RESMİ TARİHE SORUYORUZ-22: İNÖNÜ MÜSLÜMAN MIYDI? -2

Bismillah. Allah'a hamd, Allah'ın Resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı akşamlar. Geçen hafta cumartesi akşamı resmi tarihe bir soru sorduk. Dedik ki: "İnönü Müslüman mıydı?" Soru son derece açık, basit, net. Bu soruya cevap olarak resmi tarihin ve resmi ideolojinin ne söyleyeceği son derece belli. Evet, gayet tabii ki Müslümandı. Böyle soru mu olur?

Şimdi bir Müslüman olarak arkadaşlar ben de esasen bunun böyle olmasını arzu ederim. Çünkü her kim olursa olsun ümmet-i Muhammed'in bir kişi eksik olmasındansa bir kişi fazla olması her Müslümanın arzu edeceği bir şeydir. Ama takdir edersiniz ki arzu başka bir şeydir, olgu başka bir şeydir. Meselenin olgusal boyutuna geldiğimiz vakit gene gençliğinden itibaren ölümüne doğru kronolojik bir sıra takip edecek şekilde İsmet Paşa'yı bir Müslüman olarak kabul etmemiz noktasında sıkıntı meydana getiren birtakım bilgileri kaynaklarıyla beraber paylaşmaya başlamış idik.

Birinci programa geçen hafta cumartesi gecesi noktayı koyduğumuzda kronolojik akışta sıra onun tek başına diktatörlük, namıdiğer milli şeflik cumhurbaşkanlığı dönemine gelmiş idi. Yani 1938-1950 yılları arasına. Ama daha sonra fark ettim ki geçen hafta işlediğimiz kısımda bir alıntıyı, bence kesinlikle atlanmaması, ihmal edilmesi gereken bir alıntıyı atlamışız arkadaşlar. O yüzden müsaadenizle ilk önce o eksiyi doldurarak sonra kaldığımız yerden devam edelim.

Kaynağımız Kazım Karabekir ki yani şunu hatırlatayım; Kazım Karabekir'le Kemal Paşa'nın ilişkileri doğru, yani İstiklal Harbi'nin hemen bitiminden sonrasından itibaren son derece şekerrenk almıştır. Dolayısıyla olayın bu psikolojik bağlamı nedeniyle Kazım Karabekir'in bir biçimde Kemal Paşa'nın aleyhinde yorumlanabilecek herhangi bir anlatısı en azından işte aralarının bozuk olmasından sebep yani ihtiyatla karşılanabilir.

Ama arkadaşlar Kazım Karabekir-İsmet İnönü ilişkileri böyle değildir. Birbirleriyle tanıştıkları andan 1948 senesinde Kazım Karabekir, İsmet Paşa devrinde ve onun emriyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı görevini yapmaktayken aniden bir kalp kriziyle ölünceye kadar hep iyi, yakın, samimi olagelmiştir. Dolayısıyla şimdi okuyacağım alıntı örneğinde olduğu gibi Kazım Karabekir'e ait ve işte özellikle "İsmet Paşa Müslümandı" tespiti açısından sıkıntı meydana getiren anlatımlar; "Canım o onun düşmanıydı, o yüzden işte aleyhinde konuştu, iftira etti, yalan söyledi falan" gibi böyle çok ucuz ulusalcı savunmalarıyla geçiştirilemez dedikten sonra alıntımıza gelelim.

Kaynak: Paşaların Kavgası, sayfa 162. 16 Ağustos'ta İsmet Paşa ile görüştüm. 16 Ağustos 1923; yani Ankara istasyon binasında Cumhuriyet ilanı hazırlıklarının yapıldığı ve aynı haftalarda aynı yerde bir araya gelen üst düzey zevatın "Türk milletinin dinini toptan değiştirelim, Hristiyan yapalım ki Batı da bizi bağrına bassın" şeklinde fikir egzersizlerinin yapıldığı günlerdeyiz.

Şimdi bu anlatılan süreçte 18 Temmuz'da Teşkilat-ı Esasiye, yeni hazırlanmakta olan anayasa münasebetiyle Fethi Bey ve arkadaşlarımızla yaptığımız "İslamlık ilerlemeye manidir" tartışmasını —işte az önce işaret ettiğim şey bununla ilgili özel program yapmıştık— ve Gazi'nin, yani Kemal Paşa'nın yakın zamanlara kadar her yerde İslam dinini, Kur'an'ı ve hilafeti övdüğü ve hatta pek fazla olarak Balıkesir'de minbere çıkıp aynı esaslarda hutbe dahi okuduğu halde dün gece bir bilim kurulu karşısında peygamberimiz ve Kur'an'ımız hakkında hatır ve hayale gelmeyecek biçimde konuştuğunu, yani tam 180 derece diyor, anlattım. Ve bu tehlikeli havanın Lozan'dan yeni geldiği hakkındaki kanaatin umumi olduğunu da söyledim. Yani "Sen" diyor, "Lozan'dan yeni geldin, ben sana bu konular açısından şu anki güncel durumu anlatmış olayım."

Cevap İsmet Paşa: Macarlar, Bulgarlar aynı saflarda İtilaf devletlerine karşı harb ettikleri I. Dünya Harbi'nde ve mağlup oldukları halde bağımsızlıklarını korumuş olmaları Hristiyan olduklarından, bize bağımsızlık verilmemesi ise Batılılar tarafından İslam olduğumuzdan ileri geldiğini; bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtuldukça da İslam kaldıkça sömürgeci devletlerin ve bu arada özellikle İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve bağımsızlığımızın daima tehlikede kalacağını bana anlattı.

Ben de ona bu düşünceye katılmadığımı şu değerlendirmelerime dayanarak söyledim: Böyle bir düşüncenin doğuracağı hareket milletin başına yeniden daha korkunç ve daha karanlık bir dikta yönetimi getirecektir. Geleceği görmüş yani Kazım Karabekir. Daha kazanamadığımız milli neşe kaçacak, birçok emekle kurulan milli birliğimiz de bozulacaktır. Çünkü Türk milletinin dininin toptan ve zorla değiştirilmesi, Müslüman olmaktan çıkartılıp Hristiyanlaştırılması söz konusu. E bu Türk milleti kadar hani insanlık tarihinde benzerine zor rastlayacağınız bir kuzu millet içerisinde bile ciddi tepkiye yol açar. Bu da bir bölünmeyle ve iç savaşla sonuçlanır. Biz içeride birbirimizi boğarken bize bu kurtuluş yolunu gösteren politikacılar, "Türkler Hristiyan oldular diye bütün İslam alemini bizden nefret ettireceklerdir" dedim diyor. Evet.

Şimdi kaldığımız yer arkadaşlar demiştik; Milli Şef dönemi. Kaynak: Yıldıray Oğur, Alternatif Türkiye Tarihi 1850-1950 sayfa 234. Ama tabii bu özgün kaynak değil. Bakalım özgün kaynak hangisiymiş. Mevzu ne? İnönü'de ezan ve Arapça nefreti. Evet, özgün kaynak arkadaşlar; 13 Ocak 1938 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nden aynen alıntı.

Reis-i Cumhur kaymakamdan —bu sırada Reis-i Cumhur tabii Kemal Paşa yani Atatürk artık 34 sonrası olduğu için öyle diyelim— Atatürk, Reis-i Cumhur kaymakamdan geçenlerdeki ezan olayı hakkında açıklama istedi. Yani köyde birisi çıkmış Arapça gerçek ezanı okumuş. Bunu çok vahim, ülkenin devletiyle beraber bölünmez bütünlüğü açısından öldürücü bir darbe olarak herhalde gördüğü için Cumhurbaşkanı Atatürk de sorumlu kaymakamdan bu olayla ilgili açıklama istemiş.

Kaymakam: Bir köylü Ramazan'ı geçirmek üzere buraya gelmişti. Bayram namazı kıldırmak üzere imam lazım olmuş, kendisine teklif etmişler. Namaz esnasında şaşkınlıkla tekbir getirmiş. Cemaat buna kesin olarak eşlik etmemiştir diye savunma yapıyor. İnanın demek bir yanlışlık ve şaşkınlık eseridir.

Burada arkadaşlar tarih herhalde 13 Ocak 1939 olacak. Yani onu düzelteyim, bir dizgi hatası var. Çünkü Cumhurbaşkanı pozisyonunda İnönü olduğuna göre bu 38 değil 39 olabilir. İnönü: "Demek bir yanlışlık ve şaşkınlık eseridir. Ağır konuşacaktım. Canım çok sıkılmıştı. Demek ki bir kasıt yok." Neymiş arkadaşlar? Bir köyde bayram namazına başlarken ezanın Arapça okunması nedeniyle İnönü'nün bizzat kendi itirafıyla Cumhuriyet Gazetesi'nin aktarımına göre canı çok sıkılmış. Bundan sebep aslında çok ağır konuşmayı planlamış.

Şimdi biz gene ara sorumuzu soralım. Ezan okunması karşılığında kendi itirafıyla tepkisi canının fevkalade sıkılması ve buna dayalı olarak bunu kınamak için —yani belki de küfür etmeyi düşünüyordu bilemiyoruz onu— çok ağır konuşmaya niyetlenmiş olan birisi aynı zamanda Müslüman mıdır? Yani ulusalcı zekaları için bunu daha basit hale getireyim; ezandan bu denli nefret eden birisi aynı zamanda Müslüman mıdır?

Kaymakam: "Hayır, inceleme yaptım. Hoca birdenbire şaşırmış, dili dolaşmıştır. Halk Arapça tekbire katılmadığı gibi fena halde hiddetlenmiş, canı sıkılmıştır." Ya ne demezsiniz? Hakikaten yani Türk halkı zaten yüzyıllardan beridir ezan da kamette de tekbir de şu Arapçadan çıkartılsa, bizim kendi dilimize çevrilse biz de şöyle bir bayram havası içerisinde sevinsek, kutlasak diye beklemekteydi. O yüzden halkın tepkisi de öyle oldu tabii doğal olarak. Yani arkadaşlar nasıl ciddiyetimizi koruyalım bunların karşısında?

Mustafa Ekmekçi kimdi, kimdir bu arkadaşlar? Gazeteci. Cumhuriyet Gazetesi'nde ölünceye kadar köşe yazarıydı. Bu Mustafa Ekmekçi'nin "Kılçıklı Balıklar" isimli anı kitabının 128 ve 129. sayfalarında yer alan bir anekdot. Kaynak gördüğünüz gibi sağlam. Onlardan bir kaynak; yani İnönü düşmanı, irticacı, yobaz falan değil. Hani düşünün; Mustafa Ekmekçi'nin hayatı boyunca en büyük derdi ve davası Türk halkının yaygın olarak domuz eti yiyebilmesiydi. Türkiye'deki bütün gerilikleri, bütün olumsuzlukları Türk milletinin İslam dininin etkisiyle "haramdır" diyerek domuz eti yemeyi reddetmesinden kaynaklandığı gibi son derece ilginç ve bilimsel bir tezin sahibiydi. Yani bu özelliğiyle tanınır her çevrede.

Şimdi bu aktaracağım anekdotta da esasen bu domuzseverlik ön planda ama ne yazık ki işin ucu İnönü'ye de dokunuyor. Şöyle ki İsmail Hakkı Tonguç'la beraber oldukları bir ortamda, yani Köy Enstitüleri ile ilgili bir görüşme esnasında İnönü, Türk halkına yaygın olarak domuz eti yedirme kampanyası açmak istiyor. Buna karşılık İsmail Hakkı Tonguç ki ateisttir, gizli bir komünisttir, Köy Enstitüleri'nin kurucu babasıdır, "Erken" diye cevap veriyor. Evet, çok Müslümandı arkadaşlar, inanıyor. O yüzden domuz etini helal kılabilmek için özel bir kampanya başlatmayı düşündü; kendi yakın siyasi çevresinden arzu ettiği desteği göremeyince her zamanki ihtiyatlılığı ve evhamlılığı nedeniyle öteledi.

Tahsin Bangoğlu, "Kendimize Geleceğiz" anı kitabı. Tahsin Bangoğlu arkadaşlar İnönü'nün bakanı. Yani böyle olunca şimdi bu isimleri bilmeyen kişiler için bu ansiklopedik bilgileri ve argümanik bilgileri veriyorum. Hani bu kimdir, Tahsin Bangoğlu necidir, ne yapmıştır? Burada kriter iki şeydir. Bir; yani söz konusu olan kişinin, kaynağın siyasi ideolojik bağlamı. Yani onların tarafında mı, bizim tarafta mı, Müslüman mı yoksa ulusalcı mı deyince; yani şimdi Milli Şef İnönü döneminde onun atamasıyla başka türlü olabilmesi mümkün değil. Bakanlık, hem de Milli Eğitim Bakanlığı gibi son derece kritik bir bakanlıkta bakan olarak görev yaptığına göre yani "Kimin adamı, nerede duruyor?" sorusu üzerinde daha fazla konuşmaya gerek yok.

İşte bu Tahsin Bangoğlu sayfa 149'da aynen alıntı, diyor ki: "İnönü'nün hızlı bir Arap ve Doğu düşmanlığı vardı." Evet, biz bunu biliyoruz da ama kendi bakanlarından birinin söylemiş olması tabii son derece önemli. Aynen bunun gibi arkadaşlar 1945-50 döneminde Tahsin Bangoğlu'nun da bakan olarak bulunduğu hükümetlerde mesela Devlet Bakanlığı yapmış, mesela Bayındırlık Bakanlığı yapmış, 1950'lerin neredeyse tamamı boyunca CHP'nin ikinci adamı, genel sekreteri olacak olan; aynı zamanda F. Gülen'in ve FETÖ'nün tarikatıyla bağlantısını kurup derin küresel kirli güçler adına Türkiye'deki işleri çevirecek olan FETÖ ve F. Gülen kontrolü de bunlara dahildir; o fevkalade ve artık aşağı yukarı herhalde herkesin tanıdığı popüler isim Kasım Gülek. Yani hiç bilmiyor idiyseniz bile Kasım Gülek ismini şu kısa tanıtımdan sonra Kasım Gülek'in siyasi ideolojik cephesinin neresi olduğu herhalde anlaşıldı. Yani İnönü'nün bakanı bu adam. Sonra da 10 seneye yakın bir süre boyunca CHP'de ikinci adam, sağ kolu, genel sekreteri.

Semih Kalkanoğlu, "İsmet İnönü: Din ve Laiklik" isimli ödül de almış ama tam bir İnönü goygoyu olan yani böyle bir kitapta sayfa 273'te Kasım Gülek'ten nakil İnönü ile ilgili aynen alıntı: "Tam bir la-dini insandı" diyor Kasım Gülek, İnönü hakkında. La-dini arkadaşlar Arapça bir terkiptir. "La" malum başa geldi mi olumsuzluk takısıdır. "Dini bir insandı" deseydi evet yani İnönü tam bir dindar insandı falan manası olur. Şimdi yani Müslüman arkadaşlar yanlış anlamasın, böyle yeni bebenin elinden tutup taytay yaptırır gibi bu detaylara girerek anlatıyoruz ulusalcalara olan şefkatimden ötürü. Çünkü bu detaylara girmezsem onlar öyle derin derin bakacaklar tren görmüş gibi. E o zaman başa "la" takısı gelince ne oluyor ifade? La-dini; dinsiz.

Kim söylüyor bunu? Kasım Gülek. Hem öyle böyle dinsiz değil, "Tam bir dinsizdi" diyor. Yani şimdi kendi bakanının, 9 sene genel sekreterliğini yapmış kendi partidaşının ifadesiyle aynen alıntı ve İnönü goygoyu maksadıyla yazılarak o çevrelerden ödülle verilmiş bir kitapta aktarılan ifadeyle "İnönü tam bir dinsizdi" dendiğinde; yani şimdi herhangi birisi çıksa "İnönü dinsizdi" dese, İnönü'nün şu anki kanuni varisleri "İşte bizim dedemize, babamıza hakaret etti" diye bunun hakkında dava açsalar yani o mahkeme "İnönü dinsizdi" diyen adama ceza verebilir mi? Mahkum edebilir mi? Ben avukat değilim, hukukçu değilim; burada sadece düz mantığı kullanarak konuşuyorum arkadaşlar, herhalde verememesi lazım. Çünkü en yakınındaki adam "Tam bir dinsizdi" diyor.

Bu arada İnönü ulusalcılara göre aynı zamanda nasıl Müslüman oluyor? Yani şunu soruyorum; çok basit bir soru: Bir insan en yakınlarının itirafıyla ve iddiasıyla tam bir dinsiz olup aynı zamanda nasıl Müslüman olabiliyor? Yani klasik mantığın birinci kuralıdır; eğer lisede klasik mantık okuduysanız bunu görmüş olmanız lazım. Denir ki: "Bir şey kendisi ise aynı zamanda başka bir şey olamaz." Yani bir şey beyazsa aynı zamanda siyah olamaz. Şimdi dindar ve dinsiz aynen beyaz ve siyah gibi arası bulunması, telif mümkün olmayan iki zıt kavram olduğuna göre bir insan hem Müslüman hem dinsiz olamaz. Yani herhalde bunu ulusalcılar da takdir ederler. E şimdi burada "Tam bir dinsizdi" diyen de ben değilim; Kasım Gülek.

Sonra geldik şuraya. Milli Şef dönemi devam ediyor. Zeynep Özcan, "İnönü Dönemi Dini Hayat". Eğer bu konuya ayrıntısı için meraklıysanız bu kaynağı tavsiye ederim. Sayfa 275: Türkler hacca kaçak gidiyorlar. Yani Türkiye'den hac resmen yasak bütün Milli Şeflik dönemi boyunca. Şimdi buna hiç kimse II. Dünya Harbi gerekçesini söyleyemez çünkü Türkiye hac güzergahında harp yoktu.

O gündür bugündür ulusalcıların savunma argümanı daima ekonomik sebepler. Yani memleket, millet, devlet fakir, döviz yok; işte "Hacca gidip Araplara döviz mi yedirelim?" Bu argüman şu sebepten ötürü geçersiz: Aynı argümana dayalı olarak mesela dünya harbi bittikten sonraki yıllarda artık yollar açıldığında Avrupa'ya tatil yapmaya giden insanlar engellenmiyor ki şunu düşünün; yani bir Beyaz Türk, İstanbul sosyetesinden bir zengin karısını ya da metresini falan alıp Avrupa'ya gittiğinde ortalama kaç para döviz harcar? Zavallı gariban birisi hacca gittiğinde kaç para döviz harcar? Benim yuvarlak kişisel tahminim arkadaşlar; Avrupa'ya tatil yapmaya hele hele hani ucunu düşünürseniz mesela Monte Carlo kumarhanelerinde oynamaya falan giden birisi öyleleri vardı ki bir değil birkaç yüz hacının harcadığı parayı harcıyor ama bu durum karşısında dönemin yönetimi "Biz fakiriz, dışarıya döviz kaptırmamamız lazım" falan diye düşünmüyor. Diyor ki: "Evet, seyahat özgürlüğü, gidebilir, para harcadı. E onun parası yani kime ne harcar harcar falan." Mesele hacca gitmeye gelince evet, İnönü aşırı dindar birisi arkadaşlar, o yüzden haccı yasakladı.

Aynı kitap sayfa 272; bunun yani canlı şahidi artık kalmamıştır da babasından, dedesinden, ninesinden dinlemiş herhalde şu an içinde çok insan Doğu Karadeniz'de yaşamaktadır. Din için jandarmaya verilen rüşvetler anlatılıyor. Yani din için şu; mesela köyün birisinde gene gerçek ezan okunmuş, jandarma baskın yapmış, duymuş. Bununla ilgili kanuni takibat yapmasın ya da daha kestirmeden okuyanları falakaya yatırıp dövmesin diye mesela jandarmaya rüşvet veriliyor. Kur'an kursu basılmış, göz yumsun herhangi bir takibat yapmasın diye mesela jandarmaya rüşvet veriliyor. Geçen hafta da bunun üzerinde durmuştuk; o yüzden Doğu Karadenizli, özellikle Trabzon, Rize, Of çevrelerinde "Kurbanda kesecek koyun da kalmadı" sözü bir vecize, bir darb-ı mesel haline dönüşüyor jandarmaya verilen rüşvetlerden ötürü.

Derseniz ki "Yani bunun İnönü'yle ne alakası var?" Ya o sırada başta İnönü var. Sonra bugünkü gibi öyle hani demokratik bir nizam falan da değil. İnönü dediğiniz adam arkadaşlar Atatürk'ten öyle intikal etmiştir rejim; tek başına Türkiye'yi yönetiyor. Gerek gördüğünde bunu açık açık da itiraf ediyor. Aynen Atatürk'te olduğu gibi Lord Kinross'un aktarımına göre Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu müzakerelerinde bazı milletvekilleri muhalefet yapınca mesela çok kızıyor İnönü. O muhalefet yapan milletvekillerine hitaben aracılara diyor ki: "Gidin o heriflere sorun bakalım, kendilerini gerçekten milletin vekili mi zannediyorlar?" Değil. Hepsini teker teker o tayin etmiş. E işte ağzıyla da itiraf ediyor. Yani "Meclis, milletvekili, bunların hepsi fasa fiso göstermelik; bu memlekette siyasi erk bütünüyle benim elimde" diyor. Gerçek de o. Öyle olduğunda jandarmanın yediği sürekli, yaygın, sistematik rüşvetten arkadaşlar baştaki adam sorumlu demektir. Niçin? Çünkü çok dindardı. Aynen onun gibi.

İmam hatipler açılmaya başlandı henüz daha okul olarak değil de işte 3-5 aylık kurs olarak. Çünkü Hamdullah Suphi Tanrıöver'in aktardığına göre, hatta 1947'de 7. CHP Kurultayı'nda kürsüden millete duyurduğuna göre mesela Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görevli hademeler diyor etrafımı çevirdiler. Ağlamaklı bir şekilde dediler ki: "Köylerimizde ölülerimizi gömecek imam kalmadı." Çünkü İslami eğitim tamamen kesildi. Yaşlılar vefat etti gitti, alttan yenileri gelmiyor. Türk köyleri imamsız oldu. Birisi öldüğü vakit 4-5 köyü devrederek dolaşan bir imamın bizim köye gelmesini bekliyoruz onu yıkasın, kefenlesin, cenaze namazını kıldırsın diye. E o günkü şartlarda "Ölülerimiz" diyor, "kokuyorlar, şişiyorlar." O arada düşünün yani hele bir de mevsim yazsa bunu anlatıyorlar. Ağlamaklıydılar diyor Hamdullah Suphi ki CHP'li kurultayda anlatıyor bunu CHP delegesi olarak. Hademeler dediler ki diyor yani Hamdullah Suphi olarak ya da yakında "Ölülerimizi" onun ifadesi "köpek gibi gömeceğiz."

Şimdi bu durum karşısında bir mecburiyetten diyelim —ama bunda İnönü'ye bir artı da çıkar aynı zamanda onu da söyleyeyim— yani çok partili hayata yavaş yavaş geçilmeye başlanmış 45-50 dönemi, başka partiler de kurulmuş. Şu gelecek olan seçimler daha ciddi yapılmak mecburiyetinde. Yoksa ordudan gelecek bir darbeden ya da bir halk isyanından şüpheleniliyor. E o zaman ilk defa cumhuriyet kurulalı beri vatandaşın oyu kıymete binmiş. O zaman ona hoş görünmek lazım, suyuna gitmek lazım oyunu alabilmek için. İşte bütün bu arka planın etkisiyle imam hatip kursları açılmaya başlanmış. Ama bunun hakkında bile Falih Rıfkı Atay gibi bir ismin "Bayrak" kitabının 120. sayfasında aktardığına göre işte o açılmaya başlanmış olan imam hatiplerle ilgili İsmet Paşa dedi ki diyor: "3-5 yıl içinde evirir çevirir bir yoluna koyarız." Ne demek bu? Yorumunu siz yapın ama yardımcı olacağım aynı konuya. 1960'lı yıllarda CHP ağırlıklı İsmet İnönü başbakanlığındaki koalisyon hükümetlerinin imam hatip politikasını anlatırken az sonra yani "3-5 sene içerisinde evirir çevirir bir yoluna koyarız"dan neyi kastetmiş onu az sonra göreceksiniz arkadaşlar.

Mustafa Armağan, "İsmet İnönü Gerçeği" sayfa 286. Şimdi burada aynı zamanda mizah dozu da fevkalade yüksek bir olay karşımıza geldi. Geçen hafta da bahsetmiştim; karısı ve annesi folklorik anlamda dindar insanlar. Yani Osmanlı kültürü içinde yetişmiş. Annesi Cevriye Temelli aynı zamanda çok da eli maşalı bir tip, yani bir "Erkek Fatma" diye halk arasında anlatılan cinsten birisi. Kabe örtüsü istiyor. Oğlu cumhurbaşkanı ya, Suudi Arabistan'la da arkadaşlar Türkiye'de tek partinin kurulduğu 1932'de krallık kendi kuruluşunu ilan ettiğinden beri ilişkileri fevkalade iyidir. Yani düşünün ki daha 1932'de Suudi Arabistan'ı ilk tanıyan, orada ilk diplomatik misyon açan 3-4 ülkeden bir tanesidir Türkiye. İsmet Paşa devrinde de bu iyi ilişkiler devam ediyor bugünkü hanedanlığın babası Abdülaziz'le ve onun çocuklarıyla.

Şimdi yani Suudi Arabistan'la ilişkiler böyle, oğlu da Cumhurbaşkanı. Buna dayanarak Cevriye Temelli Kabe örtüsünden parça istiyor. Çünkü bugün de devam eden gelenek biliyorsunuz her sene Ramazan'da Kabe örtüsü yenileniyor. Önceki örtü kesiliyor, parçalanıyor; kral tarafından çeşitli Müslüman devlet başkanlarına ya da işte yani devlet başkanı olmasa da başka türlü önde gelen kişilere hediye ediliyor jest falan. Bu arka plana dayalı Cevriye Hanım diyor ki: "İşte bir parça da ben isterim." Bu duyuluyor arkadaşlar halk arasında. Yani "İsmet Paşa'nın annesi Kabe'den parça istemiş, Kabe örtüsünden parça istemiş."

Hükümet "Bizim laikliğimize bu halel getirir" diye şiddetli bir yalanlama yayınlıyor: "Hayır, zinhar böyle bir şey olmadı, olamaz." Çünkü yani 70'li yıllarda mesela Irak Türkmenlerini temsilen gelen bir heyetin o zamanki ya da Irak'a yaptığı bir resmi ziyaret esnasında o dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e besmele yazılı bir hat levhasını hediye olarak takdim etmeleri esnasında törende yaşandığı gibi Fahri Korutürk dedi ki: "Ben laik bir devletin cumhurbaşkanıyım, burada besmele var, cız yani elimi dokunursam çarpılırım, laik imanım zedelenir." O yüzden kendisi el bile değdirmedi, işte yaverine emretti dedi: "Benim yerime sen al." Dolayısıyla kendisi laik imanını muhafaza etti, yaveri laiklik dininden çıkmış oldu tabii yani öyle besmele levhaya dokununca falan...

İşte aynı mantık; İnönü hükümeti de —yani o sırada Hasan Saka mıdır artık Şemsettin Günaltay mıdır Başbakan?— şiddetle yalanlıyorlar. Diyorlar ki: "Hayır, haşa ve kella laik cumhurbaşkanının laik annesi böyle bir talepte bulunmuş değildir. Bu tamamen yalandır, iftiradır." Ama arkadaşlar sonra 14 Mayıs 1950 seçimleri geldiğinde, kısa bir süre sonra propaganda —şimdi dedim ya ilk gerçek seçim bunda hakikaten vatandaşı ikna edip oyunu alabilmeniz lazım— alamadılar. Demokrat Parti çok ezici bir zafer kazanarak tek başına iktidar oldu. Ve ilginç; 14 Mayıs 1950, düşünün yani dolu dolu 75 seneyi geçmiş, o gündür bugündür bu CHP bir daha da iktidar olamadı tek başına.

Şimdi o seçime gidilirken arkadaşlar aynı hükümet ve aynı İsmet Paşa yönetimi yoğun bir şekilde "Yani bizim partimiz ve paşamız o kadar dindardır ki mesela annesi Kabe örtüsünden parça istemişti" propagandasını yapmaya başladı. Şimdi tabii yani çifte standart desek çok seviyeli bir eleştiri olacak. Yüzsüzlüğün bu derecesi karşısında bir Müslüman olarak bizim dilimiz, nutkumuz tutuluyor arkadaşlar. Yani Allah için siz söyleyin şimdi bunu nasıl eleştirirsin? 3-5 ay, belki en fazla bir sene önce "Haşa ve kella bu yalandır, iftiradır, biz laik devletiz, hiç öyle şey olur mu?" diyen aynı kadro, aynı adamlar seçim yaklaşıldığında "Yani bize dinsiz diyorlar, aslında bu bir iftiradır, biz o kadar Müslümanız ki ahan da işte sana örnek; cumhurbaşkanımızın annesi Kabe örtüsünden parça istemişti" diye propaganda yapabildiler.

Yani CHP böyle bir CHP arkadaşlar; bugün için de tabii hiçbir şey değişmiş değil. Yani şimdi güncele gelirsek bu açıdan Özgür Özel'in bizzat kendisi Kur'an kurslarını "Orta Çağ karanlığı" olarak, Kur'an-ı Kerim'i "Orta Çağ karanlığı" olarak —genel başkan olmazdan önceki yıllar içerisinde ama bundan yani 5 sene bile değildir, 3-4 sene önce söyledi mi? Açık, net bu basın arşivinde mevcut— aynı Özgür Özel bugün cuma namazı kılıyor. Yani samimi olarak ihtida etmiş olmasından, pişman olmasından ben şahsen çok memnun olurum, inşallah öyledir diyeceğim ama hani gerçekçi olursak inanmak da biraz zor. İşte aynı CHP; yani ya Müslümansındır namaz kılarsın veyahut da Kur'an-ı Kerim'i ve Kur'an kurslarını "Orta Çağ karanlığı" olarak nitelendirirsin. Ya bir Müslüman olarak kendi ailemizi düşünelim; bunlar böyle. 75 sene önce böyleydi, günümüzde böyle. Arada kalan 75 senenin hepsinde böyle dedikten sonra...

Arkadaşlar şimdi 1950-60 dönemini atlıyorum çünkü ana muhalefet yani icrada değil, hükümette değil. O bakımdan tekrar memleketin yönetiminden sorumlu bir biçimde, eskisi gibi bir diktatör şeklinde olmasa bile bir koalisyon hükümetinin başbakanı olsa bile 1961 senesi ile 1965 senesi arasındaki arka arkaya üç tane koalisyon hükümeti, üçünde de İnönü Başbakan. Şimdi oradaki performansına bakıp Müslümanlığını görelim.

Hüseyin Yorulmaz, "Celal Hoca" biyografisi; rahmetli Celal Ökten'i anlatan biyografi. Sayfa 258: 1959 senesinde imam hatiplerden mezun olanlara gidecek yüksekokul mecrası olsun diye rahmetli Menderes'in ve Tevfik İleri'nin yoğun gayretleri neticesinde Yüksek İslam Enstitüleri açılmaya başlanmıştı. Aynı dönemde mesela Demokrat Parti içindeki İslam karşıtı kanat, dönemin Milli Eğitim Bakanı Celal Yardımcı —mason eliyle bu ciddi engel çıkartıldı. Şimdi bu tamamen ayrı bir hikaye— engel olunmaya çalışıldı falan ama açıldı. Yani darbe olduğunda bir ya da iki tane Yüksek İslam Enstitüsü faal haldeydi. Lakin orantısal olarak karşılamıyor, yani daha fazlasına ihtiyaç var. E bu arada darbe oldu bitti, işte iktidar İnönü koalisyon hükümetine teslim edildi. İnönü'ün arkadaşlar başbakan olduktan sonraki ilk icraatlarından bir tanesi Yüksek İslam Enstitüsü'nü kapatma teşebbüsü oldu. Kamuoyundan gelen şiddetli baskı nedeni ile geri adım attı. Meselenin ayrıntıları bahsini ettiğim kitap sayfa 258 ve devamında okursunuz.

Bu arada bütün Türkiye çapında kamuoyundan "Biz de kendi şehrimize, ilçemize, ilimize imam hatip lisesi isteriz" şeklinde çok ciddi talepler var. Yani ilk imam hatip lisesi 1951 gibi açıldı, darbe olduğunda yanlış hatırlamıyorsam 19 tane imam hatip lisesi var Türkiye'de toplam. Ama yani halkın talebini göz önünde bulundurursanız kesinlikle yüzlerce isteniyor. Durum bu. Şevket Raşit Hatipoğlu, CHP'li Milli Eğitim Bakanı koalisyon hükümetinde, İnönü'ye haber vermeden imam hatip lisesi açıyor.

Kaynak: Mustafa Öcal'ın editörlüğünü yaptığı "Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimi ve Dini Hayat" takımının —ilgiliyseniz konuya şiddetle tavsiye ederim— ikinci cildi 493 ve 595. sayfalar. İnönü'nün CHP'li kendi Milli Eğitim Bakanı gizli olarak imam hatip lisesi açarken "Duyarsa engel olur" diye de özellikle tembihliyor insanları. Ama imam hatip lisesi hem de birden fazla açıp bunu İnönü'den gizli tutabilmek e takdir edersiniz ki çok gerçekçi değil. Yani bir yerde minik bir Kur'an kursu açmıyorsun, duyuluyor.

Aynı kaynak 3. cilt sayfa 327'den naklediyorum: Şevket Raşit Hatipoğlu arkadaşlar bu sebepten İnönü tarafından azledildi. Yerine özellikle İslam karşıtı bir Milli Eğitim Bakanı getirildi. Yani İnönü Müslüman ve çok dindar ya, işte bunlar onun yansımaları. Yani bir kafa karışıklığı olmasın.

Mithat Atabay, "İsmet İnönü ve Çanakkale", sene 1963.Paylaştığınız bu son bölümü de metnin aslına sadık kalarak, kelime ekleme veya çıkarma yapmadan, sadece noktalama işaretlerini ve yazım hatalarını düzelterek, okunabilirliği artırmak adına paragraflara bölerek hazırladım:

Sayfa 254'ten naklediyorum: İnönü köylü kadınlardan çarşaflarını çıkarmalarını istiyor. Çok Müslüman ya, o yüzden çarşaftan ve tesettürden rahatsız tabii haklı olarak. Şimdi geldik "milli damada". Milli damat kim? Özden'in —Özden hala hayatta olan arkadaşlar, İnönü'nün tek kızıdır. Hani Allah uzun ömür versin tabii ona bir şey demiyoruz ama herhalde 100'e yaklaşmıştır— onun kocası meşhur Metin Toker, gazeteci. O dönemlerde halk arasındaki yaygın unvanı "milli damat". Yani İnönü'ye ait her şeyin başına bir "milli" takısı getirildiği için... Milli şeflikten sebep, mesela halk arasında "Kambur Rıza" da diyebilir —yani dönemin en hızlı vurguncularından, sırtını çünkü İnönü gibi birine dayamış— kardeşi var, ana baba bir öz kardeşi; mesela halk ona "milli birader" diyordu. İşte damadına "milli damat" diyorlar falan gibi.

Bu milli damadın arkadaşlar, "Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları" isimli 6 ciltlik bir dizisi vardır. Bunun kaçıncı cildiymiş bakayım... Evet, cilt numarası yazmıyor, "Demokrat Parti Yokuş Aşağı 1954-1957" cildinin arkadaşlar 193. sayfasından okuyorum:

"Bir gün Kayseri'de bir nutuktan sonra kendisinden Allahlı konuşma yapmasını isteyen Kayserili bir arkadaşına gülerek —tevafuk, yarın da CHP'nin Kayseri'de mitingi var biliyorsunuz. Şimdi o gün de bugün de Kayseri'nin en yaygın özelliklerinden biri nedir? Dindarlığıdır Kayseri halkının. Bundan sebep muhalefet dönemi, 50'li yıllar, konuşmayı bitirmiş. Yani 1957 seçim mitingleri çalışmaları sırasında oluyor bu. Kayserilinin birisi konuşma nutuk bittikten sonra diyor ki: 'Paşam yani burası işte dindar Müslüman bir yer. Bunları kandırıp —hani Kayseriliyi de kandırmak arkadaşlar takdir edersiniz— oylarını alabilmemiz için dindar görüntü vermek lazım. Onun için konuşmada Allah'tan bahsetmek lazım.' İsteyen Kayserili bir arkadaşına gülerek: 'Nasıl, memnun oldun mu, istediğini yaptım' dedi. Konuşmadan sonra adam şaşırdı: 'Ne yaptınız paşam? Ben farkına varmadım.' 'Allah'a ısmarladık dedim ya!'"

Yani İnönü arkadaşlar o kadar Müslüman ki Allah lafzını ancak konuşma bitti, halkla vedalaşırken hani Türk örfündeki yaygın ifade "Allah'a ısmarladık" sözü üzerinden ifade ediyor. Diyor ki: "İşte Allah dedik mi, dedik."

Geçen hafta anlatmıştık kaynağıyla beraber; yani bazıları bunu şöyle izah ediyorlar: "İnönü çok dindardı, aynı zamanda çok samimi bir dindardı. Dini kullanmayı, istismar etmeyi kesinlikle düşünmedi. O yüzden böyle açık açık İslami söylemlere, sembollere falan yer vermedi." Yani kaynağıyla beraber paylaşmıştık arkadaşlar hatırlayacaksınız; General Beşoğlu'nun anılarında aynı bağlamda diyor ki: "O sebepten cumaları evinde kılardı." Yani böyle dini istismar etmiş olmamak için. Tek başına yani arkadaşlar, öyle İnönü.

"İki Darbe Arasında CHP 1960-1971", Hakkı Uyar. Bu profesör Celal Bayar Üniversitesi'nde olması lazım. Fena halde CHP'lidir, kitaplarından çok net anlaşılır. Sayfa 205: Tarih 1965'in Aralık ayı. "Allah'tan söz etmedin" diyor gene birisi. Yani bu İnönü'ye arkadaşlar çok söylenmiştir CHP'liler tarafından. Demin milli damattan naklettiğimiz anekdot bu anlamda benzerlerinden sadece bir tanesidir. Şimdi bak bir tane daha çıktı karşımıza ama bundaki tavır ve tepki 180 derece farklı olacak. Okuyalım:

"Nitekim 1965 yılının Aralık ayının ilk günlerinde toplanan CHP Meclis Ortak Grubu'nda Ankara milletvekili Ahmet Üstün, İnönü'nün Allah adını hiç ağzına almamasını eleştirdi ve seçim yenilgesini buna bağlayan —çünkü 14 Ekim 1965 seçimlerinde CHP gerçek seçimlerde bugüne kadar almış olduğu en düşük oy oranını aldı, %29. Yani AK Parti dönemi hariç —düzeltiyorum AK Parti döneminde çünkü %20'leri de gördüler— AK Parti'ye kadar olan dönemde 1950-2002 arasındaki 52 senelik süreçte genel seçimlerde CHP'nin almış olduğu en düşük oy 14 Ekim 1965 seçimleridir, %29. Tabii CHP'nin hepsi yani eşekten düşmüş karpuza döndüler halk tabiriyle. Çok feci bir şekilde bozuklar. İşte bunun muhasebesi yapılıyor Aralık ayındaki toplantıda. E burada da hesap soran Kayseri'deki gibi çarıklı erkan-ı harp sıradan vatandaş değil, milletvekili olunca daha dar dairede İnönü'nün de tepkisi farklı ve kendi duruşu açısından daha gerçekçi oluyor. Bakın nasıl: Genel olarak sakinliğiyle bilinen İnönü, genel sekreter Satır'a dönerek: 'Bu adamı daha fazla dinleyemem!' diyerek toplantıyı terk etti. İnönü salondan ayrılırken Üstün'e 'Utanmaz adam!' da dedi."

Bu kadar sert yani. "Allah'tan söz etmedin, o yüzden mağlup olduk" dediği için.

Ramazan Hakkı, "CHP'nin Din Politikaları" sayfa 114. Aynı yıllardayız. 1966 Ecevit yıldızı parlamaya başladı, genel sekreter oldu, ikinci adam oldu ve hızla o sahte kabarmış karizması Ecevit'in devam ediyor. İşte gençliğinin de etkisiyle Konya'da bir miting yapıyor arkadaşlar Ecevit, 67-68 senelerinde. E Konya'nın da hali malum yani; o gündür bugündür elhamdülillah Kayseri gibi dindar bir memleket. Konya'da yaptığı —mitingi Konya'da yapmış olmasından sebep zannediyorum— Ecevit kürsüden "Ortanın solu Hz. Muhammed'in yoludur" diyor. O sırada yeni başlamış ortanın solu söylemi. Çok çarpıcı, çok canlı ve çok ağır da eleştiri alıyor.

Yani mesela 65 seçimlerinin kaybedilmesini tarihçiler en başta buna yorarlar; ortanın solu. AP'ye karşı çok kulaklarda kalan —yani siyasi propaganda ve iletişim teknikleri, PR açısından son derece akılcı bir slogan geliştirilmişti o dönemden bahsediyorum— diyorlardı ki: "Ortanın solu, Moskova'nun yolu." Bu halk, seçmen üzerinde fevkalade etkili oluyor. İşte %29 şoku falan ama devam ediyorlar ortanın solu söylemine. Şimdi bunu halka hazmettirebilmek lazım. Bunun için de yani zehrin şekerle sıvandığı gibi aynen; halk için olumlu, önemli değer ne? Mesela İslam, dindarlık. Hele Konya gibi bir yerde miting yapıyorsanız, AP'nin "Ortanın solu, Moskova'nın yolu" sloganına ve söylemine birebir cevap olarak Ecevit diyor ki: "Ortanın solu Hz. Muhammed'in yoludur."

Kıyametleri kopartıyor arkadaşlar İnönü; "Sen nasıl böyle bir laf söylersin?" diye genel sekreterine. Yani CHP nasıl Hz. Muhammed'in yolunda olabilir? Şimdi günümüzün ulusalcı taklacılarından arkadaşlar buna kendi gibi olanları ikna edecek, bizim bir kere daha ağzımızı hayretten bir karış açık bırakacak bir tevil, bir yamama, bir izah argümanı bekleriz. Yani evet İnönü bunu demiştir, aynı zamanda son derece dindar bir insandır... Yani şimdi iki haftadır bizim bu programın thumbnail'ında böyle kilise içerisinde bir İnönü resmi görüyorsunuz arkadaşlar. E siz söyleyin bu durumda ne yapayım ben? Yani şimdi İnönü dindar biri mi? E kabul edelim. Bu kadar ısrarla söylediklerine göre İnönü dindar biridir de bunu kabul ettiğimizde işte ikinci soru otomatikman gündeme geliyor: Yani hangi dinin dindarı?

Ya İslam dininin dindarı derseniz ama bak kendi genel sekreteri "Biz Hz. Muhammed'in yolundayız" dediği için İnönü küplere bindi. Devamı var; Abdullah Muradoğlu, "İpekçiler ve İsmail Cem" kitabın ismi, kaynağın ismi. Sayfa 130; aynı bağlamda İnönü ile Ecevit arasındaki bir diğer çatışma. Ha özür dilerim aynı olaymış: CHP genel sekreteri iken 1968'deki Konya mitinginde yaptığı konuşmada "Ortanın solu Muhammed'in yoludur" şeklinde bir ibare kullanması klasik CHP çevrelerinde soğuk duş etkisi yaptı. Ecevit'in Konya konuşmasına öfkelenen İsmet Paşa, Ecevit'i Pembe Köşk'e çağırarak kulağını çekip uyardı.

İlhan Turan; kaynak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı tarafından yayınlanmış olan bir İnönü dizisi: "İsmet İnönü; Konuşma, Demeç, Makale, Mesaj ve Söyleşileri 1965-1967" cildi. Yani bu toplamda 6 ya da 7 ciltlik büyük bir dizidir, yayıncısı Meclis Başkanlığı. Sayfa 295'ten aktarıyorum arkadaşlar: Dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı İmran Öktem isimli bir hakim yaptığı bir konuşmada —yani halka açık, aynı zamanda gazetelerin falan da bulunduğu, gazetecilerin de bulunduğu bir konuşmada— şöyle bir cümle kullanıyor: "İnsanları Tanrı yaratmadı, Tanrı'yı insanlar yarattı." Yani bu klasik ateist felsefenin temel mottolarından bir tanesi biliyorsunuz. E ciddi bir tepki geliyor halktan doğal olarak. İnönü arkadaşlar büyük bir açıklık ve cesaretle İmran Öktem'i savunuyor.

Bunun devamı var; 1969'da İmran Öktem öldü. Cenazesi Ankara'da Maltepe Camisi'nden kalkacak, protokol camisi. Cami imamı cenaze namazı kıldırmayı reddetti. Yani haklı mı? Haklı. Yani şimdi cenaze namazı kimlere kılınıyor arkadaşlar? Yıkama, kefenleme falan işlemleri, sonra götürüp Müslüman mezarlığına gömme Müslümanlar için... Yani şimdi Makarios öldüğünde hiç kimse "Ya bu adamın niçin cenaze namazı kılınmadı?" demedi çünkü herif Müslüman değildi. Hani bu kadar basitleştiriyorum ki ulusalcılar da anlasın. Budistlere kılınmıyor, Hristiyanlara kılınmıyor, Yahudilere kılınmıyor. Şimdi adam ateist. Yani bunu da biz isnat etmiyoruz, biz iftira olarak falan söylemiyoruz. İmran Öktem çıkmış kürsüde göğsünü gere gere: "Tanrı yoktur, Tanrı kavramı düşüncesi insanlar tarafından geliştirilmiş, insanlar tarafından yaratılmış bir kavramdır" demiş.

Şimdi ulusalcılara sorarsanız, derseniz ki: "Bir adam hem bunu söyleyip hem aynı zamanda Müslüman olabilir mi?" "Evet" diyecekler. Yani onların anlayışına göre bir insan hem kaşarlanmış bir hayat kadını olup hem de aynı zamanda Hz. Meryem'e taş çıkartacak bir namus ve iffet abidesi olabilir mi? Ona da "evet" diyecekler. Ama ben normal insanlardan bahsediyorum. Herif ateist olduğunu açık açık ilan edince 69 senesinde Ankara Maltepe Camisi'nin baş imamı hangi mübarek idiyse bilmiyorum —Allah rahmet eylesin— diyor ki: "Ben bunun cenaze namazını kılmam." Başka imam da bulamıyorlar, ortalık karışıyor. İnönü de orada. Yani yakını olduğunu düşündüğü, herkesin cenaze namazına iştirak ettiği gibi o da orada. Ama tabii namaza katılma gibi bir durum söz konusu değil. Hani görürsünüz öyle tipler öldüğünde işte cemaatten çıkan 3-5 kişi onun cenaze namazını kılarlar, geri kalan asıl akrabayıtaallukat ve yakınları da öyle cami avlu duvarının arkasından seyrederler o namaz kılan cemaati. Yani bugün için bile bu Türkiye'nin sosyal gerçekliklerinden bir tanesidir malumunuz.

Orada da öyle. İnönü tabii ki yani namaz kılan topluluğun arasında değil. O sadece cuma namazlarını kılıyor, onu da evde kılıyor; dini sömürmüş gibi olmamak için, tek başına yani arkadaşlar. Öyle İnönü. Orada da fevkalade kızdı: "Bu nasıl Müslümanlık falan" dedi. Yani adamın cenazesi ortada bırakılır mı, imam hiç böyle protesto edebilir mi, greve gidebilir mi? E herif demiş ki yani "Tanrı'yı insanlar yarattı", söyleyecek başka laf yok arkadaşlar.

Onun yerine aynı dönemin, 1965-70 döneminin AP hükümeti Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı da AP'li, 70'li yılların Demokratik Parti Genel Başkanı olarak siyasi hayatta ünlenecek olan isim Ferruh Bozbeyli; Adalet Partisi'nden Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı. İnönü ile kişisel olarak arası gayet iyi, "Genç başkan" diye hitap ediyor ona. Şimdi Ferruh Bozbeyli'nin arkadaşlar "Yalnız Demokrat" isimli anı kitabının 246 ve 247. sayfalarından okuyayım. Oradan ne kadar görünecek bilemiyorum, bakın burada fotoğrafta mesela işte o günlere ait bir Bozbeyli-İnönü fotoğrafı; son derece kişisel anlamda yakınlar. Ferruh Bozbeyli'nin evine misafir olarak gelmiş, bağlam bu.

"Tuttu çocukların ellerinden onları oraya götürdü. Orası bir salondu ve üstü kubbeli bir yerdi. 'Burada biz genellikle oturuyoruz, kağıt oynuyoruz hanımla' —özür dilerim Ferruh Bozbeyli çocukları ve hanımıyla beraber İnönü'nün evine misafir gitmiş— İnönü diyor ki: 'Burada biz genellikle oturuyoruz kağıt oynuyoruz hanımla, misafirlerimiz gelirse onlarla kağıt oynuyoruz' dedi ve çocuklara dönerek: 'Hanginiz namaz kılmaz diyor benim için?' diye sordu. Çünkü halk arasında bu yaygındı. 'O da muhalif partinin milletvekili ya, doğru söylüyorsunuz ben namaz kılmıyorum' diye de ekledi."

Çok Müslüman olduğu için namaz kılmıyor arkadaşlar çünkü hani ulusalcılara da sorsanız öyle derler: "İslam'ın beş tane şartı var; bu beş şarttan birincisi namaz kılmamaktır" biliyorsunuz onlara göre. İkincisi oruç tutmamaktır, üçüncüsü zekat vermemektir falan... Çocuklara anlatma gereği hissetti, bunu izah etti.

Mesela bir keresinde de Meclis'te bir gün yine bir Ramazan günüydü, koridordan geliyordu. Arkasında en aşağı 15-20 tane gazeteciyle gelirdi, öyle kalabalık bir heyetle yaklaştı. Ben de geçiyordum oradan, karşıdan elini kaldırdı, bekledim. Birkaç adım da attım kendine doğru. "Bana bir cigara verir misin?" dedi. "Ben paşam bir yerden bulayım" diye cevap verince: "Niye, sen sigara içmiyor musun?" diye sordu. "Bu kez içiyorum da yanımda paket yok, bugün Ramazan" deyince yine de ısrarcı oldu; "Ya ille çıkar" diyor sigarayı. O sırada Allah'tan gazetecilerden bir tanesi verdi. Ben de dayanamayıp şöyle söyledim: "Paşam ben de sizin sigara içtiğinizi hiç görmedim bugüne kadar." Beni ve etrafımdakileri şaşırtan bir cevap verdi o anda: "Bugün içerim, oruçlu olmadığımı bilsinler!" deyiverdi.

Evet. İşte demin söylediğimi ironi hani sanki alay ediyormuş gibi zannettiniz. Şimdi İnönü'ye göre İslam'ın şartlarından, beş şartından bir tanesine namaz kılmamak, bir diğerine oruç tutmamak... Al işte sana ispatı. Oruç tutmadığını ispat ediyor özel olarak. Hani hiç kimse benim Ramazan günü oruç saatleri içerisinde bir şey yiyip içmediğime bakarak, buradan yola çıkarak karine yoluyla "Acaba oruçlu mudur?" falan diye zinhar düşünmesin. Neden arkadaşlar? Çünkü İnönü çok dindar bir Müslüman! Çok dindar bir Müslüman olduğu için kesinlikle oruç tutmuyor.

Şimdi geldik bizzat adına ait bir aktarım; kaynak İnönü goygoyu niyetiyle yazılmış kitaplardan biri: Mustafa Kaftan, "İsmet Paşa'nın Yalnız Günleri". Yani kitabın ismine bile baktığınızda zaten buradaki romantik vurgudan anlayabiliyorsunuz. Sayfa 193; 1972 senesine geldim. Yani şu an 1972 itibarıyla bir buçuk ayağı çukurda. 25 Aralık 1973'te zaten o olmayan ve o yüzden inanmadığı ahirete intikal edecek kendileri. Şimdi 72 senesi içerisinde, 72'nin Mayıs ayının ilk günleri olması lazım; büyük oğlu Ömer İnönü'nün de yolcu olarak içinde bulunduğu bir Türk Hava Yolları uçağı komünist teröristler tarafından kaçırıldı —işte idamlara engel olmak için, Deniz Gezmişlerin— Bulgaristan'ara, Sofya'ya indirildi. Yolcular rehin tutuluyorlar ve tabii akıbet ne olacağı belli değil, hani hepsi öldürülebilirdi.

Olay bu; Ömer İnönü'nün uçağının kaçırılması olayında Mevhibe Hanım —yani Ömer'in annesi, İsmet'in hanımı— çevresindekilerden dua isterken, yani "Oğlum sağ salim bu badireden kurtulsun" normal bir ana hissiyatıyla, yüreğiyle... İnönü'ye göstermemeye çalışıyor. Bu kadar Müslüman! Oğlu o sırada eli silahlı teröristlerin tehdidi altında, esiri durumunda, öldürülme ihtimali son derece kuvvetli. E o da bir baba, bu da büyük oğlu, en büyük çocuğu —vefat etmiş bir tane vardı onu saymıyoruz— bu şartlarda oğlunun kurtulabilmesi için anne ve diğer aile yakınlarının elini açıp dua edebilmeleri bile İnönü ile bulundukları aynı ortamda arkadaşlar mümkün değil!

Bu yönünü, bu hassasiyetini çok iyi bildiği için bizzat hanımı gene de bir anne olarak o durumda insanlardan dua isterken —ama hani ben gözümde canlandırdığımda şu oluyor: Böyle kaş göz oynatarak yani aman paşa görmesin elinizi açtığınızı, dua ettiğinizi— "E ne olur?" Ne olur diye sormayın; laiklik yıkılır lan! Rejim yerle bir olur, Türkiye Cumhuriyeti devleti ortadan kalkar, ülkenin milletiyle devletiyle birlikte bölünmez bütünlüğü falan hepsi... Üstüne bir bardak su için bedevallık için rejimin, tabii insanların şöyle elini açıp dua etmemesi lazım. Şimdi işi dalgaya mı sardık? Ulan ben bunun ciddiyetle neresinin üstünde durayım? Bu mu Müslüman?

Her zamanki ulusalcı söylemini hatırlayın: "Biz aslında dine karşı değiliz ama dinin siyasi maksatlara alet edilmesine karşıyız. Yoksa vatandaşın samimi dini ibadetine, seremonisine, ritüeline kim karışır?" Yani bir insanın bu kadar büyük bir ölüm tehdidi karşısındayken onun yakınlarının elini açıp dua etmesi dinin siyasete alet edilmesi mi oluyor? Herif buna karşı din düşmanlığının heykelini dikmiş bu adam.

Ve alın size Hakkı Uyar'ın kitabından 1971 senesine ait kendi ağzıyla açık din düşmanlığı itirafı. İnönü, sayfa 385: İnönü politikaya atılan iki mühendis Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan'a da dolaylı olarak değindi yaptığı konuşmada. Sene 71:

"Mühendislerimiz ümit verici bir istikamet tutmamışlardır. Siyasi hayata girdikleri zaman 'Ya korkmadan Müslümanız diyebilelim' derler. Bu düpedüz bütün Atatürk devrimlerini Said-i Nursi'nin gözüyle görmektir."

Açık, net. Bir insanın "Korkmadan Müslümanız diyebilmesi" Atatürk'ün devrimlerinin ve laiklik anlayışının —yani dolayısıyla işte ülkesi, milleti, devletiyle bölünmez bütünlük yıkıldı, mahvoldu falan filan— kendi ifadesi.

Şimdi sona doğru yaklaşıyoruz. Sekerat halinde arkadaşlar —yani biliyorsunuz ayet-i kerime: Her nefis ölümü tatacak— eh İsmet de bir nefis, o da ölümü tatmaya yanaşmış vaziyette, sekerat halinde. Süleyman Yeşilyurt'un "İhtilalci ve Muhtıralı/Muhtıracı Paşalar" kitabının 225. sayfasından naklediyorum:

Şimdi bir Müslüman arkadaşlar ölmeden önce ne der? Yani diyebilir, demeyebilir; şöyle diyelim: Gerçekten Müslüman olan birisi ölmeden önce son söz olarak ağzından son cümle ne çıkmasını arzu eder? Evet, bildiğiniz gibi Kelime-i Şehadet. Şimdi İsmet İnönü de Müslüman ya... Kelime-i Şehadet çıkmamış ağzından. Diyor ki: "Elimde üç as var!" Yani az önce Ferruh Bozbeyli'nin anılarında da gördüğümüz gibi çok meraklı bir kağıt oyuncusudur, poker oyuncusudur. Üç as bildiğim kadarıyla bir poker tabiridir. Onu söylüyor ve bunu en yakınları naklediyor: "Elimde üç as var" diyor, ezberimde yanlış kalmadıysa. "Dördüncüsü geldiğinde" diyor "oyun bitmiş olacak, ben ölmüş olacağım."

Yani şimdi bu son derece manidar çünkü arkadaşlar Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ın hadisini hatırlayın; diyordu ki: "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz." Hayatının tamamında gözü dönmüş bir İslam karşıtı olarak yaşamış, aynı zamanda fevkalade meraklı bir kağıt oyuncusu olarak da yaşamış olan birisi, e tabii ölürken "Eşhedü en la ilahe illallah" demeyecek. Çünkü Alemlerin Efendisi bunu 14 asır önce haber vermiş: "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz." Müslüman gibi ölebilmeniz için Müslüman gibi yaşamış olmanız lazım. Hayır, poker oyuncusu olarak yaşamışsanız ölürken de dersiniz ki: "Ölümde elimde üç as var, işte dördüncüsü geldiğinde neyse ya da papaz geldiğinde ya da kız geldiğinde oyun bitmiş olacak." Aynen de öyle oluyor.

Sekeratla ilgili başka gene önemli bir anekdottur: Bu sıralarda arkadaşlar Ermeni alfabesini sekeratta ezberden baştan sona kadar saymış hiç atlamadan doğru olarak. Yani şimdi öyledir, değildir bilmiyorum; bizim bu programımızın konusu da değil ama bir diğer taraftan İnönü'nün etnik olarak Ermeni kökenli olduğuna dair bu rahmetli Kadir Mısıroğlu üstadın çok ısrarla vurguladığı bir bilgiydi. "Karabağ Ermenilerindendir" diyordu, "baba tarafı Kürümoğulları falan..." Neyse ama şimdi yani o iddiaya da aynı zamanda destek verir nitelikte bir bilgidir bu. Yani bir Ermenilikle hiç alakası olmayan bir adam... Hani siz kendinizden pay biçin, şimdi size soruyorum: İster Müslüman olun ister ulusalcı, sen Ermeni misin? Beni şu an dinleyen, değilsin. Ermeni alfabesini bilir misin? Bir tane söyle, alnından öpeyim. İnönü bütün alfabeyi biliyor ezberden! Nasıl?

İki şey var; ölmeden önce yani ağzından çıkan son sözler ki ölümü çok sıkıntılı olmuştur arkadaşlar: Kalp iflas ediyor, dudaklar bütün yüz morarıyor, teneffüs edemiyor, suni teneffüs cihazı bile etki etmiyor falan... Yani saatlerce öyle milim milim nefessiz kalarak hani "Allah bütün müminlerin evlerinden uzak etsin" diyeceğimiz cinsten bir ölümdür. Şimdi bakıyorsunuz yani Kelime-i Şehadet'in gölgesi yok doğal olarak. Adam Allah kelimesini zikretmemiş; "Eşhedü en la ilahe illallah" diyerek nasıl başlasın? İki şey var, ikisi de birbirinden ilginç: Biri Ermeni alfabesini baştan sona ezberden sayıyor, ötekisi poker.

Son olarak da şu: Gıyasettin Karaca, "Darbeden Darbeye Siyasi Anılar". Gıyasettin Karaca 50'li yıllarda milletvekili Demokrat Parti'den. Sayfa 223: Mezara gömülürken —25 Aralık 1973 tarihinde öldü— Mevhibe hayatta, karısı. Mezara konurken Ayetel Kürsi yazılı Kabe örtüsünü de mezarına koydurtmuş. Şimdi nereden çıktı Kabe örtüsü? Az önce anlattık; 1949, anne Cevriye Temelli istetti, önce inkar ettiler ama demek ki getirtilmiş Suudi Arabistan'dan. Ayetel Kürsi yazılı bölümünü hem de demek ki Abdülaziz göndermiş, yani torpil geçmiş bayağı o anlaşılıyor. Bu evde muhafaza edilmiş. O tamamı ya da bir kısmı neyse artık önemli değil; karısı tarafından —demiştik o folklorik anlamda dindar bir insandır Mevhibe Hanım, anası gibi— İsmet'inin yanına koymuş.

Yani burada birazcık arkadaşlar ben Münker-Nekir'i kandırma operasyonu da görüyorum. Yani şimdi her ölüye gittiği gibi Münker-Nekir ona da geldi tabii. "Men Rabbüke" dedi, "Men Dinüke" dedi; "Rabbin kim, dinin ne?" Yani herhalde Mevhibe şöyle kurguladı hadiseyi: Öyle "Dinin ne?" dediğinde İsmet çıkartıp gösterecek, Kabe örtüsü hem Ayetel Kürsi yazılı... Yani herhalde şöyle düşünülüyordur: Münker-Nekir mahcup olacak, elleri ayakları birbirine karışacaklar; "Ya" diyecekler, "Özür dileriz yani biz bilemedik sana da 'dinin ne?' diye sorulur mu? Hani dünyada bir Müslüman kaldıysa o da bu falan..."

Daha arkadaşlar şimdi işin ciddisine gelecek olursak, Medine devrinin biliyorsunuz meşhur münafık reisi vardır: Abdullah bin Ubey bin Selul. Bu da ölüme yaklaştığı sırada paçaları tutuşmuş. Yani o fıkrayı anlatayım, burada bir parantez açayım: Uyanık dayı ölüme yaklaştığında —çok da zengin— arkadan oğulları birbirine düşüp kavga etmesinler diye malları paylaştırıyor. En son bir taşlı tarlayla bir öküz kalıyor. "Taşlı tarlayı" diyor "köyün camisine vakfettim, öküzü de" diyor —köy karışık, Rum Müslüman— "öküzü de köyün kilisesine vakfettim." Çocuklar tepki gösteriyorlar: "Ya baba" diyorlar "sen Müslüman adamsın, yani gerçekçi olalım ölmek üzeresin. Hele bu durumdayken senin kiliseyle ne işin olur? Öküz vakfediyorsun falan." Babanın cevabı: "Evladım" diyor "şimdi öleceğiz öteki tarafa gideceğiz. Orada ne var ne yok, karşımıza ne çıkacak belli değil. Onun için bir öküz de kilisede dursun!"

Uyanık mantık, aynen bu mantık. Yani 89 yaşında ölünceye kadar bütün hayatı boyunca en önemli işlevlerinden bir tanesi İslam'la savaşmak oldu. E şimdi bu durumda yani Münker-Nekir'in onun başucunda dikilmesi, e sıkıntılı dakikaların başlangıcı demek olacak belli yani. E o zaman biz de koyalım şu Kabe örtüsünden, Ayetel Kürsi yazılı bölümü de göstersin böyle pasaport gibi desin ki: "Siz ne diyorsunuz yani, ne 'diyeni' falan..."

Ama zavallı Mevhibe'nin bu çok sathi düşüncesinin hiçbir kıymet-i harbiyesi olamayacağını, işin ciddiyetine avdet ettiğimizde Asr-ı Saadet'e ait şu olaydan biliyoruz arkadaşlar: Abdullah bin Ubey bin Selul de aynı havaya yatmış. Kabile reisi, vefatına yakın Resulullah Aleyhissalatu Vesselam'a diyor ki: "Ya Muhammed, söz ver; beni sen ve kendi hırkanla kefenleyeceksin. Beni sen kendi ellerinle mezarıma yerleştireceksin. Benim cenaze namazımı sen kıldıracaksın. Üstüme toprak atıldıktan sonra affedilmem ve cennete gitmem için özel olarak Rabbine dua edeceksin." Efendimiz hepsine "Söz" diyor. Gerekçesi; daha sonra onu Hz. Ömer'e söylemiştir: "Bunun sayesinde bunun kabilesinden yüzlerce kişinin kalbinin yumuşayıp Müslüman olmasını ümit ettim, o yüzden öyle yaptım." Çünkü Hz. Ömer tepki gösteriyor: "Ya Resulallah sen böyle bir herife nasıl bu sözleri verirsin, bu muameleleri yaparsın?"

O tepki üzerine Efendimiz iki şey söylüyor: Bir dediğim, yani "Niçin yaptım? Bu yüzden." İki, şimdi bizim konumuzu ilgilendiren kısmı: "Ben bunu hırkamla bir sefer değil bin sefer kefenlesem de, cenazesine bin sefer imamlık yapsam da, bin sefer bunu mezarına ben yerleştirsem de bunun gene varıp dayanacağı yer cehennem." Ve daha sonra inen ayetler "Tevafukat-ı Ömeriye" grubundandır; Efendimize bu olaydan sonrasında benzerleri yasaklanmıştır ayet-i kerime ile sabit. Bugün Kur'an'da biz onları okuruz, tilavetiyle ibadet ederiz. "Bir daha sakın" diyor Cenab-ı Hak.

Yani bu Efendimiz için iyi niyetli de olsa bir zelle oluşturuyor. Tevafukat-ı Ömeriye denilen Hz. Ömer'in Efendimize rağmen ileri sürdüğü beş ayrı olay, beş ayrı fikir Kur'an tarafından vahiyle tasdik ediliyor; "Ömer" deniliyor "burada haklı olan tarafta." Şimdi bizim konumuzu ilgilendiren kısmını cımbızlarsak şu: Yani Resulullah'ın bizzat Hırka-i Saadet'i o adama faydalı olamıyorsa nerede kaldı zavallı Mevhibe'nin onun yanına koyduğu Ayetel Kürsi yazılı Kabe örtüsü? Hey gidi hey, hey gidi İsmet'i, hey gidi Mevhibe'yi...

Allah adil arkadaşlar; ister inanın ister inanmayın.

Şimdi önümüzdeki hafta 20 Aralık Cumartesi gecesi saat 22'de resmi tarihe şu soruyu soracağız: "İlk Meclis Lozan'ı kabul eder miydi?" Yani malumunuz Lozan Antlaşması imzaya açıldığında ve sonra meclisin tasdikine açıldığında arada seçimler yaşanmıştı. "Nasıl seçimse" anlatırız, o ikinci meclisti kabul etti; 141 aleyhte oyla beraber —pardon ezici çoğunlukla kabul etti— Lozan Antlaşması Türkiye açısından bağlayıcılık kazandı, girdi. Lozan görüşmeleri devam ederken seçim yapılıp hiç de adet olmadığı bir şekilde, gayrimantıki bir biçimde meclis değiştirilmeseydi; ilk meclis, "Gazi Meclis", İstiklal Harbi'ni yapan meclis, 23 Nisan 1920'nin meclisi devam ediyor olsa idi; Ağustos ayı içerisinde 23'ün Lozan Antlaşması onay için onun gündemine gelmiş olsaydı o meclisten Lozan'a onay çıkar mıydı?

Resmi tarihe bunu soracağız. Resmi tarihin ne cevap vereceği malum, "Tabii ki çıkardı" diyecekler. Çünkü Lozan bizzat Atatürk'ün Nutuk'taki ifadesiyle Osmanlı tarihinde eşi menendi, benzeri olmayan muazzam bir diplomatik zafer. E böyle olunca 1. meclis, 2. meclis, 10. meclis, 50. meclis... Bu ülkenin herhangi bir meclisi Lozan'ı tabii ki —yani öyle mutlak çoğunlukla da değil— oy birliği ile onaylardı diyecekler. İşte orada arkadaşlar bizim itirazlarımız var, sıkıntılı bir konu, sorularımız var.

Allah izin verir nasip ederse önümüzdeki hafta cumartesi akşamı bir de bu işin kapağını kaldıralım bakalım altından ne çıkar. O vakte kadar ebeden ve daima sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.