II. ABÜLHAMİD VE MASONLAR

 Bismillah. Allah'a hamd, Allah'ın Resulü'ne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı akşamlar.

Konumuz Abdülhamid ve masonlar. Şöyle ki masonluk bugün bilindiği şekliyle 18. yüzyıl başlarında ilk olarak İngiltere'de örgütlenmeye başladıktan bir süre sonra gene 18. yüzyıl içerisinde Osmanlı topraklarında da kendi varlığını bir şekilde hissettirmeye başladı. Ama Müslüman kökenli insanların mason olmaları, bunlardan oluşan mason locaları falan derseniz çok daha sonraki tarihlerin işiydi. Bu anlamda arkadaşlar, ilk organik mason locası 1861 senesinde, yani Abdülaziz'in tahta oturduğu sene, yani Abdülhamid'in tahta oturmasından 15 sene önce kurulmuş oldu. Dolayısıyla II. Abdülhamid padişah olduğunda artık Osmanlı topraklarında mason locaları örgütlenmeleri yani bayağı hızlı da sayılabilecek bir şekilde devam ediyordu.

II. Abdülhamid'in ideolojisi, itikadı, duruşu, bakışı belli. Masonluğunki de belli. Dolayısıyla bu iki bakış arasında, arasının bulunması imkansız olan bir uçurum ve bir zıddiyet vardı. Yani II. Abdülhamid özü itibarıyla Müslümandı, bugünkü tanımımıza yakın olacak bir şekilde de milliydi. E bu iki noktada da masonluğun tamı tamına 180 derece ters olduğu, uzak olduğu herkesin malumudur zaten. Dolayısıyla II. Abdülhamid'le zaten mason localarının, masonların, masonik faaliyetlerin bir şekilde bir araya gelmesi, aralarında bir uyum olabilmesi, hani ittifak iş birliğini falan bir tarafa koydum, bile mümkün değildi. Dolayısıyla eşyanın tabiatı galip geldi ve II. Abdülhamid tahta oturup takip eden yıllar içerisinde tedrici olarak gücü de eline almaya başladıktan sonra masonluğun ülkesi için, dini için, milleti için, kendi şahsi iktidarı için bile ne kadar büyük bir hayati tehlike olduğunun farkında idi ve davranışlarıyla da bu farkındalığı ortaya koydu. Masonlukla mücadeleye başladı.

II. Abdülhamid ve masonlar dediğimizde Abdülhamid'in öncelikle 33 senelik saltanatı devrinde masonlara karşı bakışı, yaklaşımı; meselenin özünü aslında ifade ettik ama buna dair bir iki tane önemli somut örnek vererek asıl vaktimizi ve sözümüzü Abdülhamid'e karşı duyulan mason düşmanlığı, kini, nefreti ve bunun Abdülhamid'in tahttan indirilmesinde, ilk önce İkinci Meşrutiyet'in ilan edilmesinde Temmuz 1908'de sonra tam bir senesi bile olmadan bunun Nisan 1909'da bugün kullandığımız takvime göre 31 Mart hadisesi ve onun devamında II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesine tahsis edeceğim. Yani bu da işte masonların, Abdülhamid'in onlara karşı olan ters tavrı karşısındaki intikamlarıydı, karşı hücumlarıydı ve ne yazık ki başarılı da oldular. Sözü arkadaşlar, vakti, anlatımı ağırlıklı olarak bu son bölüme tahsis etmeyi düşünüyorum inşallah.

Ama fakat konunun arz ettiğim bütünlüğü gereği olarak girerken Abdülhamid gücü elinde bulundurduğu dönemde masonlar karşısında nasıl bir duruşa sahipti? "Karanlık Yıllar" isminde tavsiye ederim bu kitabı. Bir dizi önemli yakın tarih röportajından oluşmuş olan kitabın 168. sayfasında Mustafa Armağan'la yapılmış olan röportajda konumuzla ilgili olarak Mustafa Armağan şu önemli noktaya temas ediyor. Diyor ki: "Mason localarını kapatmadı." Burada hemen bir parantez açayım çünkü bazı insanların zihnini karıştırabilir. Yani II. Abdülhamid madem mason karşıtıydı, Müslümandı, milliydi, öyleyse niçin bunları tamamen kapatıp üstünden geçmedi? Dış baskının etkisidir arkadaşlar. Çünkü II. Abdülhamid'in tahtına oturmuş olduğu devlet aslında yıkılmıştı. O yıkılmış sayabileceğimiz bir devleti kendi siyasi özellikle diplomatik dehası sayesinde 33 sene daha, hani bir nevi yoğun bakımda yatan bir hastanın ömrünün uzatılması gibi uzattı. Daha fazlası da elinden gelmezdi.

Burada arkadaşlar şimdi konuyu dağıtmamak için ayrıntısına girmeyeceğim. Bugün Türkiye'de yaşayan bir insanın hayal edemeyeceği, anlatıldığında da anlamakta, algılamakta zorlanacağı şekilde bir dış baskı var Abdülhamid'in üzerinde. Yani Osmanlı Devleti'nin iç işi değil de iç işinin göbeği sayılabilecek şeylere bile düvel-i muazzama denilen güçler müdahale ediyorlar. Mason locaları zaten şimdi meselenin ayrıntılarına girdiğimizde göreceğiz; özellikle İngiliz ve Fransız emperyalizminin o sırada Osmanlı topraklarında ve sırtını dayadıkları güçten aldıkları özgüven, şımarıklık sayesinde o niteliklerini çok da gizlemeye lüzum görmedikleri ölçüde ajanı, maşası. Yani bu bir iç mesele değildi arkadaşlar. Mason localarının kapatılması için Osmanlı Devleti'nin gücünün İngiltere, Fransa ve benzeri diğer büyük devletlerin baskılarını dışarıda tutacak, onlara hizayı istikameti verebilecek düzeyde olması gerekirdi. Değildi. Olmaması da II. Abdülhamid'in suçu değildir çünkü o tahta oturduğunda zaten bu vaziyette bulmuş idi. O zaman o da kendi gerçek şartları içerisinde elinden gelenin azamisini yaptı.

Ne yaptı? Çok önemli bir konuya Mustafa Armağan dikkat çekmiş. Diyor ki: "Mason localarını kapatmadı. Ancak masonların canını al, matrikül defterlerini alma; kayıt defterleri ama Abdülhamid'in hafiyeleri gidip baskın yapıyor, matrikül defterlerini getiriyor, Abdülhamid'in önüne koyuyor. Sonuçta masonlar locaları kendileri kapatıyor. İstanbul'da bulunan locaları ki doğal olarak asıl önemli olanlar onlardı, Selanik-Makedonya'ya taşınmak zorunda kalıyor." Evet bu önemli bir tespittir demiştik. Gücü arkadaşlar Abdülhamid'in ancak buna yeterdi. Yani acil, kısa vadeli bir tehdit olmaktan çıkartıp devletin merkezinden İstanbul'dan olabildiğince uzak yerlere sürgün edebilmek. O da elinden geleni yaptı.

Başka ne yaptı arkadaşlar mücadelesinde? Tahmin ediyorum şimdi bu yazarın kaynağı kendisi de herhalde mason locasına kayıtlıdır; buna dair ben açık bir beyan ya da güvenilir bir kayıt görmedim ama Orhan Koloğlu gazeteci yazar. Yani bir müdevvenatına genel olarak baktığımız vakit telifatına; iki, mesela "İslam Aleminde Masonluk" isimli kitabına baktığımız vakit yani oradaki duruş, bakış son derece masonluğa karşı sempatiktir ve Abdülhamid masonluk mücadelesi bağlamında, genel olarak Abdülhamid bağlamında son derece yani kindar, böyle gözü dönmüş diyebileceğim ölçüde Abdülhamid düşmanıdır. Hani bu taşları yan yana koyarak baştaki yorumumu yaptım.

Şimdi "İslam Aleminde Masonluk" kitabının 129. sayfasında şunu görüyoruz. İlginç, önemli bir örnek: Bir mason Bektaşi babası... Bir parantez daha açayım; o sıralarda mason localarıyla Bektaşi tarikatı dergahları iç içe geçmiş vaziyettedir. Yani şimdi günümüzde çok da bu dönemin ruhunu, atmosferini bilmeyen birisi bunu duyunca biraz şaşkınlık yaşayabilir. Hani Bektaşilik işte genel ansiklopedik bilgiye göre bir İslami tarikattır. Ben bunu kesinlikle reddederim. E masonluk da bellidir işte; yani masonluk nedir dediğinizde bugün bile sokaktaki bir insanın aklına gelen ilk özelliği masonluğun din karşıtlığıdır. Doğrudur. E o zaman dini bir tarikatla din karşıtlığını kendisine esas yapmış olan bir çeşit gizli seküler tarikatvarinin bir arada olması düşünülemez. Eşyanın tabiatına ters. Ama bu yüzeysel görünüm arkadaşlar bütünüyle yanlıştır. Masonluk ideolojisi ile aslında Bektaşilik ideolojisi fevkalade birbirine yakındır. O yüzden işte bu örnekte gördüğümüz gibi mesela bir Bektaşi babası aynı zamanda çok üst düzey bir mason olabilmiştir. Bektaşi babaları çok büyük ölçüde mason localarına üye olmuşlardır zaten.

Diyor ki: "Bir mason Bektaşi babası ezan okuyan bir müezzini dövdüğü için..." Yani şimdi Bektaşi'den de aslında bundan farklı bir tavır beklenmez Ezan-ı Muhammediye'ye karşı; masondan da bundan farklı bir tavır beklenmez. E bir adam aynı zamanda hem Bektaşi hem mason olursa şunu diyelim; o zavallı müezzin öldürülmediğine şükretsin. Bu sebepten Abdülhamid'in emriyle Fizan'a sürgün ediliyor. Trablusgarp o zamanki ismiyle, bugünkü ismiyle Libya ama gözünüzün önüne Libya haritasını getirirseniz iyice güneyi, Çad'a doğru olan kısmı, Afrika'nın ortasına doğru olan kısmı Sahra-i Kebir, Abdülhamid'in meşhur sürgün mahalli. E sürülmekle kalmamış yani buna eminim kitabın kendisinde anlatırken Orhan Koloğlu büyük bir üzüntüyü esefle nakletmiştir, Fizan'da da arkadaşlar infaz edilmiş. Bu infaz doğrudan doğruya İstanbul'dan Hakan'ın emriyle mi gerçekleştirildi yoksa o bölgedeki yerel, bölgesel Osmanlı yöneticilerinin komutanlarının inisiyatifi miydi; buna dair açık net bir bilgi yok ama hangisi olursa olsun böyle bir durumda yapılan öncelikle sürgün arkadan infaz, II. Abdülhamid ve dönemi yönetimi göğsünde ahirette de zannediyorum iftihar edecekleri bir şeref levhasıdır. Evet, Ezan-ı Muhammediye'ye söven, onu okuduğu için müezzini döven öldürülür.

Şimdi arkadaşlar, yani dediğim gibi bu konuda bir fikir vermeye yönelik olarak bu iki örneği paylaştım. Sözü çok uzatmak istemiyorum. İşte Abdülhamid döneminde masonların durumu bu. Peki masonların ona karşı tepkisi ne? İlhan Başgöz, Henry Wilson'un ortak yazarı oldukları "Türkiye Cumhuriyeti'nde Eğitim ve Atatürk" isimli fevkalade Atatürkçü kitabın ki yani bu sahasında artık başyapıt düzeyine gelmiş bir kitaptır, 225. sayfasından aynen okuyalım: "Şehirde" diyor Selanik'i kastederek "geniş gizli örgütlere sahip olan azınlıklar, bilhassa farmasonluk Abdülhamid'e karşı girişilecek her hareketi desteklemeye hazırdı."

Şimdi her zamanki hassasiyetimizi paylaşalım. Bu kadar genel ve bu ölçüde de doğru bu tespit. Mesela diyelim ki işte bir rahmetli üstat Kadir Mısıroğlu'ndan gelmiş olsaydı kaynağı itibarıyla bazı insanlar buna şüpheyle bakabilirlerdi. O da aslında tarih metodolojisi açısından yanlış olurdu çünkü bilginin değerlendirilmesi tarih metodolojisine göre evrensel kural kaynağından esasen ayrıdır. Tamamen bağımsız değildir ama yani diyelim ki birilerinin gözünde itibarı olmayan bir tarihçinin paylaşmış olduğu bilgi sadece bu özelliği nedeniyle otomatikman üstü çizilemez, yalan ve değersiz muamelesi göremez. Gene o bilginin kendisi tarih ilminin laboratuvarına alınır, o duruma özel kıstaslarla incelenir, ona göre hakkında bir hüküm verilir. Gelin görün ki arkadaşlar öyle bir isim ve öyle bir durum da yok orta yerde. İlhan Başgöz gibi bir adam söylüyor bunu. Yani az önce söyledik; matrikül defterleri operasyonları sayesinde İstanbul'u terk edip yani ehvenişer en azından Selanik'e sürgün edilmiş olan masonlar artık başlardan itibaren kendilerine en büyük hedef, gaye adeta varlık ideali olarak II. Abdülhamid düşmanlığını almış durumdadırlar.

Peki aldılar da ne yaptılar arkadaşlar? Şimdi artık hal'e doğru geliyorum. "Selanik Dönmeleri" kaynağımızın ismi; Marc David Baer isimli bir Amerikalı tarihçi. Geçerken söyleyeyim, Selanik dönmeleri, Sabetayistler konusunda iki tane başyapıt denmeyi hak eden yani üç de diyebiliriz belki Ilgaz Zorlu ile vardır; bunlardan bir tanesi işte Marc David Baer'ın bu bahsini ettiğim kitabıdır. E o da Amerikalı bir tarihçi olarak herhalde hiç kimse kitaptaki son derece tarafsız, gerçekçi değerlendirmelere ve bilgilere işte çağdaşlık, modernlik, Atatürk düşmanı birtakım yobazların uydurmaları falan gözüyle bakamazlar. İkincisi arkadaşlar Cengiz Şişman'ın ki o da zannediyorum Kanada'da bir üniversitede profesör öğretim üyesidir; tarihçi ama Türktür kendisi. Yani eserlerinden belli dünya görüşü itibarıyla tamamen seküler ve liberal bir isimdir. Öyle hani İslamcılıkla uzaktan yakından alakası yoktur ama konuyla ilgili çalışması çok yetkindir. Şişman'ın "Suskunluğun Yükü".

Evet. Şimdi Marc David Baer "Selanikli Dönmeler"in 122. sayfasından okuyorum. Buradan birkaç alıntı okuyacağım size:

"Farmasonlar siyasi muhalefette İttihat Terakki Cemiyeti'nın 1895'ten önceki halinden daha önemli rol oynamışlardı. Masonlar 1870 ve 1918 yılları arasında öylesine belirleyici olmuşlardı ki 1913'te bir Osmanlı devlet adamının suikastçıları, Mahmut Şevket Paşa kastediliyor, hedeflerinin çok uzun süredir farmasonların elinde olan gücü yeniden ele geçirmek olduğunu öne sürmüştü."

Yani o tarihe geldiğinde artık devletin hakimiyeti, yönetimi; bakmayın İttihatçılara falan, onlara da geleceğim. Aynen Bektaşilerde olduğu gibi İttihatçılıkla masonluk da iç içe geçmiştir. İttihat Terakki kamuflajı altında aslında tamamen masonların ve Selanik dönmelerinin elindeydi. Bunlar da iç içedir. Yani şimdi iç içe geçmiş olan bu beşi bir yerdeleri ben kurum isimleriyle sayayım ve topluluk isimleriyle: Siyonistler, Sabetayistler, Bektaşiler, ne yazık ki belli ölçüde hatta Mevleviler de var, masonlar, İttihatçılar. Bunlar arkadaşlar adeta Bremen Mızıkacıları. Çoğu zaman X şahsı bunlardan hangisiydi diye ayırmakta zorlanırsınız; genellikle birden fazlasıydı. Yani aynı zamanda masondur, aynı zamanda İttihatçıydı, aynı zamanda dönmeydi, aynı zamanda siyonistti gibi.

"Ne de olsa Türk ve Yunanlıları bir araya getirecek aydınlanmış bir padişah olarak tasavvur edilen farmason padişah 5. Murat... Bu Abdülhamid'in tahta oturmasından önce 3 ay müddetle tahta oturmuş olan ve mason olduğu bilinen tek Osmanlı padişahıdır. Hani bilinmeyen de mi var diyeceksiniz? Yok. 36 Osmanlı padişahı içerisinde tek mason padişahtır. 3 ay oturdu, oynattı, aklını yitirdi, tahttan indirildi, yerine Abdülhamid geçti. 5. Murat, 1876'da farmasonlarca desteklenen bir darbe sayesinde tahta oturmuştu (Yani Abdülaziz'in indirilmesi). Jön Türklerin çekirdek kadrosu padişahı tahta oturtan grup tarafından kurulan farmason locasının üyelerinden meydana geliyordu."

Yani esasen Abdülhamid tahta oturduğunda zaten masonluk devlet üst düzey yönetiminde bu derecede hakim bir güç haline gelmiş. Bu Abdülhamid'in 33 sene boyunca masonlarla olan mücadelesini daha önemli, daha başarılı ve daha kahramanca kılıyor. Çünkü padişah indirip padişah oturtacak derecede gücü eline geçirmiş olan masonlar Abdülhamid dehası sayesinde girişte temas ettim, büyük ölçüde püskürtülüyor, geriletiliyor. İşte tamamen ayrı bir hadise; 31 Mart sayesinde intikamlarını da alıyorlar.

Sonra arkadaşlar atladım aynı sayfadan:

"Farmasonlar kendilerini 1908 devriminin, yani İkinci Meşrutiyet'in ilanının ardındaki ana kuvvet ilan etmiş; doğrudur. İktidardaki İttihat Terakki Cemiyetine destek olmuş ve Abdülhamid tahttan indirildikten sonra büyümüşlerdi. İlk yüksek şura 1909 senesinde kurulabilecek (Yani çatı kuruluşu diyelim mason hocalarının). Bu bile Abdülhamid'in başarı mücadelesinin ne kadar başarılı olduğunun net bir göstergesidir. Farmasonluk devrim döneminde anahtar rol oynamıştır (Yani İkinci Meşrutiyet ve onu takip eden 31 Mart)."

Sayfa 123:

"5. Murat'tan sonra tahta geçen Abdülhamid bu tehdidin varlığını sezmiş ve farmasonları baskı altına almıştır. Dikkat edin buna Amerikalı Baer söylüyor. Abdülhamid'in kurduğu hükümet onları daimi bir fitne kaynağı olarak görüyordu. Farmasonların gizli cemiyetleri ile farmasonluk uygulamalarını taklit eden ve farmason localarında toplantılar düzenleyen gizli bir cemiyet olan İttihat Terakki Cemiyeti'nın çeşitli üyeleri arasında yakın bağlantılar bulunuyordu. Gizlilik siyasi örgütlenmeyi mümkün kılmıştı. Devirmek için uğraştığı padişahın şeref nişanı verdiği Yahudi avukat Emanuel Karasu, Selanik'teki İttihat Terakki Cemiyeti'nın ve tüm cemiyet hiyerarşisinin liderlerinden biridir ve İtalyan Macedonia Risorta locasının başkanlığını yapmıştır."

Zaten iki tane çok önemli loca var; biri bu, biri de Fransız Fransa'ya bağlı onun emrindeki Veritas locası. Geleceğim.

"Bu loca, gizli İttihat Terakki Cemiyeti toplantılarını düzenlemek ve İttihat Terakki Cemiyeti arşivlerini ve kayıtlarını saklamak için kullanılıyordu. İtalyan devletinin himayesi altında hani Osmanlı polisi mesela bilse bile baskın yapıp içeride arama yapamıyor, el koyamıyor. Ve İttihat Terakki Cemiyeti'nın Selanik'teki liderlerinin çoğu bu grubun üyeleri arasındaydı."

Yani günümüzde hala Türk ve Müslümanlık iddiasını korurken aynı zamanda İttihatçı goygoyculuğu yapan herkese kapak olsun. Bunlar çok sevdiğiniz Enverleri başta yere göğe oturtamayıp büyük Türk kahramanı saydığınız adamların gerçek yüzünü; en iyileri Enver gibi salakoğlu salaktı ya da Cemal gibi hainoğlu haindi.

"Sonra İttihat Terakki Cemiyeti iktidara geldikten sonra dış ülkelerle bağlantılı locaların gücünü azaltmak amacıyla 1909'da kendisine ait farmason locasını Logran Orient Ottoman'ı kurmuştu (Yani Büyük Osmanlı Doğu Locası). Dolayısıyla İttihat Terakki Cemiyeti için farmasonluk önemliydi. Farmason locaları yalnızca devrim öncesi gizli toplantılarını düzenledikleri elverişli yerler değillerdi (Yani belirleyiciydiler, yöneticiydiler)."

Sayfa 123. Devam:

"Veritas'ın 1908'deki 150 üyesinden 129'u Yahudi, 15'i ise Müslüman ya da İttihat Terakki mektebinin idare heyeti üyelerinden biri olan Tevfik Ehat gibi dönmeydi."

Bu önemli. Çünkü o sıradaki mason yapılanması içerisinde demin de arz ettim iki tane belirleyici loca var. Biri İtalyan sistemine bağlı; yani daha doğrusu İtalyan devletinin ajanı, gizli iş birlikçisi vatan haini Macedonia Risorta locası ya da aynı şeyi Fransız devleti namı hesabına yapmakta olan Veritas Locası. Şimdi dikkat edin; Veritas'ın 1908'de yani olayın sonunda İkinci Meşrutiyet'in ilan edildiği tarihte 150 üyesi var ki bugün için de standart mason locasındaki üye sayısıdır bu yaklaşık olarak. Tabii bunun 129'u Yahudi arkadaşlar. Müslüman kimliğinde Müslüman yazanlar 15 tane. Bunları da 15 tane gerçek Müslüman zannetmeyin, içinde Selanik dönmeleri de var. Çünkü biliyorsunuz onlar karpuz olarak tarif ediliyor; yani dışı yeşil içi kızıl. E onlar da Müslüman sayılıyor resmi kimlikleri itibarıyla. Tabii böyle olanların kaç tane olduğunu Baer söylemiyor. Bir tanesini örnek veriyor sadece. Bu en az verdiği örnekse bile bir tane ki zannetmiyorum, 14 tane Müslüman var demektir. Yani 150 tane de 129 Yahudi. Bu dönmeyi de onların yanına katın; 130 Yahudi yanlarında 15 tane Müslüman. Demek ki 5 tane başka dinden de var, Hristiyan var mesela.

"Ayrıca en azından dört İttihat Terakki Cemiyeti üyesi Veritas'a mensuptu. Ve ileride sadrazam olacak iki kişi Ali Rıza Paşa ve Hüseyin Hilmi Paşa 1908'den sonra üye olanlardandı. Başka bir Fransız ayin locası olan L'Avenir de l'Orient, Doğu'nun İstikbali üyelerinin üçte biri Müslüman ya da dönmeydi."

Yani Müslüman dönme bir arada. Dolayısıyla gerçek Müslüman üçte birden çok daha küçük bir rakam.

"1911'deki 60 üyenin 23'ü Türk, geri kalanları Yahudi isimleri taşıyordu. En azından 1908'de Terakki mektebinin idare heyeti üyeleri ve idarecileri, bugünkü Terakki Vakfı arkadaşlar, İstanbul'daki Şişli Terakki Vakfı, yani isim benzerliği yok; aynı şey farmason localarının üyeleri arasında listelenmişlerdi. Bugün için de farklı olduğunu düşünmüyorum. Bu kişiler arasında kuruculardan ve idare heyeti üyelerinden biri olan Sabiha Sertel'in ağabeyi Celal Derviş de bulunuyordu (Yani hem dönme hem mason). İttihat Terakki Cemiyeti'nın Selanik'te toplantılar düzenlediği farmason kulüplerinde Yahudiler ve dönmeler göze çarpar. Farmason locaları ile birçok dönmenin tasavvuf ibadetlerine katıldıkları derviş tekkeleri, kısmen eşitlik ve kardeşlikten yana olmasından ötürü padişaha karşı İttihat Terakki Cemiyeti'nın tarafını tutmuşlardı."

Bu da tabii Amerikalı tarihçinin hüsnükuruntusu.

"Selanik'in gizli İttihat Terakki Cemiyeti hücreleri ve gizli farmason localarına üyelikleri ve üçüncü ordunun yani Rumeli'deki Selanik'teki Osmanlı gücünün askeri gücünün devrimci hücreleri hesaba katıldığında, başlıca dönme mahallelerindeki eski yeraltı mahzenleri onların rahatlıkla dışarıdan fark edilmeden evden eve hatta mahalleden mahalleye geçebilmelerini sağlıyordu."

Yani aynı zamanda bir yeraltı örgütünden de bahsetmiş oluyoruz.

"Polis evlere baskın yaptığında kaçak kimseler ve taşıdıkları gizli belgeler bu şekilde kolayca ortadan kaybolabiliyorlardı. Dikkat edin, çelişki yok; mason locası binalarına değil, özel kişilerin evlerine. Dönmelerin gizlilik uygulamaları, grup dayanışmaları ve samimi kardeşlikleri İttihat Terakki Cemiyeti için iyi bir örnek teşkil etmişti. Yani hocaları onlar. Dönmeler için olduğu gibi İttihat Terakki Cemiyeti üyeleri için de gizlilik vazgeçilmez bir ilkeydi. Burada Georg Simmel'in dış ve iç dünya ayrımı ve farmasonluğu da temel olarak öne sürdüğü gizliliğin koruyucu işlevi fikri gerçeklik kazanmıştır. Bu noktada birçok dönme yalnızca uhrevi meselelerle ilgilenmekten vazgeçerek dünyaya ilişkin siyasi bir plan uygulama çabalarına yönelmişlerdi. Veritas'ın dönme üyeleri yeni İttihat Terakki Cemiyeti locasında elzem bir rol oynadılar. Dönmelerin İttihat Terakki Cemiyeti'ndeki rolleri tıpkı farmasonluktaki gibi önemliydi."

Sayfa 125:

"Bazı dönmeler şehrin her yerinde var olan Fransız, İtalyan ve Osmanlı farmason localarındaki gizli İttihat Terakki Cemiyeti toplantılarında kapalı kapılar ardında tartışılan siyasi görüşlere kendilerini o kadar adamışlardı ki devrimin öncüleri kabul ediliyorlardı."

Evet, bu kadar zannediyorum kifayet ediyor. Arz ettiğim gibi arkadaşlar masonluk, İttihatçılık, dönmelik şu şekilde olmuştur: Abdülhamid Han'ı bunlar yemiştir.

Şimdi burada biraz daha özele geliyorum: Parvus Efendi. Yani bu dönem ve yakın tarih meraklısı olanlarınız eminim bu isme aşinadırlar. Bir Yahudi iktisat alimi olarak biliniyor. Abdülhamid Han'ın devrilmesini organize ediyor. Sonra milletlerarası Siyonizm Teşkilatı tarafından Rusya'da görevlendiriliyor. Bolşevik İhtilali sırasında, çarlığın yıkılması sırasında Lenin'in de akıl hocalığını yapıyor. Yani insanın kurgu eseri bir roman kahramanı olduğunu düşüneceği kadar önemli ve gizemli bir isim arkadaşlar; Parvus Efendi. Şimdi buna dair, yani Bolşevik İhtilali'nin kısımlarına girmiyoruz ve konumuz harici bunun Abdülhamid Han'ın başının yenmesi konusunda masonluğunun ve Yahudiliğinin gereği, işlevi, rolü neydi? Buna dair Murat Akan'ın "Üst Akıl" kitabının, herkese tavsiye edilir, 165. sayfasından okuyorum:

"Her durumda renk değiştirip her ortama ayak uyduran Parvus Efendi'nin siyonistlerle de çok sıkı bir ilişki içerisinde olduğunu söylemiştik. O aynı zamanda Moskova'daki Uranis locasına kayıtlı bir masondur. Abdülhamid'in devrilmesinde büyük rol oynayan ve merkezi Rusya'da bulunan Astrea locasının İstanbul'da kurulmasını o sağlamıştı. Dahası Uranis locasından arkadaşı olan Victor Jacobson'a —bu siyonizmin kurucu babalarından bir isimdir— gizli siyonist örgüt Maskala'yı kurdurup İstanbul'daki siyonist yapılanmayı da yine o sağlayacaktı."Poldon, "Osmanlıcılık, Ulusçu Akımlar ve Masonluk". Bu bir inceleme arkadaşlar. Yazar, zannediyorum isminden de anlaşılacağı üzere bir Fransız tarihçi. Kitabı okuduğunuzda anlayacağınız üzere bir mason. Kitabın yayıncısı da ilginç: Yapı Kredi Yayınları. Şimdi bu kitaptan ben dört beş tane alıntı okumak istiyorum. Çünkü gene aynı kaynağın dini, etnik, siyasi, kültürel, ideolojik kimliğini ve çok büyük ihtimal masonik niteliğini de göz önünde bulundurduğunuz vakit, paylaşacağım alıntılar arkadaşlar çok daha ilginç ve değerli hale geliyor.

Sayfa 37’den okuyorum: "1901 sonunda, yani Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sekiz sene önce İstanbul’da Fransız obediyansından, yani Fransa’nın emrindeki mason localarından bir tek loca kalmamıştı." Söze girerken Mustafa Armağan’dan bir nakil yaptık. Dedik ki, Abdülhamid’in bu şekildeki ustaca baskısı sayesinde —tekrar ediyorum gücü daha fazlasına yetmiyordu— en azından darülhilafe olan devletin başkentinden mason localarını sürdü. Dolayısıyla tahrip potansiyellerini o günün şartları içerisinde asgari düzeye indirdi. Şimdi buna dair Poldon’dan net bir teyit: 1901 sonunda İstanbul’da Fransız obediyansından bir tek loca kalmamıştı. Fransa Maşrık-ı Azamına bağlı mahfillerden hiçbiri, Abdülhamid devrinin ilk yıllarında başlayan gerileme sürecini durdurmayı başaramamıştı. Abdülhamid rejiminin, özellikle 1880’lerin sonundan itibaren sertleşmesi, Fransa Maşrık-ı Azamına bağlı son nüvelerin de hakkından gelmişti.

"Let Bosfor Sar" ve "Ayprodos"; üç tane ayrı loca ismi bunlar. İçeriden de kundaklandıkları için —bu da Abdülhamid’in istihbarat faaliyetinin, operatif faaliyetlerinin eseridir arkadaşlar— içeriden de onları yıkıyor, birbirine düşürüyor. Kolayca dağılmışlardı. Farklı etnik ve dini cemaatlere ait üyeler arasındaki anlaşmazlıklar, ılımlılar ile radikaller arasındaki ideolojik ayrılıklar, kişisel çekişmeler; bu etmenler sultanın kolluk kuvvetleri ve hafiyeleri tarafından girişilen kundaklama çalışmasını daha sonuç alıcı kılmaya katkıda bulunmuştu. Yani saltanatı müddetince Abdülhamid masonlara ne yapmış? Fransız mason tarihçinin anlatımıyla Poldon’un; işte bunu yapmış.

Burada güncele dair bir parantez açayım çünkü zannediyorum önemi, değeri zaman geçtikçe daha iyi anlaşılacak olan bir hadisedir. Arkada bıraktığımız haftalar içerisinde —yani aylar bile diyemem, o kadar yakın— şu anki Türkiye büyük üstadı tutuklandı. Bilebildiğim kadarıyla hala tutuklu. Ha, bu masonik faaliyetlere dair bir suçtan değil; çünkü şu an Türkiye’nin genel seviyesi, siyaseti, her şeyi ona müsait değil henüz. Yolsuzluk türü bir suçtan tutuklandı. Ama arkadaşlar, tutuklanma sebebi ve suçun niteliği her ne olursa olsun, Türkiye Üstad-ı Azamının tutuklanıp hapishaneye konulmuş olması bir devrimdir.

Ve evet, yeri geldiğinde benim sunumlarımın düzenli izleyicilerinin çok iyi bildiği gibi AK Parti hükümetleri de, Başkan Tayyip Erdoğan’ın kendi şahsı da benden çok ağır eleştiriler alırlar burada. Kendimi haklı konuştuğumu, hak gördüğümü, buna inandığım müddetçe Allah ömür izin verirse eleştirmeye de devam edeceğim. Başka mesele. Ama onlara yönelik menfi bir önyargım yok. Yani bir önyargım olsa ancak müspet bir önyargım olabilir. Dolayısıyla yeri geldiğinde takdir etmeyi de bilmek durumundayız. Buradan çok büyük bir takdiri hak ederler. Tekrar edeyim şimdi; gözü kapalı yeminli ön yargılı Tayyip Erdoğan düşmanları şunu diyecekler: "Canım mason olduğu için tutuklanmadı ki." Ben de onlara diyeceğim ki, masonlukla hiç alakası olmayan bir sebepten ötürü bile olsa Türkiye büyük üstadının tutuklanmış olması bir devrimdir. İleride inşallah o günleri görürüz; mason olduğu için tutuklanması devrim üzerinde devrim olacak ama henüz daha o mevsim için erken.

Tarihe geri döndüm. Sayfa 38: "Masonik çevrelerde herkes bayram ediyordu." Yani Abdülhamid’i tahttan indirmeyi başardılar. Masonlar, Yahudiler, dönmeler, siyonistler, onların içimizdeki iş birlikçileri, uşakları... "Masonik çevrelerde herkes bayram ediyordu. Çünkü devrimci hareketin yöneticilerinin büyük bir bölümü nura kavuşmuş kişilerdi." Bu mason jargonudur; dışarıda kalanlara harici denilir. Onlardan bir tanesi locaya intisap ettiğinde, mason olduğunda onu anlatmak için nura kavuşmuş kişi derler. Hakikati halde tabii ahirete eğer o şekilde intikal ederse o kavuştuğu şeyin nur mu yoksa nar mı olduğunu yaşayarak anlayacak, ayrı mesele.

"Evet, büyük bir bölümü nura kavuşmuş kişilerdi." Yani burada İttihatçı hainlerini kastediyor. Abdülhamid istibdadının devrilmesinden en kazançlı çıkacak kesimlerden birinin masonluk olacağını ummak hiç de yersiz değildi. Fransız obediyansından biraderler ortaya çıkmakta gecikmediler. 27 Temmuz 1908’de, yani İkinci Meşrutiyet’in ilanından üç gün sonra, yani Kanun-i Esasi’nin yeniden ilanı üzerinden bir hafta bile geçmeden, Ayprodos locasının eski üyelerinden Maraşyan —bu Ermeni— İstanbul’da çok acilen bir mahfil kurulmasını talep etmek üzere Fransa Maşrık-ı Azamına yazıyordu. Yani hakiki patronlar.

Sayfa 39: "La Renaissance" adı verilen yeni locanın kuruluş celsesi 22 Ağustos 1908’de yapıldı. Bir Rum doktor, Doktor Siyotis Üstad-ı Muhterem seçildi. Locanın diğer görevlileri şöyle belirlendi: Birinci Nazır Kazanova birader, Hatip Michel Nora Dunkyan, Muhakkik Yorgo Kiastitotis, Katip Cazes birader ve Hazine Emini Mıgırdıç Tokatlıyan. Buyur, bunların emirlerindeki icra organı Maşa Hakim: İttihat Terakki Cemiyeti’nin sürüsü. Tekrar edeyim; hakkında en müspet, en hayırlı, en iyi konuşabileceklerimizin örneği Enver’dir; salakoğlu salaktır. Yani bilinçli bir vatana ihanet içerisinde olduğunu ben düşünmem. Ama bu onu kahraman kılmaya yeter mi? Haşa. Masum, mazlum, nötr kılmaya yeter mi? Katiyen. Neye yeter? Salakoğlu salak demeye yeter. Geri kalanlar arkadaşlar, artık Cemal Paşalara falan geldiğinizde onlar bildiğiniz vatan hainiydi. Yani bilinçli, kasıtlı, ne yaptığının farkında; tamamen kişisel menfaati, çıkarı için dini de Osmanlı’yı da Türklüğü de her şeyi de rahatlıkla yıkmayı göze almış, elinden geldiğince bunu da yapmış olan insanlardı.

Günümüzde, yani aslında büyük kısmı Müslümanlığa da çok müspet bakmayan, kendilerini tenkici diye adlandıran o eski Orta Asya Gök Tanrı keferesi var ya; şimdi günümüzde yeni zuhur etmekte olan böyle bir topluluk var. Bunlar mesela işte bunları yani bütün Türk tarihinin en büyük kahramanları, idolleri falan gibi değerlendirmeye çalışıyorlar. Şuur bozukluğu, bilgi eksikliği; sonuç bu. Ama işte isimleri de gördünüz; patronlar bunlar, emirleri İttihatçı sürü.

"La Renaissance’ın kurucuları çok büyük umutlar besliyorlardı. Özellikle de Temmuz’daki devrimci olaylarda, İkinci Meşrutiyet ilanında rol oynamış olanların hepsini kendi localarının bünyesinde toparlayabileceklerini umuyorlardı. Mahfilin resmi açılışından birkaç gün sonra yolladığı bir mektupta Michel Nora Dunkyan hiç çekinmeden şöyle diyordu: 'Çalışmaya koyulmakta gecikmezsek bize geleceklerdir. Çünkü hepsi benim arkadaşlarım.'" Yani buradaki rekabet, bir an evvel harekete geçelim hassasiyeti de bunlar masonluğun dışında kalır korkusundan değil arkadaşlar. Çünkü o sırada İtalyan emperyalizminin emrinde olan mason locaları var, İngiliz emperyalizminin emrinde olanlar var, Alman emperyalizminin emrinde olanlar var, Fransız emperyalizminin elinde olanlar var. Yani bunlar Fransızlar diyorlar ki, "Elimizi çabuk tutalım da onlar tarafından kendi localarına mason olarak alınmak suretiyle bu kişileri, İttihat Terakki’nin üst düzeyini Almancılara, İtalyancılara, İngilizcilere kaptırmayalım." Yani buradaki İttihatçı vatan hainliği "kendimize Alman patron mu bulalım, İngiliz patron mu bulalım, İtalyan patron mu bulalım?" —daha yirmi otuz sene önce birliğini henüz tamamlamış bir devlet— "yoksa Fransız patron mu bulalım?" kaygısında. Bazıları "biz hiçbirinden patron bulmayalım, kendi mason locamızı açalım" diyenler oluyor ama bir iki alıntı okuduk, onlar da başarılı olamıyor. Yani milli Osmanlı locaları arkadaşlar.

Sayfa 41: Üstad-ı Muhterem Jean Syotis, Fransa Maşrık-ı Azamına bağlı mahfillerin Osmanlı İmparatorluğu'nda hala önemli etkileri olabileceğini de ima ediyordu. Yeni loca açmak için Fransa’daki Maşrık-ı Azam’dan izin talep ettikleri mektupta bakın herif ne diyor? Casusluğunu ve vatan hainliğini bu mektupta bizzat kendisi itiraf ediyor. Dikkatle dinleyin. Diyor ki: "Bizim ülkemizde Fransız localarının esas rolünün Fransa’da yapılmakta olan felsefi ve sosyal incelemeleri insanlara tanıtmak, yani Fransa namına, Fransız kültür emperyalizmi namına etki ajanlığı yapmak ve Maşrık-ı Azam bünyesindeki gerçek hür düşünce ve hoşgörü ilkelerini —hür düşünce, hoşgörü, hümanizm mason jargonunda ateist felsefeye denk düşer— onları aşılamak olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan Fransa’nın ilgilendiği tüm Doğu sorunlarında Fransa’ya bilgi vermenin de bu locaların görevi olduğu kanısındayım."

Yani ey üstat, ey Maşrık-ı Azam, bize istediğimiz izni bir an evvel verin çünkü biz —son cümlede açık itiraf— Fransa’nın istihbarat elemanı işlevini görüyoruz. Bu topraklarda Fransız casusuyuz. Bir daha okuyayım: "Diğer yandan Fransa’nın ilgilendiği tüm Doğu sorunlarında Fransa’ya bilgi vermenin de bu locaların görevi olduğu kanısındayım." Güncele geleyim. Arkadaşlar şu anki mason localarının Mossad’a bir şekilde bilgi aktarmakta son derece işlevsel oldukları ben de kanısındayım. Bu başlı başına ayrı bir program konusu olduğu için şimdi onun tafsilatına girmiyorum. Çünkü sık tekrarladığımız o vecizede dendiği gibi: Yani katranı ezsen de olmaz ki şeker, cinsi cinsine çeker. Masonsa, örgütlü mason, mason locasıysa, tarihin bir döneminde açık açık adeta iftihar ederek Fransa hesabına casusluk yapacak, günümüzde mesela daha sonra devreye girmiş İsrail hesabına... Ki masonluğun, siyonizmin, Yahudiliğin iç içe niteliğini düşünürseniz hani "herhangi bir mason ilk önce hangi devlet hesabına casusluk yaparak vatan haini rütbesini takınır?" sorusunu sorduğumuzda, bu üçlü iç içe geçmiş niteliğin doğal gereği olarak tabii ki İsrail.

Evet. Sayfa 69: "1908 devrimi sonrasında yıllar boyunca Osmanlı masonluğu her türden aşağılanma ve hakaretle karşılaşmıştı öncesinde, Abdülhamid dönemi. Artık en azından Selanik’te alkışlanıyor, boynuna zafer çelenkleri asılıyordu. Ülkenin yeni efendilerinden çoğu mason olduklarını açık açık ifade ediyorlardı. İttihatçı cetin bu konjonktür değişimi çok geçmeden sonuç verdi. Mason localarına doğru daha önce benzeri görülmemiş bir akım başladı. Osmanlı seçkinlerinin masonluğa bu ani hayranlığından en büyük yararı sağlayan haliyle Emanuel Karasu’nun locasıydı. Karasu, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ardındaki beyinlerden biri olarak kabul ediliyordu." Bu İtalyan casusu oldu. "Ama diğer Selanik locaları ve özellikle de Veritas da tekris taleplerinde, yani masonluğa girme taleplerinde ani bir artışla karşı karşıya kaldılar. Veritas’ın yeni üyeleri arasında iki önemli şahsiyet ayırt ediliyordu: Ali Rıza Paşa ve Hüseyin Hilmi Paşa. Eski Manastır Valisi Ali Rıza Paşa, Jöntürk devrimi olduğunda 3. Kolordu’nun Erkan-ı Harp yani Kurmay Başkanıydı. Sona ermekte olan imparatorlukta güzel bir yüksek memurluk kariyeri önünde uzanıyordu. Hüseyin Hilmi Paşa ise tekris edildiğinde, yani törenle mason yapıldığında, üç Makedonya vilayetinin genel müfettişiydi. Bir nevi süper valisiydi. 1903’te Selanik’e geldiğinde liberalizmi ve olağanüstü idareci yetenekleriyle hemen dikkat çekmişti. 1908’de devrim trenine zamanında atlamayı bilmiş ve böylelikle ülkenin en önde gelen kişileri arasına girmişti. 1908-1909’da Dahiliye Nazırı —İçişleri Bakanı— daha sonra Sadrazam yani Başbakan olan Hüseyin Hilmi Paşa, kamusal yaşamın sonuna kadar aydın Osmanlı bürokrasisinin en tipik temsilcilerinden biri olarak hep gündemde kalacaktı. Masonluğun artık moda oluşu sadece mevcut localara yaramakla kalmadı. 1908 yazının devrimci olayları çok sayıda yeni locanın kurulmasına da kapı açtı ve bu localar çok sayıda üye kaydetmeye başladılar. Bütün bu localar selefleri gibi çeşitli yabancı obediyanslara bağlıydılar. Ancak kısa bir süre sonra Jöntürkler kendi atölyelerini ve kendi obediyanslarını kurmaya başladılar."

Arz ettim. Anlaşılan başlıca hedeflerden biri bu yolla yabancı mahfillerin çoğalmasını önlemekti. Tam bir başarısızlıkla sonuçlandı. "Yoksa bu çoğalma kısa vadede Osmanlı İmparatorluğu'nda tam bir masonik kolonizasyon tehlikesine yol açacaktı." Açtı. Orada kalmakla yetinmedi; Cumhuriyetin kuruluşu da tamamen masonik temelle gerçekleştirildi. Olayın devamını ve bu kısmını merak edenler ana sayfada canlı yayınları geriye doğru tarasınlar. "Cumhuriyeti Kuran Masonlar" başlıklı bir program görecekler, oturup onu izlesinler.

Sayfa 71: "Masonik düşüncelerden beslenen 1908 devrimcileri Abdülhamid istibdadına son vermişler, 1876 Kanun-i Esasisini yeniden ilan etmişler ve verdikleri sözlere uygun olarak geniş bir reform programının temellerini atmışlardı. Masonlar, özellikle de Büyük Fransız Devrimi’nin ilkelerini özümsemiş Fransız obediyansından masonlar açısından durum gerçekten de bayram edilmeyecek gibi değildi." Evet, Fransa galip yani diğer ülkelere karşı.

Bu kitaptan arkadaşlar, sayfa 89’dan son olarak: "Prométhée", Promete isimli mason locası. "1893 başında anlaşılan İstanbul’daki Ayprodos’un ve Korfu’ya yerleşmiş bir diğer Rum locasının, Phoenix’in desteğiyle kuruldu. Birkaç ay öncesinde Yanyalı masonlar Fransa Maşrık-ı Azamının Paris’teki merkezine Fransa’nın kendilerine konsolosluk himayesi sağlamasını istemek üzere bir mektup yazmışlardı." Çünkü II. Abdülhamid dönemi devam ediyor. Arz ettim, üzerlerinde yoğun baskı var. Yazdıkları himaye talebinde diyorlar ki: "Biçimsel olarak Sayın Fransa Konsolosunun himayesi bizim için çok gerekli. Çünkü kurulacak cemiyetin üyeleri arasında bu cemiyetin etkinlik alanı içinde ikamet eden bir Fransız yurttaşı da bulunacak. Böylece polis memurlarının ani ve habersiz baskınlarını ve akıllarına estikçe arama yapmalarını engellemiş olacağız. Polis arama yapmak isterse genel valiye, o da konsolosluğa başvuracak ve sorun vali ile konsolos arasında görüşüldüğü sürece endişelenecek hiçbir şey kalmayacak."

Yani bizzat kendi belgelerine, kendi metinlerine göre kendi vatandaşı oldukları ülke ve devlet karşısında bir yabancı devlet namı hesabına iş birlikçiliğin ve vatan hainliğinin bundan daha büyük ölçekli itirafı ve ispatı olabilir mi? "Bu konsolosluk himayesi isteğinin sıra dışı bir şey olmadığını belirtmekte yarar var." Yani hepsi zaten bunu yapıyor; kimi İngiltere’ye, kimi Fransa’ye falan. "Osmanlı İmparatorluğu'ndaki locaların birçoğunun bünyesinde, özellikle İngiliz ve İtalyan obediyansından localarda onları Osmanlı polisinin baskınlarından koruyan diplomatlar vardı. El altında bir konsolos ya da herhangi bir elçilik ataşesi hatta bizzat büyükelçi bulunduramayan masonlar polisi uzak tutmak için kendi beratlı ya da yabancı tebaası niteliklerinden yararlanabilirlerdi. Bu bakımdan en belirgin örnek Selanik’teki Macedonia Risorta locasıdır." İtalyan. "Bu loca üyeleri arasında İtalya himayesindeki Yahudiler olduğu için aramalardan kurtuluyordu. Bu sayede 20. yüzyıl başında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin toplantılarına ev sahipliği edecekti."

Açık açık vatan hainliğini kabul etmiyorsa şayet bütün İttihat ve Terakkiseverlere duyurulur. Ama diyorlarsa ki: "Biz de İttihatçı dedelerimiz gibi ya salağız az bir kısmımız ya da geneli itibarıyla evet vatan hainiyiz." O zaman onlara bizim söyleyeceğimiz, hep söylediğimiz şey: Katranı ezdik olmadı şeker, cinsi cinsine çeker.

Süleyman Yeşilyurt, "Türkiye’nin Büyük Masonları", sayfa 161. İlk Yüksek Şuranın teşekkülü arkadaşlar: 1909. Yani ay sektirmemişler. Abdülhamid’in tahttan indirildiği sene içerisinde çatı kuruluşlarını hemen kurmuşlar.

Bunun dışında iki tane önemli tamamlayıcı bilgi paylaşmak istiyorum. İsmail Berduk Olgaçay’ın anı kitabı "Tasmalı Çekirge". Bu arkadaşlar, hariciye teşkilatında geçtiğimiz on yıllarda dönen dolapları ve özellikle —yani bugünkü Dışişleri inşallah öyle değildir, bilmiyorum temennimi dile getiriyorum— Cumhuriyet tarihinin büyük kısmı itibarıyla Türk Dışişleri teşkilatının ne kadar masonlaşmış olduğunu da içeriden bir isim... Çünkü İsmail Berduk Olgaçay milli ve Müslüman kalmayı başarabilmiş çok az sayıdaki büyükelçiliğe kadar yükselmiş olan isimlerden biridir. Bu kadar aklı başında ve yetkin bir ismin iç gözlemlerinin ürünü olarak bu kitap ortaya çıkmıştır. Eski bir baskı, yenisi yok herhalde. Yani meraklı olanlara şiddetle tavsiye ederim; nadir kitaptan aldırıp okusunlar.

Şimdi baktım, çok uzun. Ben bunu özet olarak ifade edeyim arkadaşlar. 20. yüzyıl başında İngilizlerin göz koymalarından itibaren Körfez bölgesinde özellikle Kuveyt Emirliğinin Mübarek es-Sabah hanedanının, ki bugün de Kuveyt’te yönetimi elinde tutan hanedanların ne ölçüde İngiliz casusu ve aynı zamanda mason olduğunu anlatıyor. Sayfa 125 ve devamında; kaynağı da içeriden bir İngiliz kaynak, onu söyleyeyim. Winston soy isimli biri tarafından yazılmış "Gayrimeşru Serüven" isimli bir kitaptan alıntılıyor. Kitabın diyor ikinci başlığı, alt başlığı: "1898’den 1926’ya kadar Ortadoğu’da siyasi ve askeri haber alma faaliyetlerinin öyküsü." Bu münderecat içerisinde arkadaşlar bugün de Kuveyt’te iktidarını sürdüren Sabah Mübarek hanedanının kurucu atalarının nasıl yeminli üst düzey bir mason, aynı zamanda kraliçeye büyük sadakatle bağlı bir iş birlikçi ve bir hain olduğunu bizzat İngiliz kaynağına dayanarak anlatmış.

Diğeri ve sonuncusu; günümüz masonlarının Abdülhamid düşmanlığı. Bunu da Mustafa Armağan Hoca’nın "Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı" dizisinin ikinci cildinin 10. sayfasından okuyorum alıntıyı. Çünkü bu alıntı şu açıdan önemli: Yani bu adamların Abdülhamid düşmanlığı, Abdülhamid’in tahtta olduğu ve bugün için yüz seneden daha da geride kalmış tarih diyeceğimiz dönemlerle sınırlı değil. Halihazırda bugün bile nefes alıp vermekte olan her gerçek mason, kendi açısından son derece bilinçli olarak ve gözü dönmüşlük ölçülerinde Abdülhamid düşmanıdır. Alın size ispatı: Nitekim masonların resmi dergisi "Tesviye"nin Temmuz 2008 sayısı özel sayı yapılmış, meşrutiyetin 100. yılına ayrılmıştı. Abdülhamid’in takibinden kurtuluşun da yıl dönümüydü. Bayram ediyorlardı. Yüz yıl sonra bayram, öyle mi? Abdülhamid’den kurtuluş bayramı. Hem de Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nın Abdülhamid’in tahttan indirildiği yıl kurulmuş olması da ilginç. İşte üst düzey yani logolarında yüz yıl yazması bundan. Böylece son sultanın 33 yıllık iktidarının kimler için bir karanlık dönem olduğunu biraz anlıyoruz değil mi arkadaşlar?

Önümüzdeki program 21 Aralık Pazar gecesi saat 22’de Allah izin verirse. Dün farkına vardım; uzun zamandır hiç "öteki" yapmamışız. Düzenli izleyicilerimiz ne demek istediğimi hatırladılar. "Öteki" dizisine bayağı bir vakit olmuş ara vermişiz. Bunu tazeleyelim dedim. Pazar akşamı ötekilerden Afet İnan’ı konu edeceğiz. Afet kimdir? Resmi tarihin anlatımına göre Atatürk’ün evlatlığı, bir tarih hocası diyeceğim; orası biraz karışık. Çünkü evlad-ı manevisi olduğu baba sayesinde lise tarih öğretmeniyken birdenbire profesör doktor oldu. İnönü iktidar olduktan sonra, "Sen bu akademik unvanı hangi prosedürü ve süreci tamamlayarak aldın?" diye sigaya çekildi. Zannediyorum doçentliğe indirildi, sonra tekrardan profesör oldu falan. Yani böyle biraz tuhaf birisi.

Öteki kısmını baştan söyleyeyim; yani Afet İnan, gerçek Afet İnan, derin ve öteki Afet İnan’a dair ben bildiklerimin hepsini size pazar akşamı anlatamayacağım. Çünkü o takdirde 5816 sayılı kanunu ihlal etmemiz gerekir; onu yapmayacağız. Bu anlamda sınırlı olacak. Bir gün Türkiye tarih araştırmalarında gerçekten özgür bir ülke haline gelirse tabii belirtmeye bile gerek yok; yani hiç kimseye hakaret etmeyi, sövmeyi bir tarafa koyun, aklınızın ucundan bile geçirmeden sadece çıplak tarihi hakikatleri anlatacağız. Ama şimdilik, hele hele konu Afet olduğunda bu mümkün değil. Şimdilik anlatılabilecek kadarını anlatacağız.

Yani fragmana ilave şunu söylemiş olayım: Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti hayatı boyunca bütün yayınlarında Afet’ten bahsetme ihtiyacı duyduğunda ya "Afet-i Devran" diye bahsederdi ya da "Çankaya’nın Afeti" diye bahsederdi. Acaba niçin? Alın size arkadaşlar, 100 puanlık uzman sorusu. Şimdilik cevabını benden beklemiyorsunuz ama. Evet, pazar akşamına kadar ama ebeden ve daima sizleri, kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah’a emanet ediyorum. Hayırlı geceler, hayırlı uykular.