1930: AĞRI İSYANI

 Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulü'ne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı geceler. Bu akşam 1930 Ağrı İsyanı diyoruz; meselenin genel görünüşü.

CHP tek parti faşizmi boyunca arkadaşlar üç tane büyük isyan bahaneli Kürt kırımı yaşanmıştır. Bunlardan tarih sırasıyla birincisi, Şubat 1925 Şeyh Said isyanını bahane eden Kürt katliamıdır. İkincisi, bu geceki konumuzu oluşturan inşallah, beş sene sonra 1930'da Ağrı isyanını bahane eden Kürt katliamıdır. Üçüncüsü de ki en çok bilinen, 1937-1938 Dersim olaylarını bahane edinen Kürt katliamlarıdır.

Eğer dikkat ettiyseniz iki vurgu yaptım arkadaşlar bu üç büyük olay üzerinden. Yani her üç olayda da bir silahlı isyan durumu dolayısıyla o topraklarda egemen olan devletin fiilen el koyması gereken çok ciddi bir asayiş sorunu söz konusu mu? Evet, böyle bir boyut var. Ama "bahane edinen" diye vurguluyorum. Bunlar o zamanki CHP faşist terör rejimi açısından birer bahane oldular. Kürtlerin ve Kürtlüğün üzerine gidilmesi; onlar ezilirken, yok edilirken aynı zamanda Kürt olmasa bile, Türkiye'nin başka bölgelerinde yaşıyor olsa bile bütün potansiyel toplumsal muhalefetin terörize edilerek sindirilmesi. Dolayısıyla bunlar haklı görülebilecek makul ve meşru sınırlar içerisinde kalmış olan bastırma operasyonları değildi. Bahane olarak ele geçtikten sonra gerçekleştirilen katliamlardı.

Şeyh Said'den ve Dersim'den bugüne kadar zannediyorum pek çok programda ya doğrudan ana program konusu olacak şekilde ya yan konu olarak söz ettik. Bunların içinde en az 1930 Ağrı isyanını söz konusu etmişizdir. Geçerken şunu da söyleyelim: CHP tek parti faşizmi 27 sene boyunca yaşanmış olan Kürt isyanları ve dolayısıyla bahane edilerek yapılan katliamlar bu üçünden ibaret değildir. Genelkurmayca yayınlanmış, sonra apar topar piyasadan toplatılmış olan meşhur birtakım kitaplara bile baktığınız vakit irili ufaklı bu nitelikteki olayların sayısının 16-17 civarında olduğunu görürsünüz. Ama bunlardan üç tanesi özellikle katledilen insan sayısı itibarıyla başı çeken olaydır.

Şimdi konuya girerken şunu merak etmemiz gerekir arkadaşlar: Devletin Kürt düşmanlığı tarihten beri intikal etmiş olan bir olgu mu? Hayır. Osmanlı döneminde böyle bir şeyin olabilmesi teorik olarak da mümkün değil. Çünkü Osmanlı zihin dünyası ve devlet aklı şeriat esasına dayalı olduğu için bu Kürttür, bu Türktür falan gibi bir kategorizasyonu zaten bilmiyor. Onun için din esası var. Müslüman olanların hepsi İslam milleti adı altında tek bir millet. Bunların da kendi içinde alçak olanı, üstün olanı diye bir şey yok. Bugün hala toplumsal olarak çok yakından bildiğimiz Kürt düşmanlığı ve ona dayalı Kürt katliamları arkadaşlar CHP tek parti faşist yönetiminin icadı ve ne yazık ki bu ülkeye hediyesidir. Yani çok yeni bir olgu bu. Onun sahip olduğu zihinsel kodlardan ve devlet aklından kaynaklanıyor. Çünkü Osmanlı'da olduğu gibi artık dini, İslami nitelikli bir bakış ve anlayış yok. Onun yerine faşizan diyebileceğimiz ölçülerde ırkçılığa kayan -özellikle o tek parti döneminden bahsediyorum- etnik ayrım var ve bu ayrımlar içerisinde üst insanlar var, birinci sınıf insanlar var; alt insanlar, ikinci sınıf hatta üçüncü sınıf insanlar var.

Bunun tarihten gelmediğinin, bu anlamda bu topraklarda yaşayan ortalama bir Türk'ün Kürtlere karşı Kürt olduklarından ötürü ya da ortalama bir Kürt'ün Türklere karşı Türk olduklarından ötürü düşmanlığı bir tarafa bırakın da en küçük ölçülerde bile bir ters bakış, bir soğukluk, bir husumet duymadığına dair girerken örnek vereyim. Ayşe Hür'ün Milli Mücadelenin Öteki Tarihi kitabı, sayfa 220, 2011'den naklediyorum özet olarak: Sene 1920, yani İstiklal Harbi'nin başlarındayız. Kürt liderler Türkler ve Osmanlılarla beraber olduklarını beyan ediyorlar. Hatta buna dair Atatürk'ün Nutuk'unda bile çok sayıda belge bulabilirsiniz. Yani şimdi Kürtlerin bir kategorik Türk düşmanlığı olmadığının zaten olgusal olarak en geniş delili, İstiklal Harbi içerisinde Kürt etnisitesinin işgalci düşmana karşı Müslüman Türk kardeşleriyle beraber omuz omuza vermiş olmalarıdır. Aynen buna dair Atatürk'ün Nutuk'unda bile dünya kadar belge vardır. Çeşitli Kürt aşiret şeyhlerinden İstiklal Harbi süreci içerisinde Kemal Paşa'ya gönderilmiş olan destek mesajlarıdır bunlar. Artı yani fırsat bu fırsattır zaten; Türk devleti fevkalade zayıflamış artık yani ölme durumunda... İşte Mondros'tan çıkmış, Sevr'e götürülüyor, işgal altında; koca bir Yunan ordusu çıkmış. "Biz de bunu bahane edelim ayaklanalım, onlardan kopalım burada kendi devletimizi kuralım" falan... Ortalama bir Kürt'ün zihniyetinde arkadaşlar böyle bir şeyin gölgesi bile yok. Olmuş olsaydı İstiklal Harbi'nin Doğu Anadolu coğrafyasına ait gelişimi çok farklı olurdu. İstiklal Harbi'nin bütünlüğü, süreci ve sonucu çok farklı olurdu. Çünkü o günkü o zafiyet yapısı içerisinde gerçekleşebilecek olan büyük ölçekli, güçlü bir Kürt isyanı yani tarihi yaşanmış olandan çok farklı yerlere götürebilirdi. Şöyle diyeyim: Bugün bildiğimiz Türkiye Cumhuriyeti haritası, coğrafi sınırları bugün bildiğimiz gibi olmayabilirdi ama öyle olmadı.

Bunun karşılığında CHP tek parti faşist yönetimi tam da kendisine yakışır bir şekilde çok güzel teşekkür etmeye başladı. Bunun başlangıcı Şeyh Said isyanı bahane edilerek yapıldı. Hemen bunun arkasından yani 1925-26 yıllarında bu iş teorize de edildi. CHP devleti -devleti demeyeyim, iyi bir kavramdır- devlet faşist rejimi meseleyi kağıda döktü, teorize etti, planlı hale getirdi; adına Şark Islahat Planı dendi.

Sonra arkadaşlar hızla 1930 Ağrı isyanına geldiğimizde evet, isyan gerçek bir silahlı kalkışma. Onu söze girerken de söyledim. Böyle bir durumda dünyanın her devletinin olayla sınırlı kalmak kaydıyla -yani onu bir başka kötülüğün kendisinden kaynaklanacak çok daha büyük ölçekli bir kötülüğün, bir zulmün, bir katliamın bahanesi yapmamak kaydıyla tabii ki- üzerine gitme, silah kullanma, bastırma hakkı vardır. Ama Ağrı'da yaşanan olay arkadaşlar o sınırlarda kalmadı; daha önceki Şeyh Said ve sonraki yılların Dersim operasyonlarında olacağı gibi.

Şimdi bu isyanın ben böyle çok somut ansiklopedik ayrıntılarına girmek istemiyorum. Çünkü bizim bakışımız ve konumuz itibarıyla onların çok fazla bir önemi, değeri yok. Söyledik zaten; evet böyle bir silahlı kalkışma yaşanmış, bastırılması da makul. Burada resmi tarih ve resmi ideolojinin gizlenen suçlarını açığa çıkartmak adına üzerinde durulması, odaklanılması gereken iki boyut var. Bir: İngiliz parmağı iddiası. Yani şimdi örneğini okuyacağım size inşallah; o günden bugüne resmi tarih ve emrinde bulunduğu resmi ideoloji diyor ki "İşte 1930 Ağrı isyanını İngilizler tahrik etti çünkü Türkiye'nin düşmanıydılar, zayıflatmak için, bölmek için falan." Bu arkadaşlar hangi açıdan ele alırsanız alın -dediğimizde tarih metodolojisine göre iki tane esas açı vardır- bir spekülatif diyebileceğimiz, yani hukuk terminolojisindeki ifadesiyle hayatın doğal akışına uyuyor mu bu? Yani 1930 senesi itibarıyla İngiltere'nin Türkiye, Orta Doğu ve küresel stratejileri Ağrı'da yaşanan isyanı desteklemelerini gerektirir nitelikte mi? Geniş ölçekten bakmak, akıl yürüterek bakmak. Buna ben spekülatif bakış diyorum. İkincisi olgusal bakış; yani bu iddiayı destekler nitelikte iddia sahiplerinin elinde maddi olgusal deliller var mı? Çünkü olmadığı takdirde, hele hele spekülatif bakış tarafından da desteklenmiyor ise bu en azından kafadan atmadır veyahut da hezeyandır.

Evet, şimdi birincisi üzerinde durayım. 1930 senesinin İngiliz devletinin çıkarları arkadaşlar Ağrı isyanını, Türkiye topraklarında bu toprakları bölmeye matuf bir Kürt devleti kurulmasını kesinlikle desteklemez. Tam aksini destekler. Çünkü daha önce de çok mevzu ettik; o sırada İngilizlerin Türkiye'ye, özellikle Doğu Anadolu'ya, Sovyet sınırına, Kafkaslara bakışı "Kafkas Seddi" diye kavramsallaştırdığımız -yani tarihten gelen bir kavramdır bu- bir stratejiye dayalı. O da şu: 1. Orta Doğu bölgesinde İngiltere'nin hayati çıkarları var, özellikle petrol ve Süveyş Kanalı. 2. Sadece Orta Doğu bölgesi için değil, 1930 dünyasında küresel ölçekte İngiltere'nin en büyük düşmanı komünist Sovyet Rusya. Komünist Sovyet Rusya'nın hayati çıkarları olduğu Orta Doğu bölgesine sarkmaması lazım. Sarkmayı düşündüğü, işgal etmeyi düşündüğü takdirde haritaya baktığınız vakit görürsünüz; karadan bu işin gerçekleştirilebileceği tek yol bizim Doğu Anadolu sınırı, Kafkaslar ve İran. Dolayısıyla İngiltere'nin çıkarları Doğu Anadolu sınırı bölgesinde küçük, dolayısıyla her çeşit etkiye açık, zayıf bir devlet yerine -bunun Türk olması, Kürt olması işte Persli olması önemli değil- İngiltere açısından Sovyetleri Kafkas sınırında tutmaya gücü yetmeyecek küçük ve zayıf, her çeşit etkiye açık bir devlet yerine Batı ve İngiltere yanlısı olmak kaydıyla olabildiğince monoblok tek güçlü bir devletin varlığını gerektiriyor ki Kafkaslarda muhtemel bir Sovyet sarkmasına karşı etkin bir set oluşturabilsin.

Dolayısıyla İngiltere'nin çıkarları Türkiye'nin desteklenmesinden yana. Böyle baktığımız vakit sürece ait olgular bunu destekliyor mu? Evet. Bir sene önce, Ekim 1929'da ünlü İstanbul donanma ziyareti ile İngiltere Türkiye'ye "Ben artık bu yeni rejimle senin varlığını kabul ettim, benimsedim. Bundan sonra seninle daha yakın olmanın sürecini başlatıyorum" demiş oldu. O vakte kadar geciktirmiş olması rejimin kalıcılığından şüpheli olduğundan ötürüydü. Ama yani olayımız itibarıyla yaklaşık bir seneden beridir İngiltere zaten Türkiye ile giderek harareti artacak bir şekilde 1939'lara, 40'lara doğru ittifak oluşturacak şekilde bir yakınlaşma güdüyor. Dolayısıyla bu konjonktür içerisinde arkadaşlar İngiltere'nin Türkiye'yi bölmeye, yıkmaya, zayıflatmaya matuf herhangi bir hareketi ve bu bağlamda bir Kürt isyanını desteklemesinin makul, spekülatif açıdan hiçbir gerekçesi yok. Aksinin gerekçeleri var.

Özet olarak aktardım ama şimdi dün akşam da üzerinde durduğumuz gibi resmi tarihin işi gücü yalan ya arkadaşlar; hem de böyle delilsiz, desteksiz... Yani ne olgusal delil ne spekülatif delil falan aramadan, bunların hiçbirini ortaya koymadan yalan üstüne yalan atmak. Bu sayede emrinde olduğu, hizmetçiliğini yapmakta olduğu resmi ideolojiyi ayakta tutmaya gayret etmek. İşte böyle olduğundan ötürü. Şimdi resmi ideolojinin ve tarihin klasik yapıtlarından Şerafettin Turan'ın Türk Devrim Tarihi isimli dizisinin 3. cildinin 1. kitabının 1. bölümünden okuyorum; resmi tarih söylemine örnek olarak. Sayfa 290'dan diyor ki: "Ağrı'da başlayan Erciş ve Zeylan bölgelerine de yayılan Kürt hareketinin kaynağı ortaya çıkmış bulunuyor. Bu hareket basit bir eşkıyalık olayı olmaktan öte bir anlam taşımaktadır. Aslında basit bir eşkıyalık hareketiydi ve Şeyh Said ayaklanmasından daha önemlidir. Çünkü dış kaynakları olduğu açıktır. İran sınırları bize karşı bir cephe halindedir. Hobyan cemiyeti diyor yanlış yazmış, Hoybun Cemiyeti... Bir Kürt-Ermeni ittifakıdır. Bu fesat tohumları atmaktan çekinmemektedir. İngiliz casusu Lawrence, buraya dikkat, bildiğiniz meşhur casus Lawrence, Hacı Mehmet adı altında Bağdat'ta bulunuyor." Yani bu o güne ait bir resmi raporu alıntılamış; baştan aşağı saçmalık. Bildiğiniz Lawrence'ın da gizli isimle Bağdat'ta oturarak İngiliz hakimiyetinde işte bu 1930 Ağrı isyanını planladığı, örgütlediği ve yönettiği ima ediliyor. "Eşkıyaya dışarıdan yardım edildiğini belli eden en önemli neden de aşiretlerin mitralöz, makineli tüfek gibi son model silahlarla hazırlanmış olmalarıdır. Parayı veren onları her zaman için alır. Bütün düşmanca maksatların asıl gayesi ortaya çıkmış bulunuyor. Bu hareketi hazırlayanlar İran sınırındaki Kürt aşiretlerini de içlerine alarak bir Nasturi Kürt krallığı kurmak amacındadır. Söylentiler doğru ise diyor resmi rapor, İngiltere bu hareketi arkadan destekliyormuş." O günün sıcaklığında yazılan resmi ifadede bile açık ve net "İngiltere bu işin içindedir, İngiltere bu işin örgütleyicisidir, yöneticisidir" diyemiyor. Bu son okuduğum cümle kritik, bir daha okuyayım: "Söylentiler doğru ise İngiltere bu hareketi arkadan destekliyormuş." Resmi rapor bitti.

Şimdi Şerafettin Turan denilen akıldanenin kendi eklemesini okuyorum: "Gerçekten de İngiliz belgeleri o sırada Kürtlere yardım edildiğini göstermektedir." Şimdi bu gördüğünüz gibi benim tezimle çatışan 180 derece çok ciddi bir iddia. E bu çapta bir iddianın kaynağı ve delili olması gerekir. Bakıyorsunuz kitaba arkadaşlar, sayfa şu; ne metnin kendisinde ne dipnotta hiçbir şekilde İngiltere'nin bu hareketin planlayıcısı, destekleyicisi olduğu bilgisinin kaynağını oluşturan herhangi bir referans yok. Yani bu durumda tarih metodolojisi açısından iki yorum yapılır. Bir: Kitabın yazarı bizzat o sırada işin içindeydi, birincil kaynak kendisi. Dolayısıyla herhangi bir yere referans yapma ihtiyacı duymadı, kendisi kaynak olarak konuşuyor. Şerafettin Turan'ın doğum tarihini göz önünde bulundurduğumuz vakit arkadaşlar, 1930 senesinde Şerafettin Turan dünyaya gelmiş olmayı bir tarafa bırakalım da acaba babasında mıydı? O bile meçhul. Muhtemelen henüz daha bir enerji paketçiği halinde annesinin babasının bir süre sonra yiyeceği portakaldı, buğday tanesiydi; fotosentez, güneş ışığı falandı. Dolayısıyla bu kaynağı geçtik, bu ihtimalin üzerini çizdik. Bizzat kendisi olayın ve bilginin kaynağı olmadığına göre o zaman kaynak göstermek zorunda. Ama işte arkadaşlar bak bu resmi tarihçinin kafa yapısına dair güzel bir örnek. Diyor ki: "Benim ortaya koymuş olduğum bilginin ve iddianın ayrıca delile, desteğe, kaynağa ihtiyacı yok. Çünkü ben diyor Kemalistim." Tarihçilik mesleği söz konusu olduğunda arkadaşlar tımarhane duvarlarının içinde olanlar dışarıda olanların yanında solda sıfır denecek kadar bir azınlıktır. İşte bir daha okuyayım da kapak olsun: "Gerçekten de İngiliz belgeleri o sırada Kürtlere yardım edildiğini göstermektedir. Tebriz'deki İngiliz Başkonsolosunun kendi Dışişleri Bakanı'na gönderdiği 11 Ağustos 1930 tarihli gizli raporda dikkat edin, şimdi bak burada belge veriyor güya, geleceğim ona, Albay Lawrence'ın Kürtlere yardım ettiği belirtilmişti. Tahran'daki İngiliz askeri ataşesi de 28 Haziran'da Ermeni Ruben'in kendilerine başvurup Kürtler için silah istediğini haber vermiştir." İkiye ayıralım: Ermeniler bize başvurdu, Kürtler için silah istedi. Sadece bu bilgiden ibaret. Olay burada kaldığı takdirde İngilizlerin isyana yardım ettiğine dair en küçük bir ima bile taşımaz. Çünkü ister mi? İster. Mühim olan karşı taraf ne cevap verdi ve verdiği cevap eğer müspet idiyse diplomatın bu fiiliyata, eylem sahasına döküldü mü? Kitap ona dair bir şey demiyor. İngiliz parmağı olduğuna dair delil olarak ortaya getirip getirip koyabildiği; Ermeniler işte Hoybun cemiyeti içerisindeki ittifak gereği isyan öncesinde ya da isyan günlerinde Tahran'daki İngiliz diplomatik misyonuna müracaat etmişler, "Bize silah yardımı yapın" demişler. Nokta. Peki İngilizler ne cevap vermiş? Fiiliyatta nasıl bir uygulamaya gidilmiş? Bu yok çünkü olayın devamı yok.

Ondan önceki kısma gelecek olursak ne diyor bu: "Albay Lawrence Kürtlere yardım ediyor. Tarih 11 Ağustos 1930." Şimdi bu arkadaşlar aklımızın bir kenarında kalsın. Çünkü Ağustos 1930 tarihi itibarıyla meşhur İngiliz casusu Lawrence'ın dünyanın neresinde ve hangi işle meşgul olmakta olduğuna dair ben az sonra size bir başka devletin resmi arşivinden belge okuyacağım. Öyle bununki gibi uydur kaydır da değil.

Devam ediyoruz. Şimdi İngiliz parmağı var mıydı yok muydu? Murat Küçükoğlu, Türk Siyasi Tarihinde Erzurum 1923-1950 isimli kitap ki bu kitap arkadaşlar Atatürk Araştırma Merkezi yayınıdır. Yani kitabı yayınlayandan besbelli olduğu üzere fevkalade ulusalcıdır; anıyla şanıyla Atatürk Araştırma Merkezi. Devletin resmi yayını, doktora tezi. Böyle bir kitapta bile deniliyor ki -özgün kaynak İngiliz belgeleriyle Türkiye'de Kürt sorunu sayfa 258, benim alıntıladığım sayfa numarası 527- "İngiliz büyükelçiliğine göre Selahaddin ve arkadaşlarına nispeten az ceza verilmesinin nedeni -isyanda yakalanmış bir kısım isyancılar- bu kişilerin eylemlerinde vatana ihanet suçunun ve bu işte İngiliz parmağı bulunduğunun ispat edilememesidir." Yani CHP tek parti faşizminin mahkemeleri bile isyan sonrası yargılamalarda bu işin içerisinde herhangi bir İngiliz parmağı tespit edilmemiştir resmi karar haline dönüştürmüşler.

Evet, şimdi dedik ki bir başka devletin diplomatik arşivine baktığımız vakit Lawrence hikayesinde tam aksi var. Alman Dışişleri Arşivi. Ulusalcı cahillerden hiçbirisi "Hitler Almanya'sı" demesin çünkü Hitler'in iktidara gelmesine daha 2,5 sene var; bu Weimar Cumhuriyeti Almanya'sı. Okuyorum arkadaşlar, alıntıladığım kaynak Serdar Dinçer, Alman Lawrence ile Müslüman, 2. cilt, sayfa 144, 147, 148. 16 Ağustos 1930 tarihli belge: "İngiltere'nin Türk hükümetini protesto ettiği, Lawrence'ın bölgede olduğu haberleri İngiltere tarafından tekzip edildi. Lawrence'ın bir yakınından öğrendiğime göre" diyor Berlin'e, Dışişleri Bakanlığı'na raporu yazan, "Lawrence, Hindistan ve benzeri görevlerin ardından şu an hızlı su motorları ile uğraşıyormuş." Yani bizim resmi tarih yalancılarına göre Lawrence, Hacı Mehmet diye kendisine takma bir isim takmış, o sırada Bağdat'ta 1930 Ağrı isyanını yönetiyor ama ciddi devletlerin resmi diplomatik raporlarına göre o sırada Lawrence bazı İngiliz üst düzey yöneticilerle beraber yazın tadını çıkartıyor; su sporları yaparak İngiltere'de. Devam edeyim: "İngiltere Yakın Doğu'da huzur istiyormuş, zaten yeterince zorlukları varmış. Irak'taki Kürtler de İngilizler tarafından havadan bombardımanla tehdit edilmişler." Bu da ilave bonusu. Irak, Kuzey Irak'taki Kürtler yani bugünkü işte Barzani-Talabani tayfası; İngilizler diyor ki: "Bu Türkiye'de Ağrı'da yaşanan isyana Kürtlük damarıyla siz de katılmaya, yardımcı olmaya kalkışırsanız hava kuvvetlerimizi üstünüze salarız." E şimdi bu durumda arkadaşlar 1930 Ağrı isyanında İngiltere kimin yanında olmuş oluyor?

Alman diplomatik arşivinden okumaya devam ediyoruz. 17 Eylül 1930, Almanya'nın Türkiye Büyükelçisi Rudolf Nadolny'den Berlin'deki Alman Dışişleri Bakanlığı'na: "Türk hükümeti Ağrı isyanının bastırıldığını ilan etti. Şimdi de Irak sınırında başlayan ayaklanmaların üzerine gidiyor. Oradaki temizlik operasyonu Irak hükümetince de destekleniyor." Irak hükümeti de doğrudan İngilizlerin kontrolünde. Sayfa 148. O günlerin üst düzey İranlı yöneticisi, Saray Bakanı Teymurtaş, Schulenburg'a 3 Ekim 1930 -yani İran'daki Alman büyükelçisine- şu bilgiyi vermiş, Schulenburg da bunu Berlin'e telliyor: "Teymurtaş, Kürt bölgesinin Kürtlere belli bir özerklik verilen Sovyet topraklarına sınırı bulunduğunu ve bu nedenle Sovyetlerin de Kürt politikası yaptığını söyledi." Ha bak bu oturur; söze girerken yaptığım çözümlemede olduğu gibi. Çünkü Sovyetler yani burada benim sınır komşularım, muhataplarım olabildiğince zayıf, bir fırsat harp durumunda hızla işgal edilip geçilebilecek devletler olsun peşinde olduğu için İngiltere'nin tam tersine İran'da olsun, Türkiye'de olsun o ülkelerin bölünmesini ve zayıflamasını temine matuf bu tür isyanları destekleyebilirler. Bununla beraber 1930 Ağrı isyanında Sovyet parmağı olduğuna dair olgusal bir bilgiye, delile sahip değiliz, onu da belirteyim. Dolayısıyla "İngiltere desteklemedi ama Sovyetler destekledi" diyebilmek için bir, verdiğim örnekte olduğu gibi "Yani desteklemek o günkü Sovyet stratejik çıkarlarına hizmet eder mi?" sorusunu sormak lazım; bana göre eder. Ama bir şeyin muhtemel olması demek, vaki olması demek değildir. O zaman vaki oldu mu olmadı mı kısmı soruşturulur. Peki böyle bir destek verdiğine dair elimizde maddi, somut, olgusal delil var mı? Hayır yok. O zaman Sovyetler de destekledi diyemiyoruz; bu saf ve saçma spekülasyon olur.

İran Saray Bakanı Teymurtaş'ın Alman büyükelçisine verdiği bilgiye devam ediyoruz: "Teymurtaş, Kürt bölgesinin Kürtlere belli bir özerklik verilen Sovyet topraklarına sınırı bulunduğunu ve bu nedenle Sovyetlerin de Kürt politikası yaptığını söyledi. Ancak bağımsız bir Kürdistan Sovyetlerin de işine gelmezmiş." Yani bu Teymurtaş'ın yorumu, ben aynı görüşte değilim.Schulenburg büyükelçi... Bağımsız Kürdistan, Türkiye ve İran'ın zayıflaması ve Sovyetlerin etkisinin artması anlamına gelir. Bu İngiltere'nin de işine gelmezdi. Herhalde bağımsız bir Kürdistan oluşamayacağını düşünüyorlar; İngiltere'nin işine gelmediği için ve bu bölgede o gün dünya adına güçlü devlet İngiltere olduğu için.

Şimdi arkadaşlar, bu birinci kısmıydı. Yani Ağrı isyanı dendiği vakit resmi tarihin o günden bugüne yüksek sesle dile getirmekte olduğu "İşte İngiltere zaten Türkiye'nin düşmanıydı, bunun arkasında da o vardı" iddiası... Hayır, yoktu. Şeyh Said isyanının arkasında olmadığı gibi, Dersim isyanının arkasında olmadığı gibi. Şunu da söyleyeyim geçerken: İngiltere bu üç isyandan birinin gerçekten bütün gücüyle arkasında olmuş olsaydı, o isyan zaten başarılı olurdu. Çünkü o zaman şu demek olacaktı: İster Şeyh Said isyanında, ister Ağrı isyanında, ister Dersim isyanında; dönemin CHP tek parti yönetimi o bölgedeki isyancı Kürtlerle mücadele ediyor olmayacaktı, İngiltere ile mücadele ediyor olacaktı. Yani silahsa silah, paraysa para... Bütün ağırlığıyla bastırdığında bir sineğin ezilmesi mesabesinde dönemin faşist CHP yönetimini ezer geçerdi.

Eğer ulusalcılarımız derlerse ki "Hayır ezemezdi, Türkiye kendisini ezdirmezdi, o kadar zayıf değildi, İngiltere o kadar güçlü değildi", o zaman ben onlara şu soruyu sorarım: Öyleyse Musul'u niçin almadınız? Yani Musul'u almamanın bahanesi olarak "İngiltere ile harbe girmek zorunda kalırdık, bizi yenerdi" diyorsunuz ama şimdi bu bahsettiğimiz olaylara geldiğimiz vakit aynen deve kuşu gibi bir anda 180 derece dönüyorsunuz; diyorsunuz ki "Hayır İngiltere Türkiye'yi yenemezdi." Allah sizi bildiği gibi yansın demeyeceğim; ulusalcı tayfası zaten yapmış, bu hale sokmuş sizi. Zihniyet olarak eciş bücüş böyle uzaylı tipinde insanlar haline gelmişsiniz. Yazık size.

İkinci önemli nokta arkadaşlar, Kürtlüğe yoğun hakaret sürecinin başlamasıdır. Bunun literatürdeki en meşhur örneği, dönemin bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un yapmış olduğu açıklamadır ki Ayşe Hür, Öteki Tarih, 3. cilt, sayfa 40'tan bu açıklamanın orijinal metnini okuyayım, sonra devam edelim. Çünkü bu çok su kaldıracak bir hamur. Ağustosun sonunda Zilan Deresi cesetlerle dolunca Cumhuriyet Gazetesi "15.000 ceset sadece Zilan Deresi'nde var" diyor. İsmet Paşa noktayı koydu. Başbakan: "Bu ülkede sadece Türk milleti etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur."

Şimdi burada da ben bir nokta koyarak parantez açayım. Şu örneğe baktığımız vakit ve şu andan itibaren paylaşacağım diğer bilgilere, örneklere baktığımız vakit; bunları bilmelerine rağmen günümüzde bir Kürt olarak CHP'ye oy verenler, CHP'yi destekleyenler zannediyorum bizim gibi insanlarla namus, şeref, haysiyet ve benzeri kavramlar söz konusu olduğu vakit aynı tanıma, aynı anlayışa sahip değillerdir. Yani şimdi CHP o ki... "Yani evet bu adam çok hakaretvari konuşmuş, çok ağır konuşmuş ama bunun bir temsil yeteneği, gücü yok; bu sarı çizmeli Mehmet Ağa kim ki? Dolayısıyla onun söylediği bütün bir CHP camiasını ve kurumunu niçin bağlasın ki?" şeklinde bir kaçamağa imkan tanımıyor. Bak, şu alıntıyı yaptığım adam yani CHP'nin tarihten bu tarafa iki numarası, dönemin başbakanı İsmet Paşa... Kürtlere hitap ederek, onları kastederek diyor ki: "Bu ülkede sadece Türk milleti etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin, yani siz Kürtlerin böyle bir hakkı yoktur." Bu bir.

İki: 18 Eylül... Yani 18 Eylül 1930, Ağrı isyanı henüz bastırılmış. Memleketi Ödemiş'te bir konuşma yapan Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt -temsil yeteneğine sahip midir? Herif CHP tek parti hükümetinde Adalet Bakanı- diyor ki: "Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır: Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman hatta dağlar..." Yani burada özellikle Kürtlere gönderme var. Çünkü bölgenin coğrafi yapısı nedeniyle Kürtlükle dağ birbiriyle özdeş kabul edilen kavramlar ya, o yüzden herhalde Kürtler de biliyordur. Sonraki yıllarda ta Kenan Evren zamanına varıncaya kadar Kürtlere hep "dağ Türkü" dendi. Bak adam ona gönderme yapıyor: "Dost ve düşman hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler." 17 Eylül'de tenkil harekatının, yani bastırma harekatının bittiği ilan edildi ancak bombardıman Kasım ayına kadar sürdü. İsviçre'den alınan 10 milyon frank harekata harcanmıştı.

Evet, şimdi devam ediyoruz arkadaşlar çünkü önemli nokta. Ayşe Hür, Öteki Tarih, 3. cilt, sayfa 247: Mahmut Esat Bozkurt'un yani Kürtlere söylediği bu laf ki işte köpeğin önüne koysanız yenmeyecek bir laf... Irkçılık ve faşistlik demeyeceğim çünkü özgün faşizmde İtalya'da rasizm diye tabir edilen biyolojik ırkçılığın çok belirli bir vurgusu yoktur. Nazilik! Adam öyle nazi ki bak 1927'den beri kademeli olarak devam eden Ağrı isyanının kanlı biçimde bastırıldığı dönemin Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt'un 19 Eylül 1930'da Akşam Gazetesi'nde boy gösteren şu ifadeleri: "Kürtler hayatlarında acımanın manasını öğrenmemişlerdir. Hunhar, kan dökücü, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar. Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi bir kurşunla öldürmezler; gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler. Kadınları da kendileri gibiymiş."

Evet. Şimdi o zaman ben bir kere daha tekrar ediyorum: Günümüz Kürtleri bütün bunları bilmelerine rağmen ve bir Kürt olarak günümüzde Cumhuriyet Halk Partisi'ni destekliyor, oyunu ona vermeye devam ediyorsa buna bakarak arkadaşlar bizim gibi normal insanların -yani Türk, Kürt her neyse normal insanların- buradan çıkarttığı bir tek sonuç olabilir: Demek ki günümüzün o türlü Kürtlerinin haysiyet, namus, şeref ve benzeri kavramlarla ilgili anlayışları bizden farklı. Yani bir sıkıntı görmüyorlar bu durumda. "Evet, CHP'nin en iri başları bir zamanlar bize, bizim dedelerimize böyle demiş olabilirler. Olsun sorun yok, biz gene CHP'li olmaya, ona oy vermeye devam ederiz" deniyor. E yani bu noktada tabii kimsenin söyleyecek bir lafı kalmaz; "Soyunuzu vermeye devam edin" deriz, biz develi mevveli bir atasözü bu arada ister istemez aklımıza gelir arkadaşlar yani.

Şekavet Hıyanet İsyan, sayfa 215. Peki CHP basının dili o sırada Kürtlere karşı nasılmış? Ona bakıyoruz. Dönemin CHP basınında Ağrı Dağı isyanı bahanesiyle Kürtler hakkında kullanılan nitelikler: Asiler, şakiler, eşkıya döküntüleri, eşkıya sürüleri, çapulcular, hayvan, mahlukat, insan şeklindeki mahlukat, vahşi, ayılar gibi hayvan hayatı yaşayanlar, Afrika vahşileri ve yamyamları... CHP basınında da Kürtlerle ilgili güzellemeler bunlar. Siz oyu vermeye devam edin. Tabii yani dediğim gibi; artık o sözün üstüne başka söz olmaz demek. Haysiyet, namus, ırz, şeref falan... Siz bu kavramlara farklı tanımlar getiriyorsunuz, bizden fersah fersah uzak. Allah'a çok şükür.

Mehmet Bayrak, Dersim Koçgiri, sayfa 278. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Kürt kültürünü yok etme temalı bir gizli genelge yayınlıyor. Peki bu uygulanıyor mu? Kolektif Çalışma, Türkiye'de Tek Partili Yıllar 1923-1950, sayfa 418. O sıralarda Başbakan İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı Kemal Paşa'ya sunduğu Kürt raporu, gizli rapor: "Kürtleri okutmayalım, okutacaklarımızı da Türklüğe asimile ederek okutalım." Mehmet Remzi Bucak, Bir Kürt Aydınından İsmet İnönü'ye Mektup, sayfa 646. İnönü doğu illerindeki liseleri kapattırdı; amacı Kürtleri cahil bırakmak. Tarih ve Toplum dergisi, Haziran 1996, 150. sayı, sayfa 61. 1930'ların ortalarında, hani isyandan 5 sene sonrası, Türkiye'de vilayet sayısı 62. 12 tanesinde CHP örgütü yok hiçbir şekilde; il örgütü de yok, ilçe örgütleri de dolayısıyla yok. Bu 12 il hangisiymiş diye bakıyorsunuz: Ağrı, Diyarbakır, Elazığ, Mardin, Muş, Siirt, Urfa, Van, Bingöl, Bitlis, Hakkari, Tunceli. Ortak özellik, maksat şu: Şikayetlerini ve taleplerini CHP örgütünü kullanmak vasıtasıyla Ankara'ya, devlet merkezine iletemesinler. Adamlar 27 sene size resmen sömürge halkı muamelesi yaptı.

Yakın Tarihimizin Sessiz Tanıkları, sayfa 106. Kürtçe konuşmaya para cezası getirildi. CHP kontrolündeki belediye meclislerinin çıkarttığı kararlarla bu coğrafyada kelime başına 5 kuruş dendi. 1920'lerin sonu, 1930'lar boyunca arkadaşlar İstanbul, İzmir gibi yerlerde ağır işçi yevmiyesi 1 liradır yani 100 kuruş. Doğu Anadolu'ya hatta Orta Anadolu'ya gittiğinizde zaman zaman işçi yevmiyesinin 15 kuruşa kadar indiği vakidir. Ortalamayı alsak ki bu yüksekten tutma olacak; 50 kuruş desek... O sırada bu yasağın uygulandığı, Kürt nüfusun ağırlıklı yaşadığı vilayetlerde 50 kuruş bir gün sabahtan akşama kadar çalışacak bir ağır işçi karşılığında 50 kuruş yevmiye alacak; Kürtçe konuştuğu takdirde belediye meclis kararına göre 5 kuruş kelime başına ceza ödeyecek. 10 kelime Kürtçe konuştuğu takdirde günlük yevmiyesi gitti. Zulmün daha bundan daha büyüğünü tahayyül edebiliyor musunuz? Adamı anasının kucağında, beşiğinde öğrendiği kendi ana dilinden ötürü bu faşizan zulüm yapılıyor. Şimdi ben de ister istemez kızıyorum, haklı olarak gayza geliyorum. Günümüzün Kürtlerinden bir kısım olsun; "Biz gene de CHP'liyiz, CHP'ye oy veririz" diyorsanız, bizim gibi insanların arkadaşlar söyleyecek sözü kalmıyor. Verin. Vermişsiniz zaten zamanında da yani oy.

Mehmet Bayrak, Şark Islahat Planı, sayfa 162. CHP tek parti faşizmi basının bir nolu kalemşoru, resmi yayın organı Ulus'un başyazarı Falih Rıfkı Atay: "Kürtler iyi şeyleri görür, isyan eder." Gazetesine yazıyor bunu. Nevzat Onaran, Türk Nüfus Mühendisliği, sayfa 330. Dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Çakmak: "Kürtlerin ezilmesi gerekir." Doğu ve Güneydoğu'da Cumhuriyet Hükümetlerinin Temsiliyet Mekanizması: 1. Umumi Müfettişlik 1927-1952, yazar Ferit Yücebaş, sayfa 176. Umumi müfettiş yani bölge valisi, süper vali Abidin Özmen: "Her sene 3.000 kişi batıya sürülmeli." Uğur Ümit Üngör, Modern Türkiye'nin İnşası, sayfa 242-257. Şükrü Kaya, İngiliz büyükelçisine gizli olarak Kürtlerin asimile edilmesi planını anlatıyor. Yani "Biz devlet olarak plan yaptık, on yıllar sürebilecek bir vadeye yayarak Türkiye sınırlarında Kürt diye bir varlık bırakmayacağız."

Erdoğan Aydın, Kürtler Türktür diskuru ama özellikle 1930 Ağrı isyanı bağlamında. Kitap yeni çıkmış bir kitap; bunu geçende de duyurdum. Yani dönemle ilgili ileri okuma düzeyine gelmişseniz arkadaşlar, tavsiye ederim. Erdoğan Aydın genel olarak biz Müslümanlar açısından çok makbul bir isim olmamakla beraber; Efendimiz (aleyhissalatu vesselam)'ın "Hikmet müminin yitiğidir, nerede bulursa alsın" düsturundan hareketle, burada kişi üzerinden değil ulusalcılar gibi eser üzerinden değerlendirme yaptığımızda, evet bu kitap son derece yetkin bir çalışma, tavsiye ederim ama giriş kitabı değil yani konuda giriş düzeyini aşmışsanız şayet.

Sayfa 588'den okuyalım. Yine Başbakan İsmet İnönü'ye ait ve Zilan katliamı... İşte bu Ağrı isyanı içerisinde yaşanan Zilan Deresi'nde 15.000 Kürt cesedinin yüzdüğünü o günlerin Cumhuriyet Gazetesi bizzat itiraf etmiştir. Toplam katledilen insan sayısını bilmiyoruz ama sadece bu veriden bile yola çıktığımızda Ağrı isyanı bahanesiyle -silahlı çatışmada değil soykırım niyetiyle- katledilen Kürt sayısının on binlerle ifade edilebileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü sadece Zilan Deresi'nde 15.000 ceset var idiyse, operasyonun bütününde demek ki on binlerce cinayet işlendi. Evet.

Yine Başbakan İsmet İnönü'ye ait ve Zilan katliamı sonrasında yapılmış bir diğer çarpıcı saptama da: "Bu ülkede sadece Türk ulusu, Türk milleti ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir." Bunu az önce okumuştum. "Başka hiçbir kimsenin böyle bir hakkı yoktur" denilerek kimliklerine hak istemeye kalkan ve kalkacak olanlara hiza gösterilir. Gerçi bu saptamanın hemen devamında Kürtlerden; "aslı astarı olmayan propagandalara kanmış, aldanmış, neticede yollarını şaşırmış Doğu Türkleri" (Milliyet Gazetesi, 31 Ağustos 1930) olarak söz edilecekti. Ama bu tırnak içinde "Doğu Türklerinin" Ağrı bölgesinde yaşayan bölümünün bal mumu kıvamına getirilmiş olduğunu da 1935 tarihli raporunda şöyle açıklayacaktı İnönü: "Bu havali bizim tedbirlerimize ve tasavvurlarımıza olgun ve bal mumu kadar uysal bir hale gelmiştir." Tabii on binlerce insanı katlettikten sonra "Bal mumu haline getirdik" diye İnönü iftihar eder. CHP tarihinin iki numaralı ismi. Evet. Günümüz bazı Kürtleri de bütün bunlara rağmen gidip o CHP'ye oy verebilirler. Söyleyeceğimizi söylemiştik. "Tedbirlerimizi tayin ve ne kadar yavaş da olsa muntazam olarak uygulamak yeterlidir."

Evet. Şimdi "Zilan Katliamı" diye Erdoğan Aydın dipnot düşmüş; hani 15.000 15.000 deyip duruyorum ya ona geliyorum. Zilan katliamı, dönemin devlet nezdindeki muteber gazetesi Cumhuriyet'in 16 Temmuz 1930 tarihli nüshasında şöyle aktarılacaktır: "Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz aralıksız uçuşlara devam ederek şakiler üzerinde çok yakından ve şiddetle bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Süvarinin yetişemediği yerlerde Türk'ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Ağrı eteklerinde eşkıyaya iltica eden köyler tamamen yakılarak ahalisi Erciş'e sevk ve orada iskan olunmuştur. Zilan harekatında imha edilen eşkıya miktarı 15.000'den fazladır." Cumhuriyet'in haberi. "Yalnız bir müfrezenin önünde düşüp ölenler 1.000 kişi tahmin ediliyor. Zilan Deresi lebalep cesetler ile dolmuştur." Erdoğan Aydın'ın notu: "Eşkıya tabir edilenlerin Ağrı'nın tenkilinden kaçmaya çalışan her yaş ve cinsiyetten köylüleri olduğunu söylemeye gerek var mı?" Günümüzün CHP'li Kürtlerini söz konusu ediyorsanız, evet gerek var. Bir faydası olur mu? Ben şahsen çok şüpheliyim. Çünkü şu söylediklerimiz ya da bunların benzerleri, bu bahsini ettiğimiz insanlar tarafından zaten yıllardan beri biline gelen gerçekler. Yani bu şu demek arkadaşlar; kendi üstünüzden düşünün: Sizin annenize, babanıza, dedenize, ninenize belli bir sosyal grup şurada örneğini verdiğimiz zulümleri yapmış; siz onların günümüzde aşığı, devamlı destekçisi pozisyonundasınız. Evet... Yani işte haysiyet, şeref, namus meselesi.

Erken Cumhuriyet Döneminde Türkiye, Kolektif Çalışma, sayfa 141. Şeyh Said isyanı sonrası Türk Ocağı şubeleri bölgedeki 135'ten 217'ye çıkartıldı. Hani bir yığın devlet belgesinde ve üst düzey yöneticinin söyleminde "Kürtleri asimile edeceğiz, onlara Kürtlüklerini unutturacağız, Türklük içinde eriteceğiz" deniliyor ya; somut delil, olgusal boyut. Ercan Çağlayan, Kemalist Ulus Devletin İnşası, sayfa 140. Mardin Halkevi karar aldı; evlerde de Türkçe konuşulmasını takip için komite kurdu. Yuh diyorum bir kere daha! Kamusal alanda, sokakta değil... Orada Kürtçe konuşana zaten söyledim; 5 kuruş kelime başına ceza getirilmiş. Mardin'e özel olarak Halkevi kararıyla -CHP yan örgütü- evin içinde anne, baba, çocuklar arasında bile yani kamusal değil özel alanda bile Türkçe konuşulması dayatılıyor. Asimilasyon var mı yok mu? Ben yani toplu soykırım uygulaması başlayıncaya kadar, ondan önceki yıllarda Nazilerin Almanya'daki Alman Yahudilerine dair bunun benzeri ve dengi yaptıklarını hiçbir yerde okumadım. Yani "Alman Yahudileri dışarıda İbranice konuşmayacaklar kendi aralarında, illa Almanca konuşacaklar; ama takip edeceğiz sistematik bir şekilde çünkü kurumsal karar... Yahudiler evlerinde karı koca kendi arasında çocuklarıyla konuşurken bile Almanca konuşacak, bunu takip edeceğiz." Bu kadar yani.

Ercan Çağlayan, Diyarbakır: Nüfus, Siyaset, Eğitim, Sağlık ve İktisat 1923-1950, sayfa 119. 1949 Ağustosu gibi çok ileri bir tarih. Yani CHP tek parti iktidarından 7-8 ay ömrü kalmış. 1950 Mayıs'ında, 22 Mayıs'ta Demokrat Parti hükümeti kurulacak; bu 1949'un Ağustosu, 9 ay falan bir ömrü kalmış. Böyle bir tarihte bile CHP Diyarbakır'da Türkçülüğü esas tutan bir Doğu Enstitüsü planlıyor.

Nevzat Onaran, Türk Nüfus Mühendisliği, sayfa 196. Şimdi atladık, bugüne yaklaştık; sene 2009. Bakın ne olmuş: Arşiv temizliğine bir gelenek... "Geleneksel arşiv temizliği" bir geleneksel bir devlet faaliyetidir. Sadece geçmişte yapılmış olup "bugün durum öyle farklı" demek mümkün değildir. 2009 yılı sonunda yani AK Parti iktidar olduktan 6 sene sonra Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğüne gelen evrak tırnak içinde "yanlışlıkla" imhaya gönderilmiş. Murat Bardakçı Dersim'e ait evrakın imha edildiğini yazması üzerine Devlet Arşivleri Genel Müdürü Doçent Doktor Yusuf Sarınay evrak imhasının hikayesi ile ilgili bir açıklama yaptı; "yanlışlıkla" imha edilmişti... Hani yerseniz! Öğrendik ki Iğdır Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü'nün gönderdiği 15 koli evrak Ankara'ya arşiv merkezine geldiğinde "yanlışlıkla" imhaya gönderilmişti. Böylece 1930'lardaki askeriyenin Ağrı-Zilan harekatı ve devamında iskan politikaları ile ilgili devletin ne yaptığı hakkında bilgilenme imkanı ortadan kaldırıldı. Zaten Dahiliye Vekaleti, İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmayın evrakının tek bir tanesinin araştırmacılara açık olmadığı dikkate alınınca bir de bu tür evrak imhasıyla bilgilenme hakkı tamamen engellenmektedir.

Evet, şunu atlamışız arkadaşlar; eksik kalmasın onu da okuyayım. Önemli çünkü. Umut Özkırımlı, Spyros Sofos ortak çalışma; Tarihin Cenderesinde: Yunanistan ve Türkiye'de Milliyetçilik, sayfa 159: Dahası hükümet isyan mıntıkasında işlenen fiillerin suç sayılamayacağı hakkında kanun uyarınca bölgedeki saldırı olaylarını ve suçları affetti. Yasanın 1. maddesi şöyleydi: "Erciş, Zilan, Ağrı Dağı havalisinde vuku bulan isyanda buna müteakip 1. Umumi Müfettişlik mıntıkası ve Erzincan'ın Pülümür kazası dahilinde yapılan takip ve tedip hareketleri münasebetiyle 20 Haziran 1930'dan 1 Kanunu Evvel (Aralık) 1930 tarihine kadar askeri kuvvetler ve devlet memurları ve bunlar ile birlikte hareket eden bekçi, korucu, milis ve ahali tarafından isyanın ve bu isyanla alakadar vakaların tenkili emrinde gerek müstakilen ve gerekse müştereken işlenmiş fiiller ve harekat suç sayılamaz."

Arkadaşlar, şimdi az önce 2009 senesi gibi bir tarihte bile bu zulmün üzerini kapatabilmek için "yanlışlıkla" bahanesiyle zulmü ispatlayan resmi devlet evrakının 15 kolisi imha edildiğinden söz ettik ya; 22 Ocak Perşembe gecesi saat 22:00'de Allah izin verirse anlam olarak buna çok yakın bir konuyu gündeminize getirme niyetindeyim inşallah: "Yayınlanamayan Yakın Tarih Hatıratları." Dikkatinizi çekmek istiyorum; "yayınlanmayan" demiyorum, "yayınlanamayan"... Yakın tarihe yani bahsini ettiğimiz ağırlıklı olarak İstiklal Harbi'ni de içine alacak biçimde ve 1923-1950 dönemine ait önde gelen tarihi şahsiyetler tarafından yazılmış ama bugün bile hala -artık tabii onlar çoktan ölüp gitmiştir de- onların torunları, varisleri tarafından yayınlanmaya cesaret edilemeyen... Yani şunun garantisini veririm; bizim programlarımızın standart süresi bir saat biliyorsunuz, evet şimdi de olduğu gibi, o bir saati çok rahatlıkla dolduracak kadar çok sayıda... Bunlara dair kısa kısa bilgiler vereceğim. Bir saati rahatlıkla doldurduğumuzu göreceksiniz çünkü toplamda onlarca.

Niçin? Buyursunlar ulusalcılara nur topu gibi bir soru ve konu. Yani şimdi iddia şu ya: "1923-50 dönemi Türk tarihinin şeref vesilesi, asrı saadet; bu dönemde o zihniyetin bugünkü devamcılarının saklama ihtiyacı duyacağı, utanacağı, kötü olan, ahlak dışı olan, suç denilebilecek olan hiçbir şey yok" ya iddia o! Ama o döneme ait bir kısım tarihi şahsiyetin yazmış olduğu hatıratlar, olayın üzerinden kabaca 90-100 sene geçmiş olmasına rağmen torunları, belki torunlarının çocukları tarafından şu an hala evlerde bir yerlerde gizli kapaklı kilit altında tutuluyor. Hani yüz kızartacak, saklama ihtiyacı duyacağınız hiçbir şey yok idiyse bu durum ne? Ve bu böyle bir iki tane istisnai, marjinal diyebileceğiniz hatıratı kastetmiyoruz; Perşembe akşamı inşallah görürsünüz onlarca.

Arkadaşlar o vakte kadar ebeden ve daima sizleri, kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler, hayırlı uykular diliyorum.