"ÖTEKİ" AFET İNAN
Bismillah. Allah'a hamd, Allah'ın Resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı akşamlar.
Şimdi ister "Öteki Afet İnan" diyelim, ister bir iki yani "Resmi Afet İnan" diyelim. Her iki durumda da aynı şekilde eşit olarak geçerli olan bir temel, çok önemli hakikat vardır. Afet İnan, Kemal Atatürk'ün çok çok yakını olan bir isimdir.
Evet. Şimdi öyleyse resmi Afet İnan'dan alarak yürüyelim arkadaşlar. 1925 senesinde bir kız öğretmen okulunda yapmış olduğu denetleme sırasında Afet İnan'ı Kemal Atatürk keşfetti ve onu manevi evlat olarak aldı. Ama bu Afet'in işte yetim oluşundan ya da ailesinin fakir oluşundan değildi. Babası vardı. Babası ziraat müdürüydü. Dolayısıyla hem mevki, sosyal statü hem de buna dayalı olarak maddi gelir itibarıyla Afet aslında himayeye muhtaç bir kız, genç kız değildi. Ama ona rağmen resmi tarihin anlatımına göre Kemal Paşa onda keşfetmiş olduğu cevher nedeniyle Afet İnan'ı manevi evlatları arasına dahil etti; onu okuttu, yetiştirdi. Ama arkadaşlar bu süreç içerisinde arka arkaya alınmış, Afet de dahil ki o ablaları olacak artık, toplamda 7-8 tane kız manevi evlat var. Bunların içerisinde Afet'in yeri en baştan itibaren Kemal Atatürk vefat edinceye kadar daima özel oldu. Daima birinci derecede oldu.
O kadar ki arkadaşlar, Ahmet Hamdi Başar'ın hatıralarının 1. cildinin 485. sayfasından öğrendiğimize göre Türkiye'de elitler bu çok örneği olmayan yakınlık nedeniyle Afet İnan'a "sahibinin sesi" lakabını takmışlardı. O yıllarda bu sadece Türkiye'de değil bütün dünyada ünlü olmuş olan bir uluslararası plak firmasının ismidir: His Master's Voice. Şöyle diyelim, logosu kendisinden daha da meşhurdur. Bir gramofonun önünde arka ayakları üzerine oturmuş, kulağını gramofonun ağzına doğru vermiş, oradan gelen sesi dikkatle dinleyen bir köpek resmi karikatürüyle logosu ifade edilir.
Evet. İşte "sahibinin sesi" dendi. Yani Kemal Atatürk'ün gayriresmi sözcüsü olarak kabul edilecek kadar yakındı. Bu yakınlığın bir diğer boyutu arkadaşlar, tanıştıklarında ve manevi evlat olarak yanına aldığında ziraat müdürü olan Afet'in babası Kemal Atatürk tarafından mebus yapıldı. Bunu nereden naklettim? Süleyman Yeşilyurt, Atatürk-İnönü Kavgası, sayfa 232. Süleyman Yeşilyurt bu konuda arkadaşlar fevkalade özel ve önemli bir isimdir. Genel çerçeveyi bitirdikten sonra ona geri döneceğim inşallah. Sonra arkadaşlar, meşhur vasiyetnamesi mesela, 1938'in yaz ayları içerisinde artık hastalığı iyice ilerlediğinde ve onun getirebileceği ölüm ihtimaline binaen Kemal Atatürk'ün hazırlamış olduğu maddi vasiyetnamesinde Afet'in aylık 800 lira gelir, yani kendi maddi servetinden her ay Afet'e 800 lira ödenmesi emrini verdi ki bu evlad-ı maneviler içerisinde en yüksek orandı. Türkiye'nin o günkü hayat standartları açısından da çok ciddi bir paraydı. Yani şöyle diyelim: Vali maaşları 150 lira, general maaşları 150 lira, mebusların çıplak maaşları 350 lira ama başka takviyelerle beraber bu 2.000 lirayı buluyor, ayrı mesele. Yani küçük memur maaşları işte 30-40 liralar civarında seyrediyor. Yani mesela bir rütbesiz polis memuru maaşı 40 lira, yeni göreve başlamış bir ilkokul öğretmeni maaşı 40 lirayken Afet'e 800 lira maaş veriliyor. Yani 20 tane polis ya da öğretmen maaşı gibi. Nereden naklettik bunu? Ali Güler'in Benim Ailem kitabı sayfa 155'ten.
Şimdi ilginç noktalara doğru detaylara girdikçe arkadaşlar geliyoruz. Sami Önal tarafından hazırlanmış olan Hüsrev Gerede'nin anılarından okumak istiyorum size, sayfa 282'den. Hüsrev Gerede kimdi arkadaşlar? Kemal Paşa ile beraber Bandırma Vapuru'ndan onun karargah ekibine dahil bir subay olarak Samsun'a 19 Mayıs günü ayak basmış, İstiklal boyunca onun yakın çevresinde bulunmuş, İstiklal Harbi'nin kazanılmasını ve Cumhuriyetin ilanına müteakip sürekli üst düzey görevlerde bulunmuş, genellikle büyükelçilik; işte Macaristan gibi, İran gibi ülkelerde görevlerde bulunmuş üst düzey bir isim arkadaşlar. Hüsrev Gerede, yani bu bilgiyi özellikle verdim ki kamuya mal olmuş isimlerden değildir insanlar. Yani bu "Atatürkçü müdür, Atatürk karşıtı mıdır?" falan gibi, yani özellikle bu tür hatıratlarda aslında sorulması gerekli olan kafa karışıklıklarına maruz kalmasınlar diye. Ama şimdi dağıttık mevzuyu. Konumuz Afet'ti arkadaşlar.
Şöyle ilginç bir ayrıntı görüyoruz Hüsrev Gerede'nin anılarında: Afet'in Atatürk'ün yakın çevresinde ve diplomatik protokolde aslında resmen tanımlanmış, belli karşılığı olan bir pozisyonu olmamasına rağmen manevi kız olmanın ötesinde çok yakınında bulunuyor olması, inkılap döneminde Türkiye'de görev yapmış olan kordiplomatiğin bazı mensupları açısından ciddi bir rahatsızlık konusu olarak kabul edilmiş. Bunlardan bir tanesi de ABD Büyükelçisi Joseph Grew'un eşi. Doktor Perry diyor ki Hüsrev Gerede: "Cumhuriyet Bayramı'nda misyon şeflerine resmi yemek, diplomatlara da suare verilirdi Ankara Palas'ta verilen, benim de bir kez bulunduğum bu yemeklerden birinde karşısına —yani burada kastedilen gizli özne Atatürk— hiçbir resmi sıfatı olmayan manevi kızı Afet Hanım'ı oturtmuştu. Yabancı elçilerin bu durumdan çok rahatsız oldukları kesindi." Yani elçiler de alıştıkları diplomatik teamüller icabı o masada protokol açısından cumhurbaşkanının tam karşısı bu kadar önemli, belirleyici bir yerde, yani manevi evlat da olsa bir dereceye kadar diplomatik teamüllere uygun olmayan birinin oturtulmasından rahatsızlık duyuyorlar; onu kastediyor. "Yabancı elçilerin bu durumdan çok rahatsız oldukları kesindi. Hatta Amerikan elçisi Mr. Grew'un eşi, ünlü Doktor Perry'nin torunu Madam Grew, havası yaramıyor diye Ankara'ya gitmemiş. Bu yüzden, bunun başlıca nedeninin Afet Hanım'ın Gazinin karşısına oturtulması olduğunu Madam Grew, Tokyo'da birlikte olduğumuz zaman eşime söylemişti." Çünkü Joseph Grew daha sonraki yıllarda ABD'nin Tokyo Büyükelçiliğine tayin edilecek, aynı yıllarda Hüsrev Gerede de Türkiye Cumhuriyeti'nin Tokyo Büyükelçiliğine tayin edilecek; orada iki büyükelçi hanımı arasında bu mesele mevzu edilmiş olacak. İlginç arkadaşlar.
Şimdi ilginçliği ve esasen işin spiritüel boyutunu biraz daha derinleştirelim. Murat Bardakçı'nın geçtiğimiz sene yayınlanmış olan ve yani döneme, kişilere meraklıysanız kesinlikle şiddetle herkese tavsiye ederim diyeceğim "Makbule" isimli biyografik çalışmasından okuyayım. Makbule kim arkadaşlar? Herhalde bilmeyenimiz yoktur; Atatürk'ün meşhur kız kardeşi. Bak şekil 1. Evet. Burada tarihi değeri son derece fazla ve ilk defa açıklanan, çoğu da devlet arşivlerinden alınmış bir belge hazinesi mevcut. Şimdi bunlardan bir tanesi arkadaşlar, Makbule ve Afet ilişkisine dair. Ama baştan söyleyeyim, okuyacağım bunu; çok fazla sayıda eksik var, nokta nokta var. Yapacağım, okuyacağım parçanın içerisinde altında hep dipnot düşülmüş: "Buradaki bazı ifadeler metinden çıkarıldı. Buradaki bazı ifadeler metinden çıkarıldı." Hatta "Buradaki bir bölüm metinden çıkartıldı." Şimdi bu doğrudan bu geceki konumuzdan bağımsız ama o dönemin literatürüyle ilgili son derece önemli şey niçin arkadaşlar? Ben bu niçinin cevabını biliyorum da Türkiye yakın tarih araştırmalarında gerçekten özgür ve demokratik bir ülke oluncaya kadar söyleyemiyorum. Neyse biz şimdi fevkalade sansürlenmiş Murat Bardakçı aktarımından okuyalım bakalım, eğlenceli çünkü.
"O akşam beyefendiler sofradayken geç vakit Müfit Bey'in hanımı geldi. —Üst düzey bürokrat.— Atatürk biraz işrete başlamıştı yani içiyordu. Afet Hanım'a ricada bulundum: 'Müfit Bey'in hanımını da sofraya alalım, kendisinden müsaade alalım.' dedim. Yarım saat aradan geçtiği halde Afet Hanım bu işe hiç ehemmiyet vermedi." Makbule anlatıyor. Yani şimdi ulusalcılar itiraz etmesinler, işte "yobaz, Atatürk düşmanı, laiklik, çağdaşlık..." Makbule. Evet. "Afet Hanım bu işe hiç ehemmiyet vermedi. Baktım iş olmayacak, ben ev sahibiyim, misafiri bıraksam olmaz. Nokta nokta (sansür). Bıraksam olmaz. Atatürk'e sordum: 'Paşam bir misafirim geldi —yani demek ki alem Makbule'nin köşkünde— Müfit Bey'in ailesidir.' dedim. Hemen ayağa kalktı, kendi koltuğunu verdi, hanımı kendi sandalyesine oturttu, kendisi sola geçti, beni de sağa aldı. Afet Hanım bunu kaldıramadı. Nokta nokta (yani sansür var burada). Ne kadar tarihçiler varsa abimin sofrasına toplandılar. Ne kadar ricali varsa orada, istedi Afet. Abim de bunun teşebbüs olduğunu anladı." Yani Afet provoke ediyor, kıskanmış açıkçası. Atatürk'le bu Müfit Bey'in hanımının böyle baş başa sohbet ediyor oluşundan rahatsızlık duyuyor, bunu provoke ediyor. "Abim de bunun teşebbüs olduğunu yani provokasyon olduğunu anladı ve 'Ne istiyorsun Afet? Arkadaşlarınıza vazifeler vermemi mi istiyorsunuz? Peki söyleyiniz gelsinler.' dedi. Kızdı Afet; diyor ki: 'Tarihçiler de gelsin, sana soracak soruları var.' Hemen bunlar sofraya geldiler. Atatürk yanına hanımlardan birisini çağırdı, kulak kulağa konuştular ve bununla muhabbeti kurdu. Buna Afet Hanım kızdı, burun şişirdi. Buna abim çok hiddetlendi. 'Beyefendiler, artık saat 4'tür. Size müsaade ediyorum, gidin rahatınıza.' dedi. Misafirler gittikten sonra Afet'in başına yapıştı: 'Anlat bakalım ne hakla beni kıskandın? Neden beni kıskandın? Sen kim oluyorsun bu hanımlardan beni kıskanmaya? Bunu söyler misin? Bundaki salahiyetin yani yetkin nedir? Yemek salonuna kaldın, misafir salonumuza geldin.' Nokta nokta (sansür). Oda nokta nokta (sansür) hale geldi ki Atatürk artık bunu affetmeyecek bir hale geldi. Gecenin 4'ünden sabahın 8'ine kadar 'Söyle ne duruyorsun? Beni neden kıskandın? Salahiyeti sana kim verdi?' dedi Atatürk." 4 saat Afet'e bunları söyleyerek fırça atmış. Yani kızmanın da ötesinde bir durum olmuş arkadaşlar, artık gözünüzde canlandırıyorsunuz tabii bunları okurken. Kız cevapsız bu Afet olmuş oluyor; kız cevapsız bir halde çeşme gibi gözyaşlarını akıttı. E yani bir genç kız Atatürk gibi bir isimden 4 saat aralıksız bu kadar ağır fırça yerse sadece ağlamakla kalmış olması iyi arkadaşlar, kendini tutup atabilirdi de damdan aşağıya.
"Atatürk'ün merhametini bu gözyaşları celbedemedi. Evimde bu tatsızlığın önüne geçmeye çalıştım, tatlı sözler söyledim fakat çaresiz oldu. Saat 10'u buldu. Nokta nokta (gene sansür). Sabahtan sabaha adetimdir, Atatürk gazete okurken, kahve içiyorken hatır sormak için odasına girerdim. O gün de girdim. Atatürk'e haber geldi Afet'le ilgili. Çok hasta oldu, ne mektebe gidebilir ne kalkabilir. Yani kalkacak halde değil. 40 derece hararet... Meğerse nokta nokta (sansür). Anne annenin sözünü kese kese lastik torbası... Nokta nokta (sansür) ve harareti yükselttiğini Fatma... Nokta nokta (sansür). Hizmetçiden Atatürk öğrenmiş." Yani buradan benim anladığım Afet tezgah yapıyor. Hani biz öğrencilerimizde tebeşir tozu içme yolu vardı suni olarak ateşi yükseltip okulu kırabilmek için, o da herhalde ona benzer başka bir tezgaha müracaat etmiş gibi anlıyorum. Yani bu kadar yoğun tabii sansür olunca arkadaşlar böyle bilmece gibi bir şey çıkıyor ortaya. Devamından da biraz anlaşılıyor zaten. "Hizmetçiden Atatürk öğrenmiş. Bir tekdir cevapları gönderdi. Yani azarladı Afet'i. 'Ne demek? Kalkamayacak mı, gidemeyecek mi?' diye haber gönderdi. Bir müddet sonra Afet Hanım gitmiş, hazırlanmış olduğu halde içeriye girdi. 'Ben... Ben gidiyorum efendim.' dedi. Yani iyileşti bir anda. O fırçayı da yiyince giyindi, mektebine gidecek. Atatürk manidar manidar Afet'e baktı. Çok şey! 'Yarım saat evvel 40 derece hararette, 15 dakika sonra mektebe gidiyorsunuz.' dedi. Afet gitti. Atatürk elini şakağına koydu. Dakikalarca bu sözü tekrarladı durdu." Yani "Çok şey!", o günlerde kullanılan bir deyim. Artık kalmadı Türkçede. "Şu işe bak" manasında bir hayret, ünlem ifadesi. "Yarım saat önce 40 derece ateşle yatıyordun, 15 dakikada iyileştin, mektebe gidebilir hale geldin" diyor.
Evet. Şimdi bu meseleyi arkadaşlar biraz daha farklı bir boyutuyla aydınlatan bir diğer detay kaynak: Şükrü Hanioğlu'nun Atatürk-Entelektüel Biyografi. Bu yani herhalde çok uzun bir zaman aşılamayacak bir biyografi çalışmasıdır Atatürk hakkında ama giriş kitabı olmaz. Sayfa 696'dan naklediyorum: 1934 sonrası yıllarda da Atatürk ölünceye kadar Afet, kanunen mecbur olmasına rağmen soy isim almamış. İlginç. Yani şimdi işin kanuni ve resmi boyutu şu: Haziran 1934'te soyadı devrimi yapıldı, kanun çıktı. Dendi ki 1934'ün sonuna kadar her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kendisine bir soyadı almış olacak. Afet almadı arkadaşlar. Yani 1935 başından 1938 sonu Atatürk'ün ölümüne kadar geçen süre içerisinde Afet'in belli bir soyadı olmadı. Atatürk öldükten sonra herhalde babasının Uzmay soyadını alacak, sonra evliliğine bağlı olarak bildiğiniz İnan soyadını alacak.
Şimdi buna dair, yani bu fevkalade ilginç bir detay, bunun anlamını da ben biliyorum da işte yani kanun ağzımızı bağlıyor konuşamıyoruz. Buna dair Ayşe Hür'ün "Mustafa Kemal Atatürk Dönemi'nin Öteki Tarihi" dizisinin 3. cildinin 392. sayfasından naklediyorum: Birçoğumuzun okuduğu ama muhtemelen üzerinde durmadığı, fark etmediği önemli bir detay. Afet soyadı almadığı için 1938 yazındaki maddi vasiyetnamesinde kendilerine gelir bırakmış olduğu diğer evlatlıkları da sadece ön isimleriyle zikredildi. Yani işte "Afet'e aylık 800 lira"; işte diyelim "Sabiha Gökçen" demiyor, halbuki o Gökçen soyadını almış. "Sabiha'ya şu kadar", işte "Nebile'ye şu kadar" falan filan. Neyse. Evet. Afet henüz soyadı almamakta direndiği için diğer dört varis kadın da sadece ön isimleriyle zikredildi. Çünkü tuhaflık olacak, belki hukuki bir sıkıntı da çıkacak onu bilemiyorum. Çünkü hani diğerlerinin alınmış mevcut soyadlarıyla yazılacak ki herhalde kanunen öyle olmak mecburiyetindedir o gün de bugün de, yoksa soyadı almanın manası nedir? Ve soyadının hukuki, kanuni anlamı, karşılığı nedir? Hiç olur. Ama şimdi düşünün "Sabiha Gökçen" diyecek diğerleri soyadlarıyla olacak, Afet'in soyadı yok. O zaman hiçbirinin soyadı yazılmıyor arkadaşlar. İlginç.
Şimdi bu meseleyi ilginç ve bu noktadan itibaren kanunen yasaklı duruma getiren hadise arkadaşlar şudur: Tarihi yaşanmış olay üzerinden gidelim. 2017 senesinde araştırmacı tarihçi yazar Süleyman Yeşilyurt'un konuk olduğu canlı yayın; moderatörler rahmetli Yavuz Bahadıroğlu, Mustafa Armağan. Konu işte Atatürk; Atatürk'ın hayatına girmiş olan kadınlar falan stüdyoda televizyonda bunun üzerine konuşulurken Süleyman Yeşilyurt arkadaşlar Afet İnan'ı "Çankaya'nın nikahsız first lady'si" olarak nitelendiriyor. Yani konuyla ilgili resmi tarihe çok aykırı gelebilecek bir çıkışta bulunuyor. Çünkü resmi tarih —sonra mahkemelerin de teyit ettiği ve bu yüzden Süleyman Yeşilyurt'a 5816 Atatürk'e hakaretten mahkumiyet verdiği kararla hani bir anlamda hukukiyet demeyeceğim de kanuniyet de kesbetmiş olan tavrına göre— Afet İnan arkadaşlar Atatürk'ün manevi evlatlarından bir tanesidir. Eşi değildir; nikahlı, nikahsız her neyse, yani o anlamda kendisiyle özel hayat yaşadığı eşi değildir. Ama Süleyman Yeşilyurt bunu iddia ediyor.
Bu yayının hemen arkasından organize bir faaliyet: Türkiye'deki bütün ulusalcı troller ayağa kalktılar, toplu hücuma geçtiler, "Atatürk'e hakaret edildi" diye. E trollerin organize ve yüksek sesli hücumu başka yerlerde de yankı buldu kendisine. Mesela hatırlıyorum o günlerde henüz daha başbakan, son başbakan Binali Yıldırım'a... Çünkü bir iki gün bu konu toplumsal gündemin ilk sıralarında yer alarak memleketi bayağı bir salladı. Gazeteciler işte o günler içerisinde ilk fırsat bulduklarında Başbakan Binali Yıldırım'a sordular: "Yani böyle böyle bir şey var, siz bununla ilgili ne diyorsunuz?" diye. Binali Yıldırım açtı ağzını yumdu gözünü. Süleyman Yeşilyurt'a fevkalade Atatürkçü, böyle yani göz yaşartacak, alkışlanacak bir Atatürkçü duruş sergiledi. "İşte" dedi, "bu hakarettir falan filan, cezalandırılmalıdır." E mahkeme de aynı kanaate sahip oldu. Yani şimdi arkadaşlar burada şöyle bir parantez açmak durumundayız: Bu ve benzeri konular Türkiye denilen memlekette tarihçilerin işi değildir, ceza mahkemesi hakimlerinin işidir. Yani Türkiye'nin yakın tarihi ile ilgili bu nitelikli konular hakkında tarihçiler konuşamaz. Konuştuğu vakit ceza alır, mahkum olur. Hatta hapis bile yattı adamcağız. E peki bu konularda konuşma ve karar verme, hüküm ifade etme hakkına sahip olanlar kimdir? Hukuk hakimleri, ceza mahkemesi reisleri. Asliye ceza mahkemesinde mahkum oldu çünkü tutuklandı ilk önce. Yani mahkumiyet kararını veren Mehmet Moğultay hakimlerinden miydi? Ben şahsen merak ederim. Bu başlı başına bir araştırma konusudur. Ama AK Parti'nin iktidar oluşunun üzerinden —2017 olduğuna göre demek ki 14 sene geçtikten sonraki bir tarihte— böyle bir söylemi ve iddiası nedeniyle ki —yani şunu söyleyeyim şahsen de kendisini tanırım, kesinlikle seviyesiz bir insan değildir— Süleyman Yeşilyurt bürokratik gelenekten gelme; oturmasını, kalkmasını, konuşmasını çok iyi bilen, edep sahibi bir insandır. Hani kimsenin aklına şu gelmesin: "Acaba böyle bir konuyu anlatırken o anlatım içerisinde gerçekten Atatürk'ün manevi şahsiyetine ve hatırasına hakaret ifade edecek böyle argovari hafif kelimeler mi kullandı?" Hayır. Yani tabiri söyledim: "Çankaya'nın" dedi, cumhurbaşkanlığı köşkü anlaşılıyor, "Nikahsız first lady'si." Büyük bir gürültü koptu arkadaşlar, adam mahkum oldu bu yüzden. Evet. Türkiye şimdilik böyle bir ülke. Yani tarih konularında tarihçiler değil de asliye ceza mahkemesi reisleri karar veriyor. Tabii hiçbir ulusalcı çakal şunu söylemesin: "Canım işte onlar da bilirkişiye havale ediyor." E yani reis nasıl bir cevap almak istiyorsa ona göre bir bilirkişiye havale eder. Yani oradan idamına kadar icabında yol yürür. Denirse ki: "Üst mahkeme var." İşte üst mahkemede de gene aynı oyun sıfırdan kurulur, tekrarlanır falan. Yani sonuçta tarih konusunda Türkiye'de son sözü söyleyenler tarihçiler değildir, ceza mahkemesi hakimleridir. Bu tescillendi.
Burada yani belirtmemek haksızlık ve vefasızlık olur: Sadece Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bence saygın bir duruş ortaya koydu. Çünkü Binali Yıldırım'a gazeteciler hücum ederek sordukları gibi aynı şey o günlerde cumhurbaşkanına da soruldu: "Yani bu konu hakkında ne diyorsunuz?" diye. Çok saygın ve soğukkanlı bir cevap verdi: "Bu konu" dedi, "mahkemeye intikal etmiş olan bir konudur, o yüzden ben yorum yapmam, hakkında bir şey söyleyemem." Binali Yıldırım öyle yapmamıştı. Şimdi meseleyi daha da bize özgü ve ne yazık ki trajikomik hale getiren arkadaşlar şu oldu: Süleyman Yeşilyurt aynı mevzuyu bundan bir —yani ondan birkaç sene önce— Hürriyet gazetesinin pazar ekinde yanılmıyorsam tam sayfa hem de yayınlanacak biçimde söylemişti. O zaman aynı ideolojik ve siyasi çevrelerden büyük alkış almıştı. Çünkü şunu da bilirim; Süleyman Yeşilyurt esas itibarıyla Atatürkçü birisidir. Hürriyetteki o uzun herhalde röportajdı o da. Başlık hatta şuydu: "Çankaya'nın huzur çağlayanı." Yani Atatürk işte yürütmekte olduğu o çok ağır, üst düzey devlet görevi nedeniyle kolay değil tabii, cumhurbaşkanı doğal olarak ciddi gerilimler yaşıyor. Hani bu anlamda kendisini böyle rahatlatacak, manen psikolojik olarak takviye edecek çevresinde —ne diyorlar şimdi onlara— mentör falan diyorlar, öyle insanlara ihtiyaç var. İşte Afet onun yakınında bulunmak suretiyle bu son derece önemli ihtiyacını karşıladı. Atatürk için bir huzur kaynağı falan da değil de huzur çağlayanı oldu. Şimdi oradaki metnin tamamını okuduğunuzda aynı ismin Afet'le ilgili olarak yani "Evet işte olayın gerçek mahiyeti öyle değildi, böyleydi." dediğini görüyorsunuz. Ne şikayet edildi ne kampanya yapıldı ne hakkında mahkeme dava açtı ne de ceza aldı; alkışlandı bile, üstelik Hürriyet gibi bir platformda. Ama aynı şahıs bunun üzerinden birkaç sene geçtikten sonra bu defa televizyonda bir canlı yayında, işin önemli kısmı tamamen aynı söylemi dile getirildiğinde resmen linç edildi, hapse atıldı. Yani bu da herhalde Batı medeniyeti içerisinde yer alma iddiasında bulunan ve demokrat olduğu iddiasında bulunan Türkiye'den başka hiçbir ülkede olmayacak bir şeydi. Çünkü suçsa o da suçtu, aynı şeyi söylemişti; alkışlandı. 3 sene sonra aynı şeyi televizyonda söyledi; resmen linç edildi arkadaşlar.
İşte o nedenden ötürü Türkiye normal bir ülke haline gelinceye kadar şimdi meselenin bu bölümüne ben bir parantez açıyorum, geçiyorum. Ama geçerken meraklıları için bu konuyla ilgili resmi tarih söyleminin ve asliye ceza mahkemeleri söyleminin —çünkü biliyorsunuz tarihçiliği onlar yapıyor— dışında kalan, bu anlamda işte hani bizim programın adı da "Öteki" ya, marjinal... Bu konuyla alakalı marjinal diyebileceğimiz söylemlerin yer aldığı kaynakların bibliyografik, benim elimdekilerin bilgilerini vereyim. Araştırmacılara bir iyilik yapmış olalım. Erol Bilbilik, Amerikanperestler sayfa 228. Bu aslında bu konuyla uzaktan yakından alakalı değil de orada özgün kaynağı veriyor: Norman Itzkowitz ile Vamık Volkan tarafından yazılmış "Ölümsüz Atatürk" kitabının İngilizce orijinal metni. Çünkü bu Türkçeye de çevrildi, Bağlam Yayınları tarafından basıldı. Yani Türkiye'de iyi kötü kitap okuma alışkanlığına sahip olan bütün ulusalcıların Atatürk adına kutsadıkları, başyapıt kabul ettikleri kitaplardan bir tanesidir. Ben mesela özel doktor muayenehanelerinin iki üç tanesinde bunu böyle hani müşterinin —hasta diyecektim özür dilerim— bekleme esnasında oturur oturmaz hemen gözüne çarpabilecek şekilde muayene sahibi doktor tarafından vitrine konulduğunu bizzat gördüm, şahit oldum. Hani gelenlere ideolojik sinyal veriliyor: "Beni öyle yobaz Atatürk düşmanı biri zannetmeyin, bak kütüphanemde hem de 8-10 kitaptan bir tanesi işte Vamık Volkan'ın..." Belki yazarın aynı zamanda psikiyatri mütehassısı bir uzman oluşu, hem de dünya çapında bir uzman oluşu da hani burada belirleyici olmuştur doktor muayenehanelerinde ona özel yer verilmesi bağlamında. Böyle bir kitap, "Ölümsüz Atatürk". Ama alışıldığı üzere bunun Türkçe çevirisi işte az önce Makbule'nin aktarımında olduğu gibi fevkalade tıraşlanmıştır, bir şey yoktur. Yani zülfüyâre dokunacak cinsten bir şey yoktur. Erol Bilbilik, Amerikanperestler kitabının 228 sayfalarında öncesinde sonrasında uzun uzun kitabın İngilizce özgün metninden, özgün İngilizce paragrafı altına Türkçe çevirisini de koyarak o sansür boşluğunu aşmış. Vamık Volkan arkadaşlar dünya çapında ünlü bir psikolog, ABD'de Kıbrıs kökenli Türk. Kendisi dünya literatüründe CIA'in resmi psikoloğu, yani CIA'in resmi psikoloji danışmanı. Şimdi buradan Vamık Volkan'ın tabii ne kadar önemli bir isim olduğuna da intikal edebilirsiniz. Çünkü CIA herhalde öyle gözünü yumup köşe başında gördüğü ilk psikoloğu alıp kendisine psikoloji hizmetlerini kendisinden alacağı danışman yapmaz. Bu kadar önemli birisi adam. CIA yani, daha ne diyorsunuz? E peki bu siyasi, ideolojik açıdan "Atatürkçü mü, Atatürk karşıtı mı?" diye ancak ulusalcılar sorabilir. E kitabın ismine bakın: "Ölümsüz Atatürk". Yani bu kitabın arkadaşlar 228. sayfasında konumuzla ilgili burada 5816 nedeniyle açıkça tasrih edemediğimiz ilginç bilgiler mevcut. Tabii doğrudur değildir, ona ben bir şey demiyorum. Sadece şunu söylüyorum: Atatürk-Afet İnan ilişkisinde asliye ceza mahkemesi hakimleri tarafından dile getirilmiş olan resmi tarih görüşü "Atatürk'ün Afet İnan sadece ve sadece evlatlığıydı." Bahsini ettiğim kaynaklarda bu görüşle çatışan marjinal iddialara da yer veriliyor, bunu diyoruz. Sonra "Makbul Vatandaşın Peşinde" Füsun Üstel sayfa 215. Sonra "Bir Dinozorun Anıları" Mina Urgan meşhur bu biliyorsunuz, sayfa 164. Sonra Mustafa Armağan "Satılık İmparatorluk" sayfa 28. Bir de video var, bu internette mevcut; hani bu duyurudan sonra başına bir kaza bela gelir mi bilemem. 1980'li yıllarda TRT 1'de Nazmi Kal tarafından yapılmış bir program var: "Bana Atatürk'ü Anlattılar" programın ismi. Birçok misafirin yanında Afet İnan da bu programa konuk olarak katılmış bir bölümüne. Bunun şu an internette bulacağınız videosunda arkadaşlar kesildiği çok net anlaşılıyor röportajdan bir kısmın. Ama kesen altın makas değilmiş, demek ki çok becerikli biri değilmiş, tam doğru yerden kesememiş. Kesilip yok edilmesi gereken bir bölüm de kaymış videoya. Oturun onu izleyin, bizzat Afet İnan'ın kendi ağzından...
Dedikten sonra artık başka bir boyuta geçiyoruz. Afet İnan arkadaşlar 1925 senesinde Atatürk'le tanıştığında kız öğretmen okulu öğrencisi. Mezun olduğunda ilkokul öğretmeni olacak. Atatürk'ün himayesi altına alındı. Ne oldu? 5 sene sonra Afet İnan büyük bir alim oldu. Nereden biliyoruz? Lord Kinross, "Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu", sayfa 134. Sene 1930. Meşhur Türk tarih tezi var ya; bu meşhur Türk tarih tezinin arkadaşlar ana hatları Afet İnan tarafından belirlendi. Bu sırada Afet daha 30 yaşına gelmemişti, 20'li yaşların ortalarındaydı. Türk tarih tezi neydi? Yani bütün dünya barbar, mağarada yaşıyorlar. Ateşi ya keşfettiler ya keşfetmediler. Çiğ et yiyorlar. Yani böyle insan görünümlü bir hayvan sürüsü. Bir tek bizimkiler Orta Asya'da fevkalade medenileşmiş vaziyette. Bizim Orta Asya'daki o zaman Türk atalarımız dili de onlar öğretti, atı da onlar ehlileştirdi. Yani medeniyetin temelleri, esasları diyebileceğiniz ne varsa onlar gerçekleştirdi ve doğal olarak kendi coğrafyalarında muazzam, muhteşem bir medeniyet kurdular. Ama bu medeniyete ekolojik olarak imkan sağlayan orada büyük bir iç deniz vardı. Sonra bu deniz kurudu. Yani çeşitli doğal sebeplerden kuruyunca ve orada artık yaşama imkanı kalmayınca bizim bu fevkalade medenileşmiş olan Türk atalarımız —bu tabii milattan çok çok önceki yıllarda oluyor— bütün dünyaya dağıldılar ama bu iyi oldu insanlık için. Çünkü gittikleri her yerde o mağaralarda buldukları insanımsıları ya da hayvanımsıları da diyebiliriz yarı yarıya... Çünkü ellerinden tuttular, medenileştirdiler, onlara konuşmayı öğrettiler. Dolayısıyla bu da Güneş Dil Teorisi'dir. Bunun kurucusu gerçi Afet değildir, o birkaç sene sonra icat edilecek de lakin birbirine bağlantılı şeyler. İşte böylelikle medeniyet ve insanlık tarihi de başlamış oldu nokta. Yani Türk tarih tezinin özü bu. Bunu arkadaşlar Afet ilk defa nispeten ayrıntılı ve yüksek sesle deklare ediyor. Okuyorum kitaptan: "Türk tarih tezinin ana hatları ilk önce Mustafa Kemal'in evlatlık kızı ve tarihçi Afet İnan tarafından 1930 yılında belirlendi." Yani bu arada peki Afet İnan bir tarih lisans eğitimi gördü mü? Hayır. O 30'ların ortalarında olacak. Cenevre Üniversitesi'ne gönderecek onu Atatürk. Bu tarihte Afet İnan'ın yaşı ve eğitim durumu nedir? Eğitim durumu işte kız ilkokul öğretmen okulundan mezun olmuş. O kadar ama insanlık tarihine oturdu.
Yeni baştan yazıverdi Afet. Bu çalışmalar içerisinde arkadaşlar Afet —Doğan Gürpınar'ın "Türkiye'de Aydının Kısa Tarihi" sayfa 190'dan naklediyorum— ifade Afet'e aittir. Diyor ki: "1930'larda devletin bilimi artık sosyoloji değil antropolojidir." Yani toplum ve kültür değil kafatası ölçülüyor. Projenin başında Afet var. Şimdi bu noktada aklıma geldi paylaşayım. Neyi kastederek anlayabilmiş değilim. Osman Yüksel Serdengeçti'nin bazı taşlamaları var manasını çözemedim. Diyor ki: "Çankaya'nın Afeti." Diyor ki: "Afet-i devran." Yani manasını anlayamasak bile onları tekrar ettiğimiz takdirde 1930'lu yılların başında Çankaya'nın Afeti aynı zamanda arkadaşlar tarih ilminin de afeti haline gelmiş. Oturuyor yeniden yazıyor tarih ilmini. Bununla yetinmiyor. Sosyolojiyi antropolojiye de giriyor. Diyor ki artık Türkiye'de temel sosyal bilim sosyoloji olmayacak, antropoloji olacak. Yani bildiğiniz kafatası ölçme. Çünkü o günlerde antropolojinin anlamı o. İşte Hitler de hazırlanıyor Almanya'da iktidar olmadan. Ama Hitler'in bile beceremediği bir şeyi beceriyor.
Afet 30'ların takip eden yıllarında —Seda Bayındır Uluska'nın "Atatürk'ün Sosyal ve Kültürel Politikaları" kitabı ki kitap Atatürk Araştırma Merkezi yayınıdır. Yani devletin resmi yayını. Sayfa 288'den naklediyorum— şimdi bu ister inan ister inanma dedirtecek cinsten bir olay. Şevket Aziz Kansu isimli antropolog bir doçentle birlikte Afet arkadaşlar Anadolu genelinde 64.000 tane kafatası ölçümü gerçekleştiriyor. Mevzu Türklerin gelişmişliğini ispat etmek. Yani bunlar Türk kafatası, haliyle mezarlardan çıkan ölü kafatasları var. Canlı yaşamakta olan insanların kafatasları var. Çünkü o günün ırkçı teorilerine göre gelişmiş insan brakisefal kafatasına sahip. Yani bilebildiğim kadarıyla o kumpaslarla şöyle iki taraftan ölçüyorsunuz. Bir de önden ve arkadan ölçüyorsunuz. Bu iki ölçünün aynı olması gerekiyor. Yuvarlak kafa. Bilmiyorum benimki nasıldır. Eğer böyleyse bu gelişmiş insan. Bir de dolikosefal var. Bunlar yani ince uzun. Şurası daha kısa, daha dar yani böyle basınç görmüş gibi. Bunlar ikinci sınıf falan.
İşte bunlar brakisefal çıkıyor tabii tahmin ettiğiniz gibi. Bir de mesela Hititler falan işte onların da Türk olduğunu ispat etmeye yönelik. Ama yani şu çarpıcı; Hitler Almanya'sında bile arkadaşlar 64.000 kafatasının bu maksatla ölçülüp kayıtlarının alındığını bilmiyoruz. Yani bunu Naziler bile becerememiş. Afet'in başında olduğu dönemin CHP rejimi becermiş. Bu bağlamda aynı kaynak sayfa 287. Mesela Ankara'da köylü kadınlar üzerinde kafatası ölçüm çalışmalarını bizzat Afet'in kendisi yapıyor. Şimdi konumuzla ilgili çünkü bu gerçekten yani ister inan ister inanma dedirtecek cinsten, aynı zamanda çarpıcı, aynı zamanda eğlenceli, aynı zamanda da tarihsel açıdan son derece önemli bir olay.
Bir diğer kaynaktan okuyacağım ki özgün kaynakları, dönemin kaynakları. Yıldıray Oğur "Alternatif Türkiye Tarihi" sayfa 282 ve 284'ten okuyacağım arkadaşlar size bu mevzunun ayrıntılarını. Ama geçerken söyleyelim. Bu baptan işte Yeniçeri Ocağı'nda yetiştiği için 15. yüzyıl sonunda Mimar Sinan'ın etnik aidiyeti tartışma konusu Kayseri Ağırnas ama yani o dönemlerde etnik Türklerden yeniçeri olmuyor genel uygulama. E şimdi Mimar Sinan gibi birisi de arkadaşlar yani işte günümüz asliye ceza hakimlerinin "başka türlü olamaz ancak ve sadece evlatlık olmak mecburiyetindedir" dedikleri gibi aynı mantık o sırada deniliyor ki: "Yani böyle olumlu anlamda ünlü bir tarihi sima Türk ırkına mensup olmak dışında başka bir şey olamaz." Yani hakkı yok buna Mimar Sinan'ın, mecbur kanunen mecbur öyle diyelim. E bunu ispat edecekler. İşte bu da dolikosefal mi? Brakisefal mi? Kumpasa konacak kafatası ölçülecek. Süleymaniye haziresindeki türbesi, mezarı kazılıyor, çıkartılıyor, ölçülüyor. Sonuç meçhul. Yani bu tabii biraz kafa karıştırıcı. Acı olan şu: O arada Ankara'ya götürülmüş. Mimar Sinan'ın kafatasını arkadaşlar kaybediyorlar.
Şimdi kampanyanın başında Afet ve Şevket Aziz Kansu olduğuna göre dolayısıyla birinci derecede sorumluluk bu ikisine düşer. Afet tabii toy bir genç kız yani ona vereceğiz. Kim bilir ne heyecanlar o sırada yaşıyordu. Öyle bir gürültüye geldi. Mimar Sinan'ın kafatası o arada kaybedildi. Sonra da bulunamıyor. Yani şimdi bu kısmın tanıtımında ister inan ister inanma diye fragman oynatmakta haklı mıyım değil miyim arkadaşlar? Çünkü 1930'ların başlarında kafatası mezarından alındı rahmetlinin. E sene 2026 Ocak hala kafatası kayıp. Süleymaniye Camisi'nin haziresinde Kanuni'ye yakın olan türbesinde yatmakta olan Mimar Sinan'ın naaşı kafatassız olarak yatıyor. Yani ne dersiniz buna? Ona siz kendiniz karar vereceksiniz.
Şimdi ben bu mevzuyu arkadaşlar söz verdiğim gibi okuyorum. Sayfa 282. Türk Tarih Kurumu Asbaşkanı olarak kürsüye çıkan Afet Hanım, Türk Tarih Kurumu'nun 5 yıllık faaliyetlerini anlattığı konuşmasına kurumun amacını özetleyerek başlamıştı. Şimdi okuyacağım paragraf Afet İnan'ın "Türk Tarih Kurumunun Arkeoloji Faaliyeti" isimli Türk Tarih Kongresi, Türk Tarih Kurumu Ankara 1943 sayfa 8, özgün kaynak: "İşte bizim üzerimize aldığımız vazifeler bu temelin sağlam malzemesini dünya ilim alemine tanıtmaktadır. Bu kutlu ödev şu esaslardan ilhamını ve planını alır. Türk ırkı beyaz ve brakisefaldir. Bugünkü yurdumuzun sahipleri en eski kurucularının aynı ırki vasıflarını taşıyan çocuklarıdır." Yani hepimiz Hititlerin çocuklarıyız. Ona göre Türk Tarih Kurumu 5 yıldır bunları teyit etmek için çalışmaktadır. Afet'in sözü bitti.
Afet Hanım konuşmasında o güne kadar duyulmamış bir çalışmanın da ilk haberini vermişti. Aynı kaynak söz Afet'e geri döndü: "İşte onun içindir ki Türkiye Cumhuriyeti hükümetinden bütün memlekette bir antropometrik anket yapılmasını rica ettim." Yani kafatası ölçümü. "Bu iş üzerinde çalışan heyetler bize en kati ilim vesikaları vereceklerdir." Sonra Afet Hanım konuşurken dünya tarihinin en büyük antropometrik araştırması sessiz sedasız tüm Türkiye'de devam etmekteydi. Büyük antropolojik anket adına hak edecek sayıda kişi ölçülecekti: 64.000. Anketin hikayesini yine Afet Hanım'ın anlatımından dinleyelim. Burada özgün kaynak neymiş? Afet İnan, "Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Tarihi", Türk Tarih Kurumu Basımevi Ankara 1947 sayfa 67-69. Diyor ki Afet: "1936 yılında bütün memlekette büyük ölçüde antropometrik bir anket yaptırmak arzumu Atatürk'e anlattım. Uygun gördüler ve beni teşvik ettiler. Bunu hükümetten rica etmemi emir buyurdular. O zamanki Başbakanımız İsmet İnönü'den Ankara Barajı'nın açıldığı gün rica ettim. Bu iş için Savunma, Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlarına meşgul olmalarını emrettiler. 1937 ilkbaharında ilk tecrübeleri A
Afet Hanım doktora tezi ile ilgili bir daha hiç konuşmadı ölünceye kadar. Ne anılarında kendisi yazdı ne de kızının yazdığı biyografisinde tezinden ve kafatası çalışmalarından bahsedildi. Neden ki? Eugene Pittard diye devam ediyor. Evet mevzuyla ilgili arkadaşlar gene çarpıcı bir detay. Günay Özdoğan, "Turan'dan Bozkurt'a", sayfa 85, sene 1937. Yani bu anlattığımız işlerin en yoğun yürütüldüğü tarih Svastika'nın Türk kökenli olduğunu ileri sürüp iftihar ediyor. Bununla Afet, Svastika ne arkadaşlar? Gamalı haç. Nazilerin ünlü sembolü var ya birçok kültürde vardır esasen. Hint'te vardır. Selçuklu'da bile vardır. Afet İnan göğsünü gere gere diyor ki: "Svastika yani gamalı haç esasen bir Türk sembolüdür. Başkaları bizden almışlardır." Bununla iftihar ediyor. Şimdi ne diyelim biz? Yani Nazi Afet mi diyelim ya da yok? Öyle demek tarihsel olarak doğru olmaz. Naziler de Türk diyelim.
Sonra arkadaşlar mesela Afet İnan'ın bizzat kendi yazılarından derlenmiş "Tarihten Geleceğe" kitabının 11. sayfasından naklediyorum. Afet İnan artık "Anadolu'nun otokton yani tarihsel en eski yerli halkı Türktür" demiyor. Lafı dolandırıyor. Neden? Çünkü sene 1970 olmuş. Aynen bunun gibi. Nazmi Kal'dan "Atatürk'ten Duymadığınız Anılar" isimli o demin bahsettiğim röportajın aslında bu kitaplaşmış hali. 94. sayfasında da 1970'li yılların ortalarındayız. Afet İnan Hititlerin Türklüğünü değiştirmiş. Okuyalım bizzat Afet'in kendi ifadesinden. Yani şimdi 1930'lu yıllarda Atatürk'ün önünde ve himayesinde yapılmış olan 1. Tarih Kongresi'nde de 2. Tarih Kongresi'nde de Afet bağıra bağıra, ortalığı yırta yırta diyordu ki: "Anadolu'nun otokton halkı Türklerdir. Anadolu'nun bilinen en eski halkı Hititler. Yani Hititler Türktür." Şimdi geldik 1970'lerin ortalarına. Nazmi Kal'ın sorusuna cevap veriyor. Televizyon programında diyor ki Afet: "Atatürk oturduğumuz memleketin bütün medeniyetlerine sahip çıkmamızı istemiştir." Ki doğrudur. Yani bu öyle çok rahat itiraz edilecek bir argüman değil. Ama iddia kökten değişti. Bu topraklarda bizden önceki medeniyetlere ve halklara da sahip çıkalım. Neden? Sonuçta aynı topraklarda oturuyoruz. Yani bu anlamda bir halef selef ilişkisi vardır şeklindeki bir argüman başkadır. "Bu toprakların en eski halkı olan Hititler de Türktü. Biz onların çocuklarıyız." bambaşkadır. Devam ediyoruz Afet'ten nakletmeye. Mesela: "Hititler buradan başka bir yerde devlet kurmuşlardır fakat başka bir yere göç etmemişlerdir. Buranın halkıdır. Onun için bizim medeniyetimiz yani memleket medeniyetimiz, yurt medeniyetimiz için de esaslı kaynaklardan biridir. İşte bunlar üzerinde tarih çalışmaları devam etti." Afet, Allah seni bildiği gibi yapsın. Çünkü bütün milleti eşek yerine koyup 1930'lardaki söylemiyle 40 sene sonraki söylemini çok masum sanki birbirinin aynısıymış, birbirinin devamıymış falan gibi ileri sürüyorsun.
Şimdi Afet ve tarihçilikte aslında devam ediyoruz da farklı bir başlığa geçiyorum arkadaşlar. Afet nasıl profesör oldu? Şimdi meselenin genel görünümünü bir kere daha hatırlatayım. 1925'te Atatürk kendisiyle tanıştığında 20'li yaşların başında hani 1900 falan gibidir. Afet kız ilköğretmen okulu öğrencisi mezun oldu. İlköğretmen okulundan mezun olanlar ne oluyor arkadaşlar? İlkokul öğretmeni oluyorlar. Okulun akademik derecesi ne? Lise. Sonra 1930'ların ortalarına doğru e liseyi de okumuş. Atatürk onu lisans eğitimini tamamlaması için İsviçre'ye gönderdi. İsviçre'de bir üniversitede tarih okuyor. Bir lisans eğitim programında tarih okuyan kişiye ne denir arkadaşlar? Üniversite tarih öğrencisi. Durum bu. Yani şimdi net olarak bunun adını koyalım. Sonra "Tarihten Geleceğe" kitabından şöyle gösterelim. Yani ulusalcılara kıyak olsun. Bak şurada Afet İnan yazıyor. Parmağımı altına koyduğum yerde. Kitap bizzat Afet İnan'ın kendi makalelerinden derlenmiş. Diyor ki sayfa 78'de: "Kültür Bakanı Saffet Arıkan açılışta ilk dersi vermemi teklif ettiği zaman fakültenin açılışı Dil Tarih Coğrafya'nın açılışı..." Üstünden okuyayım. "1936 yılbaşında İsviçre'den ilk semesterimi bitirip yurda döndüğüm zaman bizim Ankara fakültemizin açılış programı hazırlanıyordu." Yani ilk semesterini bitirdiğinde herhalde ilk sınıfı kastediyor. Tarih fakültesi 1. sınıf 1. semesteri bitirmiş. Daha 3,5 senesi var. Türkiye'ye gelmiş. Ankara Fakültesi açılışa hazırlanıyor herhalde. Dil, tarih, coğrafya. Kültür Bakanı Saffet Arıkan. Onlar o tarihte Kültür Bakanlığı'na bağlı. "Çünkü Cenevre Üniversitesi'nde öğrenciyken yeni fakültemizde profesör unvanı ile ders vermek istemiyordum. Fakat Atatürk'ün emriyle bu vazifeyi üzerime aldım ve Türk Tarih Kurumu Asbaşkanı sıfatı ile bu ilk dersimi hazırladım." İsviçre'de Tarih Fakültesi'nde 1. sınıf öğrencisi, Türkiye'de Türk Tarih Kurumu ikinci başkanı. Kendisi istemediği halde Atatürk'ün emriyle karşı çıkamamış. Profesör unvanını da almış.
Evet, aynı mevzuyu arkadaşlar Naci Bostancı'nın "Cumhuriyeti Anlamak" kitabının 102. sayfasında da görebilirsiniz. Dil, Tarih, Coğrafya'da hocalık yaparken İsviçre'de öğrenciydi. Yani Türkiye'de tarih fakültesinde hocalık yapıyorsun, profesörsün. Aynı sıralarda İsviçre'de tarih fakültesinde talebesin. E yani yuh dedirtecek bir durum. Çünkü düşünün bitirdin tarih fakültesi mezunusun akademiye intisap ettin. Ne olacaksın o zamanki sisteme göre? Önce asistan olacaksın sonra yardımcı doçent olacaksın. Sonra doçent olacaksın. Ondan sonra profesör olacaksın. Yani insana "yürü" denmesi dediğin herhalde böyle bir şeydir. Çünkü orada daha doçentliği, yardımcı doçentliği asistanlığı bir tarafa bırak. Henüz tarih fakültesinde öğrencisin. Türkiye'ye geliyorsun profesör olarak ders veriyorsun tarih fakültesinde. Evet bu ilginç mevzu arkadaşlar Necdet Sançar'ın "1944 Irkçılık Turancılık Davası" kitabının 416. sayfasında da kendisine yer bulmuş. 3 Mayıs mahkemeleri sırasında ağır ceza reisi ile meşhur Nihal Atsız arasındaki bir diyalog. Hakimin sorusuna cevap veriyor Nihal Atsız: "Bir de şu nokta var efendim. Kendi istediği insanlara gayri kanuni şekilde payeler verdi. Mesela bir ilkokul öğretmeni olan Afet bir dünya tarihi profesörü olmuştur." diyor.
Ama acı olan şu: Atatürk öldükten sonra Afet'in profluğu iptal edildi. Yani işin gerçek arka planı İnönü'nün o sönmez dinmez Atatürk kini nefretinin bir yansımasıdır bu. Mazhar Leventoğlu'nun "Atatürk'ün Vasiyeti" kitabı sayfa 147'den naklediyorum: Afet'in profluğu kaldırıldı ama gene de insaflı davrandı İnönü —çünkü İnönü ilişkilerine az sonra geleceğim— doçentliğe indirildi. Yani arkadaşlar Afet İnan hayatında hiç asistan olmadı. Hiç yardımcı doçent olmadı. Öğrenciyken önce profesör oldu. Mektebi bitirdi. Türkiye'ye geldi. Tenzili rütbeye, rütbe indirimine uğradı. Ama yani o da işte profesörlükten doçentliğe indirildi. Gerçekten çok ballı bir mesleği olmuş Afet'in. Peki bunlardan yani işin rütbe mütbe kısmından bağımsız Afet'in hocalık yetkinliği, bilimsel seviyesi falan nedir derseniz fevkalade Kemalist tarihçilerimizden Şerafettin Turan'ın "Anılarla Türkiye Gerçeği" isimli anı kitabının 165. sayfasından naklediyorum. Kendisi de tarih profudur. Afet'in öğrencisi. 1940'lı yıllarda bir derste 45 defa "şey" dediğini saymış. Yani Afet İnan'ın hitabeti, Türkçeye hakimiyeti, genel olarak hocalık yetkinliğine bu net bir ölçüm. Bir ders 45 dakika boyunca yani dakikada bir "şey" demiş arkadaşlar Afet. O "şey" derken kastettiği şeyin gerçek ismi aklına gelmiyor. Sürekli "şey" diyerek ders veriyor. Evet. Gerçekten dünya tarih ilmi tarihine altın harflerle isminin yazılmasını hak etmiş. Hani tarihçilik dediğin, yetkinlik dediğin, dile hakimiyet dediğin şey olsa ancak bu kadar olur.
Bir diğeri bu konuda fikir versin. Afet İnan ve Enver Ziya Karal'ın ortak çalışmaları, Atatürk hakkında konferanslar yani kitabın isminden içeriği anlaşılıyor. İki tane. Biri Afet olmak üzere önde gelen resmi tarihçi. Milli şef dönemi Atatürk'le ilgili üniversitelerde genellikle çeşitli konferanslar veriyorlar. İşte 10 Kasımlarda falan. 1944 senesinde Afet'in verdiği konferansta sayfa 10'den naklediyorum. Diyor ki: "Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir." Yani Atatürk'ün Nutuk'uyla ilgili de böyle bir tespit yapınca arkadaşlar, Afet İnan'ın gerçekten yani dünya çapında değil de Samanyolu galaksisi çapında muazzam ve muhteşem bir tarih alimesi olduğu bir kere daha kendisini ispatlamış oluyor. Tek başına şu cümleyi bile ele almış olsak.
Şimdi geçtik başka boyuta. Atatürk'ün Karlsbad hatıralarının başına ne geldi? Neyi kastettik? 1918 senesinde arkadaşlar resmi tarihin anlatımına göre böbrek rahatsızlığını tedavi etmek için —e bu işte fitne bazlığa soyulmuş olan birileri burada rahatsızlığın ismini değiştirirler. Biz o değiştirilmiş ismi vermiyoruz. 5816. Çünkü asliye ceza hakimleri kızıyorlar böyle durumda arkadaşlar— Karlsbad Avrupa'da ünlü bir kaplıca. Bugün bildiğim kadarıyla Çek Cumhuriyeti sınırlarında kalıyor. Orada gitmiş 3-4 hafta bir kaplıca kürü almış, dinlenmiş, tedavi olmuş falan. Bu süre içerisinde hatıra defterleri tutmuş. Bu defterler daha sonra Afet'e teslim edilmiş. Kendi ifadesine göre kaybolmuştu. Çankaya Köşkü'nde tesadüfen bulunuyorlar. Bulununca seviniyor Atatürk Afet'e veriyor. İleride diyor bunları yayınlarsın. Sonra arkadaşlar bu defterler bayağı olay oldu. Şöyle ki bir şimdi Afet İnan'ın kendi çalışması "Kemal Atatürk'ü Anarken" sayfa 6 sene 1954 diyor ki: "5 defterden oluşan Karlsbad hatıraları benden alındı." Kim aldı? Derin devlet. Niçin? Sadi Borak "Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk" sayfa 112. Kitaptan okuyalım. Mustafa Kemal Almanya dönüşü 4 Ocak 1918 hastalanmış. Tedavi ve istirahat için Karlsbad'a gitmiştir. Buradaki istirahat günleri içinde beş defter tutan günlük hatıralarını yazmıştır. Bu notları Türkçe ve Fransızca olarak tutmuştur. Anılarında hemen hemen her konuya dokunmuştur. Aşk, felsefe, politika, askerlik gibi. Atatürk beş defter tutan bu anılarını ileride açıklamalarıyla yayınlamak üzere Bayan Afet İnan'a vermiştir. Bu defterler Profesör İnan'ın Çankaya Köşkü'ndeki kilitli bürosunda kaybolmuştur. Yani Çankaya Köşkü'nden kayboluyor arkadaşlar. Hem de kilitli bürodan. Profesörün hükümete ve adli makamlara yaptığı müracaat yıllarca bir sonuç vermemiştir. Hani Türkçede meşhur bir deyim var ya. "Hırsız içeridense kapı kilit tutmaz" diyorlar. Şimdi onu hatırladım. Bu hatıra defterleri nihayet bu yıl Atatürk'ün ölümünden sonra 20 kadar sandık içinde —bu yıl dediği 1963— toplanan ve bir bankanın mahzeninde Ankara'da Ziraat Bankası muhafaza edilen sandıklar içinde bulunmuştur. Yakında yayınlanacaktır diyor. Yayınlanıyor.
Bugün de mevcut ama bakın nasıl. Ayşe Hür "Milli Mücadele'nin Öteki Tarihi" sayfa 15. Bu da şimdi olayın devamını anlatıyor. Burada Mustafa Kemal bugün Çek Cumhuriyeti'nin sınırları içinde bulunan Karlsbad kaplıcalarında günlerini, gecelerini, gözlemlerini, siyasete ve geleceğe dair düşüncelerini bazı defterlere not ederek geçirmiş. Beş defter halindeki bu günlükler bazı günler atlanmak suretiyle 28 Temmuz 1918 tarihine kadar devam etmişti. Bunları manevi kızı Türk Tarih Kurumu Başkanı Profesör Afet İnan 1931'de Çankaya'daki eski köşkün kütüphanesinde bulmuş. Götürüp Mustafa Kemal'e göstermişti. Çok duygulanan Mustafa Kemal: "Afet İnan bunları sen sakla ileride yayımlarsın." demişti. İnan defterleri tam 48 yıl kendine sakladı. Buradaki anlatıma göre çalma yok. Afet onları kilitledi. İlkin 1979'da bir konferansta kullandı. 1983 yılında da yayımladı. Ama görüldü ki Afet İnan hatıraların bazı bölümlerini nokta nokta işareti ile sansürlemişti. Sansür nedeni sorulduğunda kızgın kızgın: "Canım ne önemi var ki diğer anlattıklarının yanında biraz eğlenmiş. O kadar bilinmese ne olur?" demişti. Kenan Evren gibi yani o da yakıyor belgeleri. Bununla iftihar ederken de televizyonda diyor ki: "Atatürk'ün tamamen özel hayatına ait kendisinden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen şeylerdi. Verdim ateşi yaktım." Yani Türkiye'yi kimler idare etti arkadaşlar? Askeri darbe yoluyla bile olsa gelin görün oturun şu memleketin talihine ağlayın. Bu da onun gibi. Mustafa Kemal'in pek çok not defteri Afet İnan'ın sansürü ile yayınlandı. Halen de öyledir. İş Bankası'ndan çıktı ama sansürlü ve bu belgelerin asıllarının nerede olduğu bugüne dek net olarak öğrenilemedi.
Bu arada arkadaşlar Afet İnan'ın Çankaya arşivini soyduğuna dair birtakım iddialar da var ama bunlar ayrıntısı, belgesi, ispatı ortaya konmuş şeyler değil. İddia düzeyinde demiş olalım ve son bölüme gelelim. Atatürk öldü. Eğer doğruysa 10 Kasım 1938 yerine İsmet geldi. İsmet rejimle özdeşleşmiş olduğu için görünürde zahiren Atatürk aleyhinde bir şey demiyor ama bununla ilgili daha önce birden fazla program yapmıştık. Yüzeysele takılmadan meselenin derinine nüfuz ettiğinizde çok net görüyorsunuz ki esasen İsmet önceki yıllarda yaşanmış olaylardan sebep bir de o kindar kişiliğinden sebep fevkalade bir Atatürk kini ve nefretiyle dolu. Şimdi olayın bu tarafını göz önünde bulundurunca Afet'e özel değil Atatürk'ün bütün çok yakın çevresinde ciddi bir tedirginlik başlamıştır. Yani güç şimdi onun eline geçti. Bizi Atatürk'ün adamı olarak biliyor. Ondan da nefret ediyor. Ve fevkalade de kindar bir kişilik. Şimdi bunu bizden sorar mı? Bu düşünceyle arkadaşlar birçok kişi İsmet'e yalvar yakar olmuştur. Bunlardan biri ilginç. Mesela Latife'nin kendisidir. Mektup yazıyor. "Beni bir kızınız olarak kabul edip himayenize alın" falan gibi laflar söylüyor. Bunlardan bir tanesi mesela o güne kadar sırtını Atatürk'e dayamış olduğu için İsmet'e böyle çok da tepeden bakışlı bir duruş sergileyen meşhur Kılıç Ali'dir. Sonraki yıllarda mektup yazıyor. Önce kaybediyor kendini. Saklanıyor. Gözüne gözükmeyeyim havasında. Sonra biraz cesaret geldiğinde tekrar en tepedekine yakın olabilmek güdüsüyle mektup yazıyor. Mektupta yani şu cümle çarpıcıdır: "Ben artık bir adam oldum" diyor Kılıç Ali. Tabii muhalif mefhumuna alırsanız demek ki o cümleyi yazışından önceki dönemi ile ilgili adamlık kavramı açısından kendini nasıl değerlendiriyor? Onu siz takdir edersiniz. İsmet oralı olmuyor. Mesela bu kılıç. Sonra Demokrat Parti iktidarı döneminde İsmet gene gözden düşünce gazetelerde İsmet aleyhine tarihi ama kanırtarak ama doğru anlatarak açıyor ağzını yumuyor gözünü falan. Hani böyle çok da seçme kaliteli insanlar karakter kişilik açısından. Gördüğünüz gibi Recep Zühtü'nün mesela Atatürk'ün cenazesiyle Ankara'ya 20 Kasım günü gelmesine bile müsaade etmemiştir İsmet. Çünkü Dolmabahçe davetine kanıp gitmiş olsaydı Dolmabahçe'de bizzat İsmet'i infaz etmekle görevlendirilen Recep Zühtü'ydü. Herif kendi metresine vurmuş yani zaten eli kanlı. Eskişehir'de falan Ankara'dan gelen acil emirle İsmet demişti ki: "Derhal treni terk etsin. Buraya sakın naaşın yanında gelmeye kalkışmasın." Ve sonra da Recep Zühtü kendi varlığını hiç hissettirmeden milli şef dönemini bitirdi. Yoksa İsmet onu bitirecekti gibi.
Şimdi bu cümleden olarak arkadaşlar Afet de sıraya girdi. Yani burada Afet'in tavrını ben iki şekilde anlıyorum. Bir Atatürk'ün çok yakını olduğumuzdan ötürü intikam operasyonu bize yönelmesin. Özelde bana yönelmesin. Yanaşayım. İki ve bununla bağlantılı. Kral öldü. Yaşasın kral. Ne gibi? Afet İnan biyografisi ki çok Afetçi bir biyografi. Volkan Payaslı. Olcay Özkaya Duman. Üst başlığa bak, hizaya gel. "Tarihe Tanık ve Adanmış Bir Ömür: Afet İnan." Şimdi bunun gibi Afetçi bir kitabın 228. sayfasından naklediyorum ama özgün kaynak Cumhurbaşkanlığı İsmet İnönü Arşivi diyor ki İsmet'e yazmış olduğu mektubun son kısmını okuyacağım. Mektubun tarihi 29 Kasım 1938. Yani Atatürk'ün ölümünden eğer doğruysa 19 gün sonra: "Onun yokluğundan duyduğum ıstıraba tahammül çok güç. Onun çizdiği yolla yürümeye uğraşırken size sığınıyorum. Rehberim olarak sizi tanıyacağım. Saygılarımın kabulünü dilerim." İsmet de buna cevap veriyor. Yani merak etme iyiyiz falan gibisinden ama biraz sade suya tirit bir cevap. Sonra ne oluyor arkadaşlar? Sonra işte demin söyledik Afet'in başına gelen tek ceza tepeden indiği profesörlükten doçentliğe geri çekilmesi. Yani bu da olayın bütününe baktığınız vakit ceza sayılır mı? Ayrı mesele. Bunun dışında bir şey olmuyor. Gene Türk Tarih Kurumunda el üstünde, fakültede falan devam ediyor. Bir iki sene sonra tekrar profesörlüğünü de geri alıyor. Atlıyoruz. Milli şef dönemi bitti. Demokrat Parti dönemi bitti. 27 Mayıs darbesi yaşandı. İkisi de hayatta. 14'ler olayı vardır. Yani 38 kişilik —İrfan Baştuğ'un birkaç hafta sonra bir trafik kazasında ölmesi üzerine— 37 kişilik Milli Birlik Komitesi bir iki ay içerisinde kendi içinde ikiye bölündü. 14 ve 23 kişi olacak şekilde. Meşhur 14'ler bunlar. Yani 13 Kasım günü bir saray darbesi yapılıp Türkiye dışına askeri ataşe olarak sürgün edilecek. 14'ler aslında kurşuna dizileceklerdi. CIA araya girdi. Engel oldu. Sürgünde karar kılındı. Şimdi bu 14'ler olayı iç darbe planlanıyor. Planlayanlar özellikle Milli Birlik Komitesinden baştaki Cemal Gürsel ama o bilfiil işin içinde değil. Onun namına götüren Cemal Madanoğlu ve işte ona bağlı bir ekip var. Hepsi toplam 200 kişi. Bir de siyasi ayak var. Bu da doğrudan İsmet İnönü'nün kendisi. Milli Birlik Komitesi cuntasıyla İnönü birçok defa toplantı yapıyor. Gizli görüşmeler, planlama, darbe planmasası. Kemal Bağlum, dönemin acar gazetecilerinden. "Bir Dönemin Uyuyan Kulağı" sayfa 138. 14'ler darbesi ile ilgili milli birlik cuntasıyla İsmet İnönü arasındaki Ankara'da gizli görüşmeler arkadaşlar Afet'in evinde yapılıyor. Aynı mevzu. İdris Gürsoy, "Darbenin Şahitleri" sayfa 19. Sonra Afet devam ediyor hayatına 1985 senesinde ölünceye kadar.
Evet. 1 saat 12 dakika. Fiili standardımız arkadaşlar. 25 Aralık Perşembe gecesi. Evet 25 Aralık Perşembe gecesi. Saat 10'da konumuz bir karşılaştırma. Atatürk ve Hitler'in siyaset felsefeleri. O vakte kadar ebeden ve daima sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.