkan, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve Türkiye'de Zirai Bir Reformun Ana Meseleleri: Daha 1929 gibi, Dersim olayından bağımsız; çıkartılan çok erken bir tarihte, Doğu'dan Batı'ya sürülenlerin topraklarını başkalarına dağıtmak için kanun çıkarıldı. Yani bildiğin yağma, el koymak; Dersim bahanesi yok. Şeyh Said bastırılmış, Ağrı Dağı bir sene sonra olacak. Yani en büyük üç tane olay bu o dönemde; özellikle sayıyorum ya, "işte böyle yapıldı da ona karşı bu tedbir alındı" diye bir arka planı, gerekçesi yok. Bildiğin yağma. Yağmayı, gaspı insanlar yapar, bu ağır bir suçtur; burada rejim yapmış. Osman Köse, Muğla'nın Demokrasi Serüveni, 1. Cilt, sayfa 27: Sene 1943. Muğla CHP teşkilatının CHP Ankara Genel Merkez'e göndermiş olduğu rapordan naklediyoruz: Doğu Anadolu'dan sürgün edilmiş 10 tane Kürt bile Milas'ta (Muğla'nın Milas ilçesinde) toplu halde bulundurulmayıp dağıtılıyor. Muğla CHP il örgütü de marifet olarak bunu CHP Genel Merkezine raporluyor.

Toplumsal Tarih, Temmuz 2012 tarih, 223. sayı, 92. sayfa: Sene 1943. Yani artık isyan, asayiş diye bir bahane yok; ortalık süt liman. Yani nasıl olmasın ki? O vilayet halkının (Allahü alem) yarısını katletmişsin, kalanın da önemli bir kısmını Batı Anadolu'ya (verdiğimiz örnekteki gibi) aileleri de birbirinden parçalayarak dağıtmışsın. Yani artık Dersim'de zaten isyan edecek canlı insan kalmamış, bu durumdayız. 1943 senesinde arkadaşlar Dersim'de ekinler ateşe verilip yakılıyor; sistematik tahrip. Sene 1927, kaynak: Uğur Ümit Üngör, Modern Türkiye'nin İnşası, sayfa 242-257. Sene 1927, dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya İngiliz Büyükelçisi'ne Kürtlerin asimile edilmesi planını anlatıyor. Asimilasyonun (yani kendi etnik kültürünü, öz kimliğini sistematik ve bilinçli olarak kaybettirip onu başka bir kültüre, halkın içine, etnisiteye dahil etmenin) Dersim ayağı. Kaynak kim? Engin Tonguç. Yani "Dersim'de bizim partimiz zerre kadar hiçbir suç işlemedi, alnımızda hiçbir leke yok" falan diye uluyan tiplerin yarı tanrı bugün için kabul ettikleri isimlerden birinin oğlu; İsmail Hakkı Tonguç (onların tabiriyle Tonguç Babaları, Köy Enstitüleri'nin kurucusu), Engin Tonguç da onun oğlu. Komünist olduğunu kitaplarında kendisi açık açık söylüyor, babası da gizli komünistti. Engin Tonguç iki ciltlik babasının biyografisini yazdı; bahsini ettiğim 1. cilt, sayfa 33, sene 1937. Engin Tonguç'un aktarımına göre dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Dersim'de 5 yaşındaki çocukların toplanıp asimile edilmesini planladı ve uyguladı. Aynı konu: Ayşe Hür, Mustafa Kemal Atatürk Dönemi'nin Öteki Tarihi, 3. Cilt, sayfa 247. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 1937: Dersimli çocuklar yatılı okullara alınacak, zorla Türkleştirilecek.

Burada ve özellikle kız çocukları söz konusu olduğunda meşhur isimdir Sıdıka Avar. Ercan Çağlayan, Kemalist Ulus Devletin İnşası, sayfa 72. Yani ben referans bilgilerini vereyim, meraklı olanlar temin etsin, kendisi ayrıntısını okusun. "Benim dağ çiçeklerim" diyor Sıdıka Avar. Hani bakarsanız görünüşte fevkalade bir şefkat-i validane falan; ama sen 3, 4, 5, 10 yaşında kız çocuklarını ailesinden, anasının-babasının bağrından kopartıyorsun, zorla, silah zoruyla alıyorsun. Ona kendi öz dilini, kültürünü, kimliğini bilinçli ve sistematik olarak kaybettirip senelerce yurtlarda, pansiyonlarda yeni bir kimlikle yetiştiriyorsun. E Naziler de aynısını yaptı! Naziler de aynısını yaptığı için 80 senedir bütün dünyanın laneti yağıyor sürekli üzerlerine. Fark ne? Bunlara aferin. Hani Nasrettin Hoca'nın dediği gibi "yakışıyor aspaya." Bizimki yapıyorsa marifet, Naziler aynısını yapıyorsa büyük bir zulüm, insanlık düşmanlığı.

Gene "ister inan ister inanma" cinsinden bir detay arkadaşlar: Liderler diyor kitap. Kitabın yazarı kim? Abdi İpekçi. Evet, bildiğiniz meşhur Abdi İpekçi. Sayfa 270: 1969 seçimi öncesi (yani çok sonra bir tarih), CHP kendisine kitlesel olarak oy verilmediği takdirde ve ona rağmen iktidara geldiği takdirde Türkiye'deki Alevileri ikinci bir Dersim katliamı yapmakla tehdit ediyor. Şimdi evet, gene kritik bilgi... Yani şu detayı, şu bilgiyi işte hep marka isimdir (çünkü bizim pirimizdir gerçek tarihçilerin), rahmetli Kadir Mısıroğlu söylemiş olsaydı bu herifler uluyarak ayağa kalkacaklardı. Diyeceklerdi ki: "İşte gördüğünüz gibi fesli Atatürk düşmanının en uç iftiralarından bir tanesi." Hem de 1969 gibi bir tarihte! Lan Abdi İpekçi söylüyor bunu! İnanmıyor musunuz? E verdim işte size kaynak bilgilerini, sayfa numarasına varıncaya kadar. Açın bakın bakalım öyle miymiş değil miymiş? Yani "katranı kaynatsan olur mu şeker, cinsini sevdiğim cinsine çeker." Beyit, deyiş, ne derseniz deyin; bana göre kurumlar bazında yakın tarihimizde CHP'den daha iyi hiç kimseye oturmuyor arkadaşlar. Çünkü bu mevzuya, bu programa temel teşkil eden Cumhurbaşkanı'nın dünkü konuşmasında da gene aynı şey vurgulanıyordu.

Neyse şimdi onu bulmak için vakit kaybetmeyelim çünkü süreyi aştık. Süreyi aşınca arkadaşlar, şu eğlenceli paylaşımla bu geceye, birinci bölüme noktayı koyayım. Dediğim gibi Pazar akşamı inşallah saat 22.00'de ayın ilk Pazarı olduğu için serbest soru-cevap programımız var. Dolayısıyla kaldığımız yerden alıp, Allah izin verirse 11 Aralık Perşembe gecesi saat 22.00'de devam edeceğiz. Şu eğlenceli şeyle bu yüksek tansiyonlu programa nokta koyayım, hani limon sıkalım hatta biraz: Altan Deliorman, Sessiz Bir Ses, sayfa 120. Abdullah Alpdoğan'dan bahsettik ya arkadaşlar; korgeneral, CHP tek parti faşizmi tarafından bu marifetler yapıldığında ve devamında Dersim'e idam yetkisi ile tayin edilmiş olan faşist süper vali. Şimdi Doğu Anadolu aşiretler coğrafyası, Dersim'de de irili ufaklı birçok aşiret var. Bu aşiretlerden bir tanesinin adı Beritanlı. Yani Kürtçede, Farsçada nedir anlamı bilmiyorum; herhalde bugün de mensupları vardır. Abdullah Alpdoğan arkadaşlar, aynı zamanda bir başka soykırımın (o kültür soykırımıdır; Türkçeleştirme, Güneş Dil Teorisi, bütün dilleri Türk dilinden kaynaklanmış kabul etme, bütün uygarlıklar Türkler tarafından insanlık tarihi boyunca, yani dünyanın bir gaz ve toz bulutu olduğu dönemlere kadar gidin...) uygulayıcısı. Çünkü bu Atatürk'ün açık sözüdür (hani yanlış anlamayın); "Dünyada uygarlık eseri diyebileceğiniz ne varsa diyor, o Türk'ün eseridir." Bitti.

E şimdi genel çerçeve en büyükler tarafından böyle konulunca, Korgeneral Abdullah Alpdoğan da görevli gitmiş Dersim'e, orayı tanıyor. İşte burada hangi aşiretler var? Şu şu şu... Bunlardan birinin adı Beritanlı aşireti. Abdullah Alpdoğan'ın yumurtladığı şu yumurtaya bakın arkadaşlar; ister inanın ister inanmayın, iftira etmiyorum, dalga geçmiyorum, bu ciddi ciddi söylenmiş: Diyor ki bu Beritanlı aşireti... Bizim Dersim'deki Kürt ya da Zaza neyse; bir tarihte ama çok eski bir tarihte buradan toplu olarak göç etmişler. Nereye göç etmişler paşam? İngiltere'ye! İngiltere'de bugünkü İngiliz milletinin tohumlarını atmışlar, İngiliz uygarlığının temellerini atmışlar. Sonra tekrar (yani hala Beritanlı aşireti orada olduğuna göre) ya geri dönmüşler ya orada kalmış bir kısmı burada kalmış falan. Peki Britanya'nın Dersim'deki Beritanlı aşireti tarafından kurulmuş olduğunun tarihsel delili, belgesi nedir? Adam diyor ki: "İşte isim benzerliği. Britanya... Beritanlı... Britanya... Demek ki diyor Britanya'yı bizim Dersim'deki Beritanlı aşireti kurmuş." Benim söyleyecek bir şeyim yok arkadaşlar. Haftaya Perşembe gireceğiz ona.

Hani biliyorsunuz yaşı yetenler; 12 Eylül döneminde Kenan Evren isimli "500 IQ" zeka derecesine sahip tip demişti ki: "Aslında Kürt diye ayrı bir halk etnisi de yoktur. Kışın karda yürürken 'kart kurt kart kurt' diye (hani taze kara basınca öyle ses çıkartır ya) 'kart kurt kart kurt' diye... Bunlar o vahşi yalçın coğrafyada ses çıkarttıklarından ötürü o insanlara (yani 'dağ Türkleri', Atatürk zamanında da öyle deniliyordu onlara) dağ Türklerine kışın karda yürürken ayaklarından 'kart kurt' sesleri çıktı diye Kürt denmiştir. Yani bütün Kürtlük hikayesinin özü bundan ibarettir aslında. Bunlar bizim Orta Asya'dan beraber geldiğimiz özbeöz kan kardeşlerimiz." Bu açıklamasından sonraki yıllarda arkadaşlar bununla ilgili Aziz Nesin bir cevap vermişti, demişti ki: "Bu kadarını ben bile uyduramam." Bu mevzulara haftaya gireceğiz inşallah. Ama şimdi ben alıntıladım; konu bütünlüğü itibarıyla Dersim faşist süper valisi Korgeneral Abdullah Alpdoğan'ın "Beritanlı aşireti bizim buradan kalktı gitti Britanya'yı kurdu" kısmını da hiç kimse uyduramazdı. İster inanın ister inanmayın arkadaşlar; sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.