RESMİ TARİHE SORUYORUZ-23: İLK MECLİS LOZAN'I KABUL EDER MİYDİ?

 Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı akşamlar. Bu hafta resmi tarihe sorumuz: 1. Meclis Lozan'ı kabul eder miydi?

Baştan söyleyeyim; ben kendi kanaatimi, bu soruya cevabımı kesinlikle "kabul etmezdi" şeklinde veriyorum. Peki, ne demek istedik? Şimdi bunu açmaya başlayalım. Lozan Konferansı arkadaşlar, 20 Kasım 1922 günü toplandı. 1923 Şubatının ilk günlerine kadar "birinci bölüm" olarak adlandırdığımız kısmı devam etti. Sonra kilitlendi. 5 Şubat 1923'te konferansa ara verildi. Ta ki Nisan ayının ortalarına kadar bütün delegeler kendi memleketlerine geri döndüler. İsmet Paşa delegasyonla Türkiye'ye geldi.

Türkiye'ye geldikten sonra mecliste Lozan Konferansı ile ilgili çok şiddetli oturumlar, çok hararetli tartışmalar yaşandı. O oturumlarda hükümete, yönetime ve İsmet Paşa'ya; "Siz bu konferans sürecinde Türkiye'nin çıkarlarını temsil edemiyorsunuz, takip edemiyorsunuz" şeklinde genel olarak isimlendirebileceğimiz çok ağır eleştiriler yöneltildi. Zaten o güne kadar meclisin duruşu ve havası belliydi. Fakat o konferans arasında Türkiye'de, Ankara'da, mecliste yaşanan tartışmalar ve eleştiriler kesin olarak şunu ortaya koydu: Bu meclisin bu çizgide devam edip, imzalandığı takdirde Lozan Antlaşması'nı onaylama imkan ve ihtimali yok.

Çünkü malumunuz, milletlerarası hukuka göre milletlerarası antlaşmaların geçerlilik ve bağlayıcılık kazanabilmesi için ilgili imza sahibi olan ülkelerin devlet kademeleri tarafından onaylanmış olması lazım. Bu da normal şartlarda genelde parlamentolar tarafından tasdik edilmiş olmasını gerektirir. Yani mesela 24 Temmuz 1923 günü İsmet Paşa'nın ve işte onunla beraber Rıza Nur'un, Hasan Saka'nın, üç Türk delegesinin Lozan şehrinde antlaşma metnine imza atmış olmaları hukuki açıdan Türkiye'yi bağlayacak bir durum ifade etmez. Sadece bu bir ön kabuldür; adeta paraf bir şeydir. Türkiye devletinin bu antlaşmayı kabul etmeye yönelik bir ön irade beyanidir. Ama sadece o kadardır. Bağlayıcılık kazanabilmesi için meclis tarafından, yani parlamento tarafından antlaşmanın onaylanması gerekir. Bu milletlerarası hukuk süreci günümüzde de aynı şekilde bütün dünyada geçerlidir.

O zaman son sözü Meclis söyleyecek. Meclis o ana kadar ortaya koyduğu tavır, özellikle getirdiği ağır eleştiriler nedeniyle açık bir şekilde ispat etti ki bu antlaşmayı imza etmeyecek. O zaman arkadaşlar, antlaşma Türkiye'nin meclisinin imza edebileceği bir hale getirilmedi de; o antlaşmayı imza edebilecek yeni bir meclis getirildi. Evet, meselenin özü buydu. O zaman meselenin özünde şu sorunsal ve şu soru da mevcuttur: Peki bu durumda doğru ve haklı olan, Türkiye'nin çıkarlarını temsil etme noktasında bulunan acaba İsmet Paşa heyetinin imzalamış olduğu o antlaşma mıydı yoksa meclis miydi?

Soruyu tersinden de sorabiliriz: Yanlış olan, haksız olan hangisiydi? Antlaşma mıydı, meclis miydi? Çünkü buraya kadar yaptığım özet izahtan da rahatlıkla anlaşılabileceği üzere; hem Meclis kendi tavrında ve duruşunda haklıydı, hem de Lozan Antlaşması -mesela Kemal Paşa'nın Nutuk'taki ifadesiyle- "Osmanlı tarihinde eşine benzerine rastlanmamış bir diplomasi zaferidir" diyemeyiz arkadaşlar. Bu iki cümleyi yan yana kuramazsınız. Bu oksimoron olur. Yani "her ikisi de öyleydi" diyen insanın akıl ve zeka anlamında aslında insan denmeye layık bir varlık olmadığının ifadesi, ispatı olur. Siyah beyaz gibi, soğuk sıcak gibi bir şey olur. Çünkü bu ikisi kavram olarak 180 derece birbirine zıttır. Evet, o zaman soruyu tekrar özetleyerek soralım: Doğru olan hangisiydi? Meclis miydi, antlaşma mıydı?

Şimdi Nutuk'ta Kemal Paşa'ya ait antlaşmayla ilgili geçen hüküm ifadeleri nedeniyle aslında resmi tarihin bu soruya ne cevap verdiği, daha doğrusu nasıl bir cevap vermeye mecbur hatta mahkum olduğu belli zaten. Yani Kemal Atatürk Nutuk'ta "Lozan Antlaşması bütün bir Osmanlı tarihi boyunca benzeri olmayan bir diplomasi zaferidir" dedikten sonra o cenahtan hiç kimsenin ortaya çıkıp farklı bir görüş ileri sürebilmesi mümkün değil. Ama gene de bizim gibi hür düşünen insanlar için bu en azından bir merak, bir soru konusu olarak ortada duruyor. Neden? Çünkü madem o kadar büyük bir zaferdi, bu meclis değiştirilmesini gerektirecek tarzda bu antlaşmaya niçin karşı çıktı?

Şimdi eğer burada bu kusuru bu meclise bulacak olursak; yani mesela "aklı yeterli değildi, düşüncesi yeterli değildi, ufku dardı" ya da hatta daha öteye geçip -ki bunu o günden bu tarafa ulusalcılar bile dile getirmeye cesaret edememişlerdir, çünkü işin ucu o zaman başka taraflara gider- mesela haşa "o meclis satılmıştı, işbirlikçiydi, haindi" falan mı diyeceğiz? Resmi tarihe göre Lozan Antlaşması büyük bir zaferse, öyleyse meclis kusurlu demektir. E bu nasıl bir kusurdu acaba?

Meselenin detayına girerken isterseniz ilk önce "O meclis nasıl bir meclisti?" başlığı üzerinden şöyle hızlı bir ufuk turu yaparak girelim. Bu meclis arkadaşlar, İstiklal Harbi'ni idare etmiş olan Gazi Meclis'ti. Bu meclisin bana göre üç tane çok belirleyici özelliği vardı:

  1. Müslüman bir meclisti. Yani derseniz ki "sonraki meclisler kafir meclisi miydi?", öyle bir şey iddia etmiyorum ama şöyle diyeyim: Bugünkü ulusalcıların daha rahat anlayabileceği şekliyle bu "İslamcı" bir meclisti. "Elhamdülillah biz de Müslümanız, benim annem hacıydı, babam hocaydı" falan deme salaklığına sahip, ulusalcı cenahta çok yaygın olduğu üzere o cinsten bir tatlı su Müslümanı değil de; gerçekten, hakikaten Müslüman bir meclisti.

  2. Şimdi eğer ulusalcı değil de liberal falan olmuş olsaydık "çok demokrat bir meclisti" diyeceğim ama Müslüman bir topluluğu nitelendirirken övme anlamında "demokrat" ifadesini kullanmayı ben esasen zül kabul ederim. O topluluğa karşı da kişinin niyeti ne olursa olsun aslında bir hakaret olarak kabul ederim. Olumlu anlamda demokrasi kavramının o dünyada ifade etmiş olduğu anlamın bizim dünyamızdaki karşılığı adalettir. O zaman öyle demeyelim; bu çok adil bir meclisti. Yani bu noktada da Müslüman bir meclisti. Hani Hazreti Ali (radıyallahu anh) diyor ya, "Devletin dini adalettir." İşte o anlamda çok adil bir meclisti.

  3. Çok fedakar, çok kahraman bir meclisti.

Kısaca bunlara ait örnekleri vereyim. Dedik ki; dindar, Müslüman, İslamcı bir meclisti. Mesela kaynağımız -her zamanki genel tavrımızı koruyoruz- bilgileri, iddiamızın somut bilgi kaynaklarını çok büyük nispette "onların" kitaplarından ve kaynaklarından aktarıyoruz. Düzenli izleyicilerimiz zaten buna vakıf. Bakın İlber Ortaylı gibi bir isim, Cumhuriyetin Doğuşu kitabının 86. sayfasında diyor ki: "Bu mecliste hiçbir Osmanlı meclisinde olmadığı kadar hoca vardı." En iyisi bunu biraz somutlaştıralım. Ayşe Hür, Milli Mücadelenin Öteki Tarihi, sayfa 174: "Bu mecliste 8 tane şeyh, 61 tane din adamı vardı." Hıfsı Veldet Velidedeoğlu gibi arkadaşlar, geçtiğimiz on yılların akademyasının en hızlı Kemalistlerinden bir tanesi, İlk Meclis isimli kitabında -ki kendisi de bir lise öğrencisi olarak o mecliste katiplik yapmıştır, yani sadece sosyal bilimci hüviyetiyle değil aynı zamanda olayın bizzat şahidi hüviyetiyle de bu konuda konuşabilir ve dediğim gibi fanatizm düzeyinde bir Kemalisttir- aynen şunu söylüyor: "Hacı, hoca, şeyh, çelebi milletvekillerinin oldukça çok bulunduğu bu meclis gerçekten vatansever bir meclisti." Yani şimdi birinci meclisin gaziliğine, vatanseverliğine azılı Kemalistlerden teyit almamız ihtiyaç mıdır? Hayır, değildir. Fakat Araplarda atasözüdür arkadaşlar: Fazilet öyle bir şeydir ki düşmanlar bile tasdik etsin. Hıfsı Veldet Velidedeoğlu gibi bir isim bile Gazi Meclis için "vatansever bir meclisti" diyor. Bu çok değerli bir şehadettir.

Mesela Rıza Nur'un Hayat ve Hatıratım kitabının 1. cildi sayfa 561'den nakledelim ki Rıza Nur, biliyorsunuz ateist olduğunu açık açık itiraf eder. "Bu mecliste" diyor, "mebuslara namaz kılma mecburiyeti getirilmişti." Yani bununla ilgili karar almış meclis. Düşünebiliyor musunuz? Yani ilkokul, ortaokul, lise öğrencilerinden bahsetmiyoruz; sonuçta bunların hepsi mebus, milletvekili. Yaşını başını almış, belli bir altyapısı olan ama ilmi anlamda ama yöresinin temsilcisi, aşiretin reisi falan anlamında milletvekili olabilmiş olan insanlar. Ama meclis karar alıyor çünkü içlerinde az sayıda "beynamaz" da var. Onların varlığından rahatsız oluyor, diyor ki: "Namaz kılmak, beş vakit namaz kılmak mebuslar için mecburidir."

Aynen onun gibi; İsmail Çolak, Cumhuriyetin Gizli Tarihi, 2. cilt sayfa 40: Tavla oynamak meclis kararıyla yasaklanıyor, İslami gerekçeyle. "Kahraman ve fedakar" demiştik arkadaşlar; Haluk Selvi, Sorularla Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, sayfa 67: 1921 senesinden, İstiklal Harbi'nin en hararetli, bıçak sırtında sürecin seyrettiği senenin kışında yakacak olmadığı için hava da çok soğuk; -10'larda, 15'lerde olduğu için bu meclis mecburen çalışmalarına bir hafta ara vermek mecburiyetinde kalmış bir meclis. Yani düşünün, meclisin salonunu ısıtabilecek odun yok o meclisin elinde. E -15 derecede mebusları toplayıp normal işlevini görebilmesi, müzakereleri devam ettirebilmesi de mümkün değil. Çaresiz kalıyor. Hem de harbin içerisinde, harbin idare edildiği meclis bir hafta toplanamıyor.

Bu mecliste arkadaşlar, tabldot usulü yemek çıkıyor. Yemekleri, yemek pişirme işinden anlayan milletvekilleri aralarında paylaşıp sıraya koyup aşçılık yapıyorlar. Çünkü meclisin bütçesi o kadar fakir ki aşçıya verilecek maaş yok. İster inanın ister inanmayın; bulaşıkçıya aynı şekilde verilecek maaş yok. Bulaşıkçılık da mebuslar arasında nöbete bağlanıyor, bulaşıkları kendileri yıkıyorlar. Bir okul binasında ranza sistemi, koğuş sistemiyle yatıp kalkıyorlar. Bunlar gerçek kahramandılar.

Üçüncüsü demiştik ki arkadaşlar; bu, Batılıların anladığı anlamda çok demokrat, yani kendi iradesine sahip ve gerçekten halkın temsilcisi olan, halkın iradesinin yansıtıcısı olan bir meclisti. Sonraki meclisler, ta 1950 senesine kadar bu nitelikle uzaktan yakından alakası olmayan meclisler olacaktır. Hatta arkadaşlar, ben birazcık bağışlamanızı rica ederek argoya kayarak şunu da söyleyebilirim: İradesine o kadar sahip ve o iradeyi kullanmakta, hiç kimseye o iradeden hiçbir şey kaptırmamakta o kadar "kafadan kontak" diyebileceğimiz olumlu anlamda bir meclis ki... Bakın Bekir Palazoğlu tarafından derlenmiş olan Atatürk Kimdir isimli dört ciltlik -yani bir Atatürk güzellemesi serisidir- kitabın "Atatürk'ün Kişiliği" başlıklı 1. cildinin 136. sayfasından naklediyorum: Bu mecliste arkadaşlar, çok hararetli bir tartışma sırasında Erzurum mebusu meşhur Hüseyin Avni Bey (daha sonra Ulaş soyadını alacak), Meclis Başkanı Kemal Paşa'ya odun fırlatıyor oturduğu yerde. Yani şimdi bu iyi bir şey mi? Bu sadette mi anlatıyorsunuz derseniz; hayır. Hangi bağlamda olursa olsun bir insanın başka bir insana onu yaralamak için odun fırlatması tasvip edilebilecek bir şey değil. Hele hele bu bir ülkenin parlamentosunda, milletvekillerinden biri tarafından meclis başkanına yönelik yapılmışsa; bu davranış biçimi olarak hoş görülecek bir şey değil. Bunu belirtelim başta. Ama ben bu örneği şu bağlamda konuya monte ettim: Kendi iradesine de aynı zamanda bu kadar riayetkar bir meclis. Yani şimdi bu anekdotu biraz olumlu tarafından ve başka açıdan okuyacak olursak; kimsenin dayatmasını, zorlamasını, baskısını, tehdidini falan kaldıracak durumda değil, gerekirse odun fırlatmaya varıncaya kadar.

Nitekim bu mecliste ve işte gene Lozan'la alakalı artık son haftalarda meclisin kendi ömrünün, aynı zamanda Ali Şükrü Bey'in de kendi gerçek ömrünün son haftalarında; Ali Şükrü Bey ile Kemal Paşa arasındaki hararetli tartışma esnasında sıralardan kalkıp birbirlerinin üzerine yürürken, her ikisi de elini arka cebine atıyor tabanca çekmek üzere. Evet, yani şimdi bu da tasvip edilecek bir şey tabii ki değil ama özgür iradesine sahip olmakta bu kadar kıskanç, bu kadar delice bir meclis. İşte bu manayı kastederek hatta biraz "kafadan kontak" tabirini kullandım, zannediyorum maksat anlaşıldı.

Hatta hatta arkadaşlar, bizzat Kemal Atatürk Nutuk'ta der ki; meclise gönderilecek mebuslar seçim bölgelerinde, vilayetlerde tespit edilirken; bazı vilayetlerde "baş belası" olarak görülen kişiler "Nasıl olsa Ankara'da toplanacak olan o günlerin tabiriyle bu kongreden kimse sağ çıkamaz, bunların hepsini asacaklar; işte biz de bu baş belasını bizim vilayetin temsilcisi olarak gönderelim, asıldığında biz de bu beladan kurtulmuş oluruz" mülahazasıyla bile çeşitli vilayetlerden mebus olarak gönderilenler vardı.

Şimdi bu 1. Meclis'in gizli celse zabıtlarını İş Bankası yayınladı. 1936 senesine kadar olan gizli celselerin gizliliği kaldırıldı, sonra bunlar yayınladı. Şu anda en kestirme yol olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kurumsal sitesinde bunlar aynen mevcuttur. 3. cildinin 20. sayfasından naklediyorum size: Mart 1922 tarihinde -konu neydi onu not almamışım- son derece hararetli bir müzakere devam ediyor gizli celsede. Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş, Kemal Paşa'yla takışmış. Onu kastederek aynen zabıtlardan okuyorum arkadaşlar: "Kemal Paşa Hazretlerini severiz fakat emrimize itaat etmekle severiz; aksi takdirde parçalarız" diyor. Şimdi yani size öğretilmiş olan Kemal Paşa imajını hayal ederseniz; yüzlerce kişinin ortasında kendisine yöneltilmiş böyle hakaret sınırını zorlayan ağır bir meydan okuma karşısında Kemal Paşa ne yapmıştır, nasıl bir tepki vermiştir diye tahmininizi sorsam; zannediyorum çoğunuz diyeceksiniz ki -ilkokul 1'den üniversite sona kadar yoğun bir beyin yıkama ameliyesinden geçirilmiş olduğunuz için- işte "kalkmıştır, kükremiştir, sen ne diyorsun falan demiştir, üzerine yürümüştür." Resmi celse zabıtlarından okuduğumuza göre arkadaşlar; bunların hiçbiri olmamış, Paşa oturduğu yerden dinliyor, gıkını çıkartmıyor. E söylenen laf da bu: "Kemal Paşa Hazretlerini severiz fakat emrimize itaat etmekle severiz. Aksi takdirde parçalarız." Böyle bir meclis. Olağanüstü şartların bir araya getirdiği, bir daha da kolay kolay kıyamet kopuncaya kadar onun gibisi gelmeyecek olağanüstü bir meclis, olumlu anlamda.

Sonra mesela Toplumsal Tarih dergisinin Ocak 2021 tarihli 325. sayısının 49 ve 51. sayfalarından naklediyorum: 1. Meclis'in 3 senelik yasama müddeti boyunca oylamaların %2,5'u ittifakla, %97,5'u ihtilaflı olarak gerçekleşiyor. Yani meclisin oy birliği ile oylamış olduğu kararlar toplamın içerisinde %2,5; %97,5 ise oy çokluğuyla kabul edilmiş ama anlaşılıyor ki küçük ya da büyük ona karşı daima bir muhalefet grubu bulunmuş. Şimdi bunun tarihsel anlamını daha iyi idrak edebilmek için Mete Tunçay'ın Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması kitabından bir alıntı yapayım ezberden: Sonradan gelen CHP Tek Parti dönemi meclisleri ile ilgili oylamaların tamamı sürekli %100 ya da ona yakın oranlarla kabul edildiğinden ötürü, aslında alay ederek, istihza yüklü bir şekilde "oy birlikli demokrasi" diyor. Halbuki arkadaşlar, işin ciddiyetine bakacak olursak demokrasi kavramı ile oy birliği kavramı birbirine zıttır. Çünkü demokrasinin demokrasi olabilmesi için muhalif partilerin olması gerekir. Muhalif partilerin olduğu yerlerde de çok istisnai durumlar dışında oy birliği sağlanamaz. Halbuki bu Gazi Meclis'ten sonra gerçekte seçim değil atama usulüyle iş başına getirilmiş adına meclis denilen o toplulukların oylamaları neredeyse tamamı oy birliği ile gerçekleşmiştir. İşte bu iki meclis tipi arasındaki kalite farkını buradan da görebilirsiniz.

Ve bu olayın devam ettiği sıralarda yabancıların bile dikkatini çekmiştir. Nasıl? Demirer ve Uluçevik soy isimli iki yazarın ortak çalışması: Atatürk, İnönü, Bayarlı Yıllarda Türk-Amerikan İlişkileri, sayfa 130: 1921 Mart'ında Ankara'yı ziyaret etmiş, arada Kemal Paşa'yla da röportaj yapıyor falan, Clarence Streit isimli Amerikalı gazeteci diyor ki gazetesine yazdığı yazıda: "Bugün Büyük Millet Meclisi kadar gerçek halk gücünü uygulayan Batılı bir parlamento bilmiyorum." Evet, bu anlamda Amerikalıya bile hakkında bu hükmü verdirecek kadar kaliteli bir meclis. Ondan sonra aynen bu ölçülerde ikinci bir meclisimiz olmadı.

Atatürk arkadaşlar, İsmet İnönü hatıralarında belirttiğine göre (2. cilt sayfa 107) iki sefer askeri darbe yapıp meclisi kapatmayı düşünmüş. İnönü diyor ki: "Ben engel oldum." Aynı İnönü aynı yerde diyor ki: "Bu askeri darbe ile meclisi kapatma planının -İstiklal Harbi'nin devam ettiği sırada- ilk adımı, ön hazırlığı olarak subay maaşlarına zam yaptırdı." Bu arkadaşlar klasik bir taktiktir. Mesela 1923'te cumhuriyet ilanından önce de subay maaşlarına 5 milyon liralık yıllık bir zam yaptırılacaktır ki Atatürk tarafından senelik hükümet bütçesi 95 milyon liradır. Yani hükümet bütçesinin 19'da biri gibi çok yüksek bir oranda ilk tedbir subay maaşlarına zam yaptırılacak. Arkadan gelecek olan cumhuriyet ilanında ne olur ne olmaz bir karışıklık olursa subaylar bizim yanımızda dursun; işte Osmanlı'nın ulufe stratejisi, hani arpalarını da şimdiden vermiş olalım mülahazası falan. Evet, zannediyorum "Meclis nasıl bir meclisti?" sorusuna cevap olarak bu ufuk turu yeterlidir.

Şimdi meclisin Lozan Antlaşması, Lozan müzakereleri karşısındaki tavrına gelecek olursak... 100. Yılında Lozan Barış Antlaşması kolektif çalışması -çalışmayı yaptıran İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları- bunun 30. sayfasında diyor ki: "Lozan heyetine meclisteki ikinci gruptan, yani muhalif gruptan hiç kimse alınmadı." Halbuki normalde harp sırasındaki dış görüşmeler ya da Lozan gibi harbin bitimini bir sonuca bağlayacak olan barış antlaşmalarında normal ülkelerde delegasyon hem iktidarın hem de muhalefetin temsilcilerinden oluşur. Dünya Harbi sonunda İngiltere'yi örnek verebiliriz buna.

Mesela arkadaşlar, Aralık 1922; yani Lozan henüz daha yeni başlamış, en fazla bir aylık bir süreç. İngiliz Dışişleri'nin raporu: "Türk Meclisi son derece radikal, bize ters, inat; Kemal ve İsmet işbirlikçimiz" diyor İngiliz dışişleri raporu. Bu raporda özellikle Ali Şükrü'den şikayet ediliyor. Şu tesadüfe bakın; Ali Şükrü 27 Mart gecesi öldürülecek. Yani nasıl öldürüldüğü, kimin tarafından öldürüldüğü, ne maksatla öldürüldüğü günümüzde de hala tartışma konusudur. Resmi tarihin o masallarına çok meraklıysanız tabii o sizin sorununuz. E derseniz ki "bu konuda senin görüşün ne?", bir iki konuya özel yaptığımız programda bugünkü 5816 faşizminin müsaade ettiği ölçülerde o konudaki fikrimizi ifade etmeye çalıştık. Bu faşist kanun yarın öbür gün kalkar, Türkiye yakın tarih araştırmaları konusunda gerçekten adil ve özgür bir ülke haline dönüşürse o zaman yutkunduklarımızı da anlatırız size. Geçtik. Şimdilik "şu tesadüfe bak" diyelim. Yani İngiliz dışişleri ve istihbarat raporlarına yansıyacak kadar mecliste Lozan muhaliflerinin başını çekiyor; "bizim için çok büyük bir engel, sıkıntı" deniliyor Ali Şükrü Bey hakkında 27 Mart günü. Başkalarının hiç de öyle sorumlu olmadığı bir şekilde, hani inanmaya çok meraklıysanız, Ali Şükrü Bey bir faili meçhul cinayetine -bize göre faili malum cinayetine- kurban gidiyor. Ama bu raporlarda geçen şu ifadeye dikkat; ki şimdi bu ifade İngiliz dışişleri raporunda geçmese de burada ben kendi kişisel fikrim ve yorumum olarak söylesem belki de kanunu ihlal etmiş olurum, o yüzden aynen İngiliz raporundan alıntılıyoruz. Diyor ki: "Meclis radikal, sorunlu; Kemal ve İsmet ise işbirlikçimiz." Bak şu işe.

Sonra arkadaşlar Hikmet Uluğbay; kim bu? Anasol hükümetinde Demokratik Sol Parti'den, Ecevit'ten yani dönemin maliye bakanı olarak koalisyonda görev yapmış, hatta sonra intihara teşebbüs etmiş; o yönüyle de 90'lı yılların sonlarına doğru Türkiye'de bayağı basında bir gündem olmuş falan. Yani şimdi kamuoyunun rahatlıkla bileceği bir isim olmadığı için bunları söyledim. Dolayısıyla bu Hikmet Uluğbay'ın siyasi ideolojik tandansı bizimkilerden olmadığı açık. İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik adında, şu an ancak nadir kitaplarda bulabileceğiniz ama meraklıysanız tavsiye ederim, iyi bir çalışma. Sayfa 225 ve 228'de ayrıntılarını göreceğiniz şöyle ilginç bir olay yaşanıyor: 1923 Ocağı'ndayız. Dönemin Fransız cumhurbaşkanı Kemal Atatürk'e bir mektup gönderip İtilaf Devletleri'nin Lozan projesini kabul etmeleri için meclise baskı yapmasını istiyor kendisinden. Yorum yapayım mı? Gerek var mı?

İsmail Köse kitabın yayıncısı, Türk Tarih Kurumu: Türk-Amerikan İlişkilerinin Şekillenmesinde Amiral Mark Lambert Bristol'ün Rolü 1919-1927. Bir doktora çalışması zannediyorum ama yetkin bir eser. Diyor ki sayfa 272-273'te: "Meclis, Musul sorununun Milletler Cemiyeti'ne havale edilmesini kabul etmedi. Bu da 1923 Nisan seçimlerinin arka planını oluşturdu." Şimdi bunu açayım. 23 Ocak 1923 günü öğleden sonra saatlerinde Lozan Konferansı'nda ana komisyon Musul konusunu özel olarak görüşmek için bir araya geldi. O tarihe kadar esasen Türk tarafı bir şekilde Musul konusuyla ilgili kendi rengini belli etmişti. O kadar belli etmişti ki konferans başladıktan 17 gün sonra, 6 Aralık 1922'de İngiliz Dışişleri Bakanı ve başdelegesi Curzon, Londra'da karısına yazmış olduğu mektupta şöyle bir ifade kullanıyordu: "Türklerin Musul'u gerçekten isteyip istemediklerinden emin değilim." Bu kadar yani.

Sonra 23 Ocak günü öğleden sonra bu konu başlı başına masaya yatırıldı. Ama çok çarpıcı şöyle bir detay vardı orada: Japonya o müzakerelere 7 kişiyle katıldı, Türkiye 5 kişiyle katıldı. Yani şimdi burada sadece katılımcı sayısına bile baktığınız vakit, yeteri kadar aptalsanız dersiniz ki: "Demek ki Musul esasen Japonya'nın işiymiş, yani Türkiye'yi çok da alakadar etmiyor." Türkiye'yi çok da alakadar etmiyor... Ulusalcıların ancak o zekasından çıkabilir böyle bir değerlendirme. Musul, bu coğrafyada Orta Asya'dan gelmiş olan atalarımızın vatan olarak ilk yerleştikleri topraktı. Muzafferüddin Gökböri'nin, mevlit geleneğini başlatan Müslüman Türk atamızın El-Cezire'yi vatanı olarak tuttuğu yerdi. Yani İstanbul'dan, Ankara'dan, Sivas'tan, Konya'dan, İzmir'den, Edirne'den yüzlerce sene önce biz Müslüman Türklerin vatanı olmuş olan bir coğrafyaydı. Musul, 60.000 küsur kilometrekarelik bir vatan parçasıydı. Ya bazı yerlerde hala Atatürk heykellerinin altında yazar: "Türk vatanının bir karış toprağı için gerekirse bütün millet bir vücut olarak ayağa kalkar." Yani cümle olarak bakarsanız çok güzel, çok doğru, alkışlanacak bir söz de ama tabii ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. İcraata geldiğimiz vakit ulan bir karış da değil yani... Türkiye-Irak sınırı 317 km, derinlemesine de 200 küsur kilometre var. Hesapladığınızda 60.000 kilometrekarenin üzerinde olan en eski vatan toprağımız daha iş neticeye bağlanmamışken, gidiş yolunun başlarındayken İsmet Paşa delegasyonunun olaya bakışı kendisini ifade ediyor. Ve Amiral -yani dönemin işlevsel anlamda Amerikan büyükelçisi, devlet henüz tanınmadığı için büyükelçi unvanı verilmemiş de yüksek komiser olarak geçiyor unvanı; bugünkü İstanbul'daki Bristol hastanesine ismini vermiş olan Amerikan yetkilisi...Bu, Washington'a göndermiş olduğu diplomatik raporlarının ifadesidir. Bu diyor ki: "Meclis Musul'un Milletler Cemiyeti'ne havale edilmesini kabul etmiyor." Çünkü Japonya'nın bizden daha kalabalık bir delege heyetiyle katılmış olduğu 23 Ocak toplantısında şu karar alındı: Musul konusu eğer Lozan müzakereleri sürecinde çözülemezse, geri kalan bütün konuları tıkamaması için ayrılacak. Türkiye ile İngiltere arasında özel bir müzakere konusu haline getirilecek. Bunun için de 9 aylık bir süre tespit edilecek. Bu 9 ay içerisinde Türkiye ve İngiltere anlaşma yoluyla Musul sorununu çözdüler, çözdüler; çözemezlerse 9 ay bittikten sonra sorunun çözümü otomatikman Milletler Cemiyeti'ne havale edilecektir. Taraflar, Milletler Cemiyeti'nin verdiği kararı aleyhlerine de olsa -yani sonuçta iki taraftan birinin aleyhine olacağı belli- baştan kabul edeceklerini de beyan edecekler. Bağlayıcı olacak.

Yani Amiral Bristol diyor ki: "Lozan'da Musul'la ilgili verilmiş olan bu ara karar ya da ön karar, bu meclis tarafından kabul edilecek karar değildir." Çünkü arkadaşlar, 23 Ocak günü bu kararı verdiğinde kuş kadar aklı olan, olayın seyrini takip edebilen herkes gördü ve anladı ki Musul'u verdik. Neden? Şimdi İngiliz'e teslim etmişsin imkanı. Lozan müzakereleri sürecinde çözülemezse çözümü tıkayacak; 9 aylığına Türkiye ile İngiltere arasında özel görüşmelere geçilecek. Bu daha sonra Haliç Konferansı oldu. 1924 yazında İstanbul Haliç'te yapıldı o özel görüşmeler. Öyle oldu ki; İngiltere, Henderson'un başkanlığında göndermiş olduğu kendi diplomatik heyetinin ikamet masraflarını Türkiye'den istedi. Hani İngiltere o zaman çok fakir ya, 5 kuruşa muhtaç! Biz de dünyanın en zengin ülkesiyiz. Yani şımarıklık, hadsizlik... Hep deriz ya; iblis yeryüzüne inip insan suretine girince "İngiliz" adını alıyor. İşte tam onun örneği.

İki, o sıralarda Nasturi isyanını başlattılar Hakkari'de. Dediler ki: "Yani Musul'u, Kerkük'ü bir tarafa bırakın da bu Nasturiler için de sizden toprak istiyoruz." Yani yüzsüzlüğün bir ileri adımına geçtiler. Haliç Konferansı da otomatikman onlar tarafından dinamitlenmiş oldu. O konferansa Türkiye'yi temsilen Başbakan İsmet İnönü, Ali Fethi Okyar'ı gönderdi. Çünkü yumruk yumruğa kavga etmişlerdi, adeta can düşmanı. Onun harcanmasını istiyor. Diyor ki: "Başarısız olacağı baştan İngilizlerin tavrı nedeniyle belli olan Haliç Konferansı'nda Türkiye'yi o temsil etsin, siyasi itibarı biraz daha aşağıya doğru insin."

9 ay bitti. Hiçbir şey olmadı. O zaman Milletler Cemiyeti'ne havale oldu. Peki Milletler Cemiyeti Türkiye'ye ve İngiltere'ye eşit olarak mı bakar? Aynen bugün de olduğu gibi; tabii ki hayır. İngiltere o sırada o cemiyetin kurucularından, en güçlü üyesi. Hepsi emrinde. Türkiye -yani güçlü bir Milletler Cemiyeti üyesi olmayı bir tarafa bırakın- Milletler Cemiyeti'nin üyesi bile değil. E bu şartlarda o cemiyetin Türkiye'nin lehine mi, İngiltere'nin lehine mi karar vereceği -eğer aptal değilseniz, hani buna eşittir ulusalcı diyoruz biz günümüzde- zaten belli bir şey. E bütün bunlar baştan belliyken, bu prosedürün kabul edilmesi demek; "Musul'u İngiltere'ye kendi kamuoyumun tepkisinden çekindiğim için hemen şimdi yekten veremiyorum da; ama Majesteleri çok özür dilerim, bunu bir iki senelik bir sürece yayarak evet tamam size verdik" demek.

Nitekim ara verildiği sırada mecliste "Bu adamlar Lozan'da vatanı satıyorlar" tarzında bir eleştiriyle karşılaşıldı ve bence bu çok yerinde bir eleştiriydi. O hararetli tartışmalar esnasında arkadaşlar, dayanamıyor Kemal Paşa kürsüye geliyor. Diyor ki: "Arkadaşlar sakin olun. Musul'u 9 aylık bir uzatma sürecine bırakmış olmamız demek, Musul'u İngiltere'ye vermiş olmamız demek değildir." Hüseyin Avni Ulaş'ın cevabına bakın -ya bu cevaba bugüne kadar ve bugünküler de dahil benim diyen ulusalcıdan ben cevap isterim- "Paşa" diyor, "Musul'u sana bugün vermeyen İngiltere 9 ay sonra niçin versin?"

Şimdi o gün için gelecek gayb, bilinmez ama bugün için 100 küsur sene geçmişte kalmış. O tartışmada arkadaşlar haklı olan taraf kim? Hüseyin Avni Ulaş argümanı mı? Yoksa "Bizim bunu 9 aylık bir uzatma süresine tabi kılmış olmamız demek, İngiltere'ye otomatikman çıkartıp vermiş olmamız demek değildir" diyen Meclis Başkanı Kemal Paşa mı? Musul verildi mi İngiltere'ye? Haziran 1926, aslan gibi imzayı attı bizimkiler. Öyle ki, İngiltere'nin sadaka kabilinden 1000 kilometrekarelik Türkiye-Irak sınırında toprak bağışını bile kabul etmediler. Takip eden yıllarda Musul'da Türkiye'nin konsolosluk açma teklifini -teklifi İngiltere'den geliyor- onu bile kabul etmediler. Musul'daki Türkmen çocuklarına Türkiye'den okul ders kitabı gönderilme teklifini kabul etmediler. Yani teklif edenler karşı taraf İngilizler, reddeden tırnak içinde sözüm ona bizimkiler.

Şimdi yani Hıfsı Veldet Velidedeoğlu gibi bir fanatiğin bile "Vatanseverdi" diyerek itiraf etmek mecburiyetinde kaldığı bu meclis, 60.000 kilometrekarelik toprağının göz göre göre peşkeş çekilmesini nasıl sineye çekerdi? Çekmedi. Çekmeyeceği belliydi. O yüzden o meclis değiştirildi. Acı ama gerçek. Bu meclis arkadaşlar, bu konuda öyle olumlu anlamda fanatik ki... Tarık Zafer Tunaya'nın Türkiye'de Siyasi Partiler, Mütareke Dönemi, Cilt 2, Sayfa 211'den naklediyorum; klasik bir eserdir, Kemalist. O sırada Yemen'in bile siyasi tabiiyeti tartışmalı. İngilizlerin sömürgesi olmak istemediği için Yemen "İşte biz Osmanlı toprağıydık, şimdi de Türkiye'ye bağlanalım" tarzında Yemen'an bir teklif geliyor, irade geliyor. Bu meclis arkadaşlar -yani açık konuşursak gerçekçi değil- o günün jeostratejik şartlarında Yemen'in Türkiye toprağı olabilmesi ve bunun kalıcı bir statüye dönüşebilmesi gerçekçi değil. Nasıl olacak? Türkiye'nin eti gücü belli, Süveyş Kanalı İngilizlerin elinde olduğu halde. Ama Meclis, Yemen'in bile bu aslında çok iyi niyetli, çok güzel fakat gerçekçi olmayan teklifini reddedemiyor.

E Musul ki; yani araya okyanusların, kıtaların girdiği bir coğrafya değil. Bizim şu anki siyasi sınırımızın devamı, en eski vatan toprağımız... Böyle bir meclisin Musul'un terkini sineye çekebilmesi mümkün değil. Çünkü ha İstanbul'u, Edirne'yi, İzmir'yi, Konya'yı terk etmişsin; ha Musul'u terk etmişsin. O gündür bugündür ulusalcılar hep şunu söylediler: "İngiltere ile harbe giderdik, gücümüz yoktu." Bazıları da etkilenir bu argümandan. Şöyle diyeyim; ciddi ciddi inanarak bu savunma argümanını ileri süren ve bu yoldan Musul'un peşkeş çekilmesini mazur göstermeye çalışanlara soruyorum: Gecenin bir saatinde evinizin kapısı kırıldı. Eli silahlı iki üç tane izbandut gibi adam içeriye doluştu. "Hatunu teslim et" dediler, ırzını, namusunu yani. Ya şimdi bunlar 3-4 kişi, hepsi güçlü kuvvetli, ellerinde de silah var. Ya bu şartlarda farklı bir itiraz falan rasyonel olmayacak. "Buyurun bizim hanım, alın tepe tepe kullanın" mı dersiniz? Yani ulusalcı oldukları halde gene de zerre kadar haysiyet, ırz, namus denilen kavramlardan behreleri varsa; böyle bir şey "Evet, yani yapılacak olan budur" diyebileceklerine ihtimal vermem, vermek istemem.

Şunu anlatmak istiyorum: Bazı şeyler vardır ki bilanço hesabı, kâr-zarar hesabı rasyonel plana girmez. Aynen Atatürk'ün o heykellerinin altına yazılı olan sözünde olduğu gibi: "Türk vatanının bir karış toprağı için bütün millet bir vücut olarak ayağa kalkar." Bir karış değil, 60.000 kilometrekareden bahsediyorum. O zaman ayağa kalkardın. Bu senin vatan toprağın; bu senin ırzın, namusun, haysiyetin, şerefin. Harbe mi girerdin? Girerdin. O zaman Yunan'la niçin harb ettik biz? Yunan da aynısını istedi. Hayır olmaz dedik, harb ettik, kovduk. Yenilir miydik? Yenilirdik. İngiliz girecekse vatan toprağına, bizim ordumuzun cesetlerini çiğnerdi ondan sonra girerdi. Bunun anlamı başkadır. Yani karının ırzına göz dikti üç tane eşkıya evde; ilk önce haysiyet sahibi olan o erkeğin, o kadının kocasının cesedini çiğnerler, yapacaklarını ondan sonra yaparlar. Bundan ötürü de hiç kimse kalkıp o adama bir laf söyleyemez; çünkü elinden gelen her şeyi yapmıştır, canını da vermiştir. Aynısı olurdu. Ya bu fazla diyorsanız, o zaman sizin vatan kavramınızı yeni baştan şöyle bir masaya yatırmak gerekir; ırz, namus, haysiyet kavramlarınızla beraber.

Evet arkadaşlar, pisi pisine terk edildi. Ki iş harp etme noktasına geldiğinde; İngiltere'nin o harbi göze alıp gireceği ve o harpten galip çıkacağı da o kadar net belli bir şey değildi. Çünkü Dünya Harbi'nin çok taze olan hatırası, o hatıranın uyandırdığı nefret nedeniyle İngiliz kamuoyunun hükümetleri tarafından yeni bir harbe ikna edilebilmeleri imkansızdı. Düşünün ki Dünya Harbi'nde İngiltere'nin vermiş olduğu ölü sayısı 350.000'dir; Birinci Dünya Harbi'nde vermiş olduğu ölü sayısı bunun yaklaşık üç katıdır. Yani 1920'lerin başlarının İngiliz kamuoyu, hangi sebepten olursa olsun -doğrudan İngiliz anavatanına bir hücum olmadığı müddetçe- Musul gibi haritada yerini bile bulamayacakları bir coğrafya için tekrar çocuklarının ateş hattına sürülmesini duymak bile istemiyorlar. Zaten basın başta bütün İngiliz kamuoyu o sırada ayağa kalkmış vaziyetteydi. "Musul'un Allah belasını versin, bizim artık yeni bir harbe girecek halimiz yok, kabul etmiyoruz" diyerek... Lord Kinross'un Atatürk'ünde bile olayın bu tarafını çok ayrıntılı görebilirsiniz ki dediğim gibi; yani Türkiye'nin "Gerçekten burası benim vatanımdır, gerekiyorsa harb ederim" kararlılığını gördüğü takdirde çok büyük ihtimalle İngiltere geri adım atacaktı. Ama hani bizimkiler -dediğim lafın gelişi- o günün yönetimi; işte diyoruz o 1000 kilometrekarelik hediye toprağı bile kabul etmiyor, diyor ki İngiltere'ye: "Yok aman o da senin olsun." Gel konsolosluk aç; "Yok hayır açmam." Bunlar mı alacaktı? Evet.

Şubat 1923, Fransız L'Illustration -eğer doğru okuyabildiysem, meşhur bir aktüalite dergisidir- diyor ki: Ha bizim kaynağımız Toplumsal Tarih dergisi, Kasım 2016 tarih 275. sayı 5. sayfa; Şubat 1923 Fransız dergisi diyor ki: "Türk Meclisi Lozan'ı onaylamayacak." Evet, sorumuza Avrupa'dan net cevap. 1. Meclis Lozan'ı kabul eder miydi? O sırada Batılıların hiçbiri demiyor; diyorlar ki "Bu meclis bu anlaşmayı kabul etmez." Çünkü bu meclis vatan haini değil. Vatanını satılığa çıkartmış bir meclis değil.

Aynısına destek Nuri Sağlam tarafından hazırlanmış, Batı Basınında Lozan, sayfa 245, 260, 264. 1923 Şubatının ilk günleri, İngiliz Times gazetesi -tekrar altını çizelim; Times arkadaşlar, o gün de bugün de İngiliz devletinin gayriresmi sözcüsüdür, yani herhangi bir İngiliz gazetesi değildir- diyor ki: "Türklerin konferansı inkıta sürecine sokmaları (5 Şubat'ta ara verildi herkes memleketine döndü demiştik) Ankara'daki müfritleri tatmin etmek ve susturmak için yapılmış bir taktiktir."

Kolektif çalışma ama resmi yayın bu; 90. Yılında Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti, 1. cilt sayfa 226. Özetini ifade ediyorum: İngiliz ve Amerikan hükümetleri, meclisteki tırnak içinde "aşırılara" karşı İnönü ve Kemal Paşa'nın yanında. Onu zaten İngiliz Dışişleri belgesinden de okumuştuk: "Meclisteki aşırı milliyetçilere karşı Kemal Paşa ve İnönü bizimle işbirliği halinde" ifadeleri İngiliz diplomatik raporuna geçmiş ifadeler.

Evet. Taha Akyol ve Sefa Kaplan'ın ortak çalışması; Açık ve Gizli Oturumlarda Lozan Tartışmaları. Bütün meclis Musul'un terkine karşı; 1923 seçiminin gerçek sebebi budur. Ahmet Demirel, bu meclisle ilgili arkadaşlar kitap yazmış ve yani birinci meclisi konu alan şu an literatürdeki en muteber, en prestijli, en iyi çalışmanın sahibidir. Ahmet Demirel, Derin Tarih Dergisi Nisan 2017, 61. sayının 81. sayfasından naklediyorum. Ahmet Demirel gibi spesifik olarak bu konunun uzmanı tarihçinin yorumu: "1. Meclis Lozan'ı onaylamazdı." Peki ne oldu? Bakış değişmedi, Lozan Antlaşması değişmedi, delegasyon değişmedi; meclis değiştirildi.

Aynı yayın; Taha Akyol, Sefa Kaplan Açık ve Gizli Oturumlarda Lozan Tartışmaları yani Taha Akyol'un kitabı ki büyük ölçüde meclis zabıtlarından oluşmuştur, kendi yorumları da var ama Taha Akyol gibi birinin yorumu bile diyor ki: "1. Meclis'in feshinin gerçek sebebi Musul'dan vazgeçilmiş olmasıydı." Ahmet Demirel demin bahsettim, Ali Şükrü Bey'in Tan Gazetesi isimli monografisi sayfa 206: "1. Meclis'in normalde barış antlaşması imzaladıktan sonra dağılması ve seçimlere gidilmesi gerekirdi." Çünkü mantığın gereği de budur, vefanın gereği de budur, aklın gereği de budur.

Yani şimdi bu birinci meclisin süreci ve asıl işlevi ne arkadaşlar? İstiklal Harbi'ni idare etmek, askeri anlamda zaferle sonuçlandırmak. Eylül 1922'de İstiklal Harbi askeri anlamda zaferle sonuçlandı ama henüz daha siyasi sonuç hallolamadı; işte o barış antlaşmasında elde edilecek. O süreci baştan itibaren yönetmiş olan parlamentolar askeri zafere ulaşmıştı, ondan sonra siyasi sonucu da belirler, ondan sonra seçime gidilir. Örnek; İngiliz parlamentosu dünya harbi. İngiltere Almanya'yla harbe girince normal seçimler askıya alındı. Çünkü harp şartlarında seçim yapılamaz. Doğru, bunu herkes kabul etmek zorunda. Churchill 10 Mayıs 1940'ta başbakan olduğunda milli koalisyon kurdu. Yani o olağanüstü durum nedeniyle yeni bir hükümet kurdu, yeni hükümete İşçi Partisi'nin (yani ana muhalefet partisinin) milletvekillerini de bakan olarak aldı. Mesela Clement Attlee, İşçi Partisi Genel Başkanı, bakan olarak, Başbakan yardımcısı olarak girdi. 8 Mayıs 1945 Dünya Harbi Avrupa Cephesi bitti, zafere ulaşıldı. Harpten kaynaklanan seçim mahsuru ortadan kalktı çünkü mesela seçim günü bir düşman saldırısı ihtimali yok. İngiltere hemen o ertelenmiş olan genel seçimlere gitti. İşte İngiltere dışındaki oyların da gelmesi, sayılması beklendi falan. Potsdam Konferansı devam ederken Temmuz 1945'te seçimleri muhalefet partisinin kazandığı anlaşıldı. Churchill iktidardan çekildi, konferansa Clement Attlee yeni İngiliz başbakanı olarak devam etti. Uygulama budur, hukukun gereği budur, düz mantığın gereği budur.

Aynı şey İstiklal Harbi'nde ve 1. Meclis için niçin olmadı? Resmi tarihin iddiasını aynen kabul edelim: Diyelim ki İstiklal Harbi 19 Mayıs 1919 günü Kemal Paşa Samsun'a ayak bastığında başladı; 23 Nisan 1920 günü meclis açıldı, İstiklal Harbi'nin yönetimini üzerine aldı. 1922 Eylül'ünde askeri zafere ulaşıldı, barış görüşmeleri başladı 2 ay sonra. Barış görüşmelerini de bitirir, şöyle ya da böyle imzayı atar, onaylar, o süreci tamamlar; sonra seçime gidilir. Niçin öyle yapılmadı? Neden meclis yarıda bıraktırıldı? Buraya kadar anlattıklarımızdan herhalde "neden" sorusunun cevabını vermiş olduk. Bununla da yetinilmedi.

Hans-Lukas Kieser'in -Kieser diye yazılıyor- Kalıcı Lozan Barışı'nın 350 ve 353. sayfalarında da dikkat çektiği üzere, olayın bu boyutunu bütün kaynaklarda görebilirsiniz. Nisan 1923'te seçim kararıyla beraber arkadaşlar, Hıyanet-i Vataniye Kanunu isimli bir kanun çıkarıldı. Yani birinci meclisten çıkartılan son kanun oldu bu, ondan sonra meclis kendi kendisini fesh etti. Bu kanunla siyasi muhalefet resmen yasaklanmış oldu.

Şimdi bununla ilgili bizzat Kemal Atatürk'e ait bir itiraf var. Atatürkçü gazeteci İsmail Habib Sevük'ün Atatürk İçin isimli anı kitabının 53 ve 56. sayfalarında görüyoruz bu itirafı, anekdotu. Atatürk'ün çok yakını olan bir gazeteci; o yakınlığa dayanarak işte yeni eşi olmuş olan Latife Hanım'la bir röportaj yapmak istiyor, gazetesinde yayınlayacak. O günün şartlarında bu ilk olacak, tabii o gazeteye fevkalade itibar ve tiraj kazandıracak. Teklif ediyor; "Paşam" diyor, "müsaade ederseniz refikanız hanımefendiyle bir röportaj yapsak, bunu yayınlasak." Önce Atatürk kabul eder gibi oluyor, sonra aklına bir şey geçiyor, vazgeçiyor. Diyor ki: "Yani bunu bize muhalif olanlar bir şekilde istismar edebilir, kullanabilir; onun için biraz bekle." Vurucu ifade şu arkadaşlar: "Seçimleri bitirelim, kız gibi bir meclis yapalım" diyor Atatürk; "Ondan sonra Latife'yle röportajını yaparsın."

"Kız gibi bir meclis yapalım" ne demektir? Bir; gerçekten demokratik rejimlerde meclisler yapılmaz, seçilir. Nasıl seçileceğine, kimlerin seçileceğine de halk karar verir; yani olayın kuramı, kitabı öyle yazıyor. İki; "yapalım" diyerek tek başına kendi iradesinin belirleyici olduğunu kendi ağzıyla itiraf etmiş olan Kemal Atatürk, kız gibi bir meclis derken acaba ne demek istiyor, neyi kastediyor? Yani şimdi bu soruya ulusalcılar bile cevap verebilir; çünkü tahmin ediyorum onların bile zeka düzeyi soruyu anlayıp doğru cevabı vermeye yeter. Dikensiz gül bahçesi. Muhalefet barındırmayan bir meclis. Seçilmemiş, yapılmış, atanmış, muhalifi olmayan bir meclis. Yani bizzat sahibinin ifadesiyle kız gibi bir meclisin meclisliği ve ciddiyeti nerede kalacak? Bu meclis değil de meclisimsi olmayacak mı?

Evet, böyle seçime gidildi. O günlerde Türkiye'de seçim bugünkü gibi bir gün içerisinde yapılmıyor, 2 ay sürüyor. 1923 Nisanı sonlarında başladı, Haziran ayına kadar devam etti. Her gün mesai saatleri içinde seçmenler gidiyor oylarını kullanıyor, sonra oy sandıkları belediyede vilayet binasında belli bir odaya konuluyor; yani her çeşit operasyona açık falan. Sonuç; ikinci meclis arkadaşlar şöyle oluştu: Yani mesela cumhuriyetin ilanında 287 üyesi var ikinci meclisin. Bu meclise Atatürk'ün seçilsin diye valilere vermiş olduğu listelerin dışından iki isim girdi. İster inanın ister inanmayın. Biri Gümüşhane mebusu Kadirbeyoğlu Zeki Bey; jandarmayla saatlerce mücadele ediyor, jandarma da sürekli Ankara'yla Atatürk'le telgraf irtibatında. En sonunda Atatürk diyor ki: "Tamam bırakın madem bu kadar ısrarlı, bu kadar davasının peşinde; tamam o da girsin." İkinci örnek Eskişehir bölgesinden gelen Emin Sazak. Üçüncü bir örnek yok. Geri kalan yani 287'yi baz alırsak -ki burada rakam meselesi biraz farklıdır- geri kalan diyelim 285 mebusun hepsi tek tek isim isim Kemal Paşa tarafından belirlenmiş isimler. Çok büyük kısmı da kendi yakını olan subaylar; karargah subaylarının hepsi mebus oldu. Yani öyle oldu ki misal; Hakkari mebusu X subay, Hakkari'yi haritada arar bulabilmek için. Yani Hakkari ile irtibatını artık buradan anlayın. Mesela mebus olarak giriyor, iki tane muhalif geliyor; Emin Sazak da vaziyeti görünce kısa bir süre sonra muhalefetten vazgeçiyor o da koroya dahil oluyor. Mesela Sakallı Nurettin Paşa Bursa mebusu olarak girmek istiyor; üstü çiziliyor, mazbatası iptal ediliyor, alınmıyor. Yani üç tane mebusa -gerçek seçilmiş muhalif mebusa- tahammül yok. İşte kız gibi bir meclis böyle oluyor arkadaşlar, öteki meclisler dul.

Evet. Şimdi bu seçim bitti. Temmuz 1923. Nuri Sağlam'ın hazırladığı Batı Basınında Lozan, İngiliz devletinin gayriresmi sözcüsü Times gazetesi 1923 Temmuz'unda seçimlerden hemen sonra eski ve yeni meclisi bakın nasıl değerlendirmiş (sayfa 528): "Eski Büyük Millet Meclisi'nin birçok üyeleri düşüncesiz, yabani ve haşindi." Yani tabii İngilizlerin işine gelmiyorsanız arkadaşlar; kendi vatanınızın çıkarlarının savunucusu, gerçekten vatanseverseniz İngiliz basınında size "düşüncesiz, yabani ve haşin" diyorlar. İngilizlerin seveceği gibiyseniz "kız" diyorlar.

Aynı kaynak, yine Times gazetesi, sürecin başı bu: 3 Nisan 1923 tarihli Times gazetesi seçim kararı ile ilgili diyor ki: "Daha makul bir Millet Meclisi oluşturulması için." Yani seçim kararı henüz alınmış, seçimler başlamamış, dolayısıyla dışarıdan baktığınız vakit nasıl sonuçlanacağı belli değil falan; elin İngiliz gazetesi bu arka planı nereden biliyor arkadaşlar? Daha makul bir meclisin geleceğini nereden biliyor? Bu gaybı bilmek. Bana derseniz ki "Sen de amma safmışsın, saf saf sorular soruyorsun"; evet haklısınız arkadaşlar, 5816 sayılı kanun faşizmi nedeniyle ne yazık ki biz safız.

Atilla Akar, Derin Dünya Devleti, sayfa 60: İngiliz diplomatik raporları ikinci meclisle ilgili "oluşturulmuş meclis" tabirini kullanıyor. E Kemal Atatürk de aynısını söylüyordu zaten, o da "yapalım" diyordu. Yani şimdi fiillerle, mastarlarla oynarsak "yapalım" dediğine göre Kemal Atatürk'e göre o yapılmış bir meclis; yani inşa edilmiş, imal edilmiş anlamında yanlış anlamayın. İngilizlere göre de oluşturulmuş bir meclis; yapılmışla oluşturulmuş arasında ciddi bir anlam farkı olmadığında herhalde siz de bana katılırsınız.

Sonra Feyzi Çolakoğlu, ABD Dış Politikasında Türkiye ve Türk Siyasal Yaşamı 1919-1939, sayfa 249: Seçim kararı alınmış, Amerikan Yüksek Komiseri Mark Lambert Bristol'ün Washington'a gönderdiği rapordan: "Lozan'ı kabul edecek bir meclis için seçime gidiliyor." Biz konumuza ve başlığımıza geri döndük. Başlığımızdaki soru neydi? "Bu hafta resmi tarihe sorduğumuz soru: 1. Meclis Lozan'ı kabul eder miydi?" Öncekilere ilave, Amerikan Yüksek Komiserinin de açık ifadesiyle, itirafıyla: Kabul etmeyeceği için seçime gidildi. Yani Türkiye'nin aslında pazarlanması ve satılması anlamına gelen Lozan Antlaşması değiştirilemedi; onun yerine vatansever olduğu için o antlaşmayı kabul etmeyecek olan meclis değiştirildi. Olayın özü bu kadar basittir aslında.

Sevtap Demirci, Belgelerle Lozan. Bu hanım arkadaşlar, İstanbul Üniversitesi'nde profesör. 2023'te Lozan'ın 100. yıl dönümü ile ilgili programlar vesilesiyle medyada çok bol yer aldı. Tam bir Kemalist. Kitabındaki tavrı da zaten bunun açık ispatı. Ama böyle bir isim bile Belgelerle Lozan kitabının 140. sayfasında: "Seçim kararı alınmasından İngilizler memnun" diyor. Neden? Cevabını biliyor musunuz?

Derya Taç, Lozan Konferansı'nda Yunan Diplomasisi, sayfa 215. Şimdi burada çok çarpıcı bir ayrıntıya dikkat çekmiş: Lozan'da ikinci dönem görüşmeler başlamadan önce İtilaf Devletleri müzakere heyetlerini, yani delegasyonlarını yenilediler. Türkiye ise delegasyonu aynen korudu, meclisi yeniledi. Niçin?

Evet. Şimdi bu niçin sorusuna yetkin bir cevap verilmiş. Geçende de bahsetmiştim, şöyle göstereyim: Erdoğan Aydın isminden sol geleneğe mensup bir yazarın Yanlış İliklenen Düğme isimli yeni yayınlanmış, yani 2025 senesi içerisinde yayınlanmış kitabı bu dönemi anlatıyor. Yetkin bir çalışma olmuş, ilgiliyseniz tavsiye ederim. Sayfa 56'dan okuyalım şimdi bunun cevabını; yani geri kalan devletler ikinci döneme başlarken heyetlerini değiştirdiler, Türkiye heyeti aynen korudu meclisi değiştirdi; bu garip, anlaşılmaz, tuhaf tavrın sebebi neydi? Cevaba bakın:

"Ancak bu noktada önemli bir ayrıntı da es geçilmemeli. Aynı heyetin Lozan Konferansı'na geri dönmesine karar verilmiştir ama meclisten alınan yetki Misak-ı Milli'den vazgeçmemek şartıyla görevine devam etme yetkisiydi başta. Yani 1923 Şubat ve Mart ayları boyunca kıran kırana süren müzakerelerden Misak-ı Milli'den vazgeçme yetkisinin alınamayacağı görülünce hiç olmazsa İsmet Paşa başkanlığındaki heyetin değiştirilmemesi hedefiyle yetinilecekti. Nasılsa atılacak imzadan meclisin haberi olmayacak ve nasılsa antlaşmanın mecliste onaylatılma işi 1 Nisan'da oldu bittiye getirilen seçim kararıyla tüm üyeleri Mustafa Kemal tarafından belirlenecek yeni meclise bırakılacaktı. Sonuçta aynı heyetle müzakerelerin devamı için 60 imzayla verilen takrir, 190 vekilin katıldığı 130 kişinin ise katılmadığı oylamada 170 evet oyuyla geçirilecekti. Heyet göreve devam edecekti ama Misak-ı Milli meclisin vazgeçilmezi olarak kalmıştı kâğıt üzerinde. Oysa söz konusu bu meclis müzakerelerinde Mustafa Kemal'in öncelikli hedefi heyetin Lozan'a Misak-ı Milli'yi de pazarlık masasına oturtabilecek bir yetkiyle gitmesini sağlamaktı. Bu kapsamda Misak-ı Milli'yi sanki bir hudut meselesi gibi tartışmaya ve sınırların küçültülmesine karşı 'barış' kartıyla meclisi geri adım attırmaya çalışacaktı. Hem yakın geçmişin hafızasını yok sayan hem de bizzat kararın niteliğini tahrif eden bu yaklaşıma karşı meclisten hem sorunun böyle ele alınamayacağı hem de böyle davranmanın Misak-ı Milliye tecavüz olduğu yönünde karşı görüşler yükselecekti."

İşte bunların olmaması için meclis değiştirildi. Misak-ı Milli'nın altından girildi, üstünden çıkıldı. Yeni meclis de 141 muhalif oyla Lozan'ı arkadaşlar paşa paşa imzaladı.

Son söz Nuri Sağlam'ın hazırladığı Batı Basınında Lozan, sayfa 513: 21 Temmuz 1923 tarihli Times gazetesi yani İngiliz devletinin gayriresmi sözcüsü... İmzaların atılmasından 3 gün önce ama bir hafta önce antlaşma bitmişti; işte arada bazı protokoller, hazırlıklar için beklendi. İmza töreni 24 Temmuz'da yapılacak, yani olay tamamlanmış vaziyette. Bu tamamlanmış olmanın netliğiyle Times diyor ki: "Seçim kazanmanın en basit yolu olan güç kullanmak suretiyle Mustafa Kemal Paşa'nın ezici ve homojen -yani türdeş, tek tip- bir ekseriyet temin ettiği bu yeni Büyük Millet Meclisi'nin ilk işi Lozan Antlaşması'nı incelemek ve umduğumuz şekilde onaylamak olacaktır." Yorum yok. Ağustos ayı içerisinde aynen dedikleri şey oldu.

Zannediyorum arkadaşlar; 1. Meclis nasıl bir meclisti? Lozan nasıl bir anlaşmaydı? Ve bu durumda 1. Meclis o anlaşmayı yerinde kalmış olsaydı onaylar mıydı? Sorularına, konularına dair net bir fikir ortaya koyabildik. Allah izin verirse yeni senenin ilk programı 3 Ocak Cumartesi gecesi saat 22'de resmi tarihe şu soruyu soracağız ki -yani bir anlamda bu geceki sunumun devamı gibi de sayabilirsiniz- CHP Tek Parti diyoruz, iki nokta üst üste: Milletvekilleri kimin vekiliydi?

Yani 1. Gazi mecliste milletvekillerinin kimin vekili olduğu sorusunun cevabı net. Bu gönderildi, yerine "kız gibi" meclisler yapılmaya başlandı. Ta 14 Mayıs 1950'ye kadar, 27 sene bu arada geçen toplam sayısı 7 tane olan o meclislerdeki milletvekilleri milletin vekili miydi? Tüyo'yu baştan vereyim arkadaşlar. Sene 1945; Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'nun tartışmalı 17. maddesi ile ilgili tartışmalar bağlamında İnönü çok kızıyor Çankaya Köşkü'nde Cumhurbaşkanı. Çünkü bazı milletvekilleri kırın mırın ediyorlar; Adnan Menderes grubu falan. Cavit Oral kendi yakını olan milletvekillerine "Gidin o heriflere" diyor, "sorun bakayım kendilerini gerçekten milletin vekili mi zannediyorlar?"

Evet, eğlenceli bir konu. Allah ömür izin verirse önümüzdeki hafta cumartesi gecesi bir de bunun üzerinden bir eğlence faslı açalım. O vakte kadar ebeden ve daima sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.