LOZAN'DA HİLAFET PAZARLIĞI -2
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı geceler.
Yarım bırakmıştık bundan önceki Perşembe gecesi; Lozan'da hilafet pazarlığı. Yani biraz daha açık ifade edelim dersek, Lozan görüşmeleri devam ederken İslam hilafetinin kaldırılması şeklinde İngilizlerle el altından gizli bir pazarlık yapıldı mı, yapılmadı mı? Bu yaklaşık 70 seneden bu tarafadır çok ciddi bir tartışma konusudur. Tahmin edeceğiniz üzere resmi ideoloji ve resmi tarih yanlıları kesinlikle böyle bir olay yoktur, bu yalandır, iftiradır derler. E böyle derlerken de şöyle yani çok akıldan, fikirden ancak onların ciddi ciddi sahiplenip ileri sürebileceği tarzda bir savunma argümanı ortaya koyarlar. Derler ki işte mesela Seha Meray tarafından yayınlanmış bütün Lozan zabıtları ortada. Bunları baştan sona kadar tarayın; hilafet pazarlığı diyebileceğiniz bir şey varsa gösterin. Yok böyle bir şey resmi müzakere zabıtlarında. E yoksa demek ki böyle bir olay yaşanmadı.
Bu arkadaşlar şu açıdan çok perişan; adı üzerinde zaten diyoruz ki bu gizli bir pazarlıktı. Şimdi kendisine gizli bir pazarlıktı denilen şeyi resmi müzakere zabıtlarında arayıp bulamayınca da "Demek ki böyle bir şey olmadı" diyebilmesi için insanın ulusalcı olması gerekir. Normal insanlardan bahsettiğimiz vakit, böyle bir şey var mıydı yok muydu sorusunun cevabını ararken birçok referansın içerisinde belki hakikaten resmi müzakere zabıtlarına da bakılabilir ama gizli dendiğine göre bakılması gereken yerler başka taraflardır demiş idik. Sonra bu başka tarafları kendi içinde kategorize ederek madde madde zikretmeye başlamış idik.
Ama geçen hafta Perşembe gecesi yaptığımız sunumda aslında bu meselenin bir genel girizgahını yaptık olarak kabul ediyorum ben. Asıl önemli kuvvetli kaynaklara, delillere yani gerçekten Lozan'da İslam hilafetinin ortadan kaldırılması şeklinde İngilizlerden gelen bir talep, bunun üzerinden yürüyen bir pazarlık ve neticede de böyle gizli bir kararın alınmış olması şeklinde tarihi bir gerçeklik olduğuna dair elimizde arkadaşlar son derece güçlü deliller vardır. Mesela onlardan bir tanesi; şimdi bu noktada tam da geçen Perşembe gecesi yarım kaldığımız yerden alarak devam ediyorum.
Kemal Ohri isminde bir emekli subayın, İsmet Paşa'nın kişisel arkadaşı yani mesleki beraberliğin de etkisiyle, Harp Okulu'nda Kemal Paşa'nın sınıf arkadaşı Kemal Ohri... O da Kemal Paşa gibi Rumeli kökenli, yakın tarihte az çok isim bırakmış olan birisidir. Yani genel okuyucu belki Kemal Ohri ismine çok aşina değildir ama yakın tarih konusunda ileri okuma düzeyine ulaşmışsanız hele hele uzmansanız kesinlikle bu isme de aşinasınızdır birçok vesileyle; mesela Çanakkale Muharebeleri gibi. Şimdi dolayısıyla yani yüzde elli nispetinde zaten herkes tarafından tanınmakta olan bu şahsın, Karl Marx'tan öğrendiğimiz o önemli tarih metodolojisi kuralını göz önünde tutarak ilk önce şu süzgeçten geçiriyoruz. Çünkü demişti ki Marx: "Tarihlerden önce tarihçileri inceleyin." Ben bunu biraz tadil ettim: "Tarihi bilgilerden önce o tarihi bilgilerin kaynaklarını inceleyin."
Bu açıdan Kemal Ohri'ye baktığımız vakit arkadaşlar, kuş kadar akıl taşıyan hiç kimse bu işte "Gericidir, onların tabiriyle irticacıdır." Yani "irticacı" tabirini kullanıyor olmaları bile onların seviyeleri açısından bir göstergedir çünkü dil bilimi açısından doğru tabir irticacı değildir, mürtecidir; bunu parantez içi arz ettik. "İşte mürtecidir, Atatürk düşmanıdır, cumhuriyet düşmanıdır, çağdaşlık düşmanıdır; öyle olduğundan ötürü de yalan söylemektedir, uydurmaktadır" yaftasını kendisine kesinlikle yapıştıramayacağınız yani seküler birisi.
Şimdi bu Kemal Ohri arkadaşlar; kişisel yakınlığına, meslek beraberliğine ve ideolojik-siyasi anlamda aynı çizgiyi paylaşıyor olmanın verdiği güvene dayanarak 1947 senesinde yani henüz daha İsmet Paşa Cumhurbaşkanı, henüz daha CHP iktidarı... Artık tek partili değil, çok partiye geçilmiş ama yani o da nasıl geçilmiş? CHP iktidarının devam ettiği süreçte doğrudan İsmet Paşa'ya gönderdiği bir mektup var elimizde arkadaşlar. Okuyacağım önemli kısımlarını. Bu mektubun özü şu, diyor ki İsmet Paşa'ya: "Zaten bu işin pazarlığını yapmış olan sizdiniz. İşte Lozan müzakereleri esnasında böyle gizli bir boyutu da vardı. Ama 1947 senesi -yani mektubun yazıldığı tarih itibarıyla- artık şartlar değişmiştir. Orada Türkiye'nin boynuna geçirilmiş olan birtakım buzağılardan, bu prangalardan kurtulabiliriz. E bu karardan vazgeçelim. Yani hilafeti tekrar ihya edelim." Bunu da Müslümanlığından ziyade yani işte hilafet gibi aynı zamanda siyasi nitelikli bir imkanın Türkiye'nin elinde bulunması, Türk devletinin gücüne, uluslararası etkisine, saygınlığına fevkalade katkı yapacaktır mülahazasıyla yazılmış bir mektup bu arkadaşlar.
Şimdi bunu Derin Tarih dergisinin Ağustos 2018 tarih 77. sayısının 45. sayfasından ilgili parçaları okumaya başlayayım. Bu alıntıyı yapacağım makale Mustafa Armağan tarafından yazılmış. Makalenin başlığı: "Kemal Ohri diyor ki: İsmet Paşa İngilizler ile Lozan'da önce hilafet anlaşması yaptı." Evet. Sayfa 45: 21 Temmuz 2018 günü Süper Haber adlı internet sitesinde Profesör Metin Hülagü -Türk Tarih Kurumu başkanlığı yapmış bir isimdir- "Gizli anlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?" başlıklı bir makale, bir analiz yayınladı. Sonra Kemal Ohri, 1947 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye göndermiş olduğu mektubunda Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran Türk-İngiliz gizli anlaşmasının hala yürürlükte olduğunu kendisine hatırlatmakta; anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmiştir.
Şimdi bunun üzerinden şu soruyu soralım: Yani Kemal Ohri akli dengesini yitirmiş bir isim miydi? Hayır. Elimizde bunu "evet" dedirtebilecek en küçük bir veri bile yok. Ki aklı fikri yerinde olduğuna göre; 1947 senesi CHP iktidarının hala devam etmekte olduğu, İsmet Paşa'nın hala cumhurbaşkanı olduğu bir tarihte, ulusalcıların bakış açısına göre tamamen uydurma, tamamen fasafiso, gerçekle uzak yakın en küçük alakası olmayan böyle bir şeyi hangi cesaretle İsmet Paşa'ya teklif edebildi? Yani o şartlar içerisinde arkadaşlar, böyle bir ismin İsmet Paşa'ya böyle bir mektup yazmış olması için teorik açıdan iki ihtimal vardır. Bir; Kemal Ohri oynattı. Oynattığına dair en küçük bir delil ortaya konulamaz. En başta yazılmış olan mektubun metni işte delirmiş bir insanın kaleminden çıkmış bir metin değil. Çünkü o durumda tutarsızlık olacak, hezeyan olacak falan. Son derece insicamlı, rasyonalite çerçevesi içerisinde aklı fikri yerinde olan bir insanın metni olduğu belli. İkinci ihtimal; bu durumda demek ki bu gerçek.
Biz devam edelim ama lütfen siz zihninizde sıralayın. Şimdi ne dedik? Bu şartlarda ve bu özelliklere sahip biri olarak Kemal Ohri'nin yazdığı mektup ki yani taş gibi bir delil; işte böyle bir şey vardı. Gizliydi ama 1923 nere 1947 nere... Aradan 24 sene geçti. İnsanlık tarihinin en büyük altüst oluşu yaşandı: İkinci Dünya Harbi. Bütün dengeler değişti, yıkıldı, savruldu. Şimdi bambaşka bir dünyadayız. Dolayısıyla bambaşka milletlerarası dinamikler, bambaşka bir Türkiye; artık bu anlaşmadan geri dönülebilir. Bir de şu var: Yani İsmet Paşa buna cevap vermiyor arkadaşlar. Bunu da rahatlıkla "sükut ikrardan gelir" prensibi üzerinden değerlendirebiliriz. Çünkü hakikatte ulusalcıların zannettiği gibi böyle bir şeyin gerçekle uzak yakın alakası olmasaydı, İsmet Paşa'nın orada ortaya koyacağı tepki tepkisizlik olmayacaktı. En basitinden yani adli işlem başlatacaktı hakkında Kemal Ohri'nin ya da belki diyecekti ki: "Yani bunu alsın psikiyatri uzmanları bir muayeneden, kontrolden geçirsin. Bu adam ne söylüyor böyle? Delirmiş, saçma sapan, hakikatle alakası olmayan şeyler falan." Ona "yok" muamelesi yaptı. Yok muamelesi yapmış olması bile aynı zamanda olayın gerçekliğine yönelik ispatlayıcı bir delil diyemesek bile fakat son derece güçlü bir karinedir.
Geçtim bir diğer kaynak arkadaşlar; Rauf Orbay. Şimdi tarih metodolojisi gereği şu bakış üzerinden gidiyoruz: Evet, Lozan müzakereleri sırasında böyle gizli nitelikli bir pazarlık yapıldı ve İngilizlere böyle bir söz verildi iddiasını doğrulayarak ortaya getirip koyan insanlar, bu iddia açısından "ehli vukuf" sayılır mı? Yani şimdi bu iddiayı mesela öyle birisi söylemiştir ki bakarsınız kim bu adam, o tarihte ne iş yapıyor? Nerede ikamet ediyor? Sosyal statüsüne, eğitimine... Karşımıza şu çıkabilir: İşte Rize'nin sahil köylerinden bir tanesinde balıkçılık yapan, mahalle mektebini bitirmiş olan Doğu Karadenizli bir dedemiz. Yani orta yerdeki iddianın ve bilginin tarihsel niteliğiyle bunu dile getiren kişinin sosyal-siyasi statüsünü, arka planını bir araya getirdiğinizde rahatlıkla diyebiliriz ki: "Yani bu bilginin çok da bir ciddiyeti yoktur." Çünkü bu nitelikte bir bilgiyi bu özelliklere sahip birisi söyleyemez. Söylerse tarihsel olarak çok bir kıymeti harbiyesi olmaz. Makul mü? Evet.
Peki şimdi bu noktada soralım: Rauf Orbay "Evet böyle bir şey oldu" derken, o "oldu" dediği sırada tarihin o döneminde bu insanın statüsü neydi? Başbakan. E böyle deyince durmak gerekiyor zaten. Yani var ya da yok; Lozan'da gerçekten böyle bir pazarlık yapılmış olduğunu bilse bilse o sırada Türkiye'de kimler bilir? Herhalde bunu listeyelim dediğimiz vakit ilk beşin içerisine Başbakanı yazacağız arkadaşlar. Nerede demiş? Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay. Dikkat ederseniz kitabın adına: "Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile". Çünkü Rauf Orbay'ın bu konudaki şehadetinin historiografik açıdan yani tarih yazıcılığı açısından şöyle bir arka planı vardır: Bu anlatı ilk önce Rauf Orbay hayattayken bir dergide, süreli yayında çıkıyor; gene Feridun Kandemir'un kalemiyle. Orada Lozan'da gizli hilafet pazarlığı meselesi yok. Daha sonra bir iki sene sonra Rauf Orbay vefat ediyor. Onun üzerinden bir iki sene geçtikten sonra Feridun Kandemir o yazı dizisindeki anlatımın genişletilmiş versiyonunu kitap olarak yayınlıyor.
Ve kitapta anlatıyor Rauf Orbay'ın ağzından. Şimdi mal bulmuş mağribi gibi ulusalcılar hep buna saldırırlar. Derler ki: "İşte bak uydurma olduğu buradan belli. Rauf Orbay hayattayken bunu yayınlayamadı dergide çünkü itiraz ederdi Rauf Orbay, derdi ki hayır böyle bir şey olmadı. Ölmesini bekledi, öldükten sonra yayınladı." Şimdi gene tarihçinin siyasi niteliğine ve kişilik özelliklerine baktığımız vakit; Feridun Kandemir arkadaşlar seküler bir isimdir. Yani öyle cumhuriyet, çağdaşlık, Atatürk düşmanı falan birisi değildir. Subaydır ve yani birçok kitabı olan birisidir. "Yalancıdır, uydurukçudur" hükmünü bize verdirtecek onunla ilgili başka veriye sahip değiliz. Yani karşılaştırma unsuru olarak söylemiş olayım: Mesela bu kitabın yazarının ismi Feridun Kandemir değil de Cemal Kutay olsaydı ben bu delili hiç gündeme getirmezdim. Çünkü Cemal Kutay tam bir yalancıdır, tam bir uydurukçudur. Sadece onun tarafından dile getirilmiş başka hiçbir kaynakta yer almayan bir bilgiye, hele o bilgi bir de şaz nitelikli yani marjinal bir bilgi ise -yani tarihin ve hayatın bildiğimiz doğal akışıyla çatışan bir bilgi ise- ben kesinlikle itimat etmem. Derim ki kafadan bunu Cemal Kutay uydurmuştur çünkü öyle bir tiptir. Ama Feridun Kandemir öyle bir tip değildir.
Peki bu farkı şöyle yorumlayamaz mıyız: Kendisi hayattayken dile getirildiğinde ortalığın çok karışacağını rahatlıkla bildiği için Rauf Orbay bunu "Ancak benim ölümümden sonra yayınlanabilir" kaydı şartı ile Feridun Kandemir'e emanet etti. O da buradaki vasiyete ve emanete riayet etti. Böyle olduğunun delili kitaba vermiş olduğu isim: Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay. Yani şimdi konu Rauf Orbay'ın hatıraları olduğuna göre bu nitelikte bir kitabın adına "Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay" şeklinde bir isim konulması normalde fevkalade tuhaf. Yani bu kitapta anlatılanlar Rauf Orbay'ın hatıraları ama aynı zamanda söyleyemedikleri... Evet. Yani şimdi burada insanın aklına sigortasını attıracak bir çelişki ortaya çıkıyor. Bu çelişkiyi şöyle aşarız ki tarihte çok fazla sayıda örneği vardır: Hatıra sahibi der ki: "Bu hatıraları yazıyorum, kasaya koyuyorum, emanet ediyorum; ben öldükten sonra açıklansın."
Şimdi bu nitelik size bir şey çağrıştırdı mı? Evet, Latife Hanım'ın kağıtları işte; aynen o. "Ben öldükten" diyor "25 sene sonra", miat da koyuyor. Rıza Nur'un hatıratı; "Ben öldükten sonra" diyor yani, o da bir miat koyuyor. Ya da şu da olabiliyor: İsmet İnönü'nün kendi hatıralarında olduğu gibi o hatıralarda anlatılan uydurmaları yalanlayabilecek olan bütün tarihi şahsiyetlerin ölmesini bekliyor, hatıratını ondan sonra yayınlıyor. Mesela İsmet İnönü de böyle yapmıştır. 65'lere doğru yayınladı hatıratını ve 1938'de cumhurbaşkanı olduğu günle de bitiriyor hatıratı. Yani asıl anlatması gerekenlere de girmiyor. 12 senelik cumhurbaşkanlığı dönemi, 1938'e kadar doğumundan itibaren olan hayatını kapsamına alan hatıratta İsmet Paşa'nın -yani bunu rahatlıkla iddia edebilirim- iftiralarına "Hayır ben olayın canlı şahidiyim, burada anlatılan uydurmadır, iftiradır" diyebilecek durumda olan bütün tarihi şahsiyetler öldü 1960'ların ortalarına kadar. Sonra İsmet Paşa hatırat çıkardı. Ya da böyle oluyor. Yani bu üç örnek zannediyorum fikir vermeye yeter.
Böyle baktığımız vakit öyle bizim günümüzün ulusalcı, tarihçi görünümlü tetikçilerinin iddia ettiği gibi "İşte efendim Yakın Tarihimiz dergisindeki edisyonda yoktu da kitapta var, o bakımdan bunlar güvenilmezdir, sakattır" denilemez. Bir de şu bakımdan; yani onlar şöyle bir çakallık da yapıyorlar: "Bu nitelikli iddianın yegane kaynağı Rauf Orbay. Rauf Orbay'ın hatıralarının da böyle bir historiografik ilginçliği var, öyleyse bunun kıymeti harbiyesi yok." İki bakımdan da çürüktür bu eleştiri. Şimdi şu an bizi ilgilendiren kısmı; yani bu bilgiyi ve bu iddiayı dile getiren tek isim Rauf Orbay değil ki. İşte bak Kemal Ohri'den başladık dedik. Bir, Rauf Orbay; geliyorum artık kitaba. Kim bilebilir mi bu konuyu? Yani böyle bir konuyu o gizli anlaşmanın tarafı olmuş, o sözü vermiş olan ülkenin o sıradaki başbakanı bilmeyecekse kim bilir? Rauf Orbay bakın ne diyor arkadaşlar (sayfa 96):
"İsmet Paşa anlaşıldığına göre Lozan'da İngilizlerle bir nevi gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul'un meşhur Hahambaşısı Hayim Nahum Efendi'nin telkinleriyle hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye'de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu."
Sayıyoruz değil mi arkadaşlar? 2 olmuştu, şimdi 3. Emin Erkul'un Milli Mücadele ve Cumhuriyet Devrine Ait Hatıralar isimli kitabının 43. sayfası. Bu şu açıdan önemli: Şimdi gene Emin Erkul'u yani bütün kaynaklarla ilgili yaptığımız o kriter açısından değerlendirelim. Emin Erkul siyasi-ideolojik çizgisi olarak nerede duruyor? Şu bilgiler yeter: Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk'ün emriyle Ankara Belediye Başkanı yapılmış, Atatürk'ün emriyle İstanbul Belediye Başkanı yapılmış. Sonra CHP milletvekili olarak siyasi hayatına devam etmiş. Şimdi buradan bir Rıza Nur profili çıkıyor mu? Hayır, antitezi çıkıyor. Peki Lozan'da bu gizli müzakereler, pazarlıklar yapılırken Emin Erkul dönemin siyasi elitine mensup mu? Evet.
Emin Erkul'un bahsini ettiği hatıratı arkadaşlar bundan 6 sene önce yayınlanmış. O güne kadar ailesinin, varislerinin elinde gizliydi. Şimdi burada bir parantez açayım: Acaba Emin Erkul'un hatıratının tamamı bu kadar mı? Ben oraya çok ciddi bir soru işareti koyarım çünkü onlarca örneği var. İki; tamamı ya da kısmen ancak 2020'de yayınlanabilmiş olan bu hatırat gibi hala bugün itibarıyla bile saklı tutulmaya devam eden onlarca demeyeceğim arkadaşlar, yüzlerce hatırat var bu ülkede ve bunlar çok kritik kişilere ait hatıratlar. Yani Refet Bele'den tutun Numan Menemencioğlu'nun hatıratına varıncaya kadar, işte Latife Hanım'ın kağıtlarına varıncaya kadar... Hadi bu da benden olsun: Bu gizli tutulmakta olan hatıratın hepsi ortaya çıktığında arkadaşlar sadece cumhuriyet dönemi değil, Osmanlı'nın son döneminden itibaren -yani 1908-1909 İkinci Meşrutiyet, 31 Mart döneminden itibaren- 1960'lara kadar Türkiye'nin tarihi silinecek, yeniden yazılacak. Kısmi tadilat yapılmayacak arkadaşlar. Bu dönemdeki tarih baştan sona kadar silinecek; oturulacak, yeni baştan yazılacak. O yeni baştan yazılacak tarih gerçek, doğru, namuslu tarih olacak. Şimdiki öyle değil, yani resmi tarihin elindeki...
Evet, Emin Erkul'un hatıratının 43. sayfasından okuyorum: "1. Lozan Konferansı'nda bir netice alınamamış, yalnız diplomasi yolu ile temas kesilmiş değildi. Bu sırada Ankara'da hilafetin ilgası esas itibarıyla kararlaştırılmış bulunuyordu. Bunu nasılsa haber alan Hahambaşı Hayim Nahum'un da hilafetin ilgası kararının tatbik sahasına konulmasını tacil edecek yani hızlandıracak birtakım faaliyetlerde bulunmuş olduğunu, itimada şayan bir arkadaşımın -ki Emniyet-i Umumiye'nin eski umum müdür muavinidir, bu kaynağım diyor, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün eski genel müdür muavinidir- vermiş olduğu malumatı yazmakla tarihi bir hakikati ifşa etmiş olacağım."
Şimdi kaynağı bize nakleden, bilgiyi bize nakleden Emin Erkul. O da nereden aldığını söylüyor: "Ben diyor bu bilgiyi Emniyet Genel Müdürlüğü'nün en üst düzey yöneticilerinden birinden aldım." O zaman aynı kriteri kullanalım: O gün içinde fevkalade gizli tutulmaya çalışılan bu bilgiye Emniyet Genel Müdürlüğü'nün üst düzey yönetimi erişebilir miydi, bilebilir miydi? Yani Rize'nin sahil köyünde balıkçılık yapan Hasan amcamız gibi değil bu adam. O bilmeyecekse kim bilecek ki? Şöyle ki:
"Yahudi siyonist teşkilatının protokollerinde hilafetin ortadan kaldırılması hakkında kararlar vardır. İstiklal Savaşı'nın kazanılması üzerine hem bu siyonist kararının tatbik sahasına konulması zamanının gelmiş olduğuna kanaat getirilmesi, aynı zamanda Anadolu harekatının başında bulunan yani İstiklal Harbi'nin başında bulunan Gazi Paşa'nın yani Kemal Paşa'nın teveccühünün kazanılmak istenmesi -bir taşla iki kuş vurmak kabilinden- Hahambaşı Nahum'un harekete geçmesine yol açmıştır. Sözü edilen kişi özellikle Lord Curzon ile temasa geçerek hilafetin lağvı halinde Türklere Lozan konferansında bazı kolaylıklar temin edilmesini sağlamış ve Ankara'ya giderek bu teşebbüsünü Gazi Paşa'ya arz etmiştir. Bu sıralarda ise halife olan Mecid'in yani Abdülmecid'in geniş yetkiler talebi, tahsisatının arttırılması ve bir dereceye kadar bir padişah sıfatı takınmak isteyişi gibi Ankara'da hoş karşılanmayan şuursuz hareketleri de hilafetin ilgası kararının tahakkukunu tacil eden, öne alan başlıca sebeplerden biri olmuştu. Hayim Nahum Atatürk ile görüştükten sonra tekrar Londra'ya gitmiş ve orada bu konudaki teşebbüsünü neticelendirmiştir."
Ey ulusalcı çakallar, ne diyeceksiniz? Bitti mi? O dönemin üst düzey siyasi elitine mensup olup İslamcılıkla uzaktan yakından alakası olmayan seküler-modernist başka isimlerden aynı nitelikte bilgi aktarılmış mı? Kazım Karabekir.
Şimdi burada şöyle bir parantez açalım: Yakın tarihin ünlü isimlerinden iki tanesi arkadaşlar hak etmedikleri bir hüsnüzan sahibidir Müslüman kamuoyunda: Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak. Yani bunlar çok dindar, İslam'a çok bağlı e bu açıdan da son derece müspet insanlar olarak bir imaj kazanmışlardır. Yanlıştır. Bu ikisi için, özellikle Kazım Karabekir için şunu diyebilirim: CHP eliti derecesinde gözü dönmüş bir din düşmanı değildir ama İslamcılıkla uzaktan yakından alakası yoktur. Şuradan belli: Evine haftada bir temizliğe gelen bir kadıncağız çarşafla tesettür ettiği için "Evden içeri sokmam diyor seni." Kadın gene geliyor falan, bırakamıyor çarşafını, Osmanlı terbiyesi. En sonunda ültimatom veriyor Kazım Karabekir: "Haftaya diyor bizim eve temizliğe gelirken ya bu çarşafı çıkartmış olacaksın ya da diyor gelmeyeceksin." Yani Kazım Karabekir'in Müslümanlığı bu kadar. Ama bu Yahya Kemal tarzı Müslümanlıktır; yani "Din iyi şeydir, faydalı şeydir." Tamamen pragmatist, tamamen sosyolojik bir milli güç unsuru olarak dine bakmak; millet dindar olsun, devam etsin. Ama bu Kazım Karabekir'in kişisel olarak şuurlu bir Müslüman oluşuyla uzaktan yakından alakalı değildir. Artı şu da var: Kazım Karabekir'in muhalefeti arkadaşlar o sırada uygulanmakta olan politikalara değildi, Kemal Paşa'nın şahsınaydı. Öyle olduğu için Kemal Paşa ölür ölmez, bunu bildiği için İsmet İnönü onu tuttu, bir iki ay sonra milletvekili yaptı, meclise soktu CHP'den. Ve sonra 1946 seçiminden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına getirildi. CHP milletvekili olarak o başkanlık görevindeyken 1948'de fücceten bir kalp krizinden öldü.
Yani bu parantezi şu yüzden açtım; bir, dediğim gibi hak edilmemiş bir şöhrettir, hak edilmemiş bir hüsnüzandır Müslümanlarda ona yönelik. Bence bunun tashihi lazım çünkü yani adalet kavramı bütün İslami ilimlerde, usul ilimlerinde tarif edilirken "her şeyi hakkı olduğu yere koymak" şeklinde tarif edilir. Dolayısıyla bir insana hak etmediği bir hüsnüzannın izafe edilmesi de bir şekilde zulümdür; kişiye değil, gerçeğe dönük bir zulümdür. Bunun altını çizmiş olalım. Zihniyet olarak bu da modernist mi? Bu da seküler mi? İşte anlattığımız anekdotta olduğu gibi; İslami tesettür, çarşaf gördüğünde al görmüş boğa gibi olacak kadar İslam'dan uzak.
Bu isim arkadaşlar konumuzla alakalı; Mete Tunçay'ın meşhur başyapıtı Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması kitabının eski Cem Yayınevi edisyonunun 69. sayfasından naklediyorum. Bakın ne diyor: "Öte yandan halifeliğin kaldırılmasını Lozan'da Lord Curzon'un... Düzeltiyorum o başıymış uzun... Kazım Karabekir Paşa 1933'te İstanbul Erenköy'deki köşkünde emekli Kurmay Albay Halit Akmansu'ya bu yolda işittiklerini anlatmış ve..." İşte anlattığımız mesele; yani Lozan müzakereleri esnasında İngilizlerle hilafetin kaldırılmasına yönelik gizli bir pazarlık yapıldığını o da teyit etmiş ve nakletmiştir başka güvendiği isimlere.
Peki başka? Fethi Okyar. Yani Fethi Okyar'ı yakın dönem tarihine birazcık meraklıysanız öyle çok ileri okuma düzeylerine kadar gitmiş olmanız bile gerekmez. Mutlaka bildiğiniz bir isim; Atatürk'ün gençlik arkadaşı, subay. Yani böyle deyince aslında başka bir şey söylemeye gerek yok; yani o kişinin ideolojisi, İslam karşısındaki duruşu, siyasi fikri nedir falan dersek... İşte 1941 senesi başında ağır hastalığı nedeniyle "Ben bu görevi daha fazla devam ettiremeyeceğim" deyip CHP milletvekili, İnönü'nün cumhurbaşkanı olduğu dönem Ulaştırma Bakanlığı'ndan istifa ediyor. 1943'e kadar İstanbul'daki evinde hastalığıyla boğuşuyor. Ama o ana kadar da Fethi Okyar'ın pozisyonu bu. Bir, 2. Peki bu gizli görüşmeler sırasında Fethi Okyar nerede? Neci? Milletvekili. Atatürk'ün en yakınındaki iki üç isimden bir tanesi. Düşünün hepsi bozuşmuştur yani hepsi değil çoğu bozuşmuştur.
İstiklal Harbi'nin A kadrosu, Atatürk'le bozuşmayan, onun yanında devam eden birkaç kişiden bir tanesidir Fethi Okyar.
Lozan müzakerelerindeki sürtüşmeleri nedeniyle "İsmet Paşa'yı ben Ankara Garı'nda karşılayamam" diyor dönemin başbakanı Rauf Orbay. "E o zaman istifa etmeniz gerekir" diyor Atatürk. Çünkü bu büyük bir skandal olur. İstifa ediyor. O geldiği gün Ankara'yı da terk ediyor. Ne zaman? Ağustos 1923. Peki, Ağustos 1923 başında Rauf Orbay'ın istifasıyla boşalan başbakanlık makamına yani Atatürk'ün yönlendirmesiyle kim geldi arkadaşlar? Fethi Okyar. Yani Lozan'da gerçekten böyle kirli bir pazarlık yapıldı bilgisinin bir kaynağı müzakerenin yapıldığı tarihteki başbakan. Şimdi paylaşacağım ikinci kaynağı; bir iki ay sonra istifası üzerine o başbakanın yerine getirilmiş olan ikinci başbakan. Ölünceye kadar Atatürk'ün en yakın arkadaşlarından bir tanesi.
Yani bu parantezleri şu yüzden açıyorum: Bunların söyledikleri de yalan ve iftiraysa yakın tarih adına doğruyu anlatan olarak biz kime inanalım? Kime güvenelim? Ve her zaman kullandığımız usul; yani bu kadar kritik bir bilgide ortaya koymuş olduğumuz bilgiler, kaynaklar, deliller tırnak içinde hep onların adamları. Arz ettim, yani İslami açıdan Kazım Karabekir bizim adamımız değil, onların adamı. Rauf Orbay onların adamı. Fethi Okyar... Yani Fethi Okyar onların adamı değilse Atatürk'ün çevresinde adam kalmadı demektir. Ehli vukuf olabilir mi adam? Başbakan ya, var mı daha ötesi bunun? Bak şimdi bu Fethi Okyar ne diyor konuyla alakalı. Benim alıntılayacağım kaynak İsmail Çolak'ın Cumhuriyetin Gizli Tarihi ikinci cilt ama özgün kaynak o değildir. Sayfa 172 arkadaşlar, dönemin başbakanı... Özür dilerim 173.
Mustafa Kemal Paşa'nın yakın arkadaşlarından Fethi Okyar da hatıratında yalnızca şu bilgiyi vermektedir: "1. Lozan görüşmelerinin kesilme safhasından sonra temaslar özel olarak devam eder. Bu arada temsilci heyetimizde müşavir olarak bulunan Hahambaşı Hayim Nahum Efendi'nin büyük faaliyetleri görülür."
Başka? Celal Bayar. Şu ilginç bir detay: Celal Bayar, 23 Ağustos 1923'te Büyük Millet Meclisi'nde Lozan Antlaşması'nın oylanması sırasında "hayır" oyu kullanan 14 kişiden biri. Lozan'daki heyette bulunmuş müşavir olarak. Yani bir; bizzat o heyetin içerisinde Lozan'da bulunmuş. İki; aynı zamanda milletvekili. Sonra meclis genel kuruluna bu işte hukukilik kazanacak, kanun hükmüne geçecek oylama esnasında "hayır" oyu veriyor. Şimdi yani büsbütün keçileri kaçırmış bir ulusalcı değilseniz size bile sorayım: Bunları yan yana koyduğumuzda bir tuhaflık yok mu? Bizzat işin içindeki faillerinden biri olarak sürecini takip etmiş olduğu o anlaşmaya mecliste "hayır" oyu verebilmiş olan 14 kişiden bir tanesi olmasının acaba arka planında neler olabilir?
Arka planında arkadaşlar mesela şu olabilir: Fevkalade ulusalcı tarihçi Cengiz Özakıncı'nın Lozan kitabının 563. sayfasından naklediyorum ama özgün kaynak o değildir, o da alıntılamış. Özgün kaynak, 2012 senesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kurulmuş olan Darbeleri Araştırma Komisyonu'nda Süleyman Arif Emre'nin tanıklığı; o komisyonun sorularına cevap verişi, oradaki anlatımları. Yani özgün kaynak Süleyman Arif Emre.
"İkinci 5 yıllık kalkınma planına verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan, 'Ben bu konuyla ilgili tarihi bir hatıramı size anlatmak isterim' dedi ve şöyle anlattı" diyor Süleyman Arif Emre. Çünkü yaş olarak daha gençtir, yani Lozan döneminde herhalde yeni dünyaya gelmişti, bilmez. Bu bilgiyi kendisinin de nereden aldığını ayrıntılarıyla naklederek anlatıyor asıl mevzuya gelince. Şimdi Demokrat Parti dönemi, Celal Bayar Cumhurbaşkanı. Bir grup gençle randevulaşmış; yani bir grup genç herhalde bir üniversite öğrenci örgütünün yöneticileri randevu almışlar, Çankaya Köşkü'ne çıkmışlar Celal Bayar'ı ziyaret etmişler. Onunla sohbet ediyorlar.
"Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?" diye soruyor Celal Bayar gençlere. Gençler demiş ki: "Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak." "Hayır oğlum, sadece o değil. Kanunlar yapılacağı zaman dini kurallara hiç müracaat edilmeyecek." Yani Allah'ın dünyasında Allah'ın hükümlerine göre değil de onların kullarının keyiflerine göre yönetim olacak. O da değil, şu da değil. "Peki efendim nedir?" demişler. Celal Bayar aynen şöyle söylüyor: "Biz Lozan'da gizli celsede Batılılara söz verdik. Belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur."
Nitekim hilafetten ayrı, daha genel soyut olarak böyle baktığınızda bu şekilde söz verilmiş olduğuna ipucu teşkil eden resmi zabıtlarda bile ifadeler var. Adli kapitülasyonların kaldırılması tartışmaları sırasında özü resmi zabıtta geçmiş; Türk delegesi diyor ki: "Ya bu konuda bizi çok fazla sıkboğaz etmeyin, zaten şu anki Lozan müzakerelerinden bağımsız Türkiye'yi idare etmekte olan kadro İslam hukukunu ve İslam kanunlarını ilga edecek. Hani siz de birkaç sene bize bir geçiş süreci tanıyın, üstümüze gelmeyin. Zaten İslam kanunları uygulanmayacak artık Türkiye'de" şeklinde ifadeler resmi zabıtlarda bile var. Celal Bayar bunun arka planındaki daha rahat konuşmaları anlatıyor, gizli görüşmeleri. Zabıt mabut yok yani.
Evet, "Bizdeki laikliğin gayesi budur" diyor Bayar. Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş. O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar'ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden Hulusi Özkul diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sadır mevcuttur. Meclis komisyonunun üyelerinden AK Parti milletvekili Feyzullah Kıyıklık teyit ediyor, "Sağ" diyor. Süleyman Arif Emre devam ediyor anlatımına, Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar'ın bu ikrarını dinlemiş.
Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti; şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak. Gaye bu. Yani maneviyatını öldürmek desek de aynı manaya geliyor. Şimdi de böyle olduğu için Celal Bayar şunu da ilave ediyor: "Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar. Devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardı
Başka arkadaşlar... Mustafa Armağan'ın bir röportajından, Celal Tahir Ne Dediler? sayfa 277'den okumak istiyorum. Yavaş yavaş meselenin farklı bir boyutuna doğru gireceğiz. Ama ondan önce işin kaynak bilgisini de ilgilendiren Mustafa Armağan bizzat kendi araştırmalarına dayalı son derece önemli ve somut bilgiler veriyor. "Bu konuyu ben araştırmak istiyorum" diyen herkes için de aynı zamanda bir yol açmış oluyor. Şöyle ki:
Şimdi röportajı yapan Celal Tahir soruyor; diyor ki: "Rauf Orbay da söylüyor, başkaları da... Hayim Nahum Efendi'nin rolü nedir?" Buna cevap verirken Mustafa Armağan şu parantezi ve detayı açıyor: İnönü, 1923'ün Şubatında Lozan'dan Türkiye'ye dönüyor, 1. dönem bitti. Mustafa Kemal ile trende görüşüyorlar. Bundan geçen hafta bunun üzerinde durduk; hemen öncesindeki günlerde Mustafa Kemal Anadolu'yu dolaşıp camilerde hutbe veriyor. İsmet Paşa ise trende Mustafa Kemal'e İngilizlerin başını çektiği organizasyonun taleplerini iletiyor ve "Bu benim çıkarımımdır" diyor Mustafa Armağan, "Bu kafayla gidersek devletin yaşatılamayacağını söylüyor." Ondan sonra Mustafa Kemal'in söylemleri de değişmeye başlıyor. Olayın bu boyutunun üstünde geçen hafta Perşembe gecesi sunumumuzda uzun boylu durduk.
Lozan'ın ikinci döneminde meclis feshediliyor, yeni bir meclis kuruluyor. Yeni meclise seçilenler tam Lozan'ı kabul edebilecek kişiler. Yani bunu da bir iki hafta önce işledik Cumartesi programında; dedik ki "1. Meclis Lozan'ı kabul eder miydi?" Dolayısıyla o bence önemli bir dönüm noktası. 22 Kasım ve 23 Şubat arası 4 ay çok dikkatli incelenmesi gerekir. Yani bu 4 ay arkadaşlar, Mustafa Kemal'in hayatının en dindar olduğu ya da dışarıya karşı kendisini en dindar gösterdiği dönemdir. Kazım Karabekir'in anılarındaki anlatımına göre "Açıkça hilafeti kendi üstüne almayı planladığından ötürü biz diyor engel olduk orada."
Şimdi önemli somut bilgi dediğim şu: Stanford Üniversitesi'nin kütüphanesinde Lord Curzon'un katibinin not defteri varmış. Enver Ziya Karal yani cumhuriyet tarihinin en fanatik resmi tarihçilerinden biri, çok üst düzey mason; gitmiş incelemiş fakat hakkında tek bir kelime yazmıyor. Kütüphane müdürüne mektup yazdım, ne kadar araştırdıysa o defteri bulamadı. Belki de özel olarak kapatıldı. Meraklılarının dikkatini çekiyoruz ve şu önemli boyuta geliyoruz:
1924 Ocak ayında İngiliz parlamentosunun yeni yasama yılının açış günü yaptığı törensel konuşmada... Bu aşağı yukarı bütün parlamenter sistemlerde adettir, biliyorsunuz günümüzde Türkiye'de de uygulanır. 1 Ekim'de, o tek parti döneminde yasama yılı 1 Kasım'da açılıyordu. Hayattayken açış konuşması mutlaka Atatürk tarafından, sonra İnönü tarafından yapılıyordu. Muhtemelen bu adeti de zaten bizimkiler her şey gibi İngilizlerden öğrendiler. Şimdi İngiliz kralı da kendi ülkesinde bu adetin gereğini yerine getiriyor.
Bu son yıllarda Lozan tartışmalarında; özellikle Lozan'ın böyle hilafetin kaldırılması gibi bir gizli sözü, arka planı var mıydı boyutlu tartışmalarında bir hayli gündem olmuş bir mesele. O yüzden zannediyorum pek çoğunuz olayın bu boyutuna zaten aşinasınız. Ben de dahil, belli bir grubun iddiası şu arkadaşlar: Ocak 1924'te İngiliz parlamentosunun yeni yasama yılını açış törensel konuşmasında İngiliz kralı ima yoluyla yani açıkça tabii o kelimeleri kastederek değil çünkü gizli diyoruz bu anlaşmaya ama bu anlaşmanın varlığını ima ediyor. Diyor ki: "Bu anlaşma onaylanınca yeni bir çağ açılacaktır."
Şimdi bu fevkalade kritik ve tartışmaya açık cümleyi tevil ederken tarihçi görünümlü ulusalcı tetikçiler derler ki: "Yani öyle gizli boyut, gizli pazarlık, hilafet falan yok. İngiliz kralının bu anlaşma sizin tarafınızdan... Çünkü İngiliz parlamentosu henüz onaylamamış, bekletiyor." Ne kadar zamandır bekletiyor? Bak şimdi takvime geri dönelim. Delegelerin anlaşmayı imzalamaları 24 Temmuz 1923. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bunu onaylayıp Türkiye açısından bağlayıcılık kazanması 23 Ağustos 1923, bir ay sonrası. Bahsini ettiğimiz olay Ocak başları, yani 1924 Ocak'ının ilk günleri. 1 Ocak kabul etsek, 6 ay sonra arkadaşlar hala bekliyor, onaylanmamış. Öteki ülkeler de İngiltere'yi bekliyorlar çünkü İngiltere lider.
Şimdi bizdeki ulusalcılar diyorlar ki: "Yani burada kralın kastettiği 'bu anlaşma onaylanınca yeni bir çağ açılacaktır' vurgusu; özellikle anlaşmanın gizli boyutu zaten yok, işte bildiğimiz açık metnine gönderme yapıyor. Yani işte Türkiye'nin devlet olarak kabul edilişi, Ortadoğu'nun dizaynı falan filan." Arkadaşlar, bunlar da dönemin İngiliz kralının "yeni bir çağ" diye önemseyeceği, vurgulayacağı gerçekte o derecede önemli hiçbir şey yok. Bunu rahatlıkla iddia ederiz. Şimdi ulusalcı çakallar diyecekler ki: "İşte Türkiye'nin kuruluşu, onun kabul edilişi İngiliz kralının bakışına göre insanlık tarihinde yeni bir çağın açılışı..." Parmaklarını yalasınlar. Bilal Şimşir'in Ankara kitabına baksınlar, kendi tarihçilerinin. Orada şu bilgiyi görürler: Aynı sıralarda İngiltere, Fransa'ya "Türkiye'deki büyükelçilik seviyemizi ikimiz de her iki ülkede aynı anda büyükelçilikten ortaelçiliğe indirelim" teklifini yapıyor.
Çünkü İngiltere böyle bir şeyi bölgedeki rakibi olan Fransa'yla beraber yapar ya da yapmaz. Çünkü diyor İngiliz diplomasisi yani: "İmparatorluk yıkıldı dağıldı, yerine işte 760.000 küsur kilometrekarelik 13 milyon nüfuslu meteliğe kurşun atan harp yorgunu bir memleket kuruldu. Yani şu anki Türkiye diyorlar, bizim gibi büyük küresel güçlerin büyükelçilik düzeyinde temsil edilebileceği önemde bir ülke değil. O yüzden diyor indirelim büyükelçilik düzeyimizi, ortaelçiliğe geçelim." Ama bunu ancak siz de kabul ederseniz beraber yaparız. Fransa kabul etmiyor. Fransa kabul etmeyince İngiltere de kerhen büyükelçilik düzeyini düşüremiyor.
Şimdi bu tarihsel bir olgu mu? Evet. Yani birilerinin spekülasyonu, yakıştırması falan filan değil. Açılmış olan arşivlerde ortaya dökülmüş olan resmi belgelerin söylediği. Bilal Şimşir gibi azı dişi gibi bir ulusalcı tarihçi de bunun kitabını almış, başlı başına konu yapmış, işlemiş. Şimdi günümüzün ulusalcıları derlerse ki "İşte İngiliz kralı orada yeni bir çağ falan derken Osmanlı'nın yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu kastetti", o yüzden "parmaklarını yalasınlar" dedim. Adamlar elçilik seviyesini düşürmeyi istiyorlar. Yani belli ki İngiliz'in bakışıyla yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hiç de öyle dünyada ve insanlık tarihinde yeni bir çağın açılışı olarak nitelendirilebilecek bir önemi yok.
İki, şunu söyleriz: Bir an için kabul edelim; yani hakikaten gizli hilafet konusu da yok, böyle bir pazarlık da yok. Elimizde bulunan resmi anlaşma metninin ötesinde, arka planında Lozan'a ait gizli hiçbir şey yok. Farz edelim ki bunu farz ettiğimizde İngiliz kralının bu vurgusu görünüre ait olacak. O zaman şu çelişki karşımıza çıkıyor: O görünür kısmı, Lozan Antlaşması bizzat İngiliz kralının kabulüyle, ifadesiyle insanlık tarihinde ve dünyada yeni bir çağ açılması şeklinde nitelendirilecek kadar önemli idi de İngilizler bunu 6 aydır niçin bekletiyorlar?
Şimdi Lozan Antlaşması mesela Türkiye açısından önemli mi? Önemli. İstanbul'un boşaltılması bile çünkü ona bağlıydı. Anlaşmaya göre Türk parlamentosu, Millet Meclisi anlaşmayı onaylayıp kanun gücü kazandıktan, hukuken bağlayıcı hale geldikten 6 hafta sonra diyordu itilaf askeri güçleri İstanbul'u boşaltacaklar. Günü günü 6 haftayı beklediler. Dolayısıyla Lozan Türkiye için tarihte bir kırılma mıdır? Evet. Fevkalade önemli midir? Evet. İspatı; bir ay sonra Türk parlamentosu onayladı.
Şimdi ulusalcıların iddiasına göre gizlisi olmayan, açıktaki, aleni durumda olan Lozan Antlaşması ve onun getirdiği statü, İngiliz kralına dünya tarihinde yeni bir çağın başlangıcı dedirtecek kadar önemli. Öyleyse İngiltere 6 ay niçin bekledi? Yani dünyanın hangi parlamentosu ve hangi kanun teklifi olursa olsun; herhangi bir kanun teklifinin herhangi bir parlamentoda 6 ay bekliyor olması arkadaşlar olayın mantığı, eşyanın tabiatı gereği o kanunun o ülke ve o parlamento açısından hayati olmadığının göstergesidir. Basit bir mantık, bunu ulusalcılar bile anlar. Çok hayati ise hemen gündeme alır, anında onaylar, reddeder falan. Neyse genel kurulun gündemine indirir. İngiliz öyleyse bunu 6 ay niçin bekletti? Bunlar cevabı olmayan sorular.
Ama şimdi bizim tezimiz açısından şuraya gelelim. Bizim tezimiz neydi arkadaşlar? Lozan'da gizli söz verildi hilafet ortadan kaldırılacak diye. Kralın açılışı yaptığı konuşmasında bu vurguda bulunduğu tarihte hilafet kaldırılmış mıydı? Hayır. 1 Ocak kabul edin 1924. Hilafet ne zaman kaldırıldı arkadaşlar? Bundan yaklaşık 2 ay sonra, 3 Mart 1924. Peki 6 aydan fazladır İngiliz parlamentosunda gündeme gelmeyi, genel kurula inmeyi bekleyen Lozan Antlaşması, İngiliz Parlamentosu genel kurulunun gündemine ne zaman alındı? 6 Mart 1924. Üç gün sonra.
Şimdi olaya böyle bakıp bu tarihleri bu şekilde arka arkaya koyduğunuzda yani hepten keçileri kaçırmış manyak bir ulusalcı değilseniz şayet ki yani azdır içlerinde öyleleri, normal olanların onlara hitap ediyorum, vicdanlarına hitap ediyorum: Ulan elinizi vicdanınıza koyun; şu görünüm ve kronolojik sıralamanın kendisi bizzat zaten bu işin hilafetle bağlantılı olduğunun son derece güçlü göstergesi değil mi? Artık bence aklı başında olan o %3'lük 5'lik ulusalcı kesime bile "Ya evet" diyordur içinden ya da ciddi ciddi düşünüyordur. Düşünmelerine yardımcı olalım arkadaşlar. 3 Mart'ta Türkiye'de hilafet ilga edildi. 6 Mart'ta yani 3 gün sonra anlaşma İngiliz parlamentosunun gündemine geldi. 10 Nisan 1924'te İngiliz parlamentosu tarafından onaylandı ama bitmedi.
Şimdi olaya bu bütünselliği içerisinde baktığımız vakit bizzat İsmet İnönü'nün kendi hatıralarında, ikinci cildin 153. sayfasında zannediyorum herkesin benimle beraber son derece manidar kabul edeceği bakın şöyle bir yorum var. Yani şimdi İsmet İnönü deyince hani baştan beri saydık ya dedik; Rauf Orbay, Fethi Okyar, Kazım Karabekir, neydi o... Emin Erkul. Bunlar ehli vukuf mu bu konuyla ilgili? Bilir mi? Evet. Yani şimdi bu açıdan İsmet İnönü Lozan'da böyle bir alt karıştırıldı mı karıştırılmadı mı bunu bilebilecek durumda olan birisi mi arkadaşlar? Evet, gördüğünüz gibi kendimi tutamayıp gülüyorum. Bakın bu İnönü bu açıdan baktığınız vakit 2. cilt sayfa 153'te ne diyor? "Ayrıca" İngilizleri kastediyor ve diğer devletleri, "muahedeyi tasdik için acele etmemişlerdir." Anlaşmayı onaylamak için acele etmemişlerdir. Demin benim söylediğimi İnönü söylüyor. 6 aydan fazla bir süre bekletilmesi otomatikman acele edilmedi. "Türk milli hayatında ne gibi tepkiler olacağının, reformların nasıl hazmedilebileceğinin bilinmesi için beklemek lazımdır zihniyeti hakim olmuştur." Bir daha okuyayım mı arkadaşlar? Ne diyor İsmet Paşa? "Reformların nasıl hazmedilebileceğinin bilinmesi için beklemek lazımdır zihniyeti hakim olmuştur."
Bu tarih aralığına geri dönelim. Bu tarih aralığı içerisinde büyük reform olarak kabul edilebilecek neler vardı arkadaşlar? İki şey var: Bir; Cumhuriyetin ilanı, 29 Ekim 1923. İki; Hilafetin kaldırılması, 3 Mart 1924. "Reformların nasıl hazmedilebileceğini bilinmek için" derken burada bu reformlar kapsamına dahil edebileceğiniz bu süreç içerisinde elimizde hepi topu iki tane büyük reform var. Şimdi bizzat kendisi itiraf ediyor mu bunun ucunu, eserini, sonucunu görmek için beklediler diye? Evet. Şimdi bunu da ek olarak geçiyoruz.
Tahir Kodal, Paylaşılamayan Toprak. Bu Musul sorunuyla ilgilidir. Sayfa 233'ten özet olarak nakledeyim: İngilizlerin hilafetin kaldırılmasını beklemek, Lozan'ı ancak ondan sonra onaylamak bağlantısının bir benzeri de Musul için kuruldu. Sorun Milletler Cemiyeti'ne havale edildikten yani kesin söz hakkı Milletler Cemiyeti'ne geçtikten ki o günün Milletler Cemiyeti'ne Musul sorununun geçmesi demek esasen Musul'un kesin olarak İngiltere'ye verilmesi demektir. Sonra Kral Lozan'ı tasdikledi. Aynı filmi Musul için de oynattılar. Musul konusunun kesinlikle İngiltere'nin istediği şekilde çözüleceğinin kesinleşmesini beklediler. Kral Lozan'ı ondan sonra tasdik etti. Parlamentonun onaylamasından sonra kralın, devlet başkanının imzasına gitti; o da öyle tasdik etti. Bu tabii Lozan'dan bağımsız. Biliyorsunuz Lozan'da çözülemeyince ayrı bir hukuki prosedür onun için açıldı, Milletler Cemiyeti'nin hakemliğine müracaat edildi meselesi ama aynı mantıkla, aynı akılla yaklaştı İngiliz.
Ve son olarak şunu ilave edelim. Berthe Georges-Gaulis'ten mektuplar bu arkadaşlar. İstiklal Harbi yıllarında para karşılığında Avrupa'da, Fransa'da Türkiye propagandası yapmış olan orta yaşlı bir Fransız kadın gazetecidir. İşte kitabı da onun; yani bu kitapta o propaganda çalışmalarının bazı metinlerinin Türkçeye çevrilmesidir. Cumhuriyet ilan edildiği sıralarda tam sebebini benim de bilemediğim bir sebepten yöneticilerle arası bozuluyor. Onun üzerine Berthe Georges-Gaulis Mısır'a nakli mekan yapıyor. Aynı işi gene yüksek miktarlar karşılığında Mısır rejimi ve Kral Faruk adına devam ettiriyor. Yani böyle bir tip. Esasen bu kitabın 42. sayfasından naklediyorum: "Fransız parlamentosu da Lozan'ı onaylamak için hilafetin ilgasını beklemiş olabilir."
Evet, burada bitti arkadaşlar. Bir saate ulaşmışız. Önümüzdeki program 11 Ocak Pazar gecesi saat 22. Düzenli izleyicilerin malumu olduğu üzere ikinci pazar tarih metodolojisi serisi. Bu haftaki tarih metodolojimizin sunumumuzun konusu: İdeal tarihçi kimdir? Arkadaşlar o vakte kadar ama ebeden ve daima sizleri Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ın diliyle, duasıyla kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler, hayırlı uykular.