RESMİ TARİHE SORUYORUZ-26: NİÇİN BU KADAR YALANCI SINIZ?

 Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı geceler.

Resmi tarihin üç tane büyük suçu vardır. Bir, yalan söylemek. İki, gerçekleri gizlemek. Üç, gizleme imkanına sahip olmadığı durumlarda çarpıtmak. Biz inşallah bu akşam arkadaşlar resmi tarihin yalancılığı üzerinden bir başlık açıyoruz, bir ufuk turu yapmaya çalışıyoruz. Tahmin ediyorum bu gece ve bu hafta bitiremeyeceğiz. O yüzden Allah izin verirse bu gece yarıda bıraktıktan sonra inşallah önümüzdeki hafta Cumartesi akşamı, yani ayın 24'ünde resmi tarihin yalancılığına devam ederiz. Bunu Cumartesi programlarımızın formatına uygun olarak bir soru şeklinde ifade ediyoruz. Bu noktada benim kararım, hükmüm net: Resmi tarih fevkalade yalancıdır. Ama resmi tarih ve resmi ideoloji yanlıları "Aman hiç olur mu öyle şey?" falan tarzında savunmaya geçtikleri için biz diyoruz ki; öyleyse niçin bu kadar yalancısınız? Ve bu ana sorunun altını beslemeye yönelik resmi tarihin belli başlı yalanlarından seçilmiş bir dizi getiriyoruz önünüze arkadaşlar.

Evet başlayalım. Derin Tarih dergisinin Haziran 2023 tarihli 135. sayısının 26. sayfasından naklediyorum. Celal Şengör... Şimdi burada bir parantez açalım; Celal Şengör esasen bir jeoloji profesörüdür ama zannediyorum hepinizin bildiği gibi şu an ulusalcı çevrelerde çok büyük bir tarihçi olarak kabul edilmektedir. Heh, biz de şimdilik bunu kabul edelim. Demiş ki: "Fatih Hristiyandı." Şimdi şunu söyleyeyim arkadaşlar; ben burada dile getireceğim resmi tarih yalanlarının doğrularını göstermek, dolayısıyla bunların yalan olduğunu ispat etmek adına uzun uzun kaynak bilgisi aktarmayacağım, alıntı yapmayacağım. Çünkü burada örneğini paylaşacaklarımın tamamına yakını mütearife denilen, yani aksiyom (2 x 2 = 4) ayrıca izahı, ayrıca ispatı gerekmeyecek, herkesin bildiği zaten kesin evrensel gerçekler kabilinden olduğu için teker teker bunların yalanını söyledikten sonra doğrusunu ispatlamaya mütevakkıf bir şeyler yapmaya gerek yok. Eğer yakın tarihle ilginiz varsa zaten bunun yalan olduğunu siz de bilirsiniz.

Evet, Celal Şengör'ün arkadaşlar bu yalanını, onun ayrılmaz ikizi kankası İlber Ortaylı'nın kitaplarını okumuş olsaydı bile herhalde dile getirmezdi tahmin ediyorum. Çünkü İlber Ortaylı bile birden fazla kitabında Fatih'in Hristiyanlığı meselesine temas ediyor ve doğruları yazıyor. Fatih döneminin papası bir ara böyle bir niyet kafasında oluşmuş, sonra bunu mektuba dökmüş; Fatih'e göndermek üzere Hristiyanlık teklifini. Ama bu mektup da gönderilmemiş, Vatikan arşivlerinde kalmış. Olay bundan ibaret. Evet, keşke bu büyük jeolog tarihçimiz en azından kankasının kitaplarını okuyor olsa idi. Geçtik.

Günümüzün piyasada en fazla ismi malum olan resmi tarihçilerinden... Yani tarihçi derken tabii ben eziliyorum bu noktada; gerçek saygın tarihçi unvanını hak eden saygın tarihçilere karşı çünkü onların yanında şimdi bu ismini okuyacağım ve benzeri tiplere de tarihçi demek hakikaten bir saygısızlık ama ne yapalım işte... Yani kısa bir parantez geçtik. Sinan Meydan, ekosistemin tarihçisi bu arkadaşlar biliyorsunuz. Eko (Ekrem İmamoğlu) İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne çöker çökmez Sinan da onun yanına çöktü. O gündür bugündür işte ortaklaşa bir çöküntü götürüyorlar. Aynı zamanda bu en fazla popülerize olmuş piyasanın resmi tarihçisi, tırnak içinde. Şimdi bu tip arkadaşlar, El-Cevap ismindeki kitabının 383. sayfasında diyor ki: "1880'li yıllarda yani Abdülhamit dönemi İstanbul camilerinde Türkçe ezan okunuyordu." Hani tam "yuh" dedirtecek cinsten bir yalan. Tahmin ediyorum 1930'lu yıllarda babalarının yapmış olduğu ezan katliamını millete biraz daha hazmedilebilir hale getirmeye yönelik uydurulmuş bir yalandır bu. Geçtim.

İyice yakın tarihe geldim. İstiklal Harbi'ndeyiz arkadaşlar. Atilla İlhan'ın Bıçağın Ucu romanında geçen konumuz itibarıyla güzel bir ifade: "O şahane sahtekarlık" diyor 367. sayfada resmi tarih yalanlarını kastederek. Evet, o şahane sahtekarlık. Bakın ne kadar şahane yani sahtekarlık olma anlamında tabii ne kadar şahane ve ne kadar büyük bir sahtekarlık. Zekeriya Türkmen; şimdi bu Sinan Meydangillere nazaran prof falan, akademisyen. Biraz daha seviyeli gibi gözükür ama fanatik resmi tarihçilerdendir. Mustafa Kemal Paşa 1918-1920 başlıklı kitabının 168. sayfasında iddia ediyor ki: "19 Mayıs 1919'da Kemal Paşa Bandırma vapurundan Samsun'a çıkmazdan önce İngilizler onun Samsun'a çıkışına karşı tedbir olarak 16 ve 17 Mayıs'ta üst üste iki gün Samsun'a asker çıkardılar." Yani Kemal Paşa'nın Samsun'dan başlayacak olan ağırlığını dengelemeye yönelik, onu engellemeye yönelik falan... Adamın ciddi ciddi kitabındaki iddiası bu.

Şimdi gene "yuh olsun" dedirtecek yalanlardan biri arkadaşlar. Çünkü o tarihte Osmanlı yenilmiş, ateşkes imzalamış. Kemal Paşa kendisinden başka hiçbir kuvvete o tarih itibarıyla sahip olmayan bir Osmanlı subayı. İngilizler eğer Kemal Paşa'yı engellemek istiyor idiyseler yani Samsun'a kadar gitmesine niçin göz yumdular ki? İstanbul'da 6 ay avuçlarının içindeydi. Hatta yani işte Ward Price'ın anlatımına göre İngiliz gazeteci, "Anadolu'da İngiltere'nin emrinde vali olarak çalışabilirim" diye İngilizlere teklifler götüren bir Osmanlı subayıydı. Oradayken tutuklarlardı. Malta'ya mı süreceklerdi? İstanbul'da bir zindanda mı tutacaklardı? Göstermelik bir askeri mahkemede yargılayıp kurşuna mı dizeceklerdi? Ne istiyorlarsa yaparlardı.

Şimdi şunları geçtiğimiz programlarda çok işlediğimiz için tekrara düşüp vakti zayi etmemek niyetiyle ayrıca el atmıyorum. İşte "Samsun'a giderken Bandırma İngilizler tarafından takip edildi, torpillenmeye çalışıldı." Bu bilginin kaynağı Rauf Orbay'dı ama Rauf Orbay'a insanlar sorduğunda dedi ki: "Ben böyle bir şey duymadım, kimseye söylemedim. Artı saçma." İngilizler Kemal Paşa'yı ortadan kaldırmak istediler ise niçin Karadeniz'de vapurunu takip edip torpillerler ki; İstanbul'da zaten ellerinin altındaydı. İşte demin dediğim gibi istediklerini yapabilirlerdi falan falan falan. Ama şunu biliyoruz gerçek tarihten; yolu Bandırma'nın Karadeniz'de devriye gezisi yapan İngiliz muharebe gemileriyle karşılaştığında, gemide yüksek rütbeli bir Osmanlı subayı bulunduğunu bildiği için İngiliz gemileri düdük çalarak selam veriyorlar. Hatta Samsun limanından içeri girerken de aynen İngiliz gemilerinden ihtiram selamı veriliyor kendisine.

Yani şimdi bu yalanı Sinan Meydan ve benzeri bir tip söylemiş olsaydı derdim ki yani işte zaten mal ortada. Zekeriya Türkmen gibi ona göre en azından imajı itibarıyla hani profesörlüğü falan var, biraz daha ciddi durması gereken insanlar da tekrarlayınca arkadaşlar tuhaf oluyor tabii. Enver Behnan Şapolyo; bu tip arkadaşlar İstiklal Harbi konulu resmi tarih yalanlarının iki üç ana kaynağından bir tanesidir. Özellikle şu kitabı: Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, sayfa 192'de diyor ki; 1918 Aralık ayında Pera Palas'ta kalmaktayken... Şimdi hatırlayalım; 13 Kasım 1918'de Kemal Paşa İstanbul'a geldi. Yıldırım Ordular Grup Komutanlığı'ndan ayrıldı, kendisine gelen tel emri üzerine İstanbul'a geldi. 13 Kasım 1918'den 16 Mayıs 1919'da Bandırma ile Karadeniz'ye açılıncaya kadar da yaklaşık 6 ay İstanbul'da ikamet etti. 13 Kasım 1918'de İstanbul'a geldikten sonra bir iki ay Pera Palas otelinde, yani o gün itibarıyla İstanbul'un en lüks, en pahalı, en elit otelidir, kendisine tahsisli bir odada kaldı. O oda halihazırda müzedir. Daha sonra otelin masraflarını karşılamaya devam edemeyeceği düşüncesiyle ayrıldı, işte Fethi Okyar'ın evine geçti falan. Yani tarih aralığımız bu.

Aralık 1918, yaklaşık İstanbul'a gelişinden bir ay sonra Enver Behnan şunu anlatıyor: İşte bir gün akşamüstü Pera Palas'ın kafesinde, gazinosunda otururken masasında tek başına, yan masalardan birinde de üst rütbeli İngiliz subayları var, işgal subayları var. Bunlar kendisine bakıyorlar. Yani o duruş, o eda, o hava, Fransızların tabiriyle o ambiyans... Siz anladınız onu. Hayran kalıyorlar. İşte garsonu çağırıp soruyorlar, diyorlar ki: "Kim bu zat?" İşte "Meşhur Kemal Paşa Hazretleri." Öyle deyince yani daha önceden de tabii ismini, şöhretini duydukları birisi hayranlıkları ikiye katlanıyor ve garsonu gönderip kendi masalarına davet ediyorlar. Kemal Paşa orada böyle "tarihe dur beni dinle" dedirtecek bir cevap veriyor: Diyor ki "Hayır, onlar şu an İstanbul'da misafir durumundadırlar. Biz ev sahibiyiz. Dolayısıyla lütfen onlar benim masama gelsinler."

Yani şimdi ulusalcılar bunu okuduklarında ağlıyorlar arkadaşlar. "Şu atamızı gördünüz mü ya?" diyorlar. Masaya davet eden İngiliz subaylarının en üst rütbelisi yani o an için komutanı arkadaşlar, General Harrington. Yalnız bu bilgide küçük bir sıkıntı var; General Harrington'ın İstanbul'a gelişine daha iki sene var. Yani iki sene öncesinde General Harrington'ın duble bedeni mi, perisperisi mi İstanbul'a geldi Pera Palas'ta oturdu; "İşte kim bu zat ki? A meşhur Kemal Paşa'ymış, öyleyse masamıza gelsin" falan dedi... Tabii oralara Rufailer karışıyor, ben bir şey diyemiyorum. Biz normal akıl mantık sınırları içerisinde işimizi yapmaya çalışıyoruz da arkadaşlar sıkıntı bu. Yani şimdi dikkatinizi çekti mi; şu ana kadar olan sunum bile bilmiyorum öyle kıyıda köşede kalmış kimsenin bilmediği, tanımadığı meçhul isimlerden... Onlardan da gerçi bir iki örnek vereceğim de... Bir şey nakletmiyorum. Bak Sinan Meydan dedik, neydi o profun adı Zekeriya Türkmen dedik, Enver Behnan Şapolyo dedik. Bunlar ama geçtiğimiz on yıllarda ama halihazırda resmi tarih dediğimiz şeyin en irileri.

Evet, Necati Özgür, Yalanla Yaşatılmaz. Bu ilginç bir kitap. Necati Özgür aslında fevkalade bir Kemalist ama kendi cephesinin Kemal Paşa'yı övme adına uydurduğu yalanlardan demek ki yani fıtrat olarak yalanı sevmeyen, daha düzgün ahlaklı bir kişiliği var biri olarak, öyle rahatsız olmuş ki bu ismi verdiği koca bir kitap yazmış adam. Kendi cephesinin Kemal Paşa'yı övmek adına uydurduğu yalanları toplamış, bir antoloji yapmış, adını da böyle koymuş. Kendi cephesine hitap ediyor; diyor ki: "Yapmayın, etmeyin. Yani paşamızı övmek için, millete daha iyi takdim etmek için bu kadar yalan söylemeye gerek yok. Çünkü birileri çıkar bunların yalan olduğunu ortaya döker. Tam ters etki yapar" falan. Bu kitabın arkadaşlar ilginç bir macerası var. Ben bugüne kadar çeşitli programlarda yeri geldikçe bu kitabı hep meraklılarına şiddetle tavsiye ettim ve gene tavsiye etmeye devam ederim. Ama son bir iki hafta içinde bana sosyal medyadan ulaşan bazı izleyiciler diyorlar ki "Kitap hiçbir yerde hiçbir şekilde yok." Yani kitapçılarda yok, ikinci el kitap satan nadirkitap.com portalında yok, kütüphanelerde yok. "Bir kütüphanede buldum" diye bana mesaj göndermiş bir izleyicimiz, "Onu da diyor vermiyorlar dışarıya ödünç." Şimdi ben özel olarak bu bilginin doğruluğunu test etmedim. Eğer dediği gibiyse evet buraya da Rufailer karışmış. Demek ki kitap içeriden birinin eleştirisi de olduğu için ulusalcıların canını fevkalade yakmış, organize olmuşlar. Zaten organizedirler, hatta derinlerde de organizedirler. Kitabı piyasadan yok etmişler arkadaşlar. Şimdi bu bilgiyi de ön bilgi olarak paylaştım. Meraklılarınız tahkik etsin, eğer bulabilirse mutlaka alsın arkadaşlar. Geri doldurulmaz bir çalışma.

Sonra Turgut Özakman... Bildiğiniz gibi işte Şu Çılgın Türkler'in yazarı. Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele kitabı ki buna Erol Simavi ödülü verdiler. Yani nasıl ekosistem Sinan Meydangilleri ihya ettiyse Turgut Özakman da -ölmüştür şu an- vakti zamanında benzer sistemler tarafından ihya edilmiş olanlardan birisiydi. 629. sayfada diyor ki: "Sakarya Muharebesi devam ederken Kemal Paşa orduya farklı bir emir verdi, Mareşal Çakmak orduya farklı bir emir verdi. Aralarında bir emir çatışması oldu." Şimdi özellikle soyut ifade ettim arkadaşlar. Yani özünde gerçekten böyle bir olay var ama çarpıtarak yalan söylüyor.

Kemal Paşa'nın orduya verdiği emir ricat emri, yani "muharebeyi kaybettik çekiliyoruz." Mareşal Çakmak buna karşı çıkıyor ki Mareşal Çakmak Sakarya Muharebesi'nin asıl kahramanıdır. (Kaburga kemikleri de kırık ya da ezik, orası biraz karışık olduğundan ötürü zaten Kemal Paşa çok hareket edememiştir, karargahta kalmıştır daha ziyade). Oradan oraya dolaşan, muharebeyi fiziki anlamda da gerçekten idare eden ve sonuçta asıl kazanan komutan unvanını hak eden Fevzi Çakmaktı. Fevzi Çakmak doğrudan sahada vaziyete daha iyi hakim olduğu için ve soğukkanlı olduğu için o emri kabul etmedi, uygulattırmadı. Hatta şöyle enteresan bir argümanla itiraz etti: "Bize yağmur yağarken Yunanlılara dedi güneş açmıyor." Doğru bir tespitti bu arkadaşlar. "Dişimizi dedi sıkalım. Bir iki güne kadar Yunanlılar ricat etmeye başlayacaklar." Ve aynen dediği gibi oldu. Turgut Özakman bunu 180 derece tersine çeviriyor; diyor ki "Fevzi Çakmak ricat dedi, Kemal Paşa ricat'ı kabul etmedi. Sakarya Muharebesi o sayede kazanıldı."

Özgür Erdem, Lozan Yalanları ve Gerçekler, sayfa 41: "İstiklal Harbi'nde İngilizlerle darp ettik, Fransızlarla da harb ettik." Bu kadar. Yani şimdi "İngilizlerle ve Fransızlarla da harb ettik" tespitinin doğru boyutu var mı? Var tabii. 1920 yazı aylarında İzmit civarında Kuvay-ı Milliye birlikleriyle (çünkü henüz daha resmi ordu da oluşmuş değil ama sonuçta bizim ordumuz yani Ankara ordusu, Anadolu ordusuyla) gerilla konseptinde olsa bile o bölgedeki İngiliz kuvvetleri arasında silahlı çatışma yaşandı. Hatta sahile yakın bazı İngiliz muharebe gemileri destek ateşi falan da açtılar. Evet, böyle bir şey var. Ama üç buçuk senelik İstiklal Harbi süreci boyunca epi topu tek olay. Fransızlar derseniz daha fazla, bunu herkes biliyor zaten. Maraş'ın Kahramanmaraş olması, Antep'in Gaziantep olması, Urfa'nın Şanlıurfa olması... Çukurova'da Adana civarında yaşanan çatışmalar ağırlıklı olarak 1919 senesinden 1921 ocağına kadar, yani Gaziantep'te daha fazla Fransız muhasarasına devam edemeyip de Gaziantep'i Fransız istilasına terk edinceye kadar olan süreçte toplamda herhalde yüzlerce şehit verdiğimiz işte Karayılanlar gibi... Var, evet bu doğru.

Ama 20 Ekim 1921 Ankara Anlaşması ve devamı olan süreçte Fransızlar bir kısmı hibe suretiyle bir kısmı parası ödenmek şartıyla İstiklal Harbi'nin sonuna kadar Ankara ordusuna arkadaşlar muazzam miktarda silah ve askeri malzeme verdiler. Onunla yetinmediler; Büyük Taarruz'un planlamasında Fransız kurmayları bizzat rol aldılar. O yüzden Ankara'daki Fransız resmi temsilcisi Albay Mougin, Eylül ayı sonunda Kemal Paşa zaferi kazanmış kumandan olarak Ankara'ya geri döndüğünde istasyonda kendisini karşılayanlar arasındaydı ve elini sıkarken "Ekselansları" demişti, "bu sadece bir Türk zaferi değildir, aynı zamanda bir Fransız zaferidir."

Şimdi fikir vermeye yönelik çok hızlı özet geçtiğim olayın bu boyutuna da baktığınız vakit soruyu şöyle soralım: İstiklal Harbi tarihi sadece Türk ordusuyla Fransızların çatışması tarihini mi içerir, yoksa bunun dışında öte bir boyutu da var mıdır? Puanlayacak olursak çatışma mesela diyelim ki 2 puanlık bir olaysa, işbirliği-destek 20 puanlık bir olaydır. Ama işte resmi tarih yalancı. Diyor ki "Sadece İstiklal Harbi'nde biz Fransızlarla harb ettik."

İngilizlere gelince daha da perişan. Çünkü epi topu sıcak çatışma az önce söylediğim olay. Ama onun dışında İngiliz askeriyesi tarafından -en başları Genelkurmay Başkanı Mareşal Henry Wilson'dan tutun onun yakın adamı olan İstanbul'daki İngiliz ve esasen İtilaf Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington'a varıncaya kadar- İngiliz askeriyesi tarafından sistematik bir şekilde Ankara hem de çok ciddi desteklendi. Bizim programların müdavimleri iyi hatırlayacaklar çünkü bununla ilgili özel programlar da yapmıştık. Mesela Haziran 1921 tarihinde bir tek seferde Binbaşı Henry vasıtasıyla General Harrington İnebolu'ya 7.880 top mermisi gönderdi. Bu öyle birilerinin iddiası, "doğruluğu ne malum" denilebilecek cinsten bilgi değildir. Konu Türkiye Büyük Millet Meclisi gizli zabıtlarında resmi zapta da geçti birden fazla defa. Yusuf Kemal Tengirşenk gizli celsede mebuslara bilgi verirken söylüyor bunu. Dışişleri Bakanı ayrıca kendi anı kitaplarında da daha sonra yazıyor. Mecliste bu müzakere konusu olacak kadar kesin, net.

Şimdi bir tek seferde 7.880... Yakın haftalarda özel olarak araştırma imkanım olmadı, şöyle bir satır arası da gördüm; başka bir defada 45.000 top mermisinden bahsediliyor. Sadece kesinleşmiş olan 7.880 top mermisini bile düşündüğümüz vakit İstiklal'in askeri akışı ve kaderi üzerindeki etkisi şudur arkadaşlar: Sakarya Muharebesi bittiğinde, yani stratejik denge değiştiğinde (o güne kadar Yunanlılar stratejik taarruz durumunda biz stratejik savunma durumundayız, Sakarya tam bir kırılmadır, taarruz ve savunma rolleri tersine döndü), yani İstiklal Harbi bütününün aslında en kritik, en önemli muharebesi olan Sakarya Muharebesi bittiğinde Türk ordusunun stoklarında 6.000 top mermisi kalmıştı. Basit aritmetik; yuvarlak hesap 8.000 dersek, eğer İngilizlerden sadece Haziran ayında yani üç ay önce gelmiş olan o 8.000 top mermisi olmamış olsaydı Sakarya Muharebesi devam ederken bizim topçumuz arkadaşlar cephanesiz kalmış olacaktı. Ha, bu muharebenin sonucuna nasıl etki ederdi bilmiyorum ama bunun çok ciddi bir durum ifade ettiğini tahmin edebilmek için subay olmaya, askeri uzman olmaya, stratejist olmaya gerek de yok. Resmi tarih manyağı olmamanız yeter arkadaşlar. Yani normal bir insansanız şayet durum bu. Ama adam diyor ki: "Biz İngilizlerle harb ettik." Ulan harb ettik dediğin İngiliz bir seferde sana 8.000 top mermisi vermiş! Neyin harbi?

Şimdi gene geldik Celal Şengör'e... Sormadın Ama Anlattım, kitabın adı bu. Hani çok da şirin, kitabın adına bakacak olursanız sormamışız ama olsun o gene de anlatmışmış. Son kitaplarından biridir. 62 ve 73. sayfalarında ısrarla diyor ki: "Mareşal Çakmak İstiklal Harbi devam ederken meclise çok kızdığı için mebuslara darbe yapıp meclisi kapatmak istemiş. Çünkü Genelkurmay Başkanı kendisi o sırada. Kemal Paşa engel olmuş." Doğrudan doğruya İsmet Paşa'nın hatıralarına bakacak olursanız böyle bir bilgi yok ama İstiklal Harbi devam ederken aynı sebepten mebusların çeşitli konuları fazla kurcalamalarına çok kızdığından ötürü Kemal Paşa'nın iki sefer askeri darbe yapıp meclisi kapatmaya niyetlendiği, ikisinde de bunun İsmet Paşa tarafından engellendiği bizzat İnönü'nün kendi hatıralarında geçiyor.

Evet, demin dedim ya yani öyle çok bilinmeyenlerden de misal vereceğim. Bunlardan biri Oktan Keleş. Kendisi esasen eğer doğruysa cin uzmanıdır. Ama herhalde son yıllarda cincilikte köfte bitti, "tarihçiliğe soyunursak biraz daha iyi olur" falan diye düşünmüş. Atatürk'e Atılan İftiralar isminde bir kitap yazmış arkadaşlar; yani kitap ismiyle zaten ifade ediyor. Bunun 142. sayfasında diyor ki: "Vahdettin İstanbul'u terk ederken (yani 17 Kasım 1922 günü İngiliz Malaya zırhlısına binip ne yazık ki çok talihsiz bir kararla İstanbul'u terk ederken) İstanbul'un anahtarlarını İngilizlere vererek terk etmiş." İşte ona da ekliyor: "Bunun diyor videosu var." Ama o videoya dair en küçük bir ipucu yok. Yani şimdi bu olayın videosunun da olduğu -İngilizler videoya almışlar bunu 17 Kasım 1922 gününde- bunun videosunun da olduğu bilgisi arkadaşlar şu kainat dediğimiz yapı içerisinde Oktan Keleş denilen bu kart cinciden başka hiç kimsenin bilgisi dahilinde değil.

Cemil Koçak, bana göre yaşayan en iyi tarihçi; yani yakın tarih bağlamında, Sabancı Üniversitesi'nde profesör doktor. Tarih Büyük Harflerle Yazılmaz kitabının 23. sayfasından naklediyorum. Bunu da gecenin eğlencesi olarak kabul edin isterseniz: "Mardin hiç işgal edilmediği halde senelerce kurtuluş törenleri düzenlendi." İster inanın ister inanmayın, doğru. O yüzden mesela yakın komşu illerin hepsine İstiklal Harbi hatırası isimler eklenmiştir; işte Şanlı gibi, Gazi gibi, Kahraman gibi... Mardin, çıplak Mardin. Neden? Çünkü Mardin İstiklal'in başından sonuna kadar hiç muharebe sahası olmadı. Yani mesela Fransızlar tarafından hiç işgal edilmedi. Dolayısıyla orada hiçbir çatışma yaşanmadı. Ankara kuvvetleri tarafından kurtarılması diye bir olay da haliyle söz konusu olmadı. Şimdi bütün bunlar olmayınca mesela diyelim işte Kahraman Mardin, Şanlı Mardin, Gazi Mardin gibi bir isim de ortaya çıkmadı. Ama bu resmi tarih ve resmi ideoloji onlarca sene arkadaşlar Mardin için "Kurtuluş Günleri" düzenledi. Şimdi ezberden söylemek istemiyorum; benzer durum başka iller için bilmiyorum ama bazı ilçeler için de söz konusu oldu. Yani Cumhuriyet tarihimizin geneline bakacak olursak arkadaşlar biz o kadar tımarhanelik bir dönemden geliyoruz. İşgal edilmemiş şehirler için "çocuk gibi; aynen onun var ben de isterim, isterim de isterim" yerinde tepiniyor. Şimdi 3-4 yaşında bir çocukta hepimiz yapmışızdır bu tür şeyler. Evet doğru, koskoca devlet, resmi ideoloji ve resmi tarih bunları bile yaptı.

Şimdi İstiklal Harbi'nden çıktım. Lozan'dan başlayarak Cumhuriyet'in ilk yılları... Behçet Kemal Yeşilbursa bu editör arkadaşlar; Lozan Barış Antlaşması 100. Yıl diye tuğla gibi bir kitap hazırlamışlar. Yani kitabın görünümüne bakarsanız bayağı böyle akademik bir çalışma, çeşitli makalelerden oluşuyor.Bu dediğim vatandaş editörü, bunun prof'udur kendisi. 9. ve 535. sayfalarda tekrarlanan meşhur bir yalan: İşte konferansın ilk günü oturulacak yerlere bakınca İsmet Paşa bakıyor ki Türkiye delegesine, yani kendisine ayrılmış olan koltuk diğerlerine göre daha basit, daha sade. Protokoler açıdan reddediyor. Biliyorsunuz aynen bu anlamda bir olay bir iki gün önce de yaşandı. İşte ekosistem beslemeli ulusalcı basın ayağa kalktı. Efendim, Türk-Amerikan heyetlerinin bir araya gelişinde Amerikan büyükelçisi baş köşeye oturtulmuş da sanki yani bu memleketin efendisi... İşte diğer bizim savunma bakanımız da dahil Türk ve Amerikan toplantıya katılan resmi şahsiyetler onun yanına dizilmişler falan. İşte CHP de ayağa kalktı, "Bu nasıl bir rezillik" diye.

Sonra arka arkaya bir sürü devletin resmi ziyaretçisiyle yapılan toplantılarda oturma düzeninin hep öyle olduğu, bunun da Türkiye'nin Milli Savunma Bakanlığı'na ait bir tercih ve düzenleme olduğu fotoğraflarla ortaya konulunca hepsi tabii kafayı çevirip ıslık çalmaya başladılar. Bugünkü Hürriyet'teki yazısında bence haklı olarak -neydi onun adı, Hürriyet'in başyazarı, genel yayın yönetmeni işte biliyorsunuz, onun da bizim eski Müslümanlardan ama- haklı olarak dile getirdiği gibi arkadaşlar; hiç kimse "Ya özür dileriz yani biz bir yanlış yaptık, böyle düşünmeden sazan gibi atladık. Meğer bu Amerika'ya özel bir durum söz konusu değilmiş, farz edin Tanzanya'dan, Uganda'dan gelen heyetlerde bile aynı uygulama yapılıyor" demedi. Dolayısıyla öyle bir oturma düzeni X yabancı devletin Türkiye üzerinde gerçek hakim ve iktidar sahibi olduğunun ifadesi ise başta CHP'nin aklıevvelleri olayı öyle tezgahladılar. Lan ne bu? Tanzanya, Uganda da mı Türkiye'nin hakimi? Yani Amerika desek tamam, bir yerlere oturuyor, bütün dünyaya posta koyan egemen güç falan da... Ahmet Hakan; şimdi aklıma geldi, Ahmet Hakan buna güzel de bir eleştiri yazısı yazmış arkadaşlar.

Evet aynen o mantık yani. İnönü ne diyorduk? Konferans salonundan içeri girdi, baktı ki kendi koltuğu daha basit. Yani istiskal edilecek; "Haddini bil pis Türk" falan denilecek. Dedi ki: "Bu ne böyle?" Düzenleyiciler ki o anlamda Lord Curzon'dur: "Ya İsmet Paşa" dedi, "işte hani yeterli sayıda aynı tip kallavi, gösterişli koltuktan bulamadık. Eksikti işte, sana da bu basit olanı verdik." "Ziyanı yok" dedi; "Aynısından bulunduğunda ben de gelirim konferansa, oradan itibaren başlarız." Döndü arkasını çıktı. Yani şimdi düşünebiliyor musunuz? Temsilcisi olduğu ülkenin, devletin, milletin onuru söz konusu olduğunda böyle yani kitaplara altın harflerle adı yazılacak bir duruş, bir tavır. Bu kadar milli onuruna düşkün... Yalnız küçük bir kusuru var arkadaşlar; böyle bir olay yaşanmadı. Herkese gösterişli, gösterişsiz neyse aynı koltuk, aynı sandalye verildi. Ne törensel açılışın yapıldığı 20 Kasım 1922 günü ne gerçekten fiili konferans çalışmalarının başladığı 21 Kasım günü böyle bir olay olmadı, bütünüyle uydurulmuştur.

Aynen uydurulmuş olanlardan bir diğeri Lozan Konferansı'na dair Suat Tahsin diye bir adam, daha soyadı kanunu çıkmadan yayınlamış. Yani demek ki 1930-1934 arasında. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Halıkı Gazi Mustafa Kemal kitabın adı. Yani tam olarak bu: Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Yaratıcısı, yani Tanrı ya... Sayfa 312: ABD Lozan görüşmelerine neden gözlemci olarak katıldı, tam üye olarak katılmadı? "İnönü'nün dehasından çekindikleri için" diyor ciddi ciddi. Yani İnönü daha Lozan'a gelmeden önce ABD Dışişleri'nin de malumu olacağı şekilde öyle üstün bir zeka ve muazzam bir diplomasi cambazı ki... Hani adeta şu -şimdi haklı olarak ben de biraz karikatürize edeyim: Washington'da Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Ankara'yı Lozan'da İnönü'nün temsil edeceğini duyunca elleri ayakları buz kesti. "Eyvah" dediler, "canımızı okur." Neden? Çünkü akıl zeka dersen onda, Einstein yanında aptal kalır; diplomasi birikimi yeteneği desen onda. Korktular, yıldılar. "Bu bizi de ketenpereye getirir, Lozan'a biz tam katılımcı statüsünde girmeyelim, sadece gözlemci olarak orada bulunalım. Yoksa yani şimdi Lozan'da bu katılımcıların hepsini dolaba koyacak, biz gidersek hani ABD toprakları da tehlikeye girebilir, İnönü bir şekilde kendi ülkemizi de bizim altımızdan çekip alabilir." Tabii bu son kısımlar benim ilavem ama arkadaşlar şimdi Allah için siz söyleyin; yalancılığı bu derece manyaklık seviyesine ulaştırmış olan bir bilgi, bir kitap, bir tip... Hani bunları okuduktan sonra ciddi kalabiliyor musunuz? Ben kalamıyorum şahsen. İnönü'den korktukları için Amerikan Dışişleri, Amerikan devleti Lozan'a sadece gözlemci olarak katılmış!

Evet, bunun gibi bir şey daha. Demin bahsini ettiğim kitap, editör Behçet Kemal Yeşilbursa Prof., bu Uludağ Üniversitesi'nde. Lozan Barış Antlaşması 100. Yıl, sayfa 22 ve 34 diyor ki: "Türkiye Lozan müzakereleri devam ederken gerekirse müzakereleri yarıda kesip tekrar kaldığı yerden harbe devam etmeyi göze almıştı. Ama diğerleri alamadığı için Lozan bir Türk zaferi halinde neticelendi." Yani arkadaşlar ne diyelim? O sırada ordu komutanlığı pozisyonunda olan bütün üst düzey komutanlar "Acil olarak birlikleri terhis ettiniz, yarın öbür gün hasbelkader harp devam ederse harp edebileceğimiz elimizin altında kuvvet yok" diye saçlarını başlarını yoluyorlar.

Örnek vereyim ezberden: Kültür Bakanlığı'nın yayınladığı, Fahri Belen'in -üst düzey askeri komutan o sırada, ordu komutanı ya da kolordu komutanı- Türk Kurtuluş Savaşı isimli kitabında (ki Fahri Belen fevkalade Kemalist bir komutandır, kitabın yayıncısı da devlettir) bu bahsini ettiğim konuyu bizzat olayın içinden faili ve şahidi olarak uzun uzun işliyor. Diyor ki: "Lozan müzakereleri devam ederken muharip birliklerin kadroları muharebe edemeyecekleri kadar azaltıldı. Gerekçe de işte asker terhisi, millet aç..." E kardeşim bir iki ay daha dişini sıkarsın, müzakereler biter, orduyu ondan sonra terhis edersin. Ama müzakereler devam ederken orduyu iskelet kadrosuna indiren devlet otomatikman karşıdakilere demektedir ki: "Ben harp etme ihtimalini defterimden sildim." Bunu dediği andan itibaren artık o masada hiçbir ağırlığı yok, kendini esasen teslim etti karşı tarafa; "Bu masadan anlaşarak kalkmaya kendimi mahkum ettim" demiş oluyor. Olayın gerçeği bu. Dün denilecek tarihte sözüm ona akademisyen tarihçiler tarafından ciddi ciddi yazılmış olan kitaplar bunun 180 derece zıttını söyleyebiliyor. 20 küsur senelik bir AK Parti iktidarından sonra halihazırda Türk akademyası arkadaşlar bu derecede perişan.

Bu esasen halka ait partilerin 1950'den bu yana değişmeyen kaderidir ne hikmetse. Konumuz olmadığı için ayrıntısına girmeyeceğim; yani 1952-53 gibi çok erken bir tarihte İnönü söylüyor bunu: "Hükümet onlarda ama iktidar bizde." Darbeden hemen sonra rahmetli Menderes de itiraf ediyor: "Bizim bütün suçumuz hükümete gelmiş olmamızdı." Her şey onun için yapıldı. Bugün itibarıyla çok köklü bir değişiklik yok arkadaşlar; en azından tarih meseleleri söz konusu olduğu yerde hiç kimse bana demesin yani "Haddini aştın, bu çok aşırı bir eleştiri." İşte bak örnek, bu kitap bundan iki sene önce yayınlandı. Akademyaya gidin, hangi üniversiteye giderseniz gidin... Yani adını da zikredeyim; 29 Mayıs Üniversitesi'nden, tarih bölümünden görüştüğüm öğrenci kardeşlerim vardır, onlardan da olayın içerideki görüntüsünü dinliyorum. Öyle bir yerde bile yani 29 Mayıs Üniversitesi sonuçta Türkiye Diyanet Vakfı'na ait bir üniversite, orada bile tarih bölümü dediğiniz vakit çok katı bir Kemalist diktatörlük halihazırda var. Geri kalan üniversiteleri siz düşünün. Çeyrek asırlık AK Parti iktidarından sonra durum bu.

Bugün gördüğüm yeni çıkmış kitapları sipariş listeme yazarken Ebubekir Sofuoğlu muhteremin yeni çıkmış bir kitabı: Adı Ezik Muhafazakarlar. "Ezik Müslümanlar demeye dilim varmadığı için" diyor tanıtım yazısında, "Ezik Muhafazakarlar" diye kitaba isim koydum. Kitabın yazarını alnından öpüyorum arkadaşlar. Nasıl eziğiz biliyor musunuz? Ciğerlerimize kadar.

Konumuza geri dönersek; 100. Yılında Lozan Barış Antlaşması, bu ekosistemin yayınladığı kitaptır, bir prestij kitap. 1250. sayfasından naklediyorum. Zafer Toprak; yani işte Sinan Meydan ve benzerlerine göre daha seviyeli gibi duran, yakın zamanda öldü, Boğaziçi'nin hocalarından da prof. Ama bu bile diyor ki: "Lord Curzon sinirlere dayanamadığı için ikinci döneme katılmadı Lozan'da." Yani şimdi buna destek verelim çünkü aynı konu... Behçet Kemal Yeşilbursa, Lozan Barış Antlaşması 100. Yıl: Lord Curzon birinci dönem bitti, trenine biniyor, İngiltere'ye geri dönüyor. 4 Şubat 1923. Tren hareket ettiğinde "Bu cüce adam benim bütün istikbalimi yaktı" diyerek ağlıyor sinirinden iddiaya göre. Bu "cüce adam" bizim İsmet. Ya işte bak İngilize de bunu yaptı! İngiliz Dışişleri Bakanı hırsından ağlıyor, diyor ki: "Benim bütün mesleki geleceğimi yok etti bu cüce adam" boyunun kısalığından kinaye. İşin doğrusuna gelecek olursak arkadaşlar; Lozan'da İngilizlerin iki tane stratejik hedefi vardı: Musul ve Boğazlar. Bunların ikisi de birinci dönemde halledildi. 23 Ocak 1923 oturumu öğleden sonra saatlerinde Musul meselesi halledildi, Boğazlar ondan önce halledildi. Yani nisan yarısında başlayacak ikinci dönem görüşmelere Lord Curzon'un rahatını bozup Londra'dan kalkıp tekrar Lozan'a gelmesini gerektirecek bir sebep kalmadı ortada.

Lozan bitti. Hulki Cevizoğlu'nun Türkiye Günlüğü kitabı... Ama bu bir açık oturum, yani televizyon programlarının herhalde bant çözümü zannediyorum. Yaşar Nuri'ye ait, bildiğiniz meşhur Yaşar Nuri Öztürk'e ait bir ifade şeklinde notumu almışım 2008 senesinden: "İskilipli Atıf Hoca niçin idam edildi? Şapka yüzünden idam edilmemiş. İstiklalinde Ankara'yı kınayan ve Yunan işgalini destekleyen bir bildirinin altında imzası olduğu iddiasıyla idam edilmiş." Bir; İstiklal Harbi devam ederken onun basına yaptığı açıklama var "O bildiriyle benim hiçbir şekilde alakam yoktur" diye. İki; bu yüzden idam edilebilmesi hukuken mümkün değil. Çünkü Lozan Antlaşması'na göre harp suçluları Türkiye'de Türk mahkemeleri karşısında cezai işlemden muaf tutuluyor. İşte o "150'likler" dediğimiz uygulama da bunun gereği olarak getiriliyor. Yani Lozan'da imza attığımız anlaşma diyor ki: "Türkiye hiçbir vatandaşını İstiklal Harbi içerisinde yapıp ettiklerinden ötürü harp suçlusu olarak nitelendirip yargılayamaz, ceza veremez." Bunun karşılığında Türk tarafı da diyor ki "Ama bir sürü de vatan haini gerçekten harp suçlusu vardı." O zaman şöyle ara formül bulunuyor: Bunlar için bir liste hazırlayacak Türkiye, yani bu yargılanmayı hak eden vatan hainleri için; bunlar Türk vatandaşlığından çıkartılacak, yurt dışına gönderilecekler. İşte verilen ceza da bundan ibaret kalacak, buna da "150'likler" diyoruz. Böyle 150 kişi... Yani Lozan sonrasında Türk mahkemelerinin istiklalinde işlenmiş olan suçları görebilme yetkisi yok uluslararası anlaşmaya göre. Artı diyelim ki rahmetli İskilipli Atıf o yalancıların iddia ettiği gibi Yunan destekçisiydi, vatan hainiydi; neden 150'likler listesine konmadı?

Sabiha Gökçen deyince kim olduğuna dair herhalde parantez açmamıza gerek yok. Meşhur hatırat kitabı: Atatürk'le Bir Ömür, sayfa 226. "Uçakların inişleri sırasında" diyor, "halkın seslerini duyuyordum pika yaptığında." İster inanın ister inanmayın. O günkü uçaklar ki şimdiki gibi öyle ayrı kabin yalıtımı yok, çok daha ilkel. Motor ve pervane gürültüsünden ötürü arkadaşlar pilotun yanında biri oturuyor olsa avazı çıktığı kadar kulağına bağırsa hiçbir şey duyurtamaz. Sabiha diyor ki: "Benim tayyara pika yaptığında aşağıya doğru, aşağıda diyelim seyirci birikmiş, halk heyecanlanıyor alkışlıyor 'Var ol' falan yapıyor; o halkın seslerini duyabiliyordum." Yani arkadaşlar yalancılık bunların yediğinden yetmiş yedisine kadar istisnası olmayan bir durum. İşte Sabiha... Yani İstanbul'daki iki büyük havaalanından bir tanesine ismini verdiler. Ezik muhafazakarlar bizim marifetmiş gibi... Kendisi esasen Ermeni asıllıdır.

1930'lu yıllar... Emrah Sefa Gürkan, bildiğiniz vatandaş. Cumhuriyetin 100 İsmi, kitap sayfa 48'de ama iyi bir niteleme var: "Cumhuriyetin ilk yıllarını romantize eden acemi ideologlar" diyor, Sabiha benzeri yakın tarih yalanlarının kaynağı olan kişileri kastederek... Cumhuriyetin ilk yıllarını romantize eden ya da arkadan gelen resmi tarihçileri de kastederek: "Acemi ideologlar." Yani bunlar tarihçi değil, acemi ideolog. Yaptıkları iş de romantize etmek; uydurmak yani tek kelimeyle.

Öyle mi? Nadir Gezer, Bir Devrin Öyküsü Yeni Gün'den Cumhuriyet'e, Yunus Nadi. Sayfa 280-282. "1930'lu yıllarda" diyor, "Kemal Paşa da İsmet İnönü de hep yerli malı kullanırlardı." Nebil Özgentürk'ün Daima Şık kitabını inceleyin; ölünceye kadar Kemal Paşa elbiselerini, iç çamaşırlarını, çorabını hangi ünlü Avrupa firmasına sipariş etmiş, yurt dışından getirtmiş? Ayrıntılarını görürsünüz.

Metin Özata, Atatürk, Bilim ve Üniversite, sayfa 114. Gene geldik Celal'e, diyor ki: "Orta Asya'da bir iç deniz olduğu iddiası doğrudur." Sayfa 114. Yani 1930'larda söylenen bu lafı bir tarafa koyduk, Celal bugün için bile diyor ki: "Evet, Orta Asya'da gerçekten bir iç deniz vardı." Peki devamı? İşte kurudu. Bizim fevkalade medeni, o denizin etrafında yaşayan atalarımız yaşama imkanları ortadan kalkınca bütün dünyaya dağıldı ama insanlık tarihi açısından iyi oldu; çünkü onlar dünyaya dağıldıklarında dünyanın geri kalan hiçbir yerinde medeniyetin M'si yoktu. Yani geri kalan bütün insanlık bildiğin mağarada yaşayan ayıydı. Tekerleği de gittik biz öğrettik, ateşi de biz öğrettik, yemeği pişirmeyi de biz öğrettik, atı evcilleştirmeyi de biz öğrettik... Medeniyet namına ne varsa bizimkiler verdi. Adam hala buna "doğru" diyor. Celal'e bakan tarafı o. Şu anki ulusalcı cenaha bakan tarafı; gözleri yaşararak, ağlayarak dinliyorlar, "Helal olsun" diyorlar.

Dündar Soyer, Cumhuriyetle Adım Adım Olaylar Anılar, sayfa 71. 30'lu yıllarda Türkiye-İtalya ilişkileri gergin, doğru. 1934 Mussolini'nin bahar konuşmasından sonra ve sonuna kadar artık kesintisiz, giderek de artacak şekilde bir gerginlik var. Bu gergin dönemde arkadaşlar, Cumhurbaşkanı Atatürk Ertuğrul yatıyla İtalya'ya baskın yapmış! Sayfa 71. Ciddi ciddi bunu söylüyor. Korkutmuş İtalyanları; harbi ilan edeceklerdi, Anadolu'yu işgal edeceklerdi... Ertuğrul yatıyla dediğine göre demek ki Savarona'dan öncesi bu. Yani zaten Savarona vefatından birkaç ay önce ancak gelebildi. Ne diyeyim?

Yaşar Baytal, Atatürk Dönemi Sosyal Yardım Faaliyetleri, sayfa 458. 1925 ile 1937 yılları arasında yani Atatürk dönemi 12 sene boyunca Sağlık Bakanlığı 15 milyon sıtma hastasını muayene ve tedavi etmiş. 15 milyon! 1927 sayımı Türkiye'de ilk nüfus sayımıdır, nüfus arkadaşlar 13.600 küsur. 1937 senesine gelindiğinde yani 15 milyon ucu ucuna... Ya bu şu demek: O tarihte Türkiye'de sıtma hastalığı olmayan kimse kalmamış. Çünkü nüfusun hepsi sıtmalı olsa bile rakamı karşılamıyor. Hani ortalamayı alsanız 14 milyon kişi diyelim 1925-37 arası. Herif diyor ki 15 milyon kişiyi muayene etti, tedavi etti. Yani bütün Türk insanları istisnasız sıtma muayenesinden geçti, tespit edilenler tedavi oldu. E kardeşim 1950'lere kadar sıtma ortalığı kırıp geçirecektir. Yani şuna göre 1937 senesinde Türkiye'de sıtma sorununun bitmiş olması lazım. 15 milyon ya! 1927 senesinde Türkiye'deki toplam doktor sayısı 500 kişi.

Levent Duman, Hatay'daki Uluslaştırma Politikaları, sayfa 363. Türk ordusu Hatay'a girdiğinde -yani 1938 yazında, Fransa'yla anlaşmalı- Türk kadınları Türk askerlerinin kalacağı kışlayı saçlarıyla temizlemişler. Yani öyle de göz yaşartıcı, dramatize edilerek anlatılıyor ki bu... Şimdi gözünüzde canlandırın, ben de size anlatayım. Şükrü Kanatlı komutasında bir piyade alayı girdi Antakya'ya. Önceden Fransızlar bazı binaları boşaltmışlar, işte bunlar gelecek olan Türk kuvvetlerine kışla olacak, orada yatıp kalkacaklar. Bizim birlikler o binalara, onların avlularına girerken bakıyorlar bir sürü kadın; belli Hataylı bunlar kadınlar, Türk kadınıdır... Yani o kışlada da olduğuna göre yerleri süpürüyorlar ama süpürgeleri biraz tuhaf. Yani bildiğimiz çalı süpürgesi gibi değil. Oradaki tuhaflığı fark eden bazı subaylar yakından inceliyorlar, gidip soruyorlar. Sonra yakından bakınca görüyorlar; her ne kadar başörtüleri olsa bile o kadınların saçları sıfır kesilmiş. Hepsinde ortak özellik. Hepsinde ucunda bakıyorlar saç yani çalı yerine süpürgede saç var, sopanın ucuna o bağlanmış onlarla süpürülüyor. Diyorlar "Bacı nedir bu? Ne oluyor falan?" Onlar diyorlar ki "Biz ahdettik, bu topraklar yeniden bizim olursa, ana vatana katılırsa askerimiz geldiğinde onların kalacağı kışla binalarını saçımızı süpürge ederek temizleyeceğiz diye." Hani var ya öyle bir tabir... O mecazi değil hakiki yaşanmış orada. Ulan ulusalcılar Allah sizi bildiği gibi yapsın!

Yani Emrah Sefa Gürkan'ın söylediği şimdi bu bağlamda son derece yerine oturuyor. Ne demişti? "Cumhuriyetin ilk yıllarını romantize eden acemi ideologlar." Ya yalancılığın da bu kadarı olur!

Bugünlere yaklaşacak olursak arkadaşlar, bahsini ettiğim o her yerden ulusalcıların yok ettiği kitap; Necati Özgür, Yalanla Yaşatılmaz. İşte orada üzerinde durduğu yalanlardan biri, "Yapmayın etmeyin" diyerek... Sayfa 308. Sinan Meydan denilen arkadaşlar bu tarihçi görünümlü ekosistem tetikçisinin iddiasına göre meşhur Che Guevara'nın sırt çantasında sürekli bir Nutuk varmış. Yani bildiğiniz Atatürk'ün Nutuk'u. Yani otomatikman artık şunu söyleriz: Che Guevara silahla dağ bayır dolaşır, devrim yapmaya çalışırken her mola verdiğinde, dinlendiğinde hemen sırt çantasından çıkartıyor Nutuk'u, başlıyor onu okumaya; ilham alıyor. O devrimci, özgürlükçü, bağımsızlıkçı psikolojisini, motivasyonunu tazeliyor. Haşa ve kella benzetmek olmasın, takva sahibi bir mücahidin fırsatını bulduğunda açıp hemen Kur'an okuması gibi... Necati Özgür denilen zavallı da diyor ki "Ya yapmayın" diyor "bizi rezil ediyorsunuz, komik duruma düşürüyorsunuz. Yani bu kadar da uydurma olur mu?" Che arkadaşlar, Che Guevara Castro'nun adamı...

Kolektif çalışma, Hasan Saka'ya Armağan, sayfa 125. 1970'li yıllarda dünya çapında bir İslam Zirvesi Kongresi toplanmış. Türkiye'yi yıkmak için Risale-i Nurların ve Doktor Rıza Nur'un Hayat ve Hatıratım kitabının çok sayıda basılıp dağıtılması kararı alınmış! Evet...

Coşkun Özdemir, Karşı Devrimle Hesaplaşma, sayfa 40. Halil İbrahim Çelik, Hitler'in mezarını ziyaret etmiş. Halil İbrahim Çelik kim? Milli Görüş kökenli olan ve yaşı yetenler bilirler; 80'li yıllarda seçilmiş, sonra birkaç dönem devam etmiş Şanlıurfa'nın meşhur Refah Partili belediye başkanı. İyi bir belediye başkanı, iyi bir Müslüman. Böyle lafını da esirgemeyen birisi. Keşke daha onun gibi binlerce olsaydı. Şimdi Refah Partili Milli Görüş dolayısıyla Atatürk, çağdaşlık düşmanı, yobaz, gerici falan ya... Evet, karalamamız lazım. Nasıl karalayacağız? Diyeceğiz ki "Yani bu yobazlar aynı zamanda gizli Nazi ve Hitler hayranı." Bu yobazların gizli Nazi ve Hitler hayranı olduklarını peki nasıl belgeleyeceğiz, nasıl örnekleyeceğiz? Şöyle: Halil İbrahim Çelik makamının icabı, görevinin gereği diyelim ki bir Avrupa seyahatine çıkmış olsun -gayet doğal- bu seyahatte işte Almanya taraflarına da uğradığında Hitler'in mezarını ziyaret etti. Gördün mü bak işte hayran!

Sıkıntı şu arkadaşlar: Hitler'in mezarını bir tarafa bırak, tüyü yok ortada! 30 Nisan 1945 günü öğleden sonra saat 15.15 sıralarında, bir gece önce nihayet resmi nikahını kıydırmış olduğu kadim sevgilisi Eva Braun'la birlikte intihar ettiler. Eva Braun bir siyanür kapsülünü ısırdı, öyle intihar etti. Adolf hem siyanür kapsülü ısırdı hem de ne olur ne olmaz diye tabancayla sağ şakağına sıktı, öyle intihar etti. Sonra emir subayı Günsche ve ona yardım eden bir kısım zevat, daha önceden bizzat Hitler tarafından verilmiş emre uyarak yukarıya çıkarttılar sığınaktan. Yer altındaydı bu olay. Başbakanlığın bahçesinde bir top mermisi çukuruna bu iki cesedi uzattılar. Hitler'in şoförü Kempka'dan temin edilmiş olan 200 litre civarında benzini üzerlerine döktüler, onları yaktılar. Onlardan geriye -yani o derece şiddetli ateşle yandıktan sonra- ne kadar kömürleşmiş bir vücut parçası kalırsa o kaldı. Ruslar onu işgal ettiklerinde aldılar. 1970'li yılların başına kadar Rusya'da bu kalan vücut kalıntıları Moskova'da gizli bir kasada tutuldu. Sonra dönemin Komünist Parti Genel Sekreteri, yani fiiliyatta Rusya'nın diktatörü Leonid Brejnev'in emriyle; "Biz bunları yok edelim, yarın öbür gün ne olur ne olmaz bir şekilde Batılıların ve neo-Nazilerin eline geçer, kutsal eşya muamelesi görür" mülahazasıyla tekrardan Doğu Almanya'ya götürüldü, yakıldı. O kalanlar bir daha yakıldı, kül haline getirildi. Doğu Almanya'daki büyük nehirlerden birine o küller serpildi.

Bütün bunlardan geri kaldığı iddia edilen -tarihçiler arasında bir tartışma konusudur- şu benim elimin şöyle yarısı büyüklüğünde bir kafatası parçası var, bir de mermi deliği var onda; işte o sağ şakağına sıkmıştı ya, odur diyor. Bazı tarihçiler diyorlar ki "Hayır bu apokrif, uydurma" falan, tartışma konusu. Eğer gerçekten doğru olduğunu varsayarsak 1970'lerden bugüne elimizde Hitler'den kalıntı diyebileceğimiz bir tek o var. Mezar söz konusu değil çünkü dediğim gibi küller Doğu Almanya'da bir nehre döküldükten sonra neyin mezarı yani? Ama bak adam ciddi ciddi onu söylüyor. Şimdi buradan şuraya geliyoruz: Bu ulusalcı dediğimiz tiplerde yalancılık diz boyu olduğu gibi, utanmazlık diz boyu olduğu gibi yani iftira da aynı zamanda... Halil İbrahim Çelik rüyasında görmemiştir böyle bir şeyi. Ayrıca şu açıdan da cerh ederiz: Allah Resulü'ne Aleyhissalatu Vesselam'a aşık olan bir insan Hitler'e muhabbet duyabilir mi? Yani ortalama bir Milli Görüş mensubu demek, Resulullah sevgisiyle dopdolu bir Müslüman demektir. Bu kimliğe, bu kişiliğe sahip olan bir insanın aynı zamanda Hitler hayranı olabilmesi nereden tutarsanız tutun imkansızdır. Çünkü meleğe ve şeytana aynı anda hayran olmak gibi bir çelişkidir.

Evet bu gecelik arkadaşlar, son noktayı meşhur yazar John Steinbeck'in Rusya Günlüğü kitabının 47. sayfasından bir alıntıyla koyuyorum. Çünkü bu alıntı aynen bu gece konuştuğumuz konulara da uyarlanabilir. O komünist dönemdeki Rusya'ya bakarak bu paylaşacağım alıntıyı yazmış. Birebir CHP tek parti faşizmi dönemine ve o dönemden bugüne halihazırda devam etmekte olan bütün bir resmi ideoloji ve resmi tarihçi kanonuna bunu aynen uyarlayabiliriz. Demiş ki: "Bu bizim anlamakta zorlanacağımız bir tarih anlayışı. Olduğu şekliyle değil, olmasını arzu ettiğimiz şekliyle yazılan bir tarih." Aynen öyle arkadaşlar.

Allah izin verirse önümüzdeki hafta Cumartesi gecesi "Bölüm 2" deyip kaldığımız yerden devam ediyoruz. O vakte kadar ebeden ve daima sizleri, kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler, hayırlı uykular diliyorum.