RESMİ TARİHE SORUYORUZ-21: İNÖNÜ MÜSLÜMAN MIYDI?
Bismillah arkadaşlar. Allah'a hamd, Allah'ın Resulü'ne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı akşamlar. Şimdi bu gecenin esas mevzusuna girmeden önce, ama ona giriş mahiyetinde kısaca iki şeyin üzerinde durmak istiyorum. Bir; "İnönü Müslüman mıydı?" başlığı ve program duyurusu üzerine birçok kimse, yani "Allah'la kul arasına girilmez, sana ne, ister Müslüman olsun ister olmasın" falan ve benzeri itirazlar ki bunlar doğal olarak Müslümanlardan değil; ulusalculardan, resmi ideoloji yanlılarından gelen itirazlardır. Onlara çok kısaca cevap vermek isterim. Çünkü arada iyi niyetli olup da bu konuda gerçekten kafası karışan normal insanlar da olabilir.
Şimdi eğer sıradan bir insandan bahsediyorsak, bu insan Müslüman mıydı, kafir miydi falan şeklinde bir soru ve konu açıp bunu irdelemek, bunun üzerinde durmak, evet yani çok isabetli olmayabilir böyle bir durumda. Yani "sana ne, Allah'la kulun arasına girilmez" falan gibi yorumlar yapılabilir. Ama arkadaşlar meşhur bir deyişte dendiği gibi: Umumi adamların hususi hayatları olmaz. Şimdi İsmet İnönü dediğimiz şahsiyet sıradan bir insan olarak nitelendirebileceğimiz birisi mi? Hayır. Önceki ve sonraki hayatını bir tarafa bıraksak bile bu insan CHP tek parti dönemi boyunca 26 sene müddetle ya Başbakan ya Cumhurbaşkanı olarak iş yapmıştır. Yani siyasi piramidin ya 1 numarası ya 2 numarası olmuştur. Bu duruşu itibarıyla 15-20 milyon kişinin, yani bu 26 sene boyunca ortalama değişen Türkiye'nin toplam nüfusunun Allah'la kul arasındaki ilişkilerine müdahale etmiştir.
Yani bu dönem içerisinde rejim son derece rijit, sert, köşeli din politikaları uygulamış mıdır? Evet. Peki bu politikaların uygulanmasında, yani diğer bir tabirle o 15-20 milyon kişinin her birinin teker teker Rableriyle arasına girilmesinde İsmet İnönü'nün duruşu, sorumluluğu, pozisyonu nedir? İşte ya Başbakan ya Cumhurbaşkanı ki o dönemde Cumhurbaşkanı demek aslında tek başına ülkeyi yönetmekte olan diktatör demektir. O zaman biz o itiraza ve o soruyu şöyle cevaplarız: Yani şimdi İsmet İnönü denilen bu şahsiyet 26 sene boyunca 15-20 milyon insanın Rabbiyle arasına giriyor, sıkıntı olmuyor da, geriye dönüp tarihi incelerken bizim bir tek kişinin Rabbiyle arasına girmemiz mi itiraz ve sıkıntı konusu oluyor?
İkincisi; "İsmet İnönü Müslüman mıydı?" sorusuna arkadaşlar, ben bir Müslüman değil de (Allah korusun) bir ulusalcı, bir resmi ideoloji yanlısı olsaydım bugün için "Evet, kesinlikle tabii müslümandı" diye cevap verirdim. Burada çok kısa bir empati yapmak istiyorum sizleri de şahit tutarak. Çünkü günümüzde bu en son neo-Kemalist kabarmadan biridir ve halihazırda başta Kemal Atatürk olmak üzere hemen 2 numara İsmet İnönü de öyle yani din karşısında kayıtsız bile değil, fevkalade dindar yani İslami manada fevkalade dindar insanlar oldukları şeklinde çok güçlü bir söylem var. Daha eskilere giderseniz bu söylem çok farklıydı da şimdi biz işi uzatmayalım.
Hani öyle ki zaman zaman burada ben dile getiririm hep beraber gülelim, eğlenelim diye ama sözün sahipleri ciddi. Mesela Namık Kemal Zeybek gibi bir adam Kemal Atatürk için "içki içen evliyaydı" diyor, sonra eleştiri alınca "kızdım hayır" diyor, "bir peygamberdi" diyor. Yani o gidişattan anlıyoruz ki Namık Kemal Zeybek'in kalan ömründe biraz daha damarına basılırsa birileri diyecek ki "ilahtı". Mesela Haydar Baş isminde bir diğeri diyor ki Kemal Atatürk için: "6 yaşında Kur'an'ı hıfzetmişti, Kur'an hafızıydı hem de düşünün 6 yaşında. İşte anne tarafından seyyid, baba tarafından şerifti." Yani zülcenahayn, iki nesep üzerinden de Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ın soyundandı falan gibi.
Şimdi bu uç ve uçuk iddiaları bir tarafa bıraksak bile dediğim gibi şu anki genel söylem ulusalcı Kemalist cenahtan tabii İnönü de kesinlikle müslümandı ve ilk anda bu akla makul gelebilir. Çünkü İnönü'nün 26 sene boyunca Başbakan ya da Cumhurbaşkanlığı yapmış olduğu milletin neredeyse tamamına yakını Müslüman olunca onun da Müslüman olması ilk anda akla yakın olandır. Bir; ikincisi, ölünceye kadar bu şahsın nüfus cüzdanındaki din hanesinde İslam yazmıştır. Üç; kendi ağzından kamuoyunun karşısında, yani basının karşısında aynı şey, açıkça "Ben bir Müslüman değilim" cümlesi ifade edilmemiştir. Meselenin ayrıntılarına geldiğimizde göreceğiz; özel ortamlarda bu cümleyi birden fazla defa farklı tarihlerde, farklı yerde kullanmıştır. Ama şimdi bu gibi anlatımlar tarih metodolojisi açısından "İşte belki o ortamda bulunan iki üç kişinin uydurmasıdır" falan, yani bunlar ispat ifade etmez gibi değerlendirilebilir. E böyle bir söylemi de olmamıştır.
Girişte örnek vereceğim bir iki tane; gerçekten Müslüman olduğunu düşündürecek nitelikte birtakım veriler de elimizde var mıdır? Evet vardır. Hani saymadım şimdi bu kaç oldu, onun lehine bu anlamda sıraladığımız deliller. E bunlara bakarak arkadaşlar yani böyle bir program aslında lüzumsuz manasız, çünkü işte adamın bal gibi Müslüman olduğu ortada, öyleyse daha neyi soruyorsun denilebilir ama... Ama tabii bu işin aması var. Yani olayın soru kısmını oluşturan bölüm var. Girizgahtayım, az sonra ona geleceğim.
Üç diyeyim, şunu da ilave edeyim: Şimdi ben elhamdülillah bir Müslüman olarak Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ın "çoğalın" bütün ümmetine kıyamet kopuncaya kadar hitabı, emri, "çünkü ben mahşer meydanında başka peygamberlere ve ümmetlere karşı kendi ümmetimin çokluğuyla iftihar edeceğim" hadis-i şerifinden yola çıkarak; adı İsmet, Ahmet, Mehmet her neyse Ümmet-i Muhammed'in arkadaşlar bir kişi eksik olmasındansa bir kişi fazla olmasını her zaman için isterim. Yani olay tarihi çıplak gerçeklik değil de kişisel istek arzu noktasına geldiği vakit, ben şahsen İsmet İnönü'nün bir Müslüman olmasını ister miyim? Evet isterim. Ona ait bir özellikten ötürü değil, herkesin Müslüman olmasını istediğimden ötürü. Ama tabii istemek başka bir şeydir, çıplak maddi gerçek başka bir şeydir.
İşte bu noktada bir iki az önce dediğim gibi, yani "İsmet İnönü evet bir müslümandı" iddiasına, argümanına destek kazandırabilecek olan delilleri de terazinin öteki kefesine koyduğumuzda sıkıntı ortaya getiren bazı durumlar var arkadaşlar, birtakım tarihi bilgiler var. Şimdi bu andan itibaren ben sizinle onları paylaşmaya çalışacağım. Ve şunu da açık açık söyleyeyim: Ben bu programın ne başında, ne ortasında, ne sonunda "hayır İnönü Müslüman değildi, İnönü kafirdi" falan gibi bir söylemim de, bir iddiam da yok. Böyle bir şey zaten bizim bu Cumartesi Geceleri programının, yani "Resmi Tarihe Soruyoruz" programının özüne, mantığına, her şeyine ters düşer.
Çünkü ben burada kendime ait bir kanaatim varsa bile bunu en azından açıkça dile getirmiyorum. Sadece soru soruyorum, bir hüküm vermiyorum. Kendime göre bir sonucu ortaya koymuyorum. Diyorum ki; yani bu haftaki, bu geceki sorumuz bu, bununla ilgili resmi tarihin vereceği cevap mesela şu olabilir ama bu cevabı tartışmasız kesin gerçek kabul edebilmemiz için şimdi şu andan itibaren sıralayacağım şu tarihi bilgileri, verileri yani ne yapacağız, nereye koyacağız, nasıl yorumlayacağız? İşte bu bizim programımızı oluşturuyor. Eğer İnönü kesinlikle bir Müslümandı iddiasında ısrarlı olanlar, benim burada her birini aslında bir soru olarak ortaya koyacağım bu bilgileri İnönü'nün Müslümanlığı iddiasına halel getirmeyecek şekilde izah edebilirlerse, açıklayabilirlerse problem ortadan kalkar.
O zaman gene biz bir hüküm vermeyiz, sizler mesela diyelim müteakip haftalarda, programlarda bana böyle bir geri dönüş olursa kendi vicdanınızda kendi kararınızı verirsiniz. Benim ortaya koyduğum sorulara bakarsınız, onlara verilmiş olan cevaplara bakarsınız, onların ilmiliğine, tatminkarlığına bakarsınız. Dersiniz ki: "Evet, İnönü Müslüman mıydı diye soruldu, buna evet müslümandı diye düşünenler tarafından son derece ikna edici, yetkin, güçlü, bilimsel cevaplar verildi. Öyleyse nokta iş bitti, demek ki İnönü bir müslümandı." Ya da bugüne kadar olduğu gibi yani herhalde bu bizim 20. programımızı geçmiştir tahmin ediyorum, hiçbir cevap vermezler. E o zaman benim burada dile getirdiğim soruların cevaplarını arkadaşlar siz kendi vicdanınızda tartarsınız. Kendi cevabınızı kendiniz verirsiniz dedikten sonra uzun bir girizgah oldu ama yani bu konunun, bu haftanın hassasiyeti nedeniyle buna kendimi mecbur hissettim.
Mevzuya girebiliriz. Bir; şimdi birbirini tamamlayan iki tane lehte örnek. Taha Akyol, Sefa Kaplan, "Açık ve Gizli Oturumlarda Lozan Tartışmaları". Yani bu kitaptaki bu bölüm esasen meclis zabıtlarıdır, açık zabıtlardır. Ekim 1922; İstiklal Harbi henüz kazanılmış, daha saltanat bile kaldırılmamış, Lozan'a gidilmesine bir ay var. İnönü Meclis'te, Meclis kürsüsünde konuşma yaparken milletvekillerini İstiklal Harbi'nde şehit düşmüş askerlerin ruhuna Fatiha okumaya davet ediyor. Sayfa 32. Şimdi buna baktığınızda yani şu olayın kahramanı olan kişi Müslüman mı yoksa başka bir şey mi? Evet Müslüman, işte buraya koyduk. İki; Bilal Şimşir, "Lozan Günlüğü", sayfa 84. Lozan'a gönderilecek Türk heyetinin başı olarak İnönü seçilmiş. Lozan'a giderken yani Türkiye sınırlarından çıkıncaya kadar trenle, trenin durduğu her yerde halk işte etrafına toplanıyor falan, "hayırlı olsun", şehitler için halkı dua okumaya davet ediyor. E az öncekini tamamlayan bir şey. Yani buna baktığınızda "E bu insan Müslüman mı?" apaçık tabii besbelli Müslüman.
Şimdi buna dair arkadaşlar üçüncü bir örnek, yani burada son derece dürüst olduğumuz anlaşılsın diye bunları da zikrediyorum, Cuma namazı meselesi. Yalnız bu biraz sıkıntılı. Şimdi Sabri Yirmibeşoğlu "Askeri ve Siyasi Anılarım" kitabının 68. sayfasında diyor ki: "İnönü cuma namazlarını evinde kılardı, ister inanın ister inanmayın." Şimdi bunu biraz ben açmak mecburiyetindeyim, hem de konuya girerken şöyle bir rahatlamış hani biraz eğlenmiş oluruz, o da hakkımızdır diye düşünürüm. Önce kaynak tabii, yani Marx'ın dediği gibi "tarihlerden önce tarihçileri inceleyin". Bu bilginin kaynağı Sabri Yirmibeşoğlu kimdir? Emekli Orgeneral. Görev süresi içerisinde Özel Harp Dairesi Başkanlığı gibi (bugünkü Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın karşılığı eski hali), daha sonrasında da Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği gibi son derece kritik önemli iki görevde bulunmuş bir isim.
Ama Sabri Yirmibeşoğlu'nu arkadaşlar Türk kamuoyu başka iki bilgi üzerinden daha iyi tanımıştır. Bunlardan birincisi Fatih Güllapoğlu isminde bir gazetecinin yazdığı "Tanksız Topsuz Harekat" isimli kitapta yer alan bir röportaj. Orada 6-7 Eylül 1955 olaylarının bahsi geçerken çünkü özel harpçi ya bu, yani kendisini o itirafı yapmaya zorlayan görünürde bir sebep de olmadığı halde diyor ki: "Özel Harp Dairesi'nin bir faaliyetiydi." Tabii karşıdaki gazeteci şok oluyor. Çünkü 6-7 Eylül olayları arkadaşlar yani baştan aşağı bir hayvanlıktı diyemiyorum hayvanlardan utandığım için bana dava açarlar diye mahkemeyi kübrada, bir vandalizmdi. Tam bir vahşetti, tam bir barbarlıktı, dört dörtlük bir barbarlıktı. Şimdi yani "bu olayların faili bizdik, Ergenekon'du, Özel Harp Dairesi'ydi" diye kendi içeriden bir isim olarak itiraf ediyor. Gazeteci şok durumundayken ona da teyit ettiriyor, "sorarım size" diyor röportajda "gerçekten muhteşem bir operasyon değil miydi?". O zavallı da kekeleyerek "E evet yani paşam herhalde öyleydi" falan gibi bir şeyler söylüyor gene. Yani olayın bu kısmı tam manasıyla "ister inan ister inanma" bölümüne dahil bir hadise.
Şimdi bunun için de bir parantez daha açayım: Düşünün arkadaşlar böyle adamlar bir zamanlar Türkiye'de Özel Harp Dairesi Komutanlığı gibi, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği gibi son derece kritik yerlerde görev yaptılar. Allah memleketi bir kazaya belaya uğratmadı, uğratsaydı ve bunun emsali insanların sahip olduğu o yüksek akıl, zeka, dirayet falan derecelerini düşündüğünüzde; mesela onun böyle adam orgeneral yani şaka maka değil yani. Düşünün ki bu kuvvet komutanlığı yaparken o yıllarda Türkiye harbe girdi, bunun komutanlığını yaptığı orduda o cepheyi tutan esas kuvvet, yani ne hale gelirdik bilmiyorum çünkü zeka düzeyi bu işte.
İkinci arkadaşlar, Sabri Yirmibeşoğlu'nu meşhur kılan hadise; ispatlanamamış bir iddiadır tabii bu söyleyelim. 1988 Haziranı'nda rahmetli Turgut Özal'a ANAP kongresinde yapılan, Kartal Demirağ isimli bir eski terörist tarafından yapılan ve işte böyle parmağını sıyıran sadece bir kurşun, yani bu kapıdan döndü demektir. Suikastın arkasındaki gizli gerçek isim olduğu şeklinde bugüne kadar bizzat muhakeme edilmemiş, ispatlanmamış ama o gündür bugündür kamuoyunda dolaşan çok yoğun bir iddianın odağındaki isimdir Sabri Yirmibeşoğlu.
Şimdi bunları belirttikten sonra kaynak hakkında verdiği bilgiye geri dönelim. Çünkü mevzunun eğlenceli kısmı işte 6-7 Eylül ya da Özal suikastlı kısımları değildi. "Cumaları evde kılardı". Yani İnönü o kadar samimi bir dindardı ki böyle herkesin gözü önünde namaz kılmak suretiyle oy devşirmeye çıkmış biri gibi görünmemek için o ihlasının, samimiyetinin ifadesi cuma namazlarını herkesten gizli evinde kılırdı. E o zaman şimdi tabii yani adam ciddi ciddi bunu söyleyince kimse alınmasın, biz de bu bilgiyi şöyle devam ettirme hakkına sahip oluyoruz: Evinde kılardı acaba cemaat kim olurdu mesela? Cevriye Temelli annesi, yani folklorik anlamda son derece dindar bir kadın, ona geleceğim ayrıca. Bir de mesela Mevhibe İnönü eşi, o da folklorik anlamda dindar bir kadın.
Şimdi arkadaşlar arkanıza yaslanıp rahatlayın, şöyle derin bir nefes alın, hayalini kurun: İnönü başına sarığı sarmış, cübbeyi çekmiş, Pembe Köşk'ün bir salonunda arkasına Cevriye'yi (annesini) ve Mevhibe'yi (karısını) almış, "Allahu Ekber" diyor namaza duruyor. E bu vakit namazı da değil, cuma namazı hutbe okumak lazım. Demek ki yine çıkıyordu sehpanın üzerine, Cevriye'den ve Mevhibe'den oluşmuş olan o cuma cemaatine hutbe falan da okuyordu. Yani bu şimdi bana hiç kimse demesin "ya ayıp ediyorsun, dalga geçiyorsun, konuyu hafifletiyorsun". Ya bunu söyleyen öyle lambur lumbur birisi değil ki, Sabri Yirmibeşoğlu gibi bir adamın iddiası.
Tabii bu parantezi açtığımdan beri şimdi beni izlemekte olan bütün ulusalcılar şaşkın. Diyorlar ki "ya sen ne anlatıyorsun, işte adam cuma kılıyormuş, bunun eleştirilecek dalga geçilecek neresi var?". Şimdi bu gibi durumlara bakarak arkadaşlar ben bir kere daha şu kanaate varıyorum: Biz Müslümanlar bu memleketteki mücadelede bu ulusalcıları yeriz. Yani cehaletin ve aptallığın bu derecede mükemmel bileşimine sahip oldukları için arkadaşlar, eninde sonunda Allah'ın inayetiyle biz bu mücadeleden galip taraf olarak çıkacağız. Sahip olduğumuz artılar, nitelikler falan onu bir tarafa koyalım, bu karşımızdaki kitlenin şu hali nedeniyle dedikten sonra şimdi yavaş yavaş sorular kısmına geliyorum.
Cuma namazı ile ilgili elimizde bir bilgi daha var. Kolektif çalışma, "İslam'ı Uyandırmak" 2. cilt sayfa 429. 1940'lı yıllarda, yani bunun bir numara olduğu Milli Şef olduğu dönemde, Ürdün Kralı Abdullah'ın Türkiye'ye bir resmi ziyareti var. Bu resmi ziyaret içerisinde cuma günü de var. Kral Abdullah İstanbul'da cuma namazı kılmak istiyor, beraberler. İşte camiye gideceği vakit diyor ki İnönü'ye "hadi sen de gel beraber gidelim, cuma namazını kılalım". Şimdi İnönü tabii camilerde hani gösteriş olsun diye böyle dini istismar falan havasına girmemek için evde kılıyor ya Mevhibe ile Cevriye'ye imam olaraktan, o yüzden gitmiyor Kral Abdullah'la beraber. Ama gitmeme gerekçesi olarak Abdullah'a söylediği ilginç: "Gençler benim camiye girmeme müsaade etmiyor" demiş. Dolayısıyla Sabri Yirmibeşoğlu denilen bu yüksek zeka ürünü zevatın vermiş olduğu bilgi burada biraz şerh edilmiş oluyor. Demek ki İnönü niçin camide kılmayıp Cevriye ve Mevhibe'ye imamlık yaparak cumaları her hafta evde gizlice kılıyormuş? Çünkü gençler, yani o günün Türk gençleri (bunu elit gençler olarak anlayın, üniversite talebeleri olarak falan anlayın) İnönü'nün cuma namazı kılmaya camiye gitmesine müsaade etmiyorlarmış. Arkadaşlar bu ikisini birleştirdiğimizde mesele daha genişlemiş ve aydınlanmış oluyor.
Şimdi soru kısımlarına doğrudan geçtim. Artık hızlı hızlı gideyim çünkü bu hafta da bu mevzuyu bitiremeyeceğiz. O yüzden Allah nasip ederse önümüzdeki cumartesi İnönü Müslüman mıydı başlıklı soruları sormaya devam edeceğiz. K. Bahadır Küçükalcan, "Demokrat Parti Döneminde Milliyetçi Hareketler", sayfa 430'lu yıllarda Nihal Atsız'ın iddiası: "İnönü gençliğinden beri dinsizdir." Necip Fazıl Kısakürek, "Vesikalar Konuşuyor", sayfa 169. Fevzi Çakmak diyor ki: "İnönü askeri okuldayken abdestsiz namaz kılardı." Yani onların döneminde askeri okullarda beş vakit namaz mecburi ama diyor İnönü kılmama durumunda olmadı çünkü takip ediliyor mecbur, bu namazları abdestsiz olarak kılardı.
Ve şimdi bunu şerh edecek mahiyette Necip Fazıl'ın "Hücum ve Polemik" kitabından bir alıntı okumak istiyorum. Biraz sert köşeli yani Necip Fazıl'ın bildiğiniz klasik üslubuna uygun, içinde bu askeri okullarda abdestsiz namaz kılma meselesi de var. Bu alıntı arkadaşlar 29 Aralık 1950 tarihinde o sırada Necip Fazıl'ın yazmakta olduğu süreli yayınlardan birinde çıkmış olan bir makale, aynen okumak istiyorum: "İsmet İnönü ve Müslümanlık" yani tam bizim bu programın konusu sorusu. "Müşir Fevzi Çakmak tarafından bize bilfiil ve bizzat anlatıldığına göre bir zamanlar talebesi bulunduğu Tophane-i Amire'de (Topçu Okulu'nda yani sınıf okulu, Harp Okulu'nu bitirdikten sonra gittiği Halıcıoğlu'ndaki sınıf okulu) sırf zabitleri görsün diye koridorlarda seccadesini serip namaz kılacak kadar ulvi (yanında ünlem işareti) bir seciye taşıyan İsmet İnönü, zamanına göre dindar ve zamanına göre dinsiz görünmekten başka hiçbir rolü olmamış bir mürailik yani iki yüzlülük ve münafıklığın mensubu korkunç bir Allahsızdır. İrsali ve ispatı: Kılıçoğlu Hakkı isimli eski mebuslardan, bir zamanlar Büyük Doğu'ya haftada 3-5 mektup yazmak alışkanlığındaki ihtiraslı Allah ve peygamber düşmanını herhalde hatırlarsınız. İşte bu adamın bir zamanlar İzmit'te çıkardığı Hür Fikir isimli bir gazetesi vardı. Bu her vasıf dışı adam bu gazetede bir tefrika kaleme alarak Birinci Cumhur
Osman Yüksel Serdengeçti "Gülünç Hakikatler" kitabının 71. sayfasında diyor ki: "İnönü Mevhibe ile evlendiğinde gerdek gecesinde, gerdek odasında seccadeyi tekmeledi." Yani o dönemde adet, bugün için bile hala dindar çevrelerde adettir: Gelin hanım gerdek odasında damat beyi bekler, oraya bir seccade serilmiştir, damat bey abdestli olarak gelir, ilk önce o seccadede yani o evliliğin hayırlı uğurlu bereketli Allah'ın rızasına mazhar olabilmesi düşüncesiyle iki rekat namaz kılar, selam verir, karı koca hayatları ondan sonra başlar. Adet bu. Bu adet icabı diyor İnönü'ye de bir seccade serilmişti, o Mevhibe'nin yanına girdiğinde gerdek odasına "bu da ne ola ki" diyerek seccadeyi tekmeledi. E bu durumda namaz kıldığını falan düşünemeyiz. Tabii tekrar belirteyim bunlar arkadaşlar iddialardır. O gece Mevhibe ile İsmet'in bulunduğu gerdek odasında başka hiç kimse yoktu. Osman Yüksel Serdengeçti kitabına böyle bir iddiayı almış. Dolayısıyla tarih metodolojisi açısından "evet biz de oradaydık gözümüzle gördük tekmeyi vurdu" diyebilecek kesinliğe sahip olamayız. Peki yani o zaman buna tamamen yalan ve iftira gözüyle mi bakacağız? Zira burada tarih metodolojisi şunu der: Burada söz konusu olan parçayı olayın bütününe uyarlayın. Olayın bütününe; başından sonuna kadar İnönü'nün İslamiyetle olan ilişkisi. Bu parça olayın bütününe eğer oturuyorsa, uyuyorsa biz o sırada ona gözümüzle şahit olmuş olmasak bile yani düz mantıkla yürüttüğünüzde bunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Bu bilginin doğru olma ihtimalinin daha güçlü olduğunu gösterir. Ama hayır, yani diyelim ki İnönü'nün hayatının bütününde ortaya koyduğu tavır son derece dindar biri olduğu şeklindedir, arada böyle bir bilgi anekdot vardır, deriz ki "burada bir zıtlık bir uyuşmazlık var, bu bilgiyi bu uyuşmazlığa rağmen ciddiye almamızı gerektirecek çok kuvvetli bir delil ortaya konmadığı müddetçe (yani parça bütün birbirine uymadığından ötürü) biz bunun doğru olacağına pek ihtimal vermeyiz". Bunu da belirtmiş olalım kendi dürüstlüğümüzün gereği olarak.
Şimdi İstiklal Harbi yıllarından bir örnek. Kaynağımız gene sağlam: Uluğ İğdemir. Uluğ İğdemir kim arkadaşlar? Yanılmıyorsam 52 sene Türk Tarih Kurumu başkanlığını devam ettirmiş olan bu anlamda bir figür. Yani 1930'lu yıllarda Atatürk Türk Tarih Kurumu'nu kurdurduğunda kendi eliyle bunu Türk Tarih Kurumu'nun başkanlığına oturtmuş, 52 sene bu adam kesintisiz Türk Tarih Kurumu başkanlığına devam ettirmiş. E şimdi böyle olunca yani Uluğ İğdemir işte şeriatçı Atatürk düşmanı yobaz mıydı yoksa şu muydu sorusunu herhalde vakit kaybetmeyelim. "Yılların İçinden" isimli anı kitabı. Kitabın yayıncısı da gene Türk Tarih Kurumu. Tabii yani 52 sene o kurumun başında oturursanız doğal olarak yazdığınız kitapları da o kuruma yayınlatırsınız. Hatta bu adam 50'li yıllarda döneme göre çok modern güçlü matbaa tesisleri getiriliyor Amerika'dan, yani piyasaya da iş yapıyor Türk Tarih Kurumu büyük para kazanıyor. Mesela Uluğ İğdemir matbaa müdürü olarak oğlunu tayin ediyor. Kuvvetli bir antipatiydi yani başka bir şey demiyorum.
Şimdi diyor ki bu Uluğ İğdemir, İstiklal Harbi yıllarında İnönü'nün söylediği bir söz olarak (hatta özgün kaynağı da vereyim onun alıntıladığı: Milli Şefimiz İsmet İnönü'nün Üç Nutku, Ankara Maarif Matbaası 1945 yani İnönü hala Milli Şef, ikinci bası 29. sayfa, buradan alıntılamış o da): "Eğer muharebe meydanında bulunan bir adam muvaffakiyeti kazanmak için, başarılı olmak için arkadaşlarına bilakis dua etmeyi, şu veya bu tarzda kendini avutmayı söylerse o adam elbette yalan söyler ve o idare memleketi belaya sokar." Yani savaş sırasında diyor galip gelmek için dua etmek bir yalandan ibarettir ve bu halin yaygınlaşması, devamı o memleketin başının belaya sokulması demektir. Hüküm vermiyorum, bilgi bu kaynağıyla beraber. Sorum da şu: Bu sözün sahibi olan kişi (adına nokta nokta koyun, İsmet İnönü falan yok), X kişi Müslüman mıdır değil midir? Onun kararını siz vereceksiniz.
Ben devam ediyorum. Kazım Karabekir Günlükleri 2. cilt sayfa 872. Tarih 1923'ün Ağustosu. Yoğun olarak "Hristiyanlaşalım" toplantıları yapılıyor, Cumhuriyet'in ilanına hazırlıkları yapılıyor. "İsmet benim de bulunduğum Meclis'te dedi ki" diyor "hocaların tamamını idam edelim". "Ezanın Yasaklı Yılları" (edisyon yani kolektif çalışma) sayfa 33. Aynı dönem aynı ay 1923 Ağustosu yahut ondan bir iki ay öncesi, bir bakayım sayfa 33 arkadaşlar Kazım Karabekir anlatıyor, evet 19 Ağustos 1923. Yani işte dediğim gibi "Hristiyanlaştıralım Türk milletini" planları yapılıyor. Bir diğer taraftan Cumhuriyet'in ilanına hazırlıkları yapılıyor ki hani çok birbirine oturan şeylerdir. O arada 19 Ağustos 1923 tarihinde de Mustafa Kemal'in de bulunduğu bir yemekte İnönü ilginç bir inkılap hamlesinden bahsedecektir: "İnönü 'hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız, bugünkü kudret ve prestijimizle bu inkılabı yapama
Sene 1965. Şimdi kronolojik sıraya göre gidiyorum arkadaşlar. Sözün söylendiği tarih 65 ama konu 1924 Mart, hilafetin ilga edilmesi. Kitap: İsmet İnönü; Konuşma, Demeç, Makale, Mesaj ve Söyleşileri 1965-1967, İlhan Turan hazırlamış, sayfa 177. 65 senesinde Meclis kürsüsünde zannediyorum (hafızamda öyle kaldı) yaptığı bir konuşmada açık açık "hilafetin ilga edilmesi" diyor "şeriatı kaldırmak içindir". Yani tabiri diğerle "biz hilafeti İslam'ı kaldırmak için ilga ettik". Çünkü şeriat ve İslam eş anlamlıdır. Şimdi "bizim açık açık İslam'ı kaldırmak gibi bir hedefimiz vardı" diyen bir insan, adı her ne olursa olsun Müslüman mıdır başka bir şey midir?
Ayşe Hür, "Mustafa Kemal Atatürk Döneminin Öteki Tarihi" 2. cilt sayfa 15 (ki bu özgün kaynak değil yani bakayım onun da alıntıladığı kaynağı söyleyeyim arkadaşlar size). Mevzu esasen dil devrimi. Evet özgün kaynak: 9 Ağustos 1953 tarihli Dünya Gazetesi, yani Falih Rıfkı Atay'ın sahibi ve başyazarı olduğu gazetede İnönü tarafından verilmiş bir demeç ya da onun imzasıyla yayınlanmış bir makaleden alıyoruz. İnönü diyor ki: "Yeni harfler Türk milletini bir kültür aleminden başka bir kültür alemine nakletmiştir. Eski harfler Arap kültür ve medeniyetinin sembolü (yani burada artık 50'li yılların da etkisiyle açık açık İslam diyemiyor da Arap diyor bence) ifadesi ve istila vasıtasıydı." Bu mantığa göre Latin harfleri de Avrupa'nın sembolü ve istila vasıtasıdır arkadaşlar, çünkü Göktürk alfabesini almadık. "Yeni harflerle kazandığımız en önemli bir netice Orta Çağ'dan çıkıp 20. asrın medeni toplumuna girmemizin en tesirli aracını elde etmiş olmamızdır." Yani ben bunu şöyle anladım: Orta Çağ karanlığı İslam.
Şimdi aynı mevzu, hani bu eğer bazılarına yeterli gelmediyse zannediyorum şu yeterli gelir, hani bu da yeterli gelmezse tabii Allah'tan şifa dileyeceğiz. Hatıralar. Hatıralar kitabının yazarı kimmiş arkadaşlar? Evet kendi hatıraları. 1. Cilt, Bilgi Yayınevi edisyonu diyor ki: "Cumhuriyet devrinde biz laikliği koyduğumuzda o zaman şeriatla aramız esasından açılmış oldu. Daha başka bir tabirle Türkiye'de ilk defa şeriata açıkça biz karşı çıktık. Doğru, fakat esefle belirtmek gerekir ki bizim zamanımızda ve bizden sonra gelenler arasında da şeriata sahip çıkanlar oldu." E paşam bu millet 1000 senedir Müslüman. "Bugün hala şeriata dayanarak politika yapmak istiyorlar." Doğru böyleleri var ama şu yanlış anlaşılmasın: Dini politikanın emrine vermiyoruz biz Müslümanlar, politikayı dinin emrine veriyoruz bunu da ilan ediyoruz, iftihar ediyoruz. Sayfa 145'ten naklettik.
Şimdi geldik arkadaşlar Semih Kalkanoğlu isimli (çok da bilinmeyen biri tarafından ama hani tam bir İsmet İnönü goygoycusu) "İsmet İnönü: Din ve Laiklik" kitabının 246. sayfasından nakletmeye. Mevzu arkadaşlar Erdal'la Ömer'in sünnet düğünleri. 1972'de CHP'den ayrıldıktan sonraki günlerde Hayat Mecmuası'nda Şemsi Kuseyri'nin kaleminden yayınlanan anılarından Paşa'nın şu ilginç olanını bizzat Kuseyri'den dinlemiştim: 1930-31'lerde İnönü başbakandı. Bir gün İsmet Paşa ortalıkta görünmemişti, başbakanlığa uğramamış, kimse de nerede olduğunu bilmemektedir. Merakta kalan Mustafa Kemal pembe eve gidiyor. Bir de bakıyor ki İnönü evinde ve sessiz sedasız iki oğlunun sünnetlerini yaptırıyor. Bu töreni en yakınlarına bile duyurmamış, yalın ve din gereklerinin de yerine getirilmesinin sağlandığı bir sünneti böyle evinde gerçekleştirmiştir. Niçin? Yani şimdi Allah rızası için ulusalcı bile olsanız şu lafı söylemeyin: "Dini istismar etmiş havasına düşmemek için." Hani bütün şunlardan sonra bir ulusalcı böyle bir gerekçe ileri sürerse ve eğer erkek ise ben ona sorarım: Yani anan baban seni sünnet ettirdiğinde bunu İsmet gibi 40 kilidin altında gizli mi yaptırdılar yoksa davul zurnayla mı yaptırdılar? Davul zurnayla yaptırdılar. Öyleyse İsmet gerçek Müslüman, senin anan baban riyakar mürai. Çünkü bu mantıktan o çıkıyor ya. Yani %99'u Müslüman olan bir memlekette bir insan erkek evlatlarının sünnetini niçin 40 kilit altında... Düşün Atatürk'ün bile haberi yok. Yani bu demektir ki herhalde "Kambur Rıza"ya da halk arasında öyle deniliyor, öz kardeşi haber vermemiştir, sadece ev halkı biliyor. Ya bu derecede gizliliğin saklılığın sebebini... Şimdi ulusalcılar diyecekler ki "gizli saklı her neyse yaptırmış mı yaptırmış, e bu da onun dolayısıyla Müslüman olduğuna dair bir karine". Evet. Ben hüküm vermiyorum, "müslüman değildi" demiyorum da ama hani düşündüğümüzde akla şu ihtimalle gelir: O evde bir ana var ki yani Cevriye Harbi eli maşalı bir anaydı ve folklorik anlamda dindar bir Osmanlı kadını. Mevhibe karısı da öyle yani. Şimdi böyle herkesten saklayarak 40 kilit altında yaptırılmış olmasının dayanağı bence İsmet, ama gene de yaptırılmış olmasının dayanağı o eli maşalı anayla o folklorik anlamda dindar hanım. Yani tabii bu mevzunun o çocukların yetişkinlik ve işte evlilik dönemine ait başka sebepleri de vardır da arkadaşlar biz nezahetimizi zedelememek için olayın o boyutuna girmiyoruz. Hani şu kadarını söyleyeyim diyeyim ki diyelim ki yaptırmadı, e yani bunlar evlenecek yarın öbür gün gerdeğe girecek falan artık ötesini siz takdir ve tasavvur edersiniz. Skandal olurdu yani.
Evet. Türkçe ibadet teşebbüsü İnönü'nün arkadaşlar. Mehmet Doğan "1932: İnkılap Yılı" isimli kitaptan (ama kimse heyecanlanmasın yani Mehmet Doğan işte 'gericiydi Atatürk düşmanıydı' falan diye çünkü özgün kaynak farklı) okuyoruz sayfa 112: "Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in vasıta olması ile Diyanet Reisi yapılan Şerafettin Yaltkaya'dan beklenenin bu olduğu belirtilmektedir: Kur'an'ın Türkçeleştirilmesi, Arapçasının yok edilmesi, camilerde namazların Türkçe Kur'an-ı Kerim meali ile kılınması (yani Allah'ın kabulü açısından kılınmaması manasına gelecekti bu). Bunun için sık sık Hasan Ali ile birlikte Çankaya Köşkü'ne çıkarmış, ömrü yetmediği için sonucuna ulaşılamadığı söylenmektedir. Esasen 1942-1947, 5 yılda az değildir. Bir atlama oldu kronolojide, geri döneceğim. Bu durumda başka sebepler üzerinde de durulabilir. Asıl ilgi çekici olan Yaltkaya'nın ölümünden sonra reis olan Ahmet Hamdi Akseki'nin Cumhurbaşkanı tarafından davet edilerek Türkçe ibadet projesinin uygulanmasının talep edilmesidir. Bu konuda kesin karar ve azim vardır. İnönü herhalde 'bu devrim olacak ibadetler Türkçe yapılacak' demiş. İşte burada geldik mi bak mesela, yani bugün bir iki tane bana öyle mesaj da geldi Twitter'da, diyor ki 'sana ne Allah'la kulun arasına niçin giriyorsun?'. E bu adam bu olay olduğu sırada 18-19 milyon bu memlekette yaşayan Müslümanların her birinin teker teker kendi Rabbiyle arasına giriyor ya, hepsi adına kararı o veriyor. Bundan sonra diyor bu memlekette insanlar namazı Kur'an metnini okuyarak kılmayacak, onun Türkçe mealini okuyarak kılacak. Yani onunla da tabii namaz olmayacak, öyle yatıp kalkmış olacak.
Hamdi Efendi meselenin önemli olduğunu, tatbik kabiliyetinin incelenmesi gerektiğini söyleyerek savsaklamak ister. Fakat İnönü tahkik olunacak tarafı olmadığını, Şerafettin Efendi'nin (o da Şerafettin Yaltkaya, bu işi kotarmak üzereyken önceki Diyanet İşleri Reisi olarak bir gırtlak kanseri neticesinde çok agresif hızlı ilerleyen bir iki ay içerisinde ukbayı intikal ediyor yani isterseniz bir hikmet bağlantısı düşünebilirsiniz, ben şahsen düşünüyorum). Evet, 'Şerafettin Efendi'nin bunun caiz ve uygun olduğunu bildirdiğini, birçok sureleri tercüme ettiğini söylemiş. Sizin için yapılacak uzun bir şey yoktur' demiş. Bu kararlılık üzerine Akseki istifadan başka yol olmadığını düşünür. Bu Müslüman mıdır değil midir? Tahrif Hareketleri 1. cilt rahmetli Kadir Mısıroğlu'ndan okuyoruz arkadaşlar. Sorumuzu unutmuyoruz Haklısınız, önceki düzenlemede akışı sağlamak adına konuşmacının duraksadığı yerlere çok küçük bağlaçlar veya "yani" gibi ifadeler eklenmiş olabilir. İstediğiniz üzere, paylaştığınız metne sadık kalarak, kelime eklemeden, sadece bariz konuşma bozukluklarını (kelime tekrarlarını) temizleyerek ve paragraflara bölerek hazırladım:
İnönü Müslüman mıydı?
Burada ne demiş? Sebilürreşad dergisinin 1958 tarihli 60. sayısından alıntılıyor. Eski büyükelçilerden Tevfik Kamil Koperler Bey'in muhterem eşleri anlatıyor. Tevfik Kamil Koperler, tek parti döneminde büyükelçilik yapmış bir isim. 1933 senesiydi. Eşim Sofya Büyükelçisiydi. İnönü başkanlığında hükümet erkanı ve milletvekilleri ziyaret için Sofya'ya gelmişlerdi. Biz onları karşılamak için birlikte trenle Varna'ya gidiyorduk. Partinin, CHP genel sekreteri Recep Peker bizim kompartımana geldi. Hasbihal arasında zevcim dedi ki: "Günden güne maneviyat çöküyor. Biraz da maneviyatı geliştirmeye hizmet etseniz." Hiç unutmam, o alaycı bir şekilde güldü ve elini kocamın omzuna koyarak, "Ne kadar toysunuz Tevfik Bey" dedi, "hâlâ böyle şeyler düşünüyorsunuz. Biz 30 sene sonra gençliğin kafasını Allah ve peygamber gibi boş laflardan ve kavramlardan kurtarmış olacağız."
Şimdi derseniz ki ama burada Tevfik Kamil Koperler’e bu sözleri söyleyen İnönü değil. Ben derim ki acele etmeyin arkadaşlar. Sene 1937. İsmet Paşa başbakan olarak Yugoslavya'yı ziyaret ediyor. Saraybosna'da bir camiyi ziyaret etmesi teklif ediliyor, reddediyor. Derin Tarih Dergisi, Temmuz 2014 tarihli 28. sayı, 106. sayfa. Boşnaklar şok oluyorlar. Türkiye'nin Müslüman Başbakanı yaptığı yabancı bir ülkede, Müslümanların yaşadığı bir bölgede bir cami ziyaretini niçin reddeder? Dini istismar etmiş gibi gözükmemek için mi? Yani çok samimi bir Müslüman olduğu için mi? Karar sizin.
Milli şef dönemine geldik arkadaşlar. 10 Kasım 1938, Atatürk öldü. Ertesi gün İnönü Cumhurbaşkanı oldu. 12 sene devam edecek olan onun cumhurbaşkanlığında milli şef dönemi başladı. Sene 1939, üniversite gençliği İstanbul'da "Din Eğitimi Kabul Edilemez" başlıklı münazara düzenliyor. Hıfsı Topuz, "Elveda Afrika Hoşça Kal Paris", sayfa 75. Kimse bugünle karıştırmasın. İstanbul'da bir kısım üniversite gençleri kendi aralarında bu başlıkta bir program düzenlemişler derlerse, bundan Ankara Çankaya'da oturan cumhurbaşkanının ne kabahati var haberi bile yoktur diyorsanız arkadaşlar, CHP tek parti Türkiye'si hakkında kırdaki bir taş parçası kadar bile bilgi ve kanaat sahibi değilsiniz demektir.
Emrah Şimşir, "Laiklik Teorileri Açısından 1938-1950 Dönemi Türkiye'sinde Laiklik Anlayışı", sayfa 99. 1939 yılı, İnönü İslami Eğitimin yok edileceğini teyit ediyor. Açık açık söylüyor. İnönü'nün 1939'da öğretmenlere hitaben yaptığı şu konuşmadan da saptanabilir: "Sizin vereceğiniz terbiye dini değil milli olacak." Bu tarih itibarıyla Türkiye'de bütün okullarda, bütün kademelerde bütün şekilleriyle İslami eğitim din dersleri yok edilmiştir. Sonuncusu bu tarihte, en son sadece 3 yıllık köy ilkokullarında bir senenin yarım dönemi kadar bir din dersi vardı. 1939 senesinde müfredattan o da kaldırıldı. Bu tarihte ne ilköğretim, ne orta öğretim, ne lisans, ne lisans üstü Türkiye'de İslami eğitim hiçbir yerde verilmiyor. Hiçbir şekilde böyle bir ders yok. Çok dindar olduğu için mi acaba yaptı bunu? Sorun ulusalcılara. "İnönü çok dindar bir Müslüman olduğu için bütün din derslerini yasakladı" cevabını almazsanız gelin benden hesap sorun. İşte biz bunlarla uğraşıyoruz. O yüzden bu kafada arkadaşlar saç kalmadı, yoldum çünkü hepsini.
İnönü döneminde okullarda din eğitimi propagandası diyemeyeceğim, yok. Peki bunun yerine başka bir şey var mı? Mehmet Güneş, "Zaman-ı İsmet ve Sonrası". Nitekim Zaman-ı İsmet'te okuduğumuz kitaplarda Osmanlı padişahlarının tümü vatan haini. Az sonra buna geleceğim. Fatih'e düşman mesela, Fatih Sultan Muhammed tabii büyük kabahat işledi, İstanbul'u fethetti ya. O yüzden biliyorsunuz İnönü'nün manevi torunları da Haziran 2013 Gezi olaylarından bugüne kadar fırsat buldukça İstanbul'da duvarlara "Zulüm 1453'te başladı" diye yazıyorlar. İşte cins cinsini çekiyor.
Peygamberimiz Hazreti Muhammed ise bir Arap filozofu olarak gösteriliyordu. İlkokulun son sınıfındayken bir arkadaşımız kalkmış öğretmene sormuştu: "Öğretmenim Allah var mı?" Öğretmenimiz çok düşündükten sonra cevap verdi: "Git babana sor, bana sorma." Oysa bu öğretmenimiz gayet dindardı. Ne var ki yaratıcıların şerrinden emin olmak için kendisine geri kafalı yaftasının takılmaması için "Allah var" diyemiyordu. Bizden önceki devrede yeni millet imalatçılarından olan bir başöğretmen ise ceplerini kınalı şekerlerle doldurur, okulun bahçesinde çocuklara "Allah'tan şeker isteyin" derdi. Sabiler bağırırlardı. Gökten şeker yağmayınca da bu defa başöğretmen kendisinden istemelerini söylerdi. Ve çocuklara avuç avuç şeker saçtıktan sonra "İşte gördünüz ya ben varım ve istediniz size şeker verdim. Allah olsaydı o da verirdi. Demek ki yok" diye ders verirdi. Bu o yıllarda iki ülkede eğitim müfredatında çok yoğun uygulanan bir tekniktir. Birincisi ve bu tekniğin mucidi Stalin Rusya'sıydı. Bizimkiler oradan kopyalamıştır.
M. Yılmaz, Y. Doğan, "Cumhuriyet Döneminde Sansür 1923-1973". İslami eserlere İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı döneminde uygulanan sansür. Sayfa 83. Gerek inkılaplara muhalefet edici gerekse eskiye dönüş özlemi ile yapılan yayınlara karşı titizlik gösterilmiştir. Bu bağlamda İstanbul'da basılan ve İsmail Nazım Ergenel tarafından yazılan "Enam-ı Şerif" adlı broşür toplattırılmıştır. Enam-ı Şerif biliyorsunuz Kur'an-ı Kerim'in bir parçası. Yine aynı konuda İstanbul'da Mustafa Kocabaş tarafından yazılmış olan "Din Kılavuzu" adlı eser zararlı yazılar taşıdığı anlaşıldığından; "İman ve Amel" adlı kitap, "Ayet, Hadis ve Ahlaki Öğütleri içeren Arapça Levhalar", "Dua Mecmuası" adlı broşür ve "Mevlid-i Nebi" adlı kitabın satışının yasaklandığını görüyoruz. Dini propaganda başlığı altına girebilecek veya irticai propaganda olarak değerlendirilen yasaklamalar da vardır. Bunlar Said-i Nursi tarafından Arap harfleri ile yazılmış olan "Mucizatül Kur'an", "Asa-i Musa" ve yine aynı kişi tarafından yazılan "Gençlik Rehberi" adlı kitaplara getirilen yasaklamalardır. Eşref Edip tarafından yazılan ve İstanbul'da basılan "Çocuklarımıza Din Okuma Kitabı"nın okul kitabı sayılabilecek bir şekil verilmiş olmasından dolayı dağıtılmasının yasaklanmasına ve mevcutlarının toplattırılmasına karar verilmesi dışında Kemal Pilavoğlu tarafından yazılan "Din Rehberi" adlı kitabın da yasaklandığını görüyoruz. Bu isim ve bu içerikteki kitapların yasaklanması, bir şekilde yayınlanmış olanların toplattırılması İnönü'nün dindarlığının gereği miydi?
Hüseyin Karakuş, "100 Soruda Köy Enstitüleri". Köy enstitülerinde çok yoğun olarak o yıllarda kullanılan, okutturulan talebeye bir kitap var. Kitabın ismi "Tanrı...?" yani üç nokta ve soru işaretine baktığınız vakit tanrı sorunsalı, tanrı muamması, tanrı var mı şeklinde anlaşılır. Kitabın içeriği tanrının baştan aşağı olmadığı tezini ispatlamaya yönelik bir sahte bilim eseri. Görünüşte felsefi, bilimsel içerikli bir kitap. Bu kitabın İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde özellikle köy enstitülerinde çok yaygın, çok önemsenerek talebeye okutturulmuş olması işin bir tarafı. Düşünün ki o yıllarda Türkiye'de serbest yayıncıların İslami eser basmasına müsaade edilmiyor. Bir şekilde basılıp dağıtılmış olanlar tespit edilir edilmez toplattırılıyor. Dini eğitim, İslami eğitim bütün okullarda, bütün seviyelerde bitirilmiş vaziyette ama tanrının olmadığını ispat eden kitaplar yoğun olarak devlet okullarında öğrenciye okutturuluyor. Buraya kadar olan kısım tek başına skandaldır demeye yetecek idi ama bitmedi. Kitabın yazarı Zühtü Uray. Zühtü Uray, cumhurbaşkanlığı genel sekreteri. Genel sekreterliğini yapmış olduğu cumhurbaşkanının adı da İsmet İnönü. Hadi Namık Kemal Zeybek çıksın şimdi desin ki İnönü çok büyük bir veliydi desin.
Zeynep Özcan, "İnönü Döneminde Dini Hayat". Sayfa 272. Karadeniz bölgesinden özellikle Trabzon ve Rize olaylarında jandarmaya sus payı verilmek üzere koyun kuzu kesildiği ve jandarmanın cebine önemli ölçüde harçlık bırakıldığı darbımesel olarak dilden dile dolaşmış. Bu nedenle de Trabzon Of tarafında "kurbanlık koyun da kalmadı" tabirinin jandarmalara kesilen sus payının çokluğuna işaret etmek üzere kullanıldığı belirtilmiştir. Kur'an kurslarına dokunmasınlar diye. Sayfa 307. 1950'lere kadar Kur'an ve Arapça eğitiminin yasak olmasına bağlı olarak eski yazı ile basılan eserlerin satımının da yasaklanması geçimini bu işten sağlayan kişilerin farklı tedbirler almasına yol açmıştır. Gezici kitapçılık yapan ve eski yazılı kitaplar sattığı için jandarma takibine uğrayarak şiddete maruz kalan Çavdar Hoca adındaki şahsın bu konuyla ilgili olarak bulduğu çözüm zekicedir. Zira Çavdar Hoca el altından kitapları satarken İnönü ve Celal Bayar'ın büyük çerçeveli resimlerini elinde tutarak jandarmanın baskısından bu yolla kurtulmaya çalışmıştır. İnönü devrinin nazar boncuğu İnönü resmi. Yine dönemin şahitlerinden Sara'nın anlattığına göre gizli Kur'an öğrenimi esnasında jandarmanın geldiği haber alınınca bütün Kur'an nüshalarının caminin tavan arasındaki boşluğa gizlenip oyun oynanmaya başlanması, hatta bir jandarma baskınının haber alınmasıyla hocanın telaşla cebinden çıkarıp kavalını çalmaya başlaması örnek olarak gösterilebilir. Şerrinin korkusundan, az önce talebeye köy camisinde kaçak Kur'an dersi vermekte olan hoca jandarma içeri girdiğinde talebeleri oyun oynar vaziyette gösteriyor. Cami imamı da cebinden kavalı çıkarmış, caminin ortasında kaval çalıyor.
Asım Us, hatıra notları. Sayfa 583'te 1943'te İnönü ikinci bir hamle yaparak ibadeti Türkçeleştirmekten bahsediyordu. Dücane Cündioğlu, "Bir Kur'an Şairi", sayfa 408. 1943 Şerafettin Yaltkaya vasıtasıyla ibadeti Türkçeleştirme projesi tekrar ele alındı. Kadir Mısıroğlu, "Tahrif Hareketleri", sayfa 343. Kendi cumhurbaşkanlığı döneminde ikinci bir defa olarak İnönü'nün ibadeti Türkçeleştirme teşebbüsü. Şimdi camilere sıra geldi. Sinan Meydan, "Cumhuriyet Tarihi Yalanları", 2. cilt, sayfa 591. Herif diyor ki hiç utanmadan: "İnönü camileri kapatmadı. Sadece mukaddes emanetlerin deposu olarak kullandı." E mukaddes emanetlere depo düşündüğünüzde de herhalde camiden daha uygun bir yer yoktu. Soyut olarak doğru. Ama bu işte ben ve emsalim iftiracı, yobaz tipler tarafından "İnönü camileri kapattı" diye bir iftiraya konu oldu. Halbuki olayın doğrusu o değildi, buydu. Şimdi bunun üstünde duracağım.
1941 senesi baharında Almanlar Balkanları istila etti. Alman istilası ihtimaline ve tehdidine karşı hükümet halkı gönüllü olarak İstanbul'u boşaltmaya davet etti. On binlerle ifade edilecek sayıda insan İstanbul'u terk etti. O sırada İstanbul'daki Topkapı Sarayı müzesindeki mukaddes emanetler de aynı sebepten Anadolu'ya nakledildi. Akşehir'de bir camide bunlar muhafaza altına alındı. Bu anlamda bir olay var mı? Var. Ama 27 sene CHP Tek Parti döneminde camilikten çıkartılmış cami sayısı o dönemdeki mevcut sayısının %50'sinin üzerinde. Rakama vurduğunuz vakit 2500-3000 arasında cami ve mescit kapatıldı, satıldı, yıkıldı. Sinan Meydan diyor ki: "O tarihte mukaddes emanetler Akşehir'de bir camiye taşındı, bütün olay bundan ibaretti." Yani 1 = 2500. Yuh diyorum ben de.
Münevver Ayaşlı, "Geniş Ufuklara ve Yabancı İklimlere Doğru", sayfa 249. Erzurum'da eski eserler harikulade güzeldi. Ne yazık ki Çifte Minareler harap maharap. Ulu Cami de askeri bir depo idi. Büyük kayınpederim Esat Muhlis Paşa'nın yaptırmış olduğu cami de bir askeri depoydu. Gidip gördüm. Depo diye kullanılan caminin içinde eski saç sobalar, dikenli teller, boş tenekeler vardı. Bir eskicinin bile satın almayacağı hurda eşya. İzzet Aksalur Paşa'ya çok rica ettim: "Ne olur paşam bu camiyi cemaate açsanız." Paşa beni sevdiği halde "yok olmaz" dedi.
Haldun Derin, "Çankaya Özel Kalemini Anımsarken". Haldun Derin, Atatürk'ün de İnönü'nün de Cumhurbaşkanlığı özel kalem müdürüdür. Birinci elden gözlemcidir. Sayfa 196'da diyor ki; İnönü dedi ki: "Ölüm sadece bir tabiat hadisesidir." İmanın altı esasından bir tanesi ahirete iman mı? Evet. Peki "ölüm bütünüyle doğal bir olaydır, bunun dini, manevi, ruhani hiçbir boyutu yoktur" şeklinde bir ifade kişinin ağzından çıktığı zaman o insanın İslami açıdan durumu ne olur? Hüküm vermeyeyim, siz verin. Kaynak çok sağlam.
Fatih'in resmini istemiyor. Osman Yüksel Serdengeçti, "Mabetsiz Şehir", sayfa 147. İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Halkevlerinden bir tanesine tutmuş adamın birisi Fatih Sultan Muhammed'in resmini asmış. İnönü indirtiyor. Çok Müslüman ya! Arkadaşlar 1 saat 8 dakika olmuş, burada noktayı koyuyorum. Önümüzdeki hafta kaldığımız yerden devam etmek üzere. Sizleri Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler.