YAYINLANAMAYAN YAKIN TARİH HATIRATLARI

 Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulü'ne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı geceler. Konumuz resmi tarihin gizlediği hatıratlar.

Ama esas çerçeve şu: Türkiye'de resmi ideolojinin emrinde olan resmi tarihin, o emrin gereği işlediği üç tane büyük cinayet vardır. Bir: Yalan. İki: Çarpıtma. Üç: Gizleme. Esasen yalan ve çarpıtma cinayetlerinin iş görebilmesi için gizleme bölümüne de mutlaka ihtiyaç vardır; çünkü aksi takdirde yalanlar rahatlıkla ortaya dökülür, çarpıtmalar rahatlıkla düzeltilir. Sadece Türkiye'de değil arkadaşlar, dünyanın neresinde olursa olsun herhangi bir ülkenin resmi ideolojisi ve onun emrindeki resmi tarihi, Türkiye'deki ölçüsünde gizlemeye başvurmak zorunda kalmış ise bu tek başına -yani yalan ve çarpıtmadan bile bağımsız olarak- o tarih anlatısının ve dolayısıyla onun emrinde bulunduğu resmi ideolojinin iflas etmiş olması demektir.

Ki bu açıdan Türkiye'ye baktığımız vakit arkadaşlar, yakın tarihle ilgili hatıratlar baştan aşağı bir gizlemeler sürüsüdür. Yani yalanlar sürüsü olanlar da var; bunlar resmi ideolojiye ve resmi tarihe uygun olarak yazılmış hatıratlar, çok yoğun olarak yalan ve çarpıtma içerir. Bunların dışında kalan yani tırnak içerisinde "daha dürüst, daha namuslu" olan hatıratlar ise istisna diyebileceklerimiz hariç halen daha gizlidir. Halen daha önemi, hassasiyeti, vurguyu zannederim herkes anlıyordur; neredeyse çeyrek asra ulaşmış olan AK Parti iktidarından sonra bile... Ki şunun hakkını teslim edelim; ondan önceki yaklaşık seksen sene boyunca ülkeye hakim olan o resmi ideoloji, faşist hava bu son yaklaşık yirmi beş senelik süre içerisinde daha hafiflemiş vaziyettedir.

Ama cesaret edip hatıratların -yani düzgün hatıratların, dürüst hatıratların- hala sahipleri ki artık o hatıratların sahiplerinin hepsi ölmüş vaziyette; çocukları ya da torunları yani bugünkü murisleri vasıtasıyla hala daha yayınlanamıyor olması, tek başına arkadaşlar Türkiye'de hala resmi ideoloji faşizminin -tam somut ismini koyacak olursak 5816 sayılı kanun faşizminin- ne kadar etkili, ne kadar canlı olduğunun fiili ispatıdır. Şimdi iyi niyetli veyahut da değil, bir ulusalcı şöyle bir savunmaya kalkışmasın: "İşte efendim Atatürk'e hakaret ediliyor, küfür ediliyor da o yüzden yayınlanamıyor." Hayır. Bugüne kadar düzenli izleyicilerimiz şahittir; ben mesele gerçekten hakaret etme ve küfür etmeye geldiğinde kendi adıma da izleyebildiğim kadarıyla bütün Müslüman cenah adına da tavrı çok net bir şekilde ifade ettim. Eğer sövülüyorsa, eğer gerçekten hakaret ediliyorsa bu kesinlikle yasak olsun. Bunu yapan her kim olursa olsun ve her kime sövmüş olursa olsun cezasını görsün.

Ama arkadaşlar, şimdi somut örnek üzerinden gidelim. Bir insana -bağışlamanızı rica ediyorum- domuz dediniz, eşek dediniz, hayvan dediniz... Bu sövgüdür. Yani bunun kabul edilebilir, savunulabilir hiçbir tarafı yoktur çünkü bu gibi ifadelerin bilimsel bir anlamı, karşılığı yoktur. Tarih ilmi açısından okuyana, işitene kazandırabileceği hiçbir şey yoktur. Bu ve benzeri ifadelerle ilgili sıkıntımız yok, geçtik. Ama mesela şimdi gene somut örnek vereyim: 2018 ya da 2019 yıllarındaydı; Kemal Paşa ile Latife Hanım ayrıldıktan sonra Latife Hanım'ın bir Amerikan gazetesine yazmış olduğu ve orada o tarihlerde yayınlanmış olan bir mektubun İngilizce orijinali, Türkçe çevirisi ile beraber Türkiye'de o tarihlerde genel yayın yönetmenliğini yapmakta olan Mustafa Armağan Hoca tarafından Derin Tarih dergisinde yayınlandı.

Şimdi düşünürsek, herhangi bir kadının boşanmış olduğu kocasının arkasından öyle çok da rahmetle konuşmayacağı aklın gereği olan bir durumdur; çünkü aksi takdirde boşanmazlardı. Boşanmış bir kadın hissiyatıyla Kemal Paşa'yı kastederek sözü edilen mektupta "çakma Napolyon" ifadesi geçiyor. Yani işte bir nevi Apolyon, Napolyon mukallidi, onun hayranı falan filan gibi bir şey. Türkçe argosundaki karşılığı herkesin malumudur. Bunu kendiliğinden herhangi bir katkı yapmadan, yorumlamadan yani tarihi bir olayın resmini çekmek, insanların önüne koymak adına Mustafa Armağan Hoca yayınladı. Bunun için şikayet edildi, 5816'dan yargılandı, mahkum oldu. İşte size fiili örnek! Halbuki o mektubun tarihsel bir belge değeri var çünkü Latife Hanım gibi birisinin imzasını taşıyor.

Veyahut da ikinci örnek, bunu anlayamamış olanlar için: Eylül 1918 Nablus Filistin bozgununda bazı iddialar diyorlar ki; "Kemal Paşa İngilizlerle el altından anlaştı, cepheyi açtı, cephenin çöküşüne sebep oldu, Osmanlı ordusunun büyük bir mağlubiyet yaşamasına sebep oldu" şeklinde birtakım iddialar var. Şimdi bu iddiaları herhangi birisi, herhangi bir tarihçi hatta benimser bir tarzda -yani "ben bununla ilgili araştırmamı yaptım, ölçtüm biçtim; bu gibi iddiaların doğru olma ihtimali bana göre yanlış olma ihtimalinden daha fazla gözüktü, dolayısıyla işte ben de bunları böyle bir sunum çerçevesi içerisinde televizyonda, sosyal medyada, yazdığım makalede, kitapta insanlara aktarıyorum" dediği an ve bunu yaptığı an- kesinlikle arkadaşlar 5816'dan yargılanır, mahkum olur. Halbuki bu basit bir sövgü değildir.

Yani gene karşılaştıralım: Birisi "eşek" dediniz, "hayvan" dediniz, "domuz" dediniz; bunun bilimsel, tarihi hiçbir karşılığı yoktur, bu basit bir sövgüdür. Bunu yapan her kim olursa olsun, sövülen her kim olursa olsun kesinlikle cezalandırılmalıdır. Ama diğeri, kabul edersiniz etmezsiniz, tarihin tartışma konusudur. Ama hala daha devam etmekte olan resmi ideoloji faşizmi "Hayır" diyor, "sen böyle bir şey de söyleyemezsin." İşte bu faşist havanın devam ediyor olması nedeniyle arkadaşlar bu çok kritik hatıratlar hala daha yayınlanamamaktadır. Ve tabii bu "hala daha yayınlanamamanın" tırnak içerisinde şerefi bütün bir resmi ideoloji taraftarlarının, bütün bir resmi tarih taraftarlarının boynundadır. Yani şahsen ben bir Kemalist olsam, bir ulusalcı olsam "Hodri meydan" derim. Elinizde ne varsa dökün orta yere, yayınlayın. Bizim Atamızla ilgili hiçbir sıkıntımız yok, hiçbir çekincemiz yok, hiçbir mahcubiyetimiz yok. Biz de takır takır bunun cevaplarını veririz, bilimsel platformda sizin iftiracılığınızı, yalancılığınızı ispatlarız, yüzünüze çarparız falan... Yani kendine güvenen insanın tavrı bu olması gerekir. Ama böyle bir tavır yok karşı tarafta. "Sakın zinhar bunlar yayınlanmasın" dediğiniz andan itibaren siz suçlusunuz zaten.

Çünkü yani şuurlu bir Müslüman olmasını bir tarafa bırakın, orta yerde durmakta olan az çok aklı başında herhangi bir insan bile doğal olarak diyecektir ki: "Niçin?" İşte ona da o insanların herhangi bir şekilde cevap verebilmeleri mümkün değil. Meselenin bir diğer ayağı arkadaşlar şudur: Yayınlanamayan hatıratlar -yani o dönemleri yaşamış ve sonra işte yaşadıklarını bir şahit olarak tutup kitap, makale haline getirmiş olan ama sıradan, alt düzey yani çok önemli tarihsel kararların faili olması ya da en azından şahidi olması beklenemeyecek tipte insanlara ait hatıratlar değil. Şimdi şu andan itibaren somut örnekleri paylaşmaya başladığımda sizler de göreceksiniz; yayınlanmasına hala cesaret edilemeyen hatıratlar dönemin yönetiminin faili olan ya da en azından şahidi olan yani üst düzeye ait olan hatıratlar.

Ki şimdi hatırat vardır, hatırat vardır. Yani diyelim İstiklal Harbi'ne mesela yüzbaşı rütbesinde katılmış, harp boyunca en fazla bir bölüğe komuta etmiş olan bir subayın hatıratının doğal olarak tarihi değeri, anlamı, ağırlığı başkadır. Ama İstiklal Harbi'ne ordu komutanı olarak katılmış bir generalin hatıratının anlamı, tarihi değeri, ağırlığı başkadır. Evet, meselenin genel kuramsal çerçevesi ile ilgili bu önemli hatırlatmaları yaptıktan sonra şimdi somut örnekleri paylaşmaya geçelim arkadaşlar. Ve şunu da baştan söyleyeyim çünkü notları hazırlarken onun çok net farkına vardım; yaklaşık en fazla bir saatlik standart süremize bu konuyu sığdırabilmemiz mümkün değil. O yüzden bu gece Allah izin verirse "bir" diyeceğiz; önümüzdeki Pazar, ayın son Pazarı olmak itibarıyla kitap tanıtım programına tahsisli olduğu için şu anki programın ikisini ve devamını da nasip olursa önümüzdeki Perşembe yani ayın 29'u gecesi gerçekleştireceğiz.

Kaynağımız Haluk Şehsvaroğlu. Kesinlikle Kemalist bir isim. Tarihçi Gözüyle Atatürk; bir Atatürk güzellemesidir bu kitap. Sayfa 54, diyor ki: "Vahdettin ve Abdülmecid'in yani Halife Abdülmecid Efendi'nin hatıratları halen kayıp." Geçtiğimiz sene içerisinde arkadaşlar Abdülmecid Efendi'nin hatıratı Murat Bardakçı tarafından Turkuvaz Yayınları'ndan yayınlandı. Ben henüz daha baştan sona okumuş değilim ama hani bu son durum bilgisini de paylaşmış olayım. Ha şuna takılırım şahsen: Acaba o yayınlanan, şu an piyasada herkesin rahatlıkla satın alabileceği Abdülmecid hatıratı tam metin midir? Sansürlü müdür? O bir soru işareti. Okumadığım için henüz "tam metin olma ihtimali daha kuvvetli" ya da "sansürlü olma ihtimali daha kuvvetli" şeklinde bir değerlendirme yapamıyorum ama benzerlerinin yoğunluğu nedeniyle haklı olarak böyle bir şüpheyi taşımaya devam ediyorum.

Asıl mühim olan, Vahdettin'in de bir hatıratı olduğunu hem de öyle Rıza Nur'dan falan değil, Haluk Şehsvaroğlu gibi bir isimden öğrenmiş oluyoruz. Çok ilginç çünkü Vahdettin hatıratına dair piyasada çok az bilgimiz var. Ama şunu biliyoruz, kaynak Turgut Özakman; yani şu meşhur Şu Çılgın Türkler'in yazarı olan ölü kendisi. Ama hayattayken Türkiye'nin en fanatik Kemalist ve resmi tarihçilerinden biri olan Turgut Özakman'ın Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele isimli kitabının 229. sayfasından naklediyorum: Vahdettin'in yaveri Avni Paşa'nın diyor, İstiklal Harbi'nin İç Yüzü ve Üç Yüzü isimli bir hatıratı var; kayıp.

Yani şimdi deminki hatırlatmaya geri döneyim: Avni Paşa'nın yazmış olduğu hatırat çok önemsenecek cinsten, üst düzey yani tarihin akışına fail ya da şahit olarak o akışın içerisinde bulunmuş bir isim midir? Çünkü bunlar kuramsal sorgulama noktalarımız. E, Vahdettin'in yaveri... Turgut Özakman gibi birisinden "kayıp" olduğu bilgisini öğrendiğimiz hatıratın arkadaşlar ismi de fevkalade ilginç: İstiklal Harbi'nin İç Yüzü ve Üç Yüzü. Yani üç tane ayrı yüzü var diyor demek ki hatıratta. Geçtik.

Tarih ve Toplum dergisi, Mayıs 1985, 17. sayı, 11. sayfa. Aynı şey: "Avni Paşa'nın hatıratı kayıp." Yani kayıp değil de yayınlanamıyor. Bilin bakalım niçin? "Topçu İhsan'ın hatıratı da yayınlanamıyor" diyor. Topçu İhsan'ın hatıratı arkadaşlar daha sonra Timaş Yayınları'ndan çıktı ama aynı çekince onun için de söz konusu. Şu an piyasada bulacağınız Topçu İhsan hatıratı acaba tam metin midir, sansürlü metin midir? Ben şahsen çok merak ederim. Çünkü Topçu İhsan'ın şu anki kanuni varisleri de onlarla hukuki bir meseleden ötürü -yani kişisel anlamda değil de hukuki anlamda- tanışmıştık. Beni mahkemeye vermek istemişlerdi, şikayet etmişlerdi.

Yani kendisinin zaten nasıl birisi olduğu belli. Osmanlı padişahlarının mezarları açılsın, kemikleri de Türkiye'nin dışına atılsın teklifinde bulunmuş olan bir isimdir. İşte sürgün sırasında hilafetin ilgasıyla beraber hamile olan ve doğumu yaklaşmış olan Osmanlı hanedan mensubu hanımlar doğumlarını yapsınlar, bir iki ay geçsin çocuklarıyla beraber ondan sonra atılsın yurt dışına teklifine cevap olarak Meclis kürsüsünde itiraz etmiş: "Hayır, onları şimdi ve karınlarındaki piçleriyle beraber atalım." Aynen meclis zabıtlarına geçmiş ifadedir bu, demiş olan birisidir. Yani şimdi resmi ideolojinin taraftarlığı, sahipliği söz konusu olduğu vakit arkadaşlar şu verdiğim örnekler üzerinden baktığınızda Topçu İhsan'ın eline su dökecek insan azdır. Ama onun bile hatıratı yazıldıktan sonra seksen doksan sene saklanmak zorunda kaldı. Niçin? Sonra yayınlandı... İşte bütün bu arka plana dayanarak ve haklı olarak soruyorum: Acaba tam metin midir?

Utkan Kocatürk, Atatürk Çizgisinde Geçmişten Geleceğe; fevkalade Kemalist bir yazar. Celal Bayar'ın yayınlanmamış hatıraları da olduğunu 52. sayfadan görüyoruz. Bu önemli başlık arkadaşlar. Bir; Celal Bayar'ın Ben de Yazdım isimli sekiz ciltlik bir hatıratı var. Hatıratını bizzat kendisi kitabın başında şöyle anlatıyor; diyor ki: "Bir gün bana Kemal Paşa 'Hatıralarını yaz' dedi, emir verdi. İşte o emrin gereğini yerine getirdim" sadedinde yazmış olduğu hatıratın adını Ben de Yazdım koymuş. Sekiz ciltlik İstiklal Harbi... Ama arkadaşlar, şimdi Utkan Kocatürk gibi fevkalade fanatik bir Kemalist isimden öğreniyoruz ki şu an elimizde mevcut olan o sekiz cildin devamı da yazılmış. Yani bu otomatikman Cumhuriyet ilk dönemi, elimizde olmadığı için nereye kadar gelmiş onu tabii bilemiyoruz ama 8. cilt İstiklal Harbi ile beraber bittiğine göre demek ki hala daha saklı olan kısmı onun devamı. Yani Cumhuriyet ilanı, Atatürk'ün ölümüne kadar mı geldi? Daha erken bir tarihte mi kaldı? Bilmiyoruz ama niçin yayınlanmıyor bu?

Yani şimdi gene karşılaştıralım: Mesela Rıza Nur'un Hayat ve Hatıratım halen daha 3. ciltte özellikle yasak kitap kapsamında. Şimdi, hatırat mı? Hatırat. O dönemin şahidi mi? Şahidi. Faili mi? Faili. Yasak. Neden? Çünkü "neden" diye sorduğunuz vakit deniliyor ki: "Çünkü bu Cumhuriyet düşmanı, Atatürk düşmanı, çağdaşlık düşmanı. Orada özellikle Atatürk'ün şahsıyla ilgili böyle yani akla sığmayacak birtakım iddialar var. O yüzden yasaklandı, insanların okuması engelleniyor." Şimdi böyle bir yasak kendi mantığı içerisinde tutarlı olabilir. İyi de, yani Celal Bayar'ın ideolojik ve siyasi kimliğini, kişiliğini, özelde Atatürk'e bakışını düşündüğünüz vakit Rıza Nur'la Celal Bayar siyah ve beyaz gibi! Yani Rıza Nur hatıratında cinsellik bağlamında Atatürk'le ilgili yani gerçekten yenmez yutulmaz birtakım bilgiler paylaşıyor. Celal Bayar defalarca "Atatürk, seni sevmek ibadettir" ifadesini tekrarlamış ve bunu öyle benimsemiş, öyle iftihar etmiş ki hayatının her döneminde bu var. Hatta ölmeden önce İstanbul'da oturduğu evin misafir salonunun duvarında kaligrafik hat olarak yazılmış, duvarda asılı olduğunu okudum ben: "Atatürk, seni sevmek milli ibadettir."

Şimdi Rıza Nur gibi birisinin hatıratını yasaklıyorsunuz. Sonra dönüyorsunuz Celal Bayar gibi birisinin hatıratını da yasaklıyorsunuz... Niçin? Hodri meydan diyorum! Cevap verebiliyorsa bütün resmi tarih ve resmi ideoloji yanlılarından bu soruya cevap bekliyorum. Kuş kadar aklı başında bir yorum bekliyorum; neden yani yasak? Aynı bilgiyi gene Turgut Özakman'ın Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele kitabının 301. sayfasında da paylaşıyor. Yani bu da teyit ediyor, diyor ki: "8. ciltten sonrası yayınlanamadı." Sebebi diyor, "meçhul." Turgut Özakman gibi birinin yorumu bu. Sebebi meçhul... Acaba zülfiyare dokunduğundan ötürü olmasın derim ben de.

Fethi Tevetoğlu, Atatürk'le Samsun'a Çıkanlar. Fethi Tevetoğlu arkadaşlar, sağ Kemalisttir. Bahsini ettiğimiz kitap Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkmıştır yani devlet yayınıdır. Sayfa 118, diyor ki: "Refet Bele ile beraber iki istiklal üst düzey komutanının daha yayınlanmamış hatıraları var." Refet Bele en meşhur olanları... Mesela şu gibi anekdotlar paylaşılıyor: İstiklal Harbi sonrası yıllarda Refet Bele'ye hatıralarını yazması çevresinde bulunanlar tarafından teklif, tavsiye hatta ısrar ediliyor. Verdiği cevap; diyor ki: "Şu fakir gariban milletin iftihar edip yüreğini ferahlatan bir İstiklal Harbi anlatısı var. Hatıratımı yazıp onu da diyor ben mi elinden alayım bu milletin?" Şimdi bu son derece ilginç, çarpıcı ve iddialı bir yorum mu? Evet. Kriterlerimizi kullanalım: Peki Refet Bele İstiklal Harbi içerisindeki konumu itibarıyla yani üst düzey, orta düzey, alt düzey bu kadar iddialı konuşabilecek makamlarda bulunmuş birisi mi? E, adam cephe komutanı! Sonra Milli Savunma Bakanı. Mesela İstanbul'a gönderilen ilk komutan, Mudanya Ateşkes Mütarekesi üzerinden. Yani Refet Bele İstiklal Harbi'nin gerçek tarihini, arka planını bilemeyecek birisi ise onu bilen hiç kimse yok demektir. Dediğim gibi bu bereketli bir konu.

Hikmet Bayur... Atatürk döneminin Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, büyükelçisi. Yani Genel Sekreterlikte Atatürk'e sağlığından ötürü, ona duyduğu sevgiden ötürü içki içmesine çok müdahale ettiğinden ötürü en sonunda bıkkınlık veriyor, Afganistan'a büyükelçi olarak gönderiliyor. Yani bu arka plan bilgilerini şunun için paylaşıyorum: Mesela Hikmet Bayur ismi şu an Türkiye'de yani yakın tarihe birazcık merakı olsa bile insanların bilmediği, aşina olmadığı bir isimdir. Ve bu gibi durumlarda biliyorsunuz ulusalcı çakalların kullandığı bir tek argüman vardır: "Ya bu Atatürk düşmanı, laiklik düşmanı, çağdaşlık düşmanı." Hayır, Hikmet Bayur azın dişi gibi sizin adamınız! 20. Yüzyılda Türklüğün Tarih ve Acun Siyasası Üzerindeki Etkileri, kitabın ismi; yayıncısı Türk Tarih Kurumu. Sayfa 240, bu da diyor ki: "Refet Bele hatıratını yazdı ama sonra bir yangında yok oldu." Yani bunu kesin bilgi olarak paylaşmıyorum; meselenin çerçevesi bazı iddialar arkadaşlar. Yayınlanmış bazı iddialar; 12 Mart günlerinde komünist teröristlerin arandığı birtakım operasyonlarda, onların saklandığı bazı hücre evlerine yapılan baskınlarda Refet Bele'nin bu yayınlanmamış gizli hatıratının da ele geçirildiği iddiaları var. Orada yok edildiği, yakıldığı iddiaları var. Yani bu karışık bir konu. Bununla ilgili şu an elimizde bulunan bütün tarihi malzemeyi üst üste koyduğumuzda şahsen bende oluşan kanaat; Refet Bele'nin bir hatırat yazmış olma ihtimali daha kuvvetli. Bu hatıratın daha sonra işte az önce paylaştığım anekdotta bizzat kendisi tarafından dile getirilmiş olan hassasiyet ve gerekçeden ötürü yayınlanamamış olması ve halihazırda da tabii gizli tutuluyor olması daha kuvvetli.

Ama şurayı ben de merak ederim. Mesela Cumhurbaşkanlığı yıllarında Kenan Evren'in, Çankaya Köşkü arşivinde yer alan ve onun ifadesine göre "Atatürk'ün hiç kimseyi ilgilendirmeyecek çok çok özel hayatına ait olan" bir kısım... Dikkat edin bunlar hatırat da değil, arşiv belgesi yani birincil kaynakların en sağlamı; çünkü resmi devlet belgesi. Bunları toplayıp Çankaya Köşkü'nün bahçesine bir pazar günü çıkartıp üzerlerine benzini döktürüp yaktırması! Tam cinayetin daniskası! Çünkü en kritik, en önemli tarihi belgelerdi onlar; geri getirilemeyecek şekilde yok edildi. Bir; iki, yani "Atatürk'ün özel hayatına ait hiç kimseyi ilgilendirmeyecek" tanımlamasıyla ne kastediliyor ki yakılmasını gerektirecek kadar? Varsa bu soruların ulusalcılarımızın cenahında bir cevabı, beklerim ben şahsen. Bana desinler ki "Yani mahcubiyet sebebi olacak hiçbir gizlisi, sırrı yoktu; ama gene de Kenan Evren özel hayata ait çok özel bazı belgeleri çıkarttı, hiç kimse tarafından okunamasın, hiç kimsenin eline geçemesin diye yaktırttı." Yani bu iki mantığı bir araya getirebiliyorlarsa şayet, hem o hem o aynı anda geçerli deyip ikisine birden meşhur Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibi bir açıklama getirebiliyorlarsa şayet, ben şahsen o açıklamayı duymayı çok arzu ederim arkadaşlar.

Sonra mesela Halide Edib Adıvar'ın hatıraları. Meşhur Türk'ün Ateşle İmtihanı ya da Ateşten Gömlek. Bu arkadaşlar, Türk'ün Ateşle İmtihanı ilk önce İngilizce yazılmış, sonra kendisi tarafından Türkçeye de çevrilmiş. Yakın tarihle ilgili hatıratlarda çarpıtma ve gizleme cinayetine çok klasik örnek teşkil edecek bir şey. Şimdi meselenin detaylarına şöyle gireyim: Cemil Koçak'ın Madalyonun Arka Yüzü kitabının 84. sayfasını okuyanlar görecekler ki Halide Edib'in diyor "İngilizce ve Türkçe hatıratı arasında farklar var." Doğru. Necat Özgür... Sık sık bahsediyorum bundan, son programda da bahsettim. Çünkü Necat Özgür bir emekli, fevkalade Kemalist. Ama kendi cenahının Atatürk goygoyculuğu adına üretmiş olduğu yalanların çokluğundan, yoğunluğundan kendisi de son derece rahatsız olmuş. İçeriden bir isim olarak bu duruma tepki anlamında bir kitap yazmış. Çok değerli çünkü bir Kemalist tarafından yazılıyor, Atatürk'ü savunma adına yazılıyor, Atatürkçüleri eleştiriyor. Kitabın adı: Yalanla Yaşatılmaz. Yani "Atatürk'ümüzü bu millete tanıtmak ve sevdirmek için diyor bu yalancılık huyundan vazgeçin" dedikten sonra yaklaşık üç yüz sayfalık bir kitap boyunca arkadaşlar onlarca Atatürk'e, Atatürk'ü övmek kastıyla ortaya atılmış olan yalanları sıralıyor ve onları çürütüyor. Bu yönüyle tabii siz de takdir edersiniz, çok değerli, müstesna bir çalışma.

Şimdi kitabın kendisiyle ilgili ben son dakika bilgisini paylaşayım; demiştim ki bundan önceki programda: "Herhalde yani ben bu kitaptan bahsettiğimde işte herkese tavsiye ederim dedim, gene ediyorum ama bir arkadaşımız meseleyle ilgilenmiş, yorumlara yazmış bana YouTube'da; diyor ki 'Hiçbir kitapçıda yok, kütüphaneleri taradım, bir kütüphane dışında diyor başka hiçbir kütüphanede bulamadım, o da diyor vermiyor.' En çarpıcısı şu arkadaşlar; 'Nadir Kitap'ta da diyor bu kitabın satışı yok.'" Yani Türkiye çapındaki sahaf portalında bu bilgi otomatikman şunu ispat eder: Bu kitabın bütün nüshaları birtakım odaklar tarafından toplanmış, yok edilmiş! Ben bu bilgiyi paylaştıktan sonra bundan önceki programda dedim ki: "Yani bana böyle bir bilgi geldi ama bu aynen doğru mudur? Ben oturup mesela şahsen Nadir Kitap portalına girip bunu kontrol etmedim falan." Bu arkada bıraktığımız günlerde bir başka arkadaşımız yazmış; diyor ki: "Evet doğru. Çünkü ben diyor senin o programında onu duyduktan sonra kendim bizzat nadirkitap.com'a girdim, baktım gerçekten satışı yok." O zaman teyit edilmiş oldu.

İşte böyle ilginç bir kitabın 342. sayfası da aynı şeyi tekrar ediyor. Diyor ki: "Halide Edib'in Türk'ün Ateşle İmtihanı kitabında çarpıtmalar var." Mesela Toplumsal Tarih dergisinin Mayıs 2016, 269. sayısının 6 ve 7. sayfaları bu farklılığı örneklemiş arkadaşlar. Farklılık şöyle: Sakarya Muharebesi anlatılıyor. Yani bu kitap bir İstiklal Harbi hatıratıdır ve Halide Edib Adıvar İstiklal Harbi'nde üst düzey bir isim olarak yaşanmış hadiselere, bunların arka planlarına vakıf olabilecek durumda birisi midir? Öyledir. Çünkü resmi kocası Adnan Adıvar Meclis Başkan Yardımcısı kendisi. Her ne kadar Atatürk tarafından çavuşluğa naspedilmiş yani fahri bir asker olsa bile. Ama mesela cephede de uzun boylu bulunmuş, hatta bu mecliste tartışma konusu olmuş yani zabıtlara geçmiştir. Bazı mebuslar Adnan Adıvar'a sataşıyorlar: "Karını diyorlar cepheden çek de asker rahat harp etsin artık!" Ne demek istendiyse, bunun nasıl bir arka planı var idiyse... E yani Atatürk'le çok yoğun, çok sıkı görüşen bir isim. Mesela Fikriye'nin en yakınlarından birisi Ankara'da; yani Atatürk'ün evine rahatlıkla girip çıkabilen bir isim falan.

Şimdi böyle bir çevreye, böyle bir arka plana sahip birisi olarak Halide Edib Adıvar mesela kitabında İngilizce ve Türkçe farklı versiyonlarında Sakarya Muharebesi günlerini anlatırken İngilizce özgün metinde diyor ki: "Sakarya Muharebesi sürerken Kemal Paşa muharebenin sonucundan şüphedeydi." Aynı kitabın Türkçesinde aynı bölümde diyor ki: "Sakarya Muharebesi sürerken Kemal Paşa zaferden emindi." Evet. Bunu arkadaşlar Türkçe versiyonun 27. sayfasında "Ben bu kitaba bir otosansür uyguladım" diyerek resmen Halide Edib'in kendisi de itiraf ediyor. Yani şimdi bu kadar kritik bir hatıratta hatırat yazarının, sahibinin bizzat kendisi her bilgiyi paylaşmayıp bir sansür süzgecinden geçirdiğini bizzat itiraf ediyor. Ulusalcılarımız bu duruma ne der, bilmiyorum. Evet.

Vehbi Cem Aşkun, Sivas Kongresi. Kemalist yayın, sayfa 78. 1948 senesinde Rauf Orbay diyor ki... Rauf Orbay, Sivas Kongresi ile ilgili resmi tarih anlatımını ve bunun içerisindeki Kemal Paşa övücülüğünü tekzip ediyor. Şimdi aynı kriteri Rauf Orbay'a da işletelim: Rauf Orbay Sivas Kongresi'nin süreci, bunun görünmeyeni, arka planı hakkında konuşabilecek yetkinliğe sahip birisi mi? Kongrenin düzenleyicilerinden! Daha sonra Malta Adası'na sürgün edilmiş, serbest bırakılmış, Ankara'ya gelmiş. Henüz daha İstiklal devam ediyor; İcra Vekilleri Heyeti'ne başkan olarak Atatürk tarafından getirilmiş, "Başbakan" demek. Lozan müzakerelerinin imza tarihine kadar da o pozisyonunu devam ettiriyor.Yani İstiklal Harbi'nin Sivas Kongresi sürecinde değil de daha sonraki sürecinde, son döneminde başbakanlık yapmış olan isim. Yani yetkinlik söz konusu mu kriterimiz? E Rauf Orbay bununla ilgili tarihsel yetkinliğe sahip değilse kimse sahip değil demektir zaten. Herif başbakan ya! Tekzip etmiş. Gazetelerde çıkıyor bu. O zaman birileri haklı olarak diyorlar ki: "Öyleyse yani Sivas Kongresi'nde gerçekte ne yaşandı? Ne oldu? Ne bitti? Sen yetkin isimsin, bunu sen anlat, sen yaz." Verdiği cevaba bakın: "Bugün bunları yazmak zamanı değildir." Neden böyle bir şey diyor Rauf Orbay?

Vamık Volkan, Norman Itzkowitz; Ölümsüz Atatürk. Bu kitaptan da sık sık bahsederiz. Vamık Volkan dünya çapında bir psikologdur -ben daha önce psikiyatristtir demiştim, bir psikiyatrist hekim kardeşimiz beni ikaz etti sağ olsun- ama CIA'in psikoloğu diye Amerika'da ün yapmış, yani bu kadar da özel bir psikologdur. Bir Amerikalı tarihçiyle müşterek yazmış olduğu bu, Atatürk'ün bilebildiğim kadarıyla ilk ve tek psikoanalitik biyografisidir. 450. sayfasında görüyoruz; Rauf Orbay hatırat yazmayı ısrarla reddetti. Niçin?

Yani tarihi bir sürece Rauf Orbay'ın bulunduğu makamda ve pozisyonda şahitlik etmiş, hatta faillik etmiş olan birisi ölünceye kadar hatırat yazmayı, bununla ilgili kendisine yapılan teklifleri, tavsiyeleri neden reddeder? Şöyle düşünelim: Rauf Orbay'ın yazacağı hatırat resmi ideoloji ve resmi tarih kanonuyla paralel bir hatırat olacaktı; o zaman oturur yazardı. Yani benim hatıratım diye paylaşacağı bilgiler zaten resmi ideolojinin halka aktarmaya çalıştığı bilgilerle paralel idiyse hatırat yazmayı reddetmesine gerekçe olabilecek hiçbir makul mantıklı sebep yok. Bu durumda bir tek mantıklı ihtimal var. Yani işte Sivas Kongresi kısmıyla ilgili basına verdiği demeçte olduğu gibi: "Bugün bunları yazmak zamanı değildir." Neden değildir? Peki o zaman ne zaman gelir? Neyin değişmesiyle gelir?

Bunlar bildiğimiz kadarıyla Rauf Orbay'a sorulmamış, o da cevap vermemiş. Ama şimdi ben söyleyeyim: Bir İslam devrimi olduktan sonra bunlar olacak arkadaşlar. O zaman rahmetli Mısıroğlu'nu tekrardan hatırlayacağız; Kadir Mısıroğlu'nu. Çünkü demişti ki: "Lağım patlayacak." Rauf Orbay ve bir yığın benzeri emsalinin hatırat yazmaktan ve anlatmaktan imtina etmesinin ortak temel sebebi lağımı patlatmamak. Çünkü o lağım patladığında arkadaşlar sadece yakın tarih yazını değişmez, Türkiye'de rejim de değişir. Çünkü o rejimi ayakta tutmakta olan bütün kült ve efsaneler yerle bir olur.

Cemil Koçak, Tek Parti Cumhuriyet ve Şefler. Mersinli Cemal Paşa'nın hatıratı bulundu fakat yayınlanamıyor çünkü içinde Atatürk'e çok hakaret ediliyormuş, sayfa 40. Mersinli Cemal Paşa kim tarihte arkadaşlar? İki olayda kritik rol oynamış. Bir: Eylül 1918 Nablus Filistin bozgunu. Orada Osmanlı cephesi üç ordu tutuyor; 7. Ordu, 4. Ordu, 8. Ordu. 7. Ordu'nun komutanı Kemal Paşa, 4. Ordu'nun komutanı Mersinli Cemal Paşa. Korkunç bir bozgun yaşandı. Mersinli Cemal Paşa'nın karargahında istihbarattan sorumlu subay rütbesiyle bulunan -yani vakıf mıdır değil midir bu tanımıyla anlaşılır- Cevat Rıfat Atilhan'ın anlatımına göre geri çekilme sırasında bir tren istasyonunda tevafuk ettiklerinde, işte o İngiliz taarruzu, o geri çekilmeye sebep olan birtakım olaylarla ilgili Mersinli Cemal Paşa neredeyse diyor Kemal Paşa'yla yumruk yumruğa kavga etme durumuna gelmişti, o kadar ağır ifadelerle kendisine yüklendi. Yani etrafından dolaşarak anlattığımız bu bilgiler size bir şey ifade ediyor mu bilemiyorum.

İkinci pozisyonu arkadaşlar; İstiklal Harbi'nin başlarında üç paşalar divanı kararıyla Anadolu'ya gönderilmiş olan üç önemli isimden bir tanesidir. Kemal Paşa, Kazım Karabekir, Mersinli Cemal Paşa... Konya'ya gönderildi 12. Ordu ya da Kolordu komutanı olarak. Yani hem Filistin Nablus bozgunu hem de İstiklal Harbi tarihi ve süreci açısından kendisi yetkin bir isim mi? Üst düzey bir isim mi? Evet. Hatıratı da bulunmuş, hala yayınlanamıyormuş çünkü çok ağır ifadeler var Kemal Paşa'yal yönelik. Şunu tekrar edeyim: Eğer bu çok ağır denilen ifadelerin içerisinde tarihsel ve bilimsel değeri olmayan düz basit sövgü ifadeleri varsa evet bunlar yayınlanmasın, oraya nokta nokta konulsun geçilsin; çünkü tarih ilmine ve tarih okuyucusuna onlar hiçbir katkı sağlamayacak. Ama arkadaşlar bu kitabın bütününün yayınlanmasına niçin engel oluyor? Yani bu kadar ağır ne olmuş olabilir diye ben saf saf soruyorum, siz de sorun.

Şimdi bir diğeri, aynı konuya devam ediyoruz. Emrah Sefa Gürkan; televizyonlardan çok aşina olduğunuz bir isim. Yani şimdi bu ismi herhangi biriniz "bu İslamcıdır, Atatürk, çağdaşlık, cumhuriyet modernite düşmanıdır" falan der misiniz? Yani şu sivri sakal bak... Bu isim Cumhuriyetin Yüz İsmi ile yayınlanan ve baştan sona aslında bir resmi ideoloji, resmi tarih özeti, Kemal Atatürk övgüsü niteliğinde olan kitabının 159. sayfasında aynı duruma parmak basıyor. Bu bile yani diyor ki: "Mersinli Cemal Paşa'nın hatıraları Kemal Paşa'ya karşı ağır ifadeler içerdiği için yayınlanamıyor." Evet. Bütün ulusalcılarımız ve bütün Kemalistlerimiz de bununla iftihar ediyorlardır herhalde, büyük şeref kazanmış oluyorlardır.

Yani aynı durumu biz Müslümanlar şahsen kendi liderimiz ve rehberimiz hakkında, Hazreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselam, kesinlikle düşünmeyiz. Bin türlü iftira edilmiş oryantalistler tarafından, kesinlikle yayınlansın; yayınlanıyor da zaten bunlarla ilgili. Hiçbir yasak yok, cevabını da veriyoruz. Yani örnek vereyim; şimdi yeri geldiği için, oryantalistler diyorlar ki işte kadına ve şehvete çok düşkün olduğu için çok kadınla evlendi. Ağır bir itham mı? Evet, ağır bir itham. Yasak değil bunları yazmak, zaten piyasada hem en seviyesiz ifadelerle de bu didik didik ediliyor, yayınlanıyor hem kim bilir kaç tane örneği var; cevabını veriyoruz. Yani şehvetine bu derecede düşkün olduğu iddia edilen insan ilk evliliğini 25 yaşında yapıyor, çocuk sahibi 40 yaşında dul bir kadın alıyor. 53 yaşına kadar tek eşli. 53 yaşla 63 yaş arası son 10 senesinde çok evliliklerini yapıyor. Bu dönem içerisinde mesela sahabi görüyor Efendimiz nafile namaz kılarken oturarak kılıyor; "Ya Resulallah" diyorlar, "İhtiyarlık" diyor bir tanesinde, bir diğerinde "Açlık" diyor. Yani şimdi sekiz on tane hanımı şehvetine düşkün olduğu sözüm ona iddiasıyla alan insan, ayakta durup namaz kılabilecek takati yok. Lan neyin şehveti? Almış olduğu hanımlar içerisinde -bağışlayın- genç ve bakire olan bir tane var: Hazreti Ayşe annemiz. Örneğini verdim, parantezi kapattım. Çok ağır itham, suçlama var mı? Var. Yasak mı? Hayır, katiyen yasaklanmasın. Çünkü o otomatikman biz Müslümanlar için bir leke teşkil eder, insanlar der ki: "Yani bunlar neyi saklamaya çalışıyorlar ki yasaklattırıyorlar?" Cevabını veririz, alın deriz, koyarız önünüze; yiyebiliyorsanız yiyin. E aynı şey Atatürk için de olsun ama hayır olmuyor. "Olsun" diyebilen şu Necat Özgür zavallısı haricinde ben hiçbir ulusalcı, hiçbir resmi ideoloji tarih yanlısı Kemalist bugüne kadar şahit olmadım; ne gerçek ortamda ne medya ortamında. Neden?

Ryan Gingeras, İmparatorluk Varisi, sayfa 52. Atatürk biyografisi, bir Avrupalı yazar. "Kemal Atatürk'ün hayatının ilk dönemi ile ilgili hatıratlara güvenilmez" diyor Avrupalı, "goygoyname olduklarından ötürü." Şimdi bunu açalım, İstiklal Harbi öncesi. Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5. cilt, sayfa 85. Çanakkale muharebeleri sırasında kolordu komutanı Esat Paşa -bir de Vehip Paşa vardır, bunlar iki kardeştir- dört ciltlik anıları Kazım Taşkent'te, yani Yapı Kredi Bankası'nın ilk kurucusu olan meşhur isimde seçmece yapılarak, yani sansürlenerek Kemal Paşa'ya dokunmayan bölümleri yayınlandı arkadaşlar; Çanakkale muharebeleri ile ilgili hatıratlar.

Şimdi resmi tarihin anlatımına göre Çanakkale zaferinin tek mimarı Atatürk ya hani 18 Mart'ta da o kutlanıyor; deniz zaferi. Halbuki Atatürk o tarihte işte Bolayır taraflarında 19. Tümen Komutanı; bütün olay İtilaf gemileriyle sahil bataryalarımız arasında geçti, bir de Nusret'in döktüğü mayınlar. Ama 18 Mart kutlamalarının herhangi birini gidin izleyin; Atatürk diye başlar, Atatürk diye biter. Ama mesela şunu kimse anlatmaz: 19 Mayıs 1915 taarruzu, Atatürk'ün komutası altında bütün Çanakkale Muharebesi süreci boyunca Osmanlı ordusunun bir seferde en ağır zayiat verdiği, karşılığında hiçbir kazanım elde edemediği harekattır. Verilen şehit miktarı 4.000 ila 10.000 asker arasında değişiyor, korkunç rakam. İtilaf siperlerinden daha fazla Türk ve Müslüman öldürme zevkine sahip olabilmek için geri hizmetteki aşçıların bile gelip ateş hattındaki askerlere para verip onların tüfeklerini alıp yaylım ateşe katıldığı anlatılıyor. Çünkü önceden davul zurna çalınarak ilan edilmişti, bütün İtilaf zaten tetikte, esas duruşta bekliyor; saldırsınlar. Çok uzun açık bir arazide açık hedef halinde saldırıyorlar. Yani şimdi askeri açıdan baktığınız vakit arkadaşlar bu işin sorumlusu Kemal Paşa'dır. Acaba diyorum Esat Paşa'nın bu dört ciltlik hatıratının tam ve gerçek metin olarak yayınlanamamasıyla mesela bu olay arasında acaba bir ilişki var mıdır diye soruyorum. O yayınlanamamış bölümleri okumadığım için bilmiyorum.

Rıza Nur'un Hatıratı, kolektif çalışma. Sevenlerinin Kalemiyle Doktor Rıza Nur, sayfa 11. Rıza Nur'un öldüğü gece polis evine baskın yaptı, hatıratlar alındı. Neden? Ahmet Demirel, Selahattin Köseoğlu'nun Milli Mücadele Hatıraları. Tavsiye ederim, sayfa 272. İstiklal Harbi sırasında Meclis'te ikinci grup liderleri olarak bulunanlardan birinin hatıratı daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi tarafından varislerinden satın alındı. Büyük ihtimal bir yerlerde gizli de tutulmuyordur, ne olur ne olmaz diye benim tahminim yok edilmiştir. Neden?

Kolektif çalışma, Tarih İçin Metodoloji, Türk Tarih Kurumu yayınıdır, sayfa 154. Nutuk'un kült niteliği... Şimdi Nutuk'a nereden geldik? Nutuk da sonunda hatırattır. Yani Nutuk da İstiklal Harbi süreci ile ilgili Kemal Atatürk'ün hatıratıdır. Bugüne kadar arkadaşlar hiçbir tarihçi, hatırat tenkidi tekniklerini uygulayarak Nutuk'la ilgili bir makale ya da bir kitap kaleme alamadı. Neden? Yani bu korku, bu faşizm, bu terör niçin? Şimdi kutsal kitap bağlamında değerlendirirsek şunu söyleyeyim: Sadece şu 10 sene içerisinde Kur'an-ı Kerim hakkında çıkmış sözüm ona bilimsel, eleştirel inceleme sayısı onlarcadır. Yani kutsal kitap mı? Kutsal kitap. Açık açık, basit, sövgü hakaret içermeksizin eleştiriliyor mu? Kitap konusu olarak çıkıyor mu? Onlarca çıktı. Buna karşı herhangi bir Müslüman'dan "bunlar yasaklansın, satılmasın, okunmasın..." Hayır! Hodri meydan, veririz cevabını, eteğinizde hangi taş varsa dökün, kitabımıza istediğiniz eleştiriyi getirin; çok basit. Kemalistlere diyoruz ki: Siz de kendi kitabınızla ilgili aynı özgüvenle karşımıza çıkın. Ama hayır. Yani Allah'ın kitabı eleştirilebiliyor, bununla ilgili yığınla kitap yayınlanıyor; Atatürk'ün kitabını bugüne kadar hiç kimse çıkıp eleştirel nitelikte bir kitap konusu haline getiremiyor, buna cesaret edemiyor. Yani buradan iki anlam çıkar: Haşa ve kella, Allah'ın kitabı kusurlu, Atatürk'ün kitabı kusursuz; eleştirilecek bir şey yok. İki: Türkiye'de 5816 dediğiniz vakit şu anda hala çok canlı devam etmekte olan bir faşizm var. Bu ihtimallerden sizce hangisi akla daha yakın geliyorsa onu kabul edebilirsiniz.

Sonra İsmet Bozdağ, Devlet Kavgası, sayfa 23. Şükrü Kaya hatıraları kayıp. Şükrü Kaya kim? Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı döneminin başından sonuna kadar kesintisiz İçişleri Bakanlığı yapmış olan biri. Yani aynı kriteri kullanalım: Hatıratında anlatacağı tarihsel dönemle ilgili Şükrü Kaya fail midir? Evet, İçişleri Bakanı. Herif şahit midir? Evet, İçişleri Bakanı. Hatıratı niçin hala daha kayıp? Neden kaybedilme ihtiyacı duyulmuş? Acaba okuyabilsek neler öğreneceğiz içinden? Şu dikkatinizi çekti mi bilmiyorum arkadaşlar; şu ana kadar paylaştığım "kayıptır falan" dediğimiz hatıratlar içinde Atatürk karşıtı diye nitelendirilebilecek olan iki isim geçtik: Refet Bele, Rıza Nur. Geri kalanların hepsi deve dişi gibi Atatürk'ün adamları, yakın çevresi. Bunların yazdığı hatıratlar bile yayınlanamıyor. Neden?

"Çolak Selahattin Paşa'nın yayınlanmış olan hatıraları ve belgeleri önemli olabilir" demiş rahmetli Necip Fazıl, Babıali kitabının 390. sayfasında -yayınlanmamış olan, özür diliyorum- Çolak Selahattin, İstiklal Harbi'nin önde gelen üst düzey komutanlarından birisi. Asaf İlbay, Çocukluk Arkadaşım Atatürk. Kitabın isminden de herhalde anlaşılıyordur Asaf İlbay'ın kim olduğu; sayfa 16'da görüyoruz, Asaf İlbay'ın hatıra notları da çalınmış. Kim çalıyor? Neden çalıyor?

Belleten dergisi, Türk Tarih Kurumu'nun süreli yayını; Nisan 1977, tarih 162. sayı, 275. sayfa. Numan Menemencioğlu'nun hatıraları yayınlanmadı. Yani şimdi bunu Belleten 1977'de çıkmış bir makalede paylaşıyor. Numan Menemencioğlu kim arkadaşlar? Atatürk, İnönü dönemlerinde üst düzey hariciyeci. Yani şöyle diyelim: Atatürk döneminde üst düzey hariciyeci, İnönü döneminde Şükrü Saracoğlu Hariciye Bakanlığı'ndan, Dışişleri Bakanlığı'ndan Temmuz 1942'de Başbakanlığa geçtiğinde yerine Dışişleri Bakanlığı'na getirilen isim. Ondan öncesinde Dışişleri Bakanlığı müsteşarı -bugünkü karşılık o gün genel sekreter deniliyor- yani dışişleri bürokrasisinin tepesindeki isim, bakandan sonra gelen ikinci isim. Dolayısıyla Numan Menemencioğlu yetkin bir isim mi? Üst düzey bir isim mi? Siyasi ideolojik pozisyonu artık... Yani bunu sorar mısınız şu verdiğim bilgiden sonra, bu Atatürk karşıtı mıydı yandaşı mıydı falan? 1977'deki makale diyor ki yayınlanamıyor Numan Menemencioğlu'nun hatıraları. Şu an arkadaşlar 2026 senesindeyiz; Numan Menemencioğlu'nun Fransızca olarak kaleme aldığı bilinen hatıratı ailesi, murisleri tarafından hala kırk kilit altında tutuluyor. Neden? Yani basitleştirelim olayı; Numan Menemencioğlu'nun hatıratı yayınlandığında ilk bakışta bekleneceği gibi bir Atatürk ve İnönü övgüsü seliyse niye yayınlanmıyor? Bugün için bile hala yayınlanamamasının sebebi bu durumda ne olabilir? O bilgiler değerli midir? Cevabını az önce verdik; yani Atatürk, İnönü dönemlerinde Türk hariciyesinin arka planını Numan Menemencioğlu bilmiyorsa hiç kimse bilmiyor demektir çünkü adam ya bakan ya müsteşardı.

Zekeriya Türkmen Prof., günümüzün en hızlı ve üretken Kemalist akademisyenlerinden. Musul Meselesi, sayfa 90. Diyor ki: "Şefik Özdemir'in hatıratı Genelkurmay ATASE arşivinde" yani Askeri Tarih ve Stratejik Etütler falan diye Genelkurmay'a bağlı askeri bir birim. Şefik Özdemir kim arkadaşlar? İstiklal Harbi ve hemen devamında Musul sorunuyla ilgili Ankara'nın sahadaki komutanı. Yani buradan şuna intikal ediyoruz: Musul sorunu nasıl bir seyir takip etti? Bunun ön planı, arka planı ne? Bizzat o işi Ankara hükümetinin emrinde sahada Kuzey Irak'ta, Elcezire'de yönetmiş silahlı birliğin komutanı olmak itibarıyla herhalde Şefik Özdemir'den daha hakim bir isim yoktur. E olayın üstünden de kabaca 100 sene geçmiş vaziyette; çünkü Musul'un terkini bizimkilerin imza atarak resmen kabul ettikleri tarih Haziran 1926. İşte şunun şurasında 5 ay sonra 100. yıldönümünü Kemalistler kutlayacaklar, Musul'un İngilizlere verilişinin kutlamasını yapacaklar. E olayın üstünden de 100 sene zaman geçmiş, yani bunlar hala canlılığı ve etkisi devam eden devlet sırrıdır o yüzden yayınlanamıyor gibi bir mazereti müsaadenizle kabul etmeyelim. Neden Genelkurmay kasalarında hala kırk kilit altında tutuluyor ki? Yani bunlar mesela yayınlansa bu milleti hayretten şoka sokacak, Musul süreci ile ilgili resmi tarihin anlattıklarını bir kalemle kaldırıp çöpe attıracak bir şeyler mi var acaba Şefik Özdemir'in anılarında? Sorusu benden, cevabı hodri meydan; kim istiyorsa o versin.

Olcay Soral, Efsane Vali. Meşhur Lütfi Kırdar'ın biyografisidir bu arkadaşlar; sayfa 9 ve 133'ten görüyoruz. Lütfi Kırdar'ın hatıratı birileri tarafından çalınmış. Lütfi Kırdar arkadaşlar, Atatürk döneminin üst düzey valilerinden, mesela Manisa Valiliği falan yapıyor. İnönü döneminde İstanbul Valisi. Muhittin Üstündağ, Atatürk'ün İstanbul valisi olan adamı ama İnönü'yle arası bozuk, Atatürk ölür ölmez pijaması giydirilenlerden bir tanesidir Muhyiddin Üstündağ. Onun yerine Manisa Valiliği'nden İstanbul'a valiliğe, İstanbul Valiliği'ne ve Belediye Başkanlığı'na İnönü tarafından terfiyen tayin ediliyor. Yani şimdi Atatürk döneminde mesela Manisa Valiliği yapmış olmak itibarıyla Atatürk'ün üst düzey bürokratı mı? Evet. İnönü döneminde derseniz yani İstanbul Vali Belediye Başkanı adam... Bunun hatıratını kim çalar? Niçin çalar? Yayınlanması kimi rahatsız eder? Kim engel olmak ister?

Ezberden nakledelim, benzer hadise: Mim Kemal Öke, hastalığı sürecinde Atatürk'ü tedavi eden hekimlerin birincisi, aynı zamanda mason localarının üstadı. Öldü Atatürk, yani cumhurbaşkanı İnönü seçildi. Mim Kemal Öke, İnönü'den randevu aldı, huzuruna çıktı. Dedi ki: "İşte paşam, takdir edersiniz yani Gazi'nin hastalığı, tedavi süreci bizim için çok stresli geçti ama işte muvaffak da olamadık. Ben bir böyle kafamı dinlemek, psikolojik olarak bir kendimi rehabilite etmek için birkaç aylık bir Avrupa turuna çıkmak istiyorum. İşte sizden müsaade almaya, müsaade ederseniz vedalaşmaya geldim" tarzında bir sunum yapıyor. İnönü "Hay hay" diyor cumhurbaşkanı olarak, "Tabii diyor hakkındır, çok yoruldun, stres yaşadın. Git şöyle bir gez toz, kafanı bir dinlendir. Ama diyor tedavi heyetinde bulunan diğer arkadaşlarını da tembihle; sakın diyor hiçbir şey yazmaya kalkışmayın."

Daha önce bunun üzerinde durduk, yani bu makul bir teklif değil. Çünkü üst düzey devlet adamlarının ölümü her zaman için şüphe konusudur; yani bu Türkiye'ye, Atatürk'e özgü değil doğal olarak. Çünkü düşmanları vardır, suikast yapmak isteyenler, öldürmek isteyenler falan vardır haliyle. Ve buna karşı herhangi bir devletin alabileceği en net tedbir bir şeyleri yasaklamak, üstünü örtmek değil, olabildiğince açmaktır. Yani kamuoyuna, halka, bütün insanlığa "Bakın yani bu insan normal doğal bir süreçte doğal sebeplerden öldü, arka planı yok, suikast yok falan" mesajını verebilmektir. Mesela İnönü'nün oradaki tavrı tam aksi: "Sakın diyor hiçbir şey kaleme almayın." Hani geçerken ekleyelim; mesela ölüm raporunu imzalaması gereken müdavi hekimlerden "Ben bu rapora imza atmam" deyip imzasını koymamış olan isimler var. Niçin? Arkadaşlarına da diyor "Söyle diğer müdavi hekimlere, sakın diyor açık gizli bir hatırat falan yazmaya kalkışmayın." Yani olabildiğince örtülsün bu olayın üstü. Niçin?

Konumuza geliyorum. "Tamam emriniz olur paşam" falan diyor. Ama görün ki arkadaşlar o günün derin devleti bu konuda öyle bir hassasiyete sahip ki, şimdi bu konuşma 1938 senesinin Kasım ayında yaşandı; bundan yaklaşık 9-10 sene sonra 1947-48'lerde evde hiç kimsenin bulunmadığı sırada Mim Kemal Öke'nin Büyükada'daki köşkü, hırsızlık süsü verilerek dönemin MİT (Milli Emniyet Hizmeti) ajanları tarafından basılıp didik didik aranıyor; acaba yazdığı ve sakladığı bir hatırat var mı diye. Yani aramanın sonucu ne oldu bilmiyoruz, bulunamadı veyahut bulundu, kesinlikle alındı. Neden?

Nebil Özgentürk, Daima Şık. Yani ismiyle malum birisi. Kitapta işte yani Atatürk'ün kılık kıyafetine ne kadar düşkün olduğu, ne kadar şık giyindiği bağlamında bir monografi. Burada diyor ki: "Emir Eri Ali Çavuş'un hatıratı güvenilmez, çok sayıda uydurma vardır." Sayfa 31-35'te örneklerini paylaşmış. Fethi Tevetoğlu, Atatürk'le Samsun'a Çıkanlar; Kültür Bakanlığı yayını az önce bahsettim. Fethi Tevetoğlu da sağ Kemalist bir isim. Sayfa 295 diyor ki: "Muzaffer Kılıç'ın da bugüne kadar yayınlanmamış bir hatıratı var." Muzaffer Kılıç, meşhur Kılıç Ali'nin yakını, Atatürk'ün yaveri. Yani dolayısıyla 24 saat boyunca özel ya da resmi hayatına en yakın şahit olanlardan birisi. Yani şimdi pozisyonu itibarıyla tarihin faillerinden birisi diyemem çünkü üst düzey bir makam değil ama kesinlikle şahitlerden birisi; çünkü yaveri olmak itibarıyla Atatürk'ün gölgesi; resmi hayatında da özel hayatında da. E bu müstesna şehadete dayanarak bir hatırat yazmış; hatırat hala yayınlanmıyor, niçin?

Mazhar Müfit Kansu iki cilttir, bu Türk Tarih Kurumu; meşhur Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber. Mazhar Müfit'in bizzat kendi kitabından, 2. cildin 339. sayfasından görüyoruz; üçüncü cildi de var ama yayınlanamamış. Niçin? Yani şimdi ilk iki cildine baktığınız vakit aslında şudur: Nutuk'a bakmış, hatırat yazmış. "Ben bunlara bizzat şahit oldum" diye anlatmış. Hani şu anıyla meşhurdur, hani daha Erzurum Kongresi günlerinde diyor ya; "Bir gece beni çağırdı, hala uyumadıysan gel benim odaya. Gittim ama yanına not defterini, kalemini de al. Aldım işte. Dedi ki diyor bir... Şimdi sıralama değişebilir: Cumhuriyet ilan olunacak, işte tesettür kalkacak, şu olacak..." Yani sonraki bütün inkılapları bana not ettirirken "Ben diyor itiraz ediyorum. Diyorum paşam siz hayal mi görüyorsunuz? Hiç bunlar olabilir mi falan. En sonunda diyor benim o itirazlarım nedeniyle 'Tamam' dedi diyor, 'Bu kadar yeter istirahate çekilebilirsin falan.'" Onu hepiniz hatırladınız, resmi tarihin döne döne tekrar ettiği bir anekdottur. İşte kaynağı Mazhar Müfit Kansu'nun Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber isimli iki ciltlik hatıratının birinci cildidir. Ama çok eleştirilir bu hatırat, denir ki yani şahit olduğundan ziyade Nutuk'a bakarak yazmış ona paralel. Şimdi bu nitelikte bir hatıratın bile üçüncü cildi var ama hala yayınlanmıyor. Bunun böyle olduğunu yazar bizzat kendisi itiraf ediyor, niçin? Yani bir karşılaştırma unsuru olarak şimdi şunu zikredeyim arkadaşlar; hayal edebiliyor musunuz, Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ın bütün yakın çevresinin yazmış olduğu hatıratlar var, bunlar o günden bugüne kadar Müslümanlar tarafından ısrarla sürekli saklanmış, üstü örtülmüş, yok edilmiş... Yani doğal olarak bu bir merak konusu ve bir eleştiri konusu olur. E aynı şey işte, neden?

Şununla bu geceye noktayı koyalım. Necmettin Sahir Sılan, CHP milletvekili. Utkan Kocatürk'ün Atatürk Çizgisinde Geçmişten Geleceğe -fevkalade Kemalist isim, fevkalade Kemalist kitap- isimli kitabın 94. sayfasından naklediyorum. Necmettin Sahir Sılan, CHP milletvekili, Atatürk döneminde üst düzey bürokrat. Diyor ki: "Atatürk'e gölge düşürmemek için hatıralarımı yazmadım." Neden? Yani şimdi Rıza Nur da aynı dönemin adamı, hatıratını yazdı; Atatürk'e gölge düşürüyor. O hatıratta yazılanları kabul ediyorsanız, inanıyorsanız evet bunlar Atatürk'e gölge düşüren şeyler. Kendi içinde tutarlı; diyorlar ki "Bu adam Atatürk düşmanı, o yüzden yalan yazdı, iftira attı." Atatürk, İnönü dönemlerinin üst düzey bürokratı, milletvekili olarak vazife yapmış, hayatının sonuna kadar da son derece seküler, mason, CHP'li, Kemalist falan bir isim. Bu diyor ki: "Hatıratımı yazmadım çünkü yazsaydım Atatürk'e gölge düşürmüş olurdum." E gel de Rıza Nur'la paralel bir çizgiye düşme! Aklın, mantığın iflas edeceği nokta arkadaşlar bu ama bitmedi.

Bu geceki sunum bitti. Allah izin verirse dediğim gibi, şimdi önümüzdeki program Pazar akşamı ama son Pazar olduğu için kitap tanıtım gecesi. Kitabımız Andrew Mango'nun Atatürk biyografisi. Şimdi noktalı virgülü koyduğumuz programın devamı 29 Ekim Perşembe gecesi saat 22'de; yani şu kadarını duyurmuş olayım: O gece mesela Mareşal Fevzi Çakmak'ın hatıralarından bahsedeceğiz, İsmet İnönü'nün hatıratından bahsedeceğiz falan. Hani söze girerken dedim ya; burada konu edinecekler öyle tanınmayan, bilinmeyen dönemin küçük rütbeli insanlarının kaleme aldığı hatıratlar değil. Atatürk, Cumhuriyet, CHP, laiklik, çağdaşlık ve benzeri ve benzeri şeylerin düşmanlarının hatıratları da değil. Yani şu ana kadar öyle nitelendirebileceğiniz üç isim geçti ama deve dişi gibi Kemalist ve CHP'li 10-15 tane isim geçti. Haftaya Perşembe dereceyi bir kademe yükseltiyoruz; bu anlamda Mareşal Fevzi Çakmak'ın hatıralarını konu edeceğiz, bizzat İsmet İnönü'nün hatıralarını konu edeceğiz ve daha kimlerin kimleri...

Arkadaşlar o vakte kadar sizleri ebeden ve daima kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.