CHP TARİHİ VE KÜRT KATLİAMLARI -2

 Bismillah. Allah'a hamd, Allah'ın resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı akşamlar.

Geçtiğimiz günlerde CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in, Başkan Tayyip Erdoğan'ı Kürtlerin celladı olmakla itham etmesi, yani buna aslında iftira dememiz gerekiyor, üzerine dedik ki şöyle bir yakın tarih hafızamızı tazeleyelim. Kürtlerin cellatlığı kavramı bağlamında mesela CHP'nin durumunu şöyle bir sorgulayalım. Tabii nasıl sorgulayalım? CHP arkadaşlar, 1923 senesi ile 1950 senesi arasındaki 27 senelik dönemde sadece tek başına iktidar olabildi ama bu iktidarın da kesinlikle halkın tercihi, serbest genel seçimlerde verilmiş CHP'ye oy falan söz konusu değildi. Napolyon Bonapart'ın "süngülerle her şeyi yaparsınız ama üstüne oturamazsınız" özdeyişini tam da yalanlayacak bir şekilde CHP, 27 sene boyunca süngünün üzerine rahat rahat oturulabileceğini ispat etti. O sayede iktidarda kaldı. Sonra artık mecburiyetten ilk defa 14 Mayıs 1950 senesinde süngüye değil de gerçekten sandığa müracaat ettiğinde, yani duymak isteyenler için yankısı bugün bile hala işitilmekte olan bir tokat yedi Türk seçmeninden. Dile kolay, 75 sene önce. Bu arada geçen 75 senelik sürede de arkadaşlar bu millet bir daha CHP denilen bu siyasi teşekküle iktidar vermedi.

Yani Demirel'in tabiriyle bitli yorgan misali çeşitli koalisyon hükümetlerinde CHP iktidara geldi ama fakat onu esas almıyoruz. Koalisyon hükümetinin kendi niteliğinden, yapısından kaynaklanan sebeplerden ötürü; yani CHP bu memlekette kendisini, kendi gerçeğini, kendi gerçek düşüncesini, niyetini, eylemini, kişiliğini tam manasıyla gösterebileceği bir şekilde süngüye dayalı olarak 27 sene müddetle iktidarda kaldı. Bu bir. İki; dolayısıyla peki CHP'nin iktidar olarak Kürtlere karşı tavrı, bakışı, davranışı nasıldı sorusu ki bizim konumuzu, yani programımızın özünü o oluşturuyor. Çünkü başkası için "Kürtlerin celladıdır" dendiğinde hani Batılıların şu sözünü hatırlatmıştık geçen hafta da: "Evin camdan ise başkasının evine taş atma." Öyleyse bakalım. Yani Kürtler söz konusu olduğu vakit CHP'nin evi camdan mıdır, çelik konstrüksiyon mudur, betonarme midir falan nedir onu bir görelim dedik.

Geçen hafta Perşembe akşamı bu konuya el attık ama dedik ki süre kısa, konu uzun. Biz bunu standart bir saatimize sığdıramayız. Nitekim sığmadı, yarım kaldı. Hemen şimdi yarım kaldığı yerden devam edeyim. Hala Dersim'deydik arkadaşlar. Dersim'i bitirmeye az bir şey kaldı. Yani 1937-1938 seneleri arasında dönemin CHP hükümeti yönetimi Dersim halkına yönelik iki tane geniş ölçekli askeri harekat düzenledi. Adeta savaş ilan etti. Bu iki harekatta öldürülenlerin; Dersim halkından sivil olarak, silahsız olarak yani karşılıklı çatışmada değil, öldürülenlerin toplam sayısı ile ilgili kesinleşmiş standart bir rakam olmamakla beraber ama hemen belirtelim o sırada Dersim'in toplam nüfusu zaten 90.000-100.000 kişi aralığında. Yani bu rakamın hatta yarıdan fazlasının bile katledilmiş olabileceğine işaret eden bugün için elimizde son derece sağlam, güvenilir kaynaklar, belgeler vardır demiştik. Bunları bundan önceki programda zaten ifade etmiştik.

Şimdi bu doğrudan katletmeye yönelik cinayetler serisini geçtikten sonra bir de bunlara yönelik bir söylem var arkadaşlar. Yani manevi cinayet de diyebiliriz. Dersim halkına hakaret etme, onları aşağılama, adeta insan yerine saymama ve tabii bu tür sözlü suçların sahipleri; "canım bunların söyledikleri evet son derece çirkindir, kötüdür ama fakat CHP'yi de bağlamaz, yani bu kişiler CHP'yi temsil etme pozisyonunda değildirler" denilemeyecek isimler arkadaşlar. Mesela Dersim Raporu sayfa 251. O sıralarda hazırlanmış olan resmi devlet raporu, yani Cumhuriyet Halk Partisi'nin devletinin raporu diyor ki: "Dersimli okşamakla kazanılmaz." Aynen alıntı cümle bu. Yani Dersimliyi döversin, öldürürsün. "Türklük içinde asimile edilmelidir." Okşanmaması gerektiği gibi aynı zamanda kendi kültürel ve etnik kimliğinden sistematik bir terör rejimi taktiği olarak arındırılmalıdır, dönüştürülmelidir. Türklükten çıkartıp kitlesel olarak ve zorla bir başka etnisiteye adı Türk ya da her neyse dönüştürülmelidir ki günümüzde bu da soykırım tanımına dahil kabul ediliyor; kültürel soykırım.

Bir diğeri mesela dönemin basınında CHP hükümetinin önde gelen kalemşorlarından, Atatürk'e kişisel olarak çok yakındır Naşit Hakkı Uluğ'un "Derebeyi ve Dersim" kitabı. Bu ilk önce basında tefrika olarak çıkıyor sonra kitap olarak yayınlanıyor. Yani dönemi, rejimi, CHP'yi temsil eder mi? Fazla fazla. Kitabın kendisinden okuyalım. Bunu aynı kafada olduğu için seneler sonrası Doğu Perinçek, biliyorsunuz o CHP'nin aslında kriptosudur, kendi yayınevinde yayınladı. Biz Doğu Perinçek'in tıpkıbasımından okuyoruz. Naşit Hakkı Uluğ diyor ki sayfa 51'de: "Dersimli kolay ve çabuk yontulmaya müsait, sıhhatli, çalışkan bir çiftçi malzemesi olur." Dikkat edin, insandan bahsediyor. İnsandan bahsettiği sadece bu tek bir cümlede iki şeye dikkat çekeyim: "yontulmaya müsait" ve "malzeme". Yontma kavramı söz konusu olduğu vakit arkadaşlar, şimdi ben size sormuş olayım; bu Türkçede hangi maddeyle hangi eşya ile bağlantılı olarak kullanılır? Yani mesela diyelim annemiz hamur açarken, madde eşya hamur olduğunda buna yontma kavramını mı kullanırız? Hayır, açma deriz mesela. Uzatmayalım, yontma odunla ilgili kullanılır. "Çabuk yontulmaya müsait." Yani şu Dersimli dediğin insan tipi diyor esas itibarıyla bir kütüktür ama yontulabilir. Sonra "sıhhatli ve çalışkan bir çiftçi malzemesi olur" diyor. Malzeme... Hani şimdi kesin konuşmuş olmayayım bu hukukçuların bileceği meseledir ama Türk Ceza Kanunu hakareti düzenleyen maddeler açısından bakıldığında, günümüzde birisi bir başkasına "işte bu odundur, yontulur, işte malzemedir" falan dediğinde zannediyorum mahkeme onu cezalandırır. Bunu hakaret kavramı içerisinde tahmin ediyorum değerlendirir. Herif öyle istisnai bir iki Dersimliye değil, bütün bir Dersim halkına.

Tabii akış içerisinde yer vereceğim ama ister istemez bende çağrışım yapıyor. İşin ilginci şu arkadaşlar, artık ironik mi dersiniz yani sendrom mu dersiniz; uzun zamandan beri ve halihazırda Dersimlilerin oyları Cumhuriyet Halk Partisi'ne gitmektedir. Yani bugün o oyları veren insanların dedeleri, nineleri, anneleri ve babaları hakkında söyleniyordu bu sözler. O sebepten ötürü şimdi kimse kusura bakmasın, ben de bu durumda ister istemez diyorum ki demek ki Dersim halkının genel olarak yani onur, haysiyet, şeref ve benzeri kavramlarla ilgili tanımları bizden farklı. Bizim bu kelimeleri duyduğumuz vakit zihnimizde oluşan çağrışımlardan onlarda demek ki farklı çağrışımlar oluşuyor. Böyle olunca "evet yani bizim dedelerimize, babalarımıza CHP bunları yapmış, bu şekilde, bu derece adi şekilde hakaret etmiş olabilir, hiç sorun değil biz gene gideriz oyumuzu CHP'ye veririz" diyorlar. Nereden çıkarttık? Geriye doğru bakın bütün seçimlerde Dersim'den CHP'nin aldığı oylara, yani bugünkü ismiyle Tunceli'den, yoruma yer kalmamış oluyor.

Sonra Ayşe Hür, "Mustafa Kemal Atatürk Döneminin Öteki Tarihi" 3. cilt sayfa 248. CHP basınından bir cümle alıntılıyorum arkadaşlar, gazete ismini buraya almamışım. Diyor ki CHP basını: "Bu insanlara Kürt diye bakmayalım. Bilakis onları sevelim, onlara acıyalım." Yani şimdi burada mesele Dersim özelinden de çıkıyor. Kürt olan, kendisini öyle tanımlayan, öyle hisseden, dünyanın neresinde olursa olsun o etnisiteye mensup olan bütün insanlar hakkında bakış bu. Yani derseniz ki şefkat ve merhamet içeriyor, doğru. Şimdi bu bakışta aynı zamanda şefkat ve merhamet var ama ben şunu derim; yani mesela bir insanın yolda gördüğü zavallı, aciz, böyle açlıktan, soğuktan titremekte olan bir kedi yavrusu ya da bir köpek eniği gördüğü vakit hissettiği cinsten bir şefkat ve merhamet. Çünkü kelimeler net olarak o: "Bu insanlara Kürt diye bakmayalım." Yani demek ki Kürt olmak o akla, o mantığa göre son derece aşağılık, zelil bir durum. Öyle demeyelim diyor, "bilakis onları sevelim, acıyalım." "Bilakis onları sevelim, acıyalım" dediğine göre demek ki esas itibarıyla Kürt kimliği o bakışa göre kafası ezilmesi gereken, her çeşit kahırla ortadan kaldırılması gereken bir kimlik. Çünkü "bilakis" diyor; tam aksi Kürtlüklerini göz ardı edelim, onu görmeyelim. Dolayısıyla hani Kürdü gördüğün vakit ezmen gerekir, yok etmen gerekir, mahvetmen gerekir mantığı. Öyle yapmayalım da onları sevelim, acıyalım. Yani şimdi Dersim'in dışında Türkiye'nin başka coğrafyalarında "ben Kürdüm" dediği halde CHP'li olan, CHP'ye oy veren, vermeye devam edecek olan ve bunda hiçbir sorun görmeyecek olan insanlar için de az önce yaptığım nitelemeyi teşmil edebilirim. Demek ki bu insanların da haysiyet, onur, şeref, izzet ve benzeri kavramlarla ilgili algıları, tanımları bizden farklı. Yani sana o parti böyle diyecek ve bu sebepten ötürü bugüne kadar herhangi bir özür, herhangi bir pişmanlık beyanında da üstüne üstlük bulunmamış olacak, sen bir Kürt olarak gene gidip "ben CHP'liyim, oyumu CHP'ye veriyorum" diyeceksin. Derseniz ki "ya ne kelime, daha düne kadar CHP'nin 13 sene genel başkanlığını yapmış ve bu süreçte 13 tane genel seçimi arka arkaya kaybetmek rekorunu da göstermiş olan Kılıçdar Kemal bizzat Kürttü, üstüne üstlük Dersim Kürtüydü". Yani CHP'ye genel başkan olmaya kadar demek ki onların gözünde iş gidiyor. O zaman arkadaşlar bize söyleyecek bir şey kalmıyor bu durumda.

Yunus Nadi kimdir arkadaşlar? Yunus Nadi özellikle Atatürk döneminde rejimin basında onlarca kalemşoru var ama iki tane birincilik var. Onlarca rejim kalemşoru içerisinde 1. lige koyabileceğimiz iki isim var. Biri İstanbul basınından biri Ankara basınından. Ulus gazetesinden Falih Rıfkı Atay, İstanbul basını Cumhuriyet gazetesinden, ki gazetenin kuruluş sermayesi bile Atatürk tarafından verilmiştir İstiklal Harbinde Hint Müslümanlarının Türk kardeşlerimizin cihadına katkı olsun diye gönderdikleri paralardan, Yunus Nadi. Yani şimdi yapacağım alıntı rejimi bağlar mı? Hem nasıl. CHP'yi bağlar mı? Hem nasıl. Peki ne demiş Yunus Nadi? Kaynak Ahmet Asker, "Kemalist Türkiye’den Nazi Almanya’sına Karşılaştırmalı Bakışlar ve Algılar" sayfa 281. "Dağlı bedeviler medenileştiriliyor" diyor. Yani Dersim halkının Allahu alem toplamının yarıdan fazlası katledilirken bu olayla ilgili Yunus Nadi'nin nihai ve genel yorumu "dağlı bedevilerin medenileştirilmesi" şeklinde oluyor. Günümüzdeki bütün CHP'lilere ve bütün Tuncelililere, CHP'lilikleri öyle olanlara tabii, mübarek olsun diyoruz, geçiyoruz.

İlhami Algör'ün hazırladığı "Ma Erdo Kardeş", bu Kürtçe bir ifade, biz ne yapmışız ki kardeş anlamına geliyor bir kitap. 158. sayfasından aynen okuyayım çünkü kitabı da göstereyim şöyle. Doğan Kitap, yani bildiğiniz Aydın Doğan'ın yayınevinden çıkmış. Alt başlık: "Dersim 38 Tanıklıkları". Yani Dersim halkı "biz ne yapmışız ki kardeş" diye rejimin kuvvetlerine, rejime soruyor. Hani bizi niçin böyle çoluk çocuk katlediyorsunuz, yok ediyorsunuz falan. Bu bağlamda Alişan Gökdemir denilen bir kişiye ait, yani bir Dersimli Kürde ait okuyacağım ifade. Diyor ki: "Yine döndük Cumhuriyet Halk Partisine. Ya bu adam bizi sürgün etti, adamlarımız vuruldu, o seyirci kaldı. Döndük geldik bir yardım yapmadı. Yani sürgünden 47'den sonra geri döndüklerinde bize bunları yapan CHP, biz hala CHP'ye oy veriyoruz." Evet, şimdi burada bana ait hiçbir katkı yok arkadaşlar, baştan beri arz ediyorum. Ben de aynı fikirdeyim ama buradaki serzenişin, tarizin sahibi Dersimli bir Kürt. Son cümleyi bir daha okuyayım: "Bize bunları yapan CHP, biz hala CHP'ye oy veriyoruz." İşte o zaman ben ve benim gibilere de demek ki bu insanların onur, şeref, haysiyet ve benzeri kavramlarla ilgili tanımları genelinkinden farklı imiş deme hakkı doğuyor.

Şimdi arkadaşlar gelelim o gündür bugündür devletin Dersim arşivi üzerinden. Yani bu arşiv günümüzde ne kadar açıktır, ne kadar orta yerdedir? Gönül T. Demir, "Mustafa Abdülhalik Renda". Bu arkadaşlar doktora çalışması olan bir biyografi. Mustafa Abdülhalik Renda rejimin önde gelen isimlerinden. Dersim olayları yaşanırken yani 30'ların ortalarından itibaren daha doğrusu ölünceye kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı. Yani şimdi o sırada sahip olduğu siyasi idari konum itibarıyla CHP'yi temsil eder mi? CHP hükümetini temsil eder mi? Evet. Rejimi temsil eder mi? Ya ne diyorsun, protokolde 2 numara. 1 Cumhurbaşkanı, 2 Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı. O gün için Başbakan bile 3. sırada. Bu temsil etmezse kim temsil edecek? Şimdi bu kitaptan görüyoruz. Doğu ve Kürt raporlarının listesini vermiş kitap. 84. sayfada diyor ki kitabın yazarı: "Doğu ve Kürt meselesi ile ilgili CHP tek parti döneminde hazırlanmış olan devlet raporları içerisinde bugün için bile hala daha açıklanmayanlar var." Buradan ben otomatikman iki soru üretiyorum. Benzeri başka örnekleri de okuyacağım. Bir: Niçin? Yani şimdi devlet sırrı, olay sıcak, güncel falan filan gibi argümanlar artık geçerli değil. Çünkü bahsini ettiğimiz zaman dilimi 1930'lar. Yuh derim. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi 2020'ler, 90 sene geçmiş. Hala niçin gizli tutuluyor? Gizli tutulmak suretiyle hala niçin o döneme ait CHP ve birtakım şahıslar korunuyor? Hani şimdi günümüz ulusalcı tavşanlarının yüksek sesle ifade ettiği bir repliktir ya: "Bizim büyüklerimizden bize intikal etmiş hiçbir utanç yoktur, hiçbir yüz karası yoktur. Her şey rahat rahat açıklanabilir falan." Onlar böyle sütten çıkmış ak kaşıktır. İyi, palaporda arşın burada. 90 senedir öyleyse neyi saklıyorsunuz?

İki; yani bu birinci sorunun türevi de kabul edebilirsiniz, 23 sene boyunca AK Parti iktidarı ne yaptı? Yani mesela hadi o güne kadar açıklanmamasını anladık, çünkü açıklamasını beklediğin zihniyet ve kadrolar ya kendileri ya çok zaman geçmişse aradan zihniyet itibarıyla babaları o zulümleri yapanlar zaten. Şimdi o zulümleri yapanlardan yaptıkları zulümlerin belgelerini açıklamasını beklemek de mantıklı bir şey değil. Ya da onların oğullarından zihniyet itibarıyla. Ama şimdi ben AK Parti zihniyetine de kadrosuna da böyle bir şey diyemem, gerçek değildir, iftira olur, haksızlık olur. Bu illiyet rabıtası koptuğuna göre bunların açıklaması beklenir. Bir şey olmadı. Yani şimdi rasyonel olarak anlaşılabilmesi zor, hala daha gizli tutuluyor durumuna bugünkü fiili tespit baktığımızda; yani şunu söylerse birileri katsizlik mi etmiş oluruz? Demek ki bu olayın içerisinde ucunda sonunda arsa yok, ihale yok, herhangi bir şekilde bir rant yok. O zaman derse ki birileri: "AK Parti iktidarının gözünde de olayın önemi yok. Yani özel bir sebepten gizliyor değil, onların hassas oldukları konularla alakası olmadığı için gaflet eseri olarak meseleye eğilip bakmamış 23 sene" denirse eğer böyle bir yorum yapılırsa hani bilmiyorum bu yoruma karşı sizin cevabınız ne olur, geçiyorum.

Aynı mesele, Mahmut Akyürekli, "Dersim Kürt Tedip" sayfa 108. "1930'larda hazırlatılmış olan devlet raporları hala sansürlü. Açıklananların hiçbiri tam metin olarak yayınlanmadı" diyor. Bak bu daha da ilginç. Yani şimdi ikiye ayrılmış oluyor o yıllara ait Kürt raporları. Bir kısmı hiç açıklanmadı bugüne kadar ve hala gizli. Açıklanmış olanlar da sansürlendikten sonra açıklandı. O zaman aynı soruyu tekrarlıyorum ben: Bu muameleyi yapmış olanlar ve halihazırda yapmakta olanlar neleri gizlemenin peşinde? Hani ulusalcı repliği "bizim alnımız tamamen açık, ak, utanacağımız hiçbir şey yok" falan ya... E 90 sene geçmiş üstünden, hadi buyur. Şimdi onlar diyecekler ki buna biz cevap veremeyeceğiz arkadaşlar baştan itiraf edeyim, "e işte sizin parti 23 senedir iktidarda açıklasın". Evet, burada ben bir soru işareti, yanına bir ünlem işareti, onun yanına üç tane nokta koyarım. Yüzümü eğerim, yutkunurum. Evet haklı oluyorlar, o zaman onlar da haklı.

Bir diğeri, Nevzat Onaran, "Türk Nüfus Mühendisliği" sayfa 196. 2009 senesinde diyor: "Dersim ve Ağrı isyanı ile ilgili belgeler güya yanlışlıkla imha edildi." Yani devlet arşivlerinde, arşiv depolarında yer açmaya yönelik olarak "bunlar artık hem çok eski hem de hiçbir tarihi anlam değer ifade etmiyor" diye kabul edilen belgeler imha ediliyor. Diyor ki: "O arada Dersim ve 1930 senesine ait Ağrı isyanı (ki burada dönemin rejim gazetelerinin ifadesiyle 15.000 kişi öldürüldü diyor) bu büyük katliama dair belgeler 2009 senesinde yanlışlıkla (yani tırnak içerisinde yanlışlıkla, yanına bir de ünlem işareti koyuyoruz) imha edilmiş." Şimdi buradaki tarih de tabii manidar. Yani deminki mevzuya geldik. AK Parti ne zaman iktidar oldu arkadaşlar? Kasım 2002. 2009, 7 senelik iktidar. Daha doğrusu şöyle demek lazım, yani 1950'lerin başlarında en zayıf olduğu, Demokrat Parti'nin en güçlü olduğu dönemde bir vesileyle bir ortamda İnönü'nün sarf ettiği ya da isterseniz ağzından kaçırdığı da diyebilirsiniz bir cümledir bu; demişti ki: "Hükümet onlarda ama iktidar bizde." Yani ben bu dönem içinde esas itibarıyla çok köklü bir değişiklik olduğu kanaatinde değilim arkadaşlar. Ya bu kadar ağır bir ithamı ve iddiayı neye dayandırıyorsun? İşte talep orada, arşın burada. 7 senelik iktidarsın, yanlışlıkla Ağrı belgeleri, Dersim belgeleri imha ediliyor, sen de öyle mezar taşı gibi uzaktan kös kös seyrediyorsun. Çünkü hükümetsin, iktidar değilsin. Aynen onun gibi.

Derin Tarih dergisi, Şubat 2017 tarihli 59. sayı, 103. sayfa. Dersim isyanı ile ilgili devlet arşivi diyor, 50.000 sayfadır. Bugüne kadar araştırmacılara açılmış olan diyor, 1000 sayfadır. Bu ifadenin kullanıldığı tarih hangisi? 2017. Bundan 8 sene öncesi. Peki dönemin rejiminin 1 ve 2 numaralı isimleri; yani doğrudan doğruya Kemal Paşa'nın kendisi, onun arkasından mesela İsmet Paşa'nın kendisi ve onun arkasından derece derece mesela işte Falih Rıfkı Atay gibi, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak gibi isimlerin bu konuyla ilgili kesinleşmiş sözleri, tavırları, davranışları, beyanları neler? Salahi Ramazan Sonyel, "Kaygılı Yıllar". Bizim müdavimlerimizin artık iyi bildiği bir isimdir, resmi tarihçidir. Ama isimlerini zikretmeye gerek yok, piyasada kitapları çok satan günümüzün resmi tarihçilerinin yanında bu tarihçiler... Yani bunlarla o günümüzün piyasa mallarını karşılaştırdığımız vakit bunlar bildiğiniz goygoycu, tetikçi. Bu da ideoloji olarak resmi ideolojinin yanındadır ama çok daha kaliteli bir isimdir. Salahi Ramazan Sonyel'in "Kaygılı Yıllar" kitabının 85. sayfasından naklediyorum arkadaşlar. Tarih Eylül 1919 yani Sivas Kongresi zamanı. İstiklal Harbi henüz başlıyor. Muhtemelen Sivas Kongresi'nde yaptığı konuşmalardan birinde diyor ki Kemal Paşa: "Türk ve Kürt yekdiğerinden ayrılmaz iki öz kardeştir." Amenna, yani şu cümlenin altına ben şahsen bugün de imzamı atarım. Şimdi bu cümleyi söyleyeninden, söylendiği bağlamdan ve tarihten bağımsız olarak değerlendirirseniz kesinlikle doğrudur. Son derece faydalıdır da, bu ülkedeki bölünmeden, eksilmeden birliğimiz, bütünlüğümüz, bekamız için. Keşke sonuna kadar böyle gitseydi arkadaşlar. Yani şimdi şunun kapısını açıyoruz: Eylül 1919 tarihinde ortaya koymuş olduğu bu yaklaşımı Kemal Paşa mesela takip eden 19 sene boyunca yani vefat edinceye kadar üzerinde hiçbir değişiklik yaşanmadan aynen devam ettirebilseydi... Derken ben tabii şimdi beni dinleyen ulusalcıların cahil kesimi -ki yani aritmetik olarak ulusalcı dediğimiz topluluğun %99'unu kastetmiş oluyoruz- diyorlar ki: "Lan öyle oldu zaten mı?"

İnönü aynı doğrultuda. Seha Meray'ın hazırladığı meşhur, en önemli Lozan başvuru kitabı; "Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler". Yeni düzenlenmiş olan İş Bankası edisyonu, 4 cilt, 1. cilt sayfa 451. 23 Ocak 1923 günü arkadaşlar öğleden sonra saatlerinde ana komisyon toplandı, Musul konusunu görüştü. Yani Lozan Konferansı boyunca Musul konulu görüşmelerin en kritik olanıydı bu. Ama şimdi konumuz başka. Bu müzakereler sırasında Türkiye başdelegesi İsmet Paşa söz aldı. Konuşurken şöyle bir cümle zikretti, yani bir cümlenin bir kısmı konumuzla ilgili: "Kürt soyu gibi üstün bir soy" diyor konuşmasının arasında. Ben bunun altına da bir Türküm, elhamdülillah etnik olarak bununla iftihar da ederim, başka mesele. Ama derseniz ki söyleyen kim olursa olsun, söylendiği dönem bağlamı ne olursa olsun, Kürtlerden üstün ve asil bir soy olarak bahsedilmesi tarihsel bir gerçekliğin ifadesi olur mu? Olur. Selahaddin Eyyubi, Bediüzzaman Said Nursi, daha 1000 tane sayarız. Yani bu bizim gibi olan insanlar için dönemsel ve taktik amaçlı zikredilmiş ve samimi olmadıkları bir ifade değildir. Kürtler Müslüman olduktan sonra bugüne kadar söz konusu İslam, İslam'ın savunması söz konusu olduğunda geneli itibarıyla -çünkü istisnalar, hainler her millette vardır- bütün dünyada geneli itibarıyla, ezici geneli itibarıyla dört dörtlük bir tavır sergilemişlerdir. Tek başına buna baktığınızda da ben şahsen başka bir ölçü aramam. Evet asil bir soydur, şerefli bir millettir. Aynen biz Türk kardeşlerinin ecdadı gibi dinlerini, imanlarını, Rablerini, Rablerine imanı savunmak söz konusu olduğunda hiçbir hesaba kitaba girmeden oluk oluk kanlarını akıtmışlardır. Bir insanın fıtratı itibarıyla en değerli varlığı olan canını hiç çekinmeden çıkarmış vermiştir. Kesinlikle.

Ama diyorum ki şimdi ilk yıllarda bizzat Kemal Paşa'nın ağzıyla, bizzat İsmet Paşa'nın ağzıyla ortaya konulmuş olan bu yaklaşım hep sonuna kadar öyle devam etmiş olsaydı bir, şu an arkadaşlar Türkiye olumlu manada çok daha iyi bir yerde olurdu. İki; mesela son 40 küsur senemizde PKK kaynaklı böyle bir fitne ve onun neden olduğu bu yıkım yaşanmazdı. Düşünün ki yani can kaybı olarak 50.000'e yakın insan, ölen ve şehit olan insan sayısı bu; yaralanan, hapiste sürünen, sakat kalan, kaybolan bu rakamın dışında maddi zayiat 100 milyarlarca dolarla ölçülüyor. Bu sadece olayın PKK bölümü. İşte mesela Dersim katliamı gibi bir olay yaşanmamış olacaktı; o söylemler, başta dile getirilen o şeyler sonuna kadar aynen devam edilmiş olsa idi. Ama arkadaşlar ne yazık ki Erdoğan Aydın gibi, yani solcu, çok hızlı İslam düşmanı anladığım kadarıyla da herhalde Kürt bir yazarın yakın zamanda yayınlanmış, yani tek parti dönemi literatürüne meraklı olanlara tavsiye ederim, "Yanlış İliklenen Düğme" isimli kitabının Lozan döneminde yaşananları ve onların arka planını konu edindiği 550, 558, 568 ve 606 sayfalarında da uzun uzun ortaya konduğu gibi Kürtler o sırada kandırılıyordu. Sonra ne oldu? Sonra arkadaşlar söylem 180 derece değişti.

Örnek Cemal Kutay, "Atatürk'ün Son Günleri" sayfa 67. Cumhurbaşkanlığı muhafız alayında görevle askerliğini yapmakta olan bir er söz konusu olmuş. Kemal Atatürk de orada. Er Kürt kökenli, o yüzden arkadaşları arasında "Kürt Mehmet" diye çağrılıyor. Bunu işitince diyor Cemal Kutay, Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk müdahale etti, dedi ki: "O Kürt değil, kurt." Daha sonra geleceğiz tekrardan arkadaşlar. Şimdi bunu, yani araları uzun tuttuğumuz için zihinler karışabilir, şununla karşılaştıralım: Kemal Paşa -yani kitabın isminden anladığımıza göre hayatının son aylarında ya da son bir bir buçuk senesi içerisinde- Kürt kavramını reddedip aslında Kürt kelimesi ve kavramı "kurt" kelimesinden galattır derken, ama 1919 Eylülünde Sivas Kongresi günlerinde Türkiye'de Kürde de, Boşnağa da, Arnavuda da fevkalade muhtaç, İstiklal Harbi yeni başlıyor; diyordu ki: "Türk ve Kürt yekdiğerinden ayrılmaz iki öz kardeştir." Şimdi bu iki söylem arasında arkadaşlar 180 derece, yani arası bulunamayacak, bizim tabirle telif edilemeyecek siyah beyaz zıtlığında bir zıtlık var mı? Onu siz söyleyin.

Mesela Gıyasettin Emre, Menderes'in milletvekillerindendir, Demokrat Parti. Anı kitabı: "Medreseden Meclise, Meclisten Yassıada'ya". Kendisi de Kürttür. Bu kitabın 48. sayfasındaki iddiası: "Erzurum Kongresi'nde ve Lozan'da kendisini destekleyen bütün Kürtleri" diyor, "Kemal Paşa idam ettirdi." Yani bu kesinlikle böyledir değildir demiyorum, yanlış anlamayın korktuğumdan değil. Şimdi bu bir iddia, ele alınır. Dönemin somut ayrıntılarına bakılır; denilebilir ki "evet Gıyasettin Emre %100 haklı çünkü somut ayrıntılar bu iddiayı tamamen destekliyor", denilebilir ki "hayır yani böyle bir genelleme yapma imkanı verecek elimize somut bir tarihi malzeme geçmedi araştırdık, deriz ki Gıyasettin Emre sallamış". Ya da denir ki ikisinin ortasında bir yerde. Hangisidir? Ben ona dair özel bir çalışma, araştırma yapmadım ama Kürt kökenli bir Demokrat Parti milletvekilinin ifadesi bu, kayda geçsin diye zikrettik.

Geldik şimdi resmi olana. Kreiser ve Neumann isimli iki Alman tarihçinin -bu yeni yayınlanmış bir kitap- "Küçük Türkiye Tarihi" isimli kitabının 375. sayfasından naklediyorum ama burada aktaran durumundadır bu kaynak. Özgün kaynak 1945 senesine ait Türk Dil Kurumu sözlüğü. Yani tam olarak rejimi, Cumhuriyet Halk Partisi'ne bağlar mı? Tabii resmi kurum. 1945 Türk Dil Kurumu sözlüğünde deniyor ki arkadaşlar: "Kürtler dillerini değiştirmiş Türklerdir." Ama 1919 Eylülünde Kemal Paşa öyle demiyordu; "bunlar iki ayrı ama öz kardeştir" diyordu. Şimdi deniliyor ki: "İki ayrı öz kardeş falan yok, bu aslında tek kardeş. Bunların bir kısmına doğru olarak Türk deniliyor, bir kısmına hata eseri olarak Kürt deniliyor." E hangisini esas kabul edeceğiz? Şimdi mesela buradaki tespit diyelim ki Menderes dönemine ait olmuş olsaydı resmi ideolojinin argümanı hazırdı. Yani o CHP tek parti falan değil o; başka bir dönem, başka bir kadro, başka bir siyasi zihniyet ayrı. Bu daha 5 sene var iktidardan gitmesine.

Evet, 12 Eylül cuntası zamanında, yani Türk siyasi tarihinin gördüğü IQ derecesi en yüksek ilk iki üç devlet başkanından bir tanesi olan; yani zoraki tabii gene süngü zoruyla devlet başkanı ama devlet başkanı mı devlet başkanı. Ben bile o yıllarda bir lise öğrencisi olarak katıldığımız 19 Mayıs törenlerinde işte başlangıçta protokol vardı, Fikret Hoca o zaman bizim beden eğitimi hocamız çıkardı: "Türk sporu ve Cumhurbaşkanı adına üç defa..." Biz bütün gücümüzle "sağ ol, sağ ol, sağ ol" derdik. İyi hatırlıyorum, 1981 senesinin 19 Mayıs gösterilerine başlayacağız, çıktı kürsüye: "Türk sporu ve Devlet Başkanı adına" dedi çünkü öyle emir gelmiş, artık Cumhurbaşkanı yok. Faşist Milli Güvenlik Konseyi cuntasının başındaki IQ'su yani 350 miydi 845 miydi emin değilim de hani Einstein ondan kesinlikle zeka dilenirdi... Bu yüksek zekalı Kenan Evren arkadaşlar neredeyse her aklına estiğinde miting kürsülerinde hep şunu tekrarladı: "Kürt diye bir şey yok." Peki nereden çıkmış ama yani söylem bazında en azından var? "Bunlar dağ türkü" diyor bütün ciddiyetiyle. Yaşadıkları coğrafi çevre tabii yüksek rakım olunca sene 12 ayın 8 ayı 9 ayı bunlar kar içinde yaşıyorlar. Sürekli mecburen o karda yürürken bilirsiniz hani taze kara bastıkça insan "kart kurt kart kurt" diye sesler gelir ya, işte ona bağlıyor. O kadar yüksek bir zeka... O kadar büyük bir alimdi Kenan Evren, bu nankör millet kıymetini bilemedi ayrı. "Kart kurt kart kurt" diye sürekli onlar ses çıkardıkları için ayakkabılarından işte bu bir galata yol açmış. Yani kelimede hafif bir tahrif yaşanmış, "kurt" sesi "kürde" dönüşmüş. Nitekim Atatürk de bunu söylüyordu; yani o bu kadar zenginleştirmemiş işte kara bastı kart oldu kurt oldu sonra o kürde dönüştü kısmı Atatürk'te yok. Ama okuduk kaynağıyla; Cemal Kutay gibi bir Atatürkperest diyor ki "Kürt aslında kurt". Tabii öyle deyince bizim aklımıza hani işte Bozkurt'un da dahil olduğu o bildiğimiz memeli yırtıcı hayvan familyası gelir ama artık neyse... Yani onu öteki taraftan aklımıza gelirse şayet; Atatürk'ü, Kenan Evren'i falan bir araya getirip onlara sorup bir meclis kurdurup çözebiliriz belki. Yani bu kurt işte o kara basınca çıkan kurt sesi miydi yoksa yırtıcı memeli familyası kurt canlısı mı falan arkadaşlar.

Ama Erdoğan Aydın'ın demin bahsini ettiğim "Yanlış İliklenen Düğme" kitabının 600. sayfasında gördüğümüz Kenan Evren'in "kart-kurttan Kürt çıktı" bilimsel tespitine dair Aziz Nesin'den bir alıntı yapmış; diyor ki Aziz Nesin: "Bu kadarını ben bile uyduramam." Yorumunuzu kendiniz yapın.

Sonra şimdi bir parça ciddiyete avdet edersek; kolektif çalışma "Türkiye'de Tek Partili Yıllar 1923-1950", şiddetle tavsiye ederim Pınar Yayınları'na ait çok güzel bir kitaptır ciltli, sayfa 418 diyor ki: "Başbakan İnönü'nün Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk için hazırlamış olduğu Kürt Raporu'nda deniyor ki..." -Bak burada şunu da söyleyeyim, 50.000 sayfanın 1000 sayfası açılmış, 49.000 hala kilit altında. Ya açılmış olanında neler var? Çünkü bu açılmış olanlardan yola çıkarak ve analoji yaparak hala kilit altında olanlarda acaba ne cevherler vardır sorusu hakkında bir fikir sahibi olabilirsiniz. Çünkü açılmış olanında Başbakan Cumhurbaşkanına diyor ki: "Kürtleri okutmayalım. Okutacaklarımızı da Türklüğe asimile ederek okutalım." Hani bunlar iki öz kardeşti ya, işte öyle. "Kürtleri okutmayalım, cahil kalsınlar." Nitekim Mehmet Remzi Bucak, "Bir Kürt Aydınından İsmet İnönü’ye Mektup" sayfa 646. Sene 1926, İnönü 3 senelik başbakan. Doğu illerinde açık bulunan bütün liseleri kapattırdı Başbakan İnönü. Maksat sistematik bir şekilde Kürtlerin cahil bırakılması. Bu arkadaşlar tam manasıyla emperyalist mantıktır, tam manasıyla sömürge muamelesidir. Şuradan pay biçin: Belçika Kongo sömürgesinden çekildiğinde 15-20 milyon nüfusu olan Kongo halkının içinde -yani yerlisi olarak, siyahi olarak o halkın içerisinde- Belçika sömürge yönetiminin sonunda üniversite mezunu olan 16 kişiydi. Ya bu milyonda bire bile tekabül etmiyordu. 1.200.000 - 300.000'de ancak bir kişinin üniversite mezunu olmasına müsaade ediliyordu. Anlaşılabilir, çok basit bir mantık: "Okumuş adam tehlikeli adam. Öyleyse okutmayalım, cahil bırakalım." Şimdi Kongo, yani Belçika kendisinden 15-20.000 kilometre uzakta Afrika'nın alt kısmında bir siyahi ülkede rahat rahat özellikle madenleri sömürebilmek için böyle bir taktik uyguladı ve işte dört dörtlük sömürge taktiği. Şimdi buradakine ne diyeceğiz? Yani mevcut açık olan liseleri bile kapatalım ve kesin olarak bunları sistematik bir şekilde okutmayalım, cahil bırakalım derken burada hedef alınan coğrafya ve insanlar Türkiye'ye ait başka bir kıtadaki sömürgenin insanları değildi arkadaşlar; kendi insanı, kendi vatandaşı, kendi coğrafyası. Olayın bu tarafına baktığımızda yani bu Belçikalı zalimlerin Kongo'daki Afrikalılara yaptığı mı daha büyük zulüm yoksa İsmet'in o yıllarda kendi insanına, kendi vatandaşına yaptığı mı daha büyük zulüm?

Şimdi aklıma geldi, ister istemez tabii o bağlantıyı yeniden kuracağım. Yani belgeli bu. Hani şimdi dese ki bu işte rahmetli Kadir Mısıroğlu'nun -biz rahmetli diyoruz- iddiası, uydurması falan değil; bu sizin o da açıklanmış olan devlet belgelerinizde geçiyor. Hiçbir uçarı kaçarı yok yani. Ve bugün bir Kürt rahat rahat burada hiçbir problem görmeden gidip CHP seçmeni olabiliyorsa yani gırtlak dokuz boğum demiş arkadaşlar atalarımız. Ben yutkunuyorum. Hani birçok şey geliyor da diyoruz ki yani demek ki bunların şeref, haysiyet, onur anlayışları, kavramları farklı bizim gibi. Onlar onu tanımlamıyorlar, öyle düşünmüyorlar yani artık sözü anlayana.

Mehmet Bayrak, "Şark Islahat Planı" sayfa 162. Falih Rıfkı Atay'ın bir köşe yazısından alıntılıyoruz. Yani aynı mesele; temsil pozisyonunda mı? E CHP tek parti faşizminin Ankara basınının 1 numaralı ismi, Türkiye genelinde de 1 numaralı isim. 2 numara Yunus Nadi, İstanbul basını. Diyor ki: "Kürtler iyi şeyleri görür, isyan eder." Ey Kürtler duyuyor musunuz? Yani sizin CHP'lilerinizin sizin hakkınızdaki yaklaşımı bu. Mareşal Fevzi Çakmak, Genelkurmay Başkanı; herif protokolde herhalde 4. sıra falan gelir o gün için yani fiili gerçek protokolde. Nevzat Onaran, "Türk Nüfus Mühendisliği" sayfa 330: "Kürtlerin ezilmesi gerekir" diyor. Kolektif çalışma "Erken Cumhuriyet Döneminde Türkiye" sayfa 141. Şeyh Said isyanı sonrası yani isyanın bitirilmesi falan dersek işte Mayıs 1925'ten sonraki tarihlerde Türk Ocağı şubelerinin sayısı bir hamlede 135'ten 217'ye çıktı. Bu bir anda yaşanan sıçrayış arkadaşlar bütünüyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya ait ya da %80'i %90'ı. Şimdi şu bütünlüğün görülmesi önemli.Liseler kapatılıyor, okullar kapatılıyor. "Bunlar cahil kalsın, rahat sömürülsün, rahat ezilsin, hakkını arayamasın" mantığı... Anlaşılır. Onlar kapatılırken ters orantılı olarak o bölgelerde açılan Türk Ocağı şubelerinde patlama yaşanıyor. İşte planın kendi ağızlarıyla birçok kez itiraf ettikleri ikinci kısmı: "Bunları asimile edelim, zorla Türkleştirelim." Peki bu asimile etme ve zorla Türkleştirmenin boyutları nereye kadar varmış? Ucu nereye dayanmış? Halihazırdaki Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının hanımı olan bir hanımefendi tarihçinin çok değerli bir sözlü tarih çalışması var; herkese şiddetle tavsiye ederim: "Yakın Tarihimizin Sessiz Tanıkları."

Sayfa 106; Kürtçe konuşmaya para cezası getirildi. Belediye meclislerinin kararıyla... Yani Ankara'dan merkezi böyle bir emir, bir kanun çıkmadı. O kadar kendini belli etmeyi göze alamadılar. Onun yerine aynen başörtüsü, çarşaf ve tesettürün yasaklanmasında da kullandıkları taktiği kullandılar. Ankara'dan gelen gizli sözlü telkinler ve emirler üzerine o birimlerin belediye meclisleri karar verdi. Dedi ki: "Bizim belediye sınırlarımız içerisinde peçe yasaktır, çarşaf yasaktır." Aynen bunun gibi Kürtçe konuşmak da yasaklandı. Müeyyidesi nedir? Belediye meclisi kararı olduğu için hapse atamıyor tabii. Para cezası... Ne kadar? Kelime başına 5 kuruş. O günün ekonomik şartlarında ve Türk lirasının satın alma gücü üzerinden bakıldığında kelime başına 5 kuruş ne anlam ifade eder? İstanbul'da bir ağır işçi yevmiyesi 1 lira. Hakkari'de 50 kuruş olabilir; İstanbul'la aynı fiyat olmayacağı bugün için bile bellidir, bırakın 1930'ları.

Şimdi hayalimizde canlandıralım: Köyünden habersiz bir Kürt kardeşimiz, sözüm ona Türkiye Cumhuriyeti'nin bir eşit vatandaşı, kasaba pazarına geldi. Getirdiği malzemesini satacak; gazını, tuzunu, yağını alıp köyüne geri dönecek. Pazarda ana diliyle konuşuyor, başka bir dil bilmiyor. Ben bu zulme bizzat kendi askerliğimde de şahit oldum. Para cezası yoktu da dayak cezası vardı; bahsettiğim tarih 1989. Yani cinsi cinsine çekmiş, aradan 60 sene geçmiş ama hiçbir şey değişmemiş. Acemi birliğinde ilk günler sürekli telkin edildi: "Kesinlikle tek kelime Kürtçe konuşulduğu duyulmayacak." O kadar çok ve o kadar korkutarak tekrar edildi ki bir akşam dersinde hatırlıyorum; Diyarbakırlı bir arkadaşımız kalktı, titreye titreye komutana sordu. Ankesörlü telefon var, insanlar kuyruğa giriyor, ailesini arıyor. Dedi ki: "Komutanım, benim annem başka dil bilmiyor. Ben şimdi annemle konuşacak olsam..." Düşünün arkadaşlar, öyle bir zulümden geldik ki... Askere evladını göndermiş bir anne evladının sesini duymasın mı? "Annemle nasıl konuşayım? Ben ankesörde annemle konuşurken oradan geçmekte olan bir komutanım beni duyduğunda sizin dediğinize göre çok ciddi bir cezayla karşı karşıyayım. Ne yapayım?" Verilen cevaba bakın; kurgu gibi, insan inanmaz: "O zaman o seni duyan ve Kürtçe konuştuğun için seni dövmeye hazırlanan komutanına durumu hemen izah edeceksin. Telefon cihazını onun kulağına dayayacaksın, annenin gerçekten Kürtçeden başka bir dil bilmediğini ona ispat edeceksin. O zaman o da insan evladıdır, anlayış gösterir, bir şey yapmaz." Bunun dışında katiyen Kürtçe konuşmak yok deniliyordu. Şimdi merak ediyor musunuz PKK nasıl çıktı ve o bölgede nasıl taban buldu? İşte böyle. Fiziğin kanunudur; etkinin tepkisi olur. Zulüm tepkiyle karşılanır. PKK'nın gerçek kurucusu CHP'dir arkadaşlar.

Kelime başına 5 kuruş para cezası verildi. O zavallı Kürt köylüsü pazarda diyelim ki tespit edildi ve 20 kelime konuştu. Bir malın alım satımında en az 20 kelime çıkar ağzınızdan. 1 lira yapar; o coğrafyada iki günlük ağır işçi yevmiyesi. Nevzat Onaran, "Türk Nüfus Mühendisliği" sayfa 319; sene 1936. Dersim katliamının başlamasından bir sene önce umumi müfettişlikler kurulmuş. Sömürge genel valilikleri mantığıyla Diyarbakır merkezli genel müfettiş Abidin Özmen diyor ki: "Kürtleri asimile edelim, Kürtçeyi yasaklayalım." Bunu söyleyen Diyarbakır valisi değil; Diyarbakır merkezli 8-10 vilayeti kapsayan, 90'lı yılların OHAL bölge valiliğinin ilk şekli. Ercan Çağlayan, "Kemalist Ulus Devletin İnşası" sayfa 140; Mardin Halkevi'nde karar alınmış: "Evlerde bile Türkçe konuşulmasını takip için özel bir komite kurulmuş." Çarşı pazarı geçtik, evin içinden bahsediyoruz. Anne, baba, çocuk, karı, koca... Ana dilleri Kürtçe ama hayır, Türkçe konuşacaklar. Takip için özel komite kuruluyor.

"Tarih ve Toplum" dergisi, Haziran 1996, 150. sayı, 61. sayfa. 1936 senesinde Türkiye'de vilayet sayısı 62; bunların 12'sinde CHP örgütü yok. İsimlerini okuyayım: Ağrı, Diyarbakır, Elazığ, Mardin, Muş, Siirt, Urfa, Van, Bingöl, Bitlis, Hakkari, Tunceli. Ortak özellikleri nedir? Maksat şu: Herhangi bir şikayetlerini ve taleplerini Ankara'ya, hükümet merkezine iletemesinler. Tek parti rejimi olduğu için toplumla devlet arasındaki organik iletişim CHP üzerinden yürüyor. Oralarda il örgütü kurmadığın vakit o bağ kopartılmış oluyor. İşte bu sömürge yönetimidir. CHP tek parti döneminin bu vilayetlere bakışı sömürgeydi, bu insanlara bakışı ikinci sınıftı.

Aynı mesele; kolektif çalışma "Tek Parti Dönemini Yeniden Düşünmek" sayfa 112-116. Doğu vilayetlerinin kendi milletvekillerinin tespitinde söz hakkı yok; hepsi Ankara'dan tayinle. Mesela Muş milletvekili olan şahsın Muş'la ilgisi olmamasını bir tarafa bırakın, önüne harita koysanız Muş'un yerini bulamazdı. Ve bu istisnai bir durum değildi. Yahya Kemal'den bir anekdot: 1935 seçimlerinde Tekirdağ milletvekili adayı yapılmış. Kendisi anlatıyor: "Gideyim bir seçim bölgemi göreyim dedim. İstanbul'dan vapura bindim, Tekirdağ iskelesinde indim. CHP il örgütüne haber vermiştim ama bir karışıklık olmuş, haberleri yokmuş. İskelede indim, beni karşılayan kimse yok. Acıkmıştım, bir köftecide Tekirdağ köftesi yedim. Sonra İstanbul vapurunun saati geldi, vapura bindim ve geri döndüm. Hayatımda bu vesileyle Tekirdağ'ı görmüş oldum." Ne oldu? Tekirdağ milletvekili oldu. Batıya bakış bile buyken, "yontulması gereken kütük" gözüyle baktığın Kürde mi soracaksın temsilcin kim olsun diye?

Birkaç örnekle maddi boyuta; sağlık ve eğitime bakalım. Ercan Çağlayan, "Diyarbakır: Nüfus, Siyaset, Eğitim, Sağlık ve İktisat 1923-1950" sayfa 144. Sene 1934; Diyarbakır halkının %10'u sıtmalı. Günümüzde olsa yer yerinden oynar ama o zaman durum bu. Ulusalcılar diyor ki: "Devletin parası mı vardı?" Savarona'yı alırken para buldunuz; dünyanın en lüks, en pahalı yatı. Meclis inşaatı için 100 milyon lira harcarken para buldunuz. Erzurum'da memur mahallesi için 20 milyon, İnönü'nün heykeli için 1.400.000 lira, Kadıköy Halkevi için 1,5 milyon lira para buldunuz ama %10'u sıtmalı olan halkın tedavisi için para yok. Aynı kitap sayfa 146; 1937-38 öğrenim yılında Diyarbakır ilinde 3308 ilköğretim öğrencisi var. Bu öğrencilerin 743 tanesi trahom hastası; yani tedavi edilmezse körlükle neticelenen ciddi bir göz hastalığı. Sıtmayı tedavi edeceksin para yok, trahomu tedavi edeceksin para yok ama dünyanın en lüks yatını alacak para anında bulunuyor.

Milletvekilleri için mason sembolleriyle dolu kampüs inşa edeceksin, para bulunuyor. 1939 senesinde meclis kampüsünün inşaatı başlıyor; o sene hükümet bütçesi 300 milyon lira civarında, kampüse harcanan para ise 100 milyon lira. Bu zihniyette ne Allah imanı ne Allah korkusu var. Mehmet Evsile, "Demokrat Parti Döneminde Türkiye'de Günlük Hayat" sayfa 28. Devri İsmet'in 3. senesi, 1941; Siirt'in 490 tane köyü var, okul olan köy sayısı sadece 10. Yani 49'da bir. Kürtleri cahil bırakalım ki zulüm karşısında haklarını arayamasınlar. Aynı yıl Savarona'nın 1 yıllık bakım masrafı 600.000 lira. Paşa hazretleri yazın 15-20 gün Marmara'da seyran edecek diye bu para ödeniyor. Aynı tarihlerde Çankaya garajında 14 tane makam otomobili var. Paşa hazretlerinin tıraş takımları özel siparişle Paris'ten getiriliyor. Oğlu Ömer İnönü için Paris Büyükelçiliği vasıtasıyla 8 silindirli özel spor otomobil getirtiliyor. Bunların hepsine para bulunuyor.

Bütün Türk tarihi boyunca yaşanmış iki büyük felaket vardır: Biri 13. yüzyılın ilk yarısında Moğol istilası, diğeri 20. yüzyılın ilk yarısında CHP tek parti iktidarı. Bu programı "yüzsüzlük" diyerek açmıştık çünkü Özgür Özel, "Erdoğan Kürtlerin katilidir" dedi. Barış Mahmutoğlu, "CHP'nin Belediye ve Genel Seçim Çalışmaları ve Propagandaları 1923-1957" sayfa 636; resmi devlet yayınıdır. 14 Mayıs 1950 seçimlerine gidilirken CHP'nin en önemli argümanlarından birisi "Doğu Kalkınması" idi. Yuh diyorum! 27 sene tek başına iktidardasın, eğitimi ve sağlığı bitirmişsin, sonra seçime gelince "Doğu Kalkınması" diyorsun. Aynı kaynak sayfa 541; 1957 seçimlerinde de "Menderes sadece batıya yatırım yaptı, doğuyu ihmal etti" diye hükümeti eleştiriyorlar. Gerçekten yüzsüzlük bu adamlarda zirve yapmış. Bu durum dönemsel de değil; Özgür Özel'in bugünkü söylemiyle 1957'deki söylem arasında hiçbir fark yok.

Burada noktayı koyalım. 14 Aralık Pazar gecesi saat 22.00'de, tarih metodolojisi ile devam edeceğiz. Konumuz: "Tarihçi tarafsız olabilir mi?" O vakte kadar sizleri Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.