BİR KARŞILAŞTIRMA: ATATÜRK VE HİTLER'İN SİYASİ FELSEFELERİ
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı akşamlar. Regaip Kandiliniz mübarek olsun.
Bu akşam Kemal Atatürk ile Adolf Hitler'in siyasi felsefeleri arasında bir karşılaştırma yapıyoruz ve meselenin temeli olarak diyorum ki siyasi felsefeleri özünde birbirinin aynısıydı; araya karbon kağıdı konmuşçasına. Çünkü her ikisi de kendilerini milletlerinin, milli iradenin tek başına temsilcisi olarak kabul ediyorlardı. Sonra bütün siyasi düşüncelerini ve icraatlarını bu temel üzerine inşa ediyorlardı. Yani Kemal Atatürk dedi, Adolf Hitler dedi. Anlayış şu: Alman milleti eşittir Hitler, Türk milleti eşittir Kemal Atatürk. Hatta hatta Kemal Atatürk bu konuda bana göre Hitler'e göre daha spesifiktir, daha ileri gitmiştir. Çünkü onda ayrıca "milli sır" kavramı da var. Yani diyor ki: "Ben yüzyıllardan beridir Türk milletinin bilinçaltında oluşmuş olan isteklerini, arzularını bilinçüstüne çıkarttım. Onları netleştirdim, kavramsallaştırdım. Adını koydum." Yani ben Türk milletinin gerçekte ne istediğini, bunu bir mübalağa ya da saptırma zannetmeyin arkadaşlar, çünkü örneklerini okuyacağım, birebir aynen bunu söylüyor: "Ben" diyor "Türk milletinin ne istediğini Türk milletinin kendisinden bile daha iyi biliyorum ve yaptığım icraatların tamamı buna dayalı. Dolayısıyla ben milletin adeta etle kemiğe bürünmüş olan haliyim."
Bu iddia derecesine varmamakla beraber ama özünde aynı düşünce biçimi, yaklaşım Hitler'de de var. Ve okuyacağım Batılı siyaset bilimcilerinden de bazı alıntılarla; bu arkadaşlar modern çağlarda bütün dikta rejimlerinin en tehlikeli şeklidir. Çünkü rejimin başında oturan kişi elinde bulundurduğu gücü düşünün, düşünce biçimi de böyle olduğu vakit ona artık başka hiçbir müeyyide ile sınırlandırılamayacak olan bir manevra alanı açılmış oluyor. Yani ahlaki, vicdani, siyasi, dini ya da diğer aklınıza her ne gelirse; hiçbir sebep, hiçbir gerekçe yapmayı düşündükleri şeyleri ve yaptıkları şeyleri onların gözünde sakıncalı; "Acaba burada dursak mı? Acaba böyle yapmak doğru olur mu olmaz mı?" şeklinde tereddütlere götürmüyor, çekinceler oluşturmuyor. Neden? Çünkü kendisiyle milleti özdeş olarak kabul ediyor. Buna ciddi ciddi bütün samimiyetiyle inanıyor. Böyle olduğunda istediği ve yaptığı her şey zaten ona göre milletin istediği şeydir. O da aslında milletin isteğini gerçeğe dönüştürmekten başka hiçbir şey yapmamaktadır.
Şimdi temeli bu olan siyasi felsefenin ve Hitler yönetiminin 12 sene içerisinde Almanya'yı ne hale getirdiği maddi anlamda hepinizin malumudur. Bütün insanlık tarihinin en büyük yıkımı yaşandı. Ancak 13. yüzyıl Moğol istilasının sebep olduğu yıkımla karşılaştırılabilecek şekilde. Hatta çok ilginç, iktidarının ilk yıllarında Hitler bir konuşmasında demişti ki: "Bana 10 sene verin ondan sonra Almanya'yı tanıyamayacaksınız." Tabii işte verin ve tanıyamayacaksınız derken kastettiği şey belli. Yani 10 sene içerisinde Almanya öyle kalkınacak, öyle güçlenecek ki her çeşit aklın, hayalin, hesabın, kitabın ötesinde olumlu anlamda tanınmaz hale gelecek. İroniktir, Hitler'in kastettiğinin 180 derece zıddı anlamında 10 sene sonra yani iktidarının başlangıcından alırsak 12 sene sonra 1945 baharında teslim olduğu vakit Almanya gerçekten tanınmayacak haldeydi. Çünkü yaklaşık 10 milyon Alman ölmüştü. Toplam nüfusun kabaca onda biri. Alman kentleri ve hatta irice kasabaları baştan aşağı bir harabeye dönüşmüştü. Yani mesela sadece Kızıl Ordu'nun işgal bölgelerinde 2,5 milyon Alman kadının sadece tecavüze uğradığına dair ciddi tarihçi değerlendirmeleri var. Yani maddi ve manevi yıkım olarak nereden ele alırsanız alın gerçekten Almanya tanınmayacak bir hale gelmişti.
Şimdi bu hale gelmiş olmasının analizini yaptığımızda arka planda tabii çeşitli önem derecelerinde birçok sebep vardır ama temel sebep zannederim buna herkes iştirak eder: Hitler'dir. Hitler üzerinde temel sebep de Hitler'in siyasi felsefesidir. Şimdi aynı bakış açısıyla ve aynı dönemde Türkiye'ye gelecek olursak tabii Hitler ve Almanya hakkında konuştuğumuz kadar rahat konuşamıyoruz. Çünkü 5816 sayılı halen yürürlükte olan faşist bir kanun nedeniyle... Yani böyle demiş olalım, sonra üç nokta koyalım, ötesini de irfanı olanların anlayışına havale etmiş olalım arkadaşlar. Evet meselenin özü bu: Kendisini milletle özdeş kabul etme, kendisini milletin ve milli iradenin adeta ilahi sözcüsü gibi sayma; işte "eşittir millet ve ben" anlayışı dediğimizde... Şimdi buraya kadar söylediklerim arkadaşlar bir iddia olarak da kabul edilebilir. Eğer iddia gibiyse bu da otomatikman teste tabi tutulur. Yani gerçekten böyle bir iddiayı ve değerlendirmeyi ortaya koyacak somut duruma, örneğe sahip miyiz dediğimizde şimdi Kemal Atatürk ve Hitler'den alıntılarla meselenin altını doldurmaya başlayalım.
Nutuk 1. Cilt. Şimdi piyasada çok fazla sayıda Nutuk edisyonu olduğu için belirteyim, bu Türk Tarih Kurumu'nun Nutuk'udur, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun sadeleştirmesi, 1973 baskısı. Çünkü Tarih Kurumu'nun da birden fazla. Bunun arkadaşlar 1. cildinin 12. sayfasında —yani Nutuk dediğimizde imzanın kime ait olduğunu herhalde kimse sormayacak— diyor ki Atatürk: "Ben milletin vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün cemiyetimize, toplumumuza uygulatmak zorundayım." Yani şimdi sadece tek başına bu ana kitabında bile kendi imzasıyla dile getirdiği okuduğum bu ifadeyle benim giriş bölümünde Mustafa Kemal'in temel siyasi felsefesinin temel ilkesidir diye tarif ettiğim şey bu tarih haklılık kazanmış oluyor mu? İsterseniz bir daha okuyayım: "Ben milletin vicdanında ve geleceğinde, istikbalinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundayım." Yani yaptığım, ettiğim her şey bu ana kadar ve bundan sonra yapacaklarım —çünkü 1927'de söyleniyor bu sözler— benim açımdan bir mecburiyettir. E bu mecburiyetin temeli, dayanağı neresidir? Milletin kendisi. Hani böyle baktığınızda adeta bir adım devamı aslında Kemal Paşa diye bir varlık yok orta yerde. Ben doğrudan doğruya Türk milletinin tecessüm etmiş, etle kemiğe bürünmüş haliyim; bilinciyle, iradesiyle, isteğiyle, arzusuyla, her şeyiyle.
Şimdi Hitler'den bu anlamda bir örnek arkadaşlar. Yani bunların hepsi Hitler'e ait alıntı değildir de bazısı öyle bazısı onunla ilgili yapılmış ve genellikle kendi Nazi kadrosunun önde gelenleri tarafından yapılmış değerlendirmeler. Paylaşacağım alıntının kaynağı All About History'nin bir özel sayısı, Nazi Almanyası sayısı. Sayfa 21'de başlayan "Kötülüğün Yükselişi: Hitler" başlıklı makale sayfa 22'de diyor ki Hitler sempatizanı bir yazar 1924 yılında şöyle yazmıştı —yani Hitler iktidarına daha 9 sene var, Nazi hareketinin ilk yılları—: "Alman halkının ruhunda uyuyan fikirler etle kemiğe büründü. Milletin özlemi Adolf Hitler'de vücut buldu." Şimdi Allah için siz söyleyin; ifade ettiği ana fikir itibarıyla az önce Nutuk'tan yaptığım alıntıyla 1924 gibi erken bir tarihte Hitler'in yakın adamlarından birinin bu noktada Hitler'le ilgili yapmış olduğu tarif arasında bir kıl kadar fark var mı? Eğer "Evet var" diyenler varsa... E peki ben devam edeyim.
Kaynağımız dünya literatüründeki en önemli hatta belki en önemli diyebiliriz Stalin biyografilerinden biri, Stephen Kotkin'in Stalin biyografisinin ikinci cildinin 459. sayfasından naklediyorum. Hitler'in durumu 1936 baharında yani iktidarının 3. yılında; Hitler Almanya'da "Halk süngülerle terörize edilmiyor" diyerek böbürleniyordu ve diyordu ki: "Burada hükümet bütün halkın güveniyle destekleniyor. Hiç kimse bu halka beni zorla dayatmadı. Ben halkın içinden doğdum, halkın içinde kaldım, halka döneceğim. Benim gurur duyduğum şey dünyada hiçbir devlet adamının halkını temsil ettiğini benim kadar hak ederek söyleyemeyeceğidir." Yani böyle derken farkında mı değil mi bilemem ama Kemal Atatürk'e de meydan okumuş oluyor. Çünkü "Dünyada hiçbir devlet adamı" diyor "kendi halkıyla özdeşleşme, onun iradesini ve isteğini kendi vücudunda yansıtma anlamında benim bulunduğum seviyede olamaz." Halbuki Kemal Atatürk'ün de iddiası böyle. Artık öteki tarafta onlar birincilik hesabını kendi aralarında görebilirler. Evet.
Şimdi Özer Ozankaya gibi arkadaşlar akademik çevrenin özellikle 70'li 80'li yıllarda en önde gelen en hızlı Kemalist yazarlarından birinin kitabından nakledeyim. Bu 12 Eylül döneminde İş Bankası'nın bastığı, yayınladığı Atatürk dizisinden bir kitaptır; "Atatürk ve Laiklik: Atatürkçü Düşüncenin Temel Niteliği". Sayfa 134 diyor ki: "Bir toplumun kesinlikle bir ortaklaşa düşüncesi vardır. Eğer her zaman anlatılıp açığa vurulmuyorsa onun yokluğu sonucunu çıkarmamalıdır. O gerçeklikte kesinlikle vardır. Türk toplumunda da bu Atatürk'te şekillenmiştir." İddia öyle yani. Klaus Fischer, "Nazi Almanyası: Yeni Bir Tarih", sayfa 414. Meselenin Hitler cephesine geri döndük: "Hakim seçkinlerin aksiyomatik inancına göre Adolf Hitler halk iradesinin cisimleşmiş haliydi." Gene Hitler'den İtaat, Servest Yan Şapot gibi herhalde okunuyor, sayfa 52: "Richard Töhn isimli Nazi yazar diyor ki toplum iradesi onun içinde oluşur. Bu yüzden de diktatör değildir. Çünkü aldığı kararlar toplumun bilincinde kaynak bulmaktadır." Gladys Baker 1935 senesinde Amerikalı kadın gazeteci yaptığı röportajda Kemal Atatürk'e "Sizin için diktatör diyorlar, buna ne dersiniz?" dediğinde cevap olarak diyor ki: "Hayır ben diktatör değilim. Çünkü ben ne yaptıysam halkımın isteğiyle ve desteğiyle yaptım." Nazi yazarın aynı konuda Hitler'i anlatırken ortaya koymuş olduğu ifadeden Kemal Atatürk'ün Amerikalı kadın gazeteciye verdiği röportajdaki ifade arasında bir fark var mı? Nazilerinkini bir daha okuyayım: "Toplum iradesi onun içinde oluşur. Bu yüzden de diktatör değildir. Çünkü aldığı kararlar toplumun bilincinde kaynak bulmaktadır."
Evet. Kemal Atatürk. Kaynağımız kim? Afet İnan. Yani işte son programda anlattığımız öteki Afet ama bu resmi Afet. "Kemal Atatürk'ü Anarken", sayfa 43. Afet İnan diyor ki arkadaşlar —Türk Tarih Kurumu kitabında bu derlemedir— Kemal Atatürk'an alıntı yapmış. 1925 senesinde Kemal Paşa yaptığı bir konuşmada diyor ki: "Önemli bir görevin yerine getirilmesinde benden önce girişimci millet olmuştur. Benim için şu veya bu vesile ile ertelediğim önemli görevi millet bana ihtar etmiş ve yaptırmıştır." Yani demin dediğim gibi bizzat kendi ifadesiyle orta yerde aslında Kemal Paşa diye bir varlık yok. Yani kendi başına tüzel ayrı bir kişilik yok. Ben demek millet demek. Milletin isteği ve iradesi neyse o bende dış dünyaya yansımıştır, cisim bulmuştur.
"Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları", Constantin Iordachi, doğru okuduysam eğer, sayfa 403. Aynı mevzu Nazilerde nasıl geçiyor? "Hitler 1924'te Landsberg Kalesi'ndeki birkaç aylık rahat hapis hayatı boyunca kendisini milli kahraman olarak gören sayısız mektup almıştı. O yıl yayımlanan bir kitap bu yeni kahramana bir de şiirsel ve mistik cila sürmüştü." Yani bir Nazi yayınından gene bahsediyor. O Nazi yayınında deniyor ki: "Kişiliğinin gizi, Alman halkının ruhunda uykuda bulunan şeylerin kişiliğinin derinlerinde hayat bulmuş olmasında saklıdır. Bu kendini Adolf Hitler'de göstermektedir; milletin özlemlerinin vücut bulduğu kişide." Hitler bu bilgiye inanmaktaydı. Artık tekrar tekrar arada bir fark var mı diye sormayacağım her seferinde. Çünkü her seferinde bunları okuduktan sonra kaynak bilgileri ile beraber o soruyu tekrar etmeyi siz değerli seyircilerimin zekasına, anlayışına karşı saygısızlık kabul ediyorum.
Hitler örneği. Kitap "Hitler'i Pazarlamak", Nicholas O'Shaughnessy, sayfa 169: "Hitler siyaset alanında bir de diktatör değil kendi ifadesine göre halkın iradesini icra eden kişi olarak konumlandırıldı. Neredeyse bir aracı yani halkın şansı konsepti gibi diyebiliriz." Naziler diyor ki: "Gerçek liderler halktan gelir ve halkı temsil eder. O fikirlere istediği şekli verdi ve bu durum onun gücünün en büyük kaynağıydı. Kamuoyunun kişileşmiş haliydi." Evet, şimdi aynı açıdan Kemal Atatürk örneğine geri döndük. Kitap yeni yayınlanmış bir kitap; eğer tek parti dönemi ve Kemal Atatürk literatürüne gerçekten meraklıysanız ve bu konuda "Ben bol okuma yapabilirim" diyorsanız tavsiye edeceğim bir yayındır: Erdoğan Aydın'ın "Yanlış İliklenen Düğme" isimli kitabının 533. sayfasından naklediyorum ama o da Nutuk'tan nakletmiş bir genel değerlendirme. Diyor ki: "Nutuk'taki diğer aktarımları da meşruiyet kaynağı olarak sıklıkla atıf yapılan milli iradeden kastedilen şeyin milletin hatta seçilmiş delegasyonun yani meclisin iradesi değil kendi iradesi olduğunu gösterir." Öyle yani, ben örnek olarak bir tane okudum aslında. "Milli irade benim" ifadesi birçok yerde böyle iki kere iki dört netliğinde, birçok yerde biraz daha içkinleştirilmiş olarak esas metne ama onlarca yerde sürekli tekrarlanır. Dolayısıyla günümüzde hiçbir Atatürkçünün "Hayır efendim yani Atatürk'ün böyle hani dikte hiyerarşinin piramidinin en üst noktası diyebileceğimiz milletin iradesi bende vücut bulmuştur gibi bir iddiası olmamıştır" diyemez. Çünkü doğrudan doğruya Kemal Atatürk imzalı Nutuk bunu onlarca sefer ispat etmektedir; günümüzde belki cehaletten beslenen, gözü kapalı bir Atatürk kültü duygusuyla ifade edilecek o iddiayı da yalanlamaktadır.
Evet, şimdi gene Hitler'e geri döndük. Ian Kershaw, Hitler biyografisi. Bu arkadaşlar şu an literatürde Hitler'in hem en ayrıntılı hem de en muteber biyografisi olarak kabul ediliyor. Türkçeye çevrildi, 1. cilt. Sayfa 234'ten naklediyorum: "Schott, mistik olduğu kadar sözüm ona dini de olan terminolojisiyle" gene bir Nazi yazar Hitler döneminde Hitler'in kişiliğini göklere çıkarır. Der ki Nazi yazar: "Bu kişiliğin gizemi Alman halkının ruhunun en derinlerinde uyuyan şeye canlı bir özellik kazandırmış olmasındadır. Bu Adolf Hitler'de tezahür etmiştir. O milletin hasret duyduğu şeyin cisimleşmiş halidir."
Bu açıdan Türkiye'ye Kemal Atatürk'e geri döndük. Ryan Gingeras, "İmparatorluk Varisi", sayfa 90. Bu yabancı bir yazar tarafından yazılmış fevkalade Atatürkçü bir çalışmadır arkadaşlar, onu belirteyim. Sayfa 90'da demiş ki Ryan Gingeras: "Nutuk'ta Dünya Savaşı'nın sona ermesini takip eden ilk ayları değerlendirirken Mustafa Kemal Osmanlı İmparatorluğu halklarının karşı karşıya olduğu zorlukları en iyi kendisinin anladığına dair sarsılmaz inancını belirtiyordu. Bu doğrultuda sadece kendisinin ulusun rotasını düzeltecek iradeye sahip olduğunu ve bunun için gerekli yolları kavradığını öne sürüyordu."
Hitler örneği. Antony Beevor, "Berlin'in Düşüşü 1945", sayfa 179: "Hitler kendisini Alman halkıyla öylesine özdeşleştirmişti ki kendisine karşı çıkan herkesin bir bütün olarak Alman halkına karşı olduğu ve ölmesi halinde Alman halkının onsuz ayakta kalamayacağı kanısındaydı." Ha bu son kısımda Kemal Atatürk ayrılır. Yani "Ben
Şimdi arkadaşlar bazı söze girerken söylemiştim; siyaset bilimciler, dünya genelinde itibar sahibi olan —yani sahibinin adı ister Adolf Hitler olsun, ister Kemal Atatürk olsun ister bir başkası olsun— devlet adamlarının, diktatörlerin, siyasi yöneticilerin bu şekilde bir düşünce biçimine sahip olmasını yanlış olmanın ötesinde o ülke ve o millet açısından son derece tehlikeli kabul ediyorlar. Bunlara dair de bir iki tane misal okuyup müsaadenizi alayım. "Toplumsal Tarih" dergisi Aralık 2021, Sayı 336, 21. sayfa. Alıntıyı okuyacağım makalenin başlığı arkadaşlar: "1930'larda Almanya ve Türkiye'de Askeri Kültür, Ordu ve Millet." Profesör Doktor Emre Sencer'le yapılmış olan bir röportaj metni bu. Diyor ki sonunda: "Ne zaman kendisiyle millet arasında doğal organik bağlar olduğunu iddia eden bir politikacıyla karşılaşırsanız kaçın sözü akla geliyor. Faşizmin kökünde de bunu görüyoruz. Çünkü sağlıklı demokrasilerde organik bağlara değil işleyen ve denetime açık kurumlara ihtiyaç var." İşte buyurun.
Yani hem Hitler'in hem Kemal Atatürk'ün siyasi felsefesinin temelini teşkil eden ve son derece yanlış, son derece tehlikeli olan bu düşünce biçiminin zıttı ve gene Batılı anlayışa göre doğrusu nedir arkadaşlar? Son cümleyi okuyayım: "Sağlıklı demokrasilerde organik bağlara değil işleyen ve denetime açık kurumlara ihtiyaç var." Çünkü o düşünce biçiminin doğruluğunu kabul ettiğinizde onu eleştirebilmeniz, onun yanlışlığını ileri sürebilmeniz, hele hele onun aksine hareket edip bir şekilde onu değiştirmeye kalkışmanız doğrudan doğruya vatana ve millete ihanet suçunu oluşturur. Hani bunun böyle olduğunu anlamak için çok zeki olmaya da gerek yoktur çünkü basit bir mantık: O kişi tarafından ortaya konmuş olan irade —yani o kişinin düşünceleri, duyguları, konuşmaları, politikaları, kararları— gerçekte milletin —yani milletle halkın farkı da malum, halk o topraklarda o an yaşamakta olan o etnik grup; millet tarihin en eski zamanlarından beridir onların dedeleri, dedeleri... yani millet bu anlamda çok daha kapsamlı, kutsal, değerli, önemlidir— e diyor ki adam: "Ben milletin iradesinin, isteğinin etle kemiğe bürünmüş haliyim. Bana karşı çıktın, millete karşı çıktın. Milletinin isteğine, iradesine karşı çıktın. Otomatikman sen millet düşmanısın, vatan hainisin." Ama Emre Sencer de diyor ki —hani bu hiç öyle İslamcı birisi falan da değildir— hayır bu değildir; denetlenebilir, yanlışlanabilir olması şarttır, rejimin mekanizmalarının ona göre geliştirilmiş olması şarttır. Ya bugünkü hali düşünürseniz tam olarak öyledir; mesela yani birçok denetleme ve engelleme mekanizması var. Diyelim ki Anayasa Mahkemesi; işte dünya kadar karar Anayasa Mahkemesi'nden geri dönüyor, iptal ediliyor. Şimdi şunu hayal edin: Kemal Atatürk'ün cumhurbaşkanı olduğu dönemde Türkiye'de bir Anayasa Mahkemesi de var ve meclisten çıkmış, cumhurbaşkanının imzasını da almış olan herhangi bir kanun o Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Yani şimdi burada iki kademeli sıkıntımız var: O dönemde Türkiye'de bir Anayasa Mahkemesi yoktu. Bir; bu zaten başlı başına ciddi bir eleştiri sebebidir. E madem demokrasiye, hukuka falan o kadar aşıktı bu kadro neden Anayasa Mahkemesi yoktu? Ki hayal kuruyoruz olduğunu varsaydık; var mıydı öyle bir babayiğit arkadaşlar? Öyle bir cesur yani oradan gelmiş olanı diyecek ki: "İşte bu anayasanın şu maddesine bu maddesine ters olur, ben bunu tekrardan meclise, cumhurbaşkanına iade ediyorum." yani. Evet, siz de benimle beraber gülersiniz tabii.
Bir diğeri mesela Funda Şenol Cantek'in "Yabanlar ve Yerliler" kitabının 29. sayfasından okuyalım; meselenin kuramsal boyutu ve o açıdan eleştirisi arkadaşlar yetkin olmuş. Bu da diyor ki: "Mustafa Kemal'in ulus inşasındaki yeri ve ağırlığı devlet toplum ilişkilerini tanımlayan ve düzenleyen nihai otorite olarak karar ve eylemlerinde belirginleşir. Zafer Yörük, Mustafa Kemal'in milletiyle ilişkisini terapistin hastasıyla ilişkisine benzetir. Mustafa Kemal'in amacı da bilinç dışına itilmiş arzuyu açığa çıkarmaktır." Kendisi diyor ya Nutuk'ta "milletin vicdanındaki o milli sırrı ben açığa çıkardım." Aynen bu. Yani o istek, o düşünce millette vardı ama şuuraltında olduğu için onun varlığının ve tanımının millet bile farkında değildi. "Ben milletten daha fazla milletçi oldum bu noktada; onu fark ettim, tanımladım, bilinçüstüne çıkarttım. Sonra gereğini yerine getirdim." Evet, böyle olunca terapistin hastasıyla ilişkisine benziyor. Mustafa Kemal'in amacı da bilinç dışına itilmiş arzuyu açığa çıkarmaktır. "Ancak Mustafa Kemal açığa çıkaracağı istencin ne olması gerektiğini belirlemiştir." Yani bu istek neydi? Önce onu belirliyor, sonra diyor ki: "Yüzyıllardan beridir bu millet aslında bunun peşindeydi, bunu istiyordu. Ama gel gör ki kendisi bile farkında değildi çünkü bu milletin kolektif şuuraltındaydı. Ben fark ettim, açığa çıkardım." Yani yukarı çıkardım şuur üstüne, onu tanımladım, kavramsallaştırdım, şimdi de gereğini yerine getiriyorum.
Evet bu anlamda arkadaşlar son olarak Fikret Başkaya ve Mete Kaynar'ın editörlüğünü yaptığı "Resmi Tarih Tartışmaları" dizisinin 5. cildinden —ki bu 5. cildin konusu Nutuk kitabıdır— okuyacağım, onunla da müsaadenizi almış olacağım. Diyor ki: "Hainler Mustafa Kemal'in yanında yer almaktan milli mücadelenin bir aşamasında vazgeçmişler." Yani işte Rauf Orbaylar, Kazım Karabekirler falan, Ali Fuat Paşalar, Refet Paşalar ona muhalefet etmeye başlamışlardır. Neden hain bunlar? Çünkü Kemal Paşa'ya muhalefet ettiler. Ya ne olursa olsun o da insan, o da insan; farklı düşünebilir. Ona muhalefet etmekle hemen hain olur mu? Halbuki Nutuk'taki net ifade odur: Olur tabii. Çünkü o da insan, o da insan değil. Kemal Atatürk'ün düşüncesine göre Ali Fuat Paşa kendi başına bir insan, Refet Paşa kendi başına bir insan, Kazım Karabekir kendi başına bir insan, Rauf Orbay kendi başına bir insan; liste uzar adları var öyle Halide Edip öyle... Kemal Paşa onlar gibi kendi başına bir insan değil. Kemal Paşa milletin bütününün özü, temsilcisi, sırrın keşfedicisi, açığa çıkartıcısı. Dolayısıyla şimdi hain denilen o isimlerden birinin herhangi bir konuda düşüncesine, uygulamasına muhalefet ettiğiniz vakit —işte doğru yanlış neyse— bir kişiye muhalefet etmiş oluyorsunuz. Kemal Paşa'ya muhalefet ettiğiniz vakit milletin kendisine ve bütününe muhalefet etmiş oluyorsunuz. O milletin içinden gelen bir fert olduğunuz halde o zaman da doğal olarak hain oluyorsunuz. O yüzden Nutuk'ta da bunlardan hain diye söz ettik. Yani şimdi böyle baktığınızda mantık kendi içinde son derece tutarlı ama bizatihi bir bütün olarak o mantığı incelediğiniz vakit tabii durum bir facia arkadaşlar.
Ben devam ediyorum okumaya: "Milli mücadelenin bir aşamasında vazgeçmişler, ona muhalefet etmeye başlamışlardır. Çünkü onun milletin vicdanında ve istikbalinde ihdas ettiği büyük tekamül yeteneğini bir milli sır gibi vicdanında saklayarak peyderpey bütün toplumumuza tatbik ettirmek mecburiyetinde olduğunu görememişler..." Bunu söze girerken Nutuk'un kendisinden okumuştum. Bunu anlamaya kapasiteleri yetmemiştir, o zaman da hain oluyordur. Tasfiyelerin resmi nedeni yukarıdaki alıntıda da belirtildiği gibi muhaliflerin bir kişi olarak Mustafa Kemal'e karşı olmaları değil halktaki gelişme yeteneğini, gelişim eğilimini görememeleridir. Fakat işin ilginç yanı Nutuk'ta da belirtildiği gibi bu yetenekten milletin de haberi yoktur. Nitekim bu yetenek bir milli sır gibi saklanarak peyderpey aşama aşama topluma tatbik ettirilecektir. Tersinden okursak muhalefet Mustafa Kemal'in milletin vicdanında gördüklerini göremediği için eksik, kötü ve kapasitesizdir. Muhalifler bu yeteneği görememektedir çünkü bu sadece Mustafa Kemal'in görebildiği bir milli sırdır. Millette olan ama milletin de bilmediği bir sır olduğu için muhaliflerin görememesinin normal karşılanması gerekir. Ama sadece Mustafa Kemal'in gördüğü ve bir sır olduğuna karar verdiği şeyi göremedikleri için onunla hemfikir olmayı reddetmeleri nedeniyle muhalifler yine de suçludurlar. Göremedikleri için anlayamadıkları bu sır Mustafa Kemal için sır değil ayandır. Bu milli sırrın neden sadece Mustafa Kemal'e göründüğü ise gerçekten tam anlamıyla bir muammadır.
Ve bunun tamamlayıcısı sayfa 84: "Mustafa Kemal sadece milletin içindeki bu özü sezmiştir. Başaranlar bu özü sezdikleri için kahraman, hainler bunu sezemedikleri için alçaktır. Başarının haklılığı onun milletin özündeki eğilimleri sezme kapasitesi ile ilgilidir. Başarı, haklılık ve millet üçgeninde Mustafa Kemal milletin ruhundaki bu kapasiteyi sezebildiği için haklı olan ve bu sarsılmaz haklılığın başarısını sağlayan tek adam, Atatürk olarak kurgular kendini."
Evet arkadaşlar bitti. Şunu ekleyeyim sonuna, hoş çünkü. 1924 Erzurum depremi ile depremde zarar gören bölgeleri teftiş ederken Erzurum'un köylülerinden yaşlı birisiyle konuşuyor. E cumhuriyet de yeni ilan edilmişti; yani ondan hatta bir sene bile olmamış, 5-6 ay önce güncel konu. Köylüye soruyor Kemal Paşa yaşlı ihtiyara: "Baba siz" diyor "cumhuriyeti ilan etmemiş miydiniz?" Köylünün cevabı aynen kitapta geçen şekliyle: "Valla padişah bilir" diyor. Şimdi yüzlerce kişinin de arasında olduğu için öyle bir soruya böyle bir cevap biraz bozuluyor doğal olarak. Kemal Paşa bir daha soruyor: "Baba" diyor "siz bu cumhuriyeti ilan etmemiş miydiniz?" Köylünün cevabı takılmış plak gibi çünkü 3-4 sefer tekrarlanıyor. Bu zannımca sonunda bayağı kızmıştır ama onu kaynaklar yazmıyor; her seferinde köylünün cevabı harf bile değişmiyor: "Valla padişah bilir" diyor. Padişah olarak da Kemal Paşa'yı biliyor.
Son yıllarda fevkalade yaygınlaşmış, eminim her biriniz onlarca defa görmüşsünüzdür, renklendirilmiş bir fotoğraf var 10. yıldönümüne ait. Böyle yan yana köylü kadınlar, erkekler sıralanmış; kimisi kucağında bir top mermisi tutuyor, işte İstiklal Harbi'nde halkın orduya yardımını simgeleme adına. İki tanesi de kocaman bir pankart asmışlar: "Biz cumhuriyeti böyle kazandık" diye yazıyor. Yani halk diyor ki: "Biz cumhuriyeti zaten yüzyıllardan beridir deli gibi istiyorduk, arzu ediyorduk. Ama bir türlü bu hain padişahlar, Osmanlı yönetimi nedeniyle bu aşkımıza kavuşamıyorduk. İşte İstiklal Harbi ve onun devamında gelen o arka arkaya devrimsel olaylarla nihayet en sonunda bu cumhuriyet arzumuzu gerçekleştirdik." Şimdi burada hiçbir çarpıtma, mübalağa yok. Çünkü fotoğrafın ifade ettiği objektif anlatım aynen bu. Köylüler pankartın ucundan tutmuşlar, diyorlar ki: "Biz cumhuriyeti böyle kazandık." Yani cumhuriyeti biz kazandık demek ki istiyorduk ve bunu tankla topla, silahla kazandık. Yani İstiklal Harbi'nde Yunan'a karşı verilen askeri mücadele ile o siyasi rejim değişikliği arasında artık nasıl bir alaka varsa...
Veyahut da üç, şu an: Cumhuriyetin ilan edildiği günlerde Ankara'da inşaat işçileriyle mülakat yapan dönemin gazetecilerinden bir tanesi soruyor. Diyor ki: "Cumhuriyet ilan edildi haberiniz var mı?" "Evet." "Peki nedir?" diyor cumhuriyet. Yani işçinin verdiği cevap arkadaşlar çok ilginç: "Vehbi Koç'tur" diyor. Tabii o an o gün için daha Vehbi Koç değil, "Koçzadelerin" diyor "Vehbi Bey'dir." Koçzadelerin Vehbi Bey o günün Ankara popüler kültüründe Ankara'nın en büyük zengini olmuş zaten; yani işte kurtlu peyniri falan oraya gelmiş artık bütün Ankara'nın gözünde meşhur. Cumhuriyeti öyle kabul ediyor. Yani "Ankara'nın en zengin adamı" diyor Cumhuriyet.
Hadi bir tane daha vereyim size arkadaşlar. Mesela İkinci Meşrutiyet'te bütün Osmanlı coğrafyasında hürriyet ilan edildi, padişah Kanun-i Esasi verdi falan avazı yankılandığında Anadolu'da birçok demir yolunun geçtiği yerleşim merkezlerinde oranın eşrafı, valisi, paşası ya da işte kaymakamı, belediye reisi günlerce demir yolu istasyonunda sabahtan akşama kadar bekliyorlar "Hürriyet Bey gelecekmiş onu karşılayalım" diye. Mesela İkinci Meşrutiyet ilanı şenliklerini işi icabı Trabzon'da takip eden bir Erzurumlu, Trabzon'dan Erzurum'a telgraf çekiyor, haber gönderiyor: "Hürülük diye bir şey gelmiş. Lazlar" diyor "kudurdu, siz de hazırlığınızı yapın. Çünkü Trabzon'a geldi, bu yakında Erzurum'a da gelir burada." Yani onun tabiri Doğu Karadenizliler, kusuruma bakmasın bunu ben söylemiyorum, "Lazlar kudurdu" diyor. Yani büyük şenlikler, törenler yapılıyor. Arka arkaya bunları niçin anlattım? O günün insanının —yani ortalama sokaktaki insanı bir tarafa bırakın, az çok mürekkep yalamışı bile diyebileceğinizin— cumhuriyetin c'sinden haberi yok. Hürriyet denilen şey de aynı biçimde.
E öyle olunca arkadaşlar işte açıklama da böyle oluyor: "Bu vardı da milletin bilinçaltındaydı." Yani millet aslında yüzyıllardır yana yakıla bir cumhuriyet arıyordu, bir laik rejim arıyordu, bir İslam karşıtlığı arıyordu ama ne aradığını da bilmiyordu. "Ben onu keşfettim, bildim, açığa çıkardım. Gereğini yerine getirdim, uyguladım. Dolayısıyla arada aslında ben diye bir varlık bile yok. Tamamı milletin isteği ve milletin yöneticisinin aslında —hani bu açıdan hizmetçisi demek belki daha isabetli olacak— milletinin isteğini yerine getirmesinden ibarettir" falan arkadaşlar. Evet. Hak verdim, siz de birazcık sıkıldınız. Buydu yani konu, Hitler'de de oydu.
Peki 28 Aralık Pazar, bu senenin bu ayın son programı Allah izin verirse saat 22.00'de ne anlatıyoruz? Malumunuz olduğu üzere her ayın son pazar akşamı kitap tanıtımlarına tahsisidir. Önümüzdeki pazarın tanıtılacak kitabı Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım"ı yani halk arasındaki meşhur deyimiyle ismiyle Rıza Nur'un Hatıraları. Bunun özellikle son cildi arkadaşlar... O vakte kadar ama ebeden ve daima sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.