RESMİ TARİHE SORUYORUZ-25: CHP/TEK PARTİ: MİLLETVEKİLLERİ KİMİN VEKİLİY Dİ? -2
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı geceler.
Geçen hafta Cumartesi gecesi resmi tarihe yeni bir soru sormuştuk. Demiştik ki milletvekilleri, CHP tek parti döneminin milletvekilleri kimin vekiliydi? Şimdi ortalama bir resmi ideoloji taraftarı bu soruyu çok aptalca görebilir. Der ki "Ya işte adı üstünde milletvekili olduğuna göre demek ki milletin vekiliydi." Değildi. Değildiğinin en kesin ve ispat değeri taşıyan göstergesi arkadaşlar, o milletvekillerinin seçilmiş olduğu seçimlere sadece bir tek partinin giriyor olmasıydı. Böyle olunca adına seçim denilen o işlemin seçim ismiyle isminden başka hiçbir alakası kalmıyordu. Dolayısıyla onlar da milletun vekili olmamış oluyordu.
Ama bu sorunun devamı yani bizim asıl sorumuz; şimdi anladık milletin vekili değillerdi ama öyleyse fakat bu adamlar kimin vekiliydiler? Ya da isterseniz şöyle de diyebilirsiniz: Kimin adamıydılar? Kimin hesabına o mecliste bulunuyorlardı? Bu sorunun bize göre cevabını oluşturacak biçimde resmi tarihe aynı zamanda teker teker detay bazında soru olarak yönelttiklerimizi geçtiğimiz hafta Atatürk dönemi ile ilgili olacak şekilde dile getirdik. Sonra İnönü döneminde kaldık. Şimdi bu hafta Allah izin verirse İnönü döneminden alıp arkadaşlar, sonunda da her iki dönemi birden içine alacak biçimde yani 23 senelik süreci, 1923'ten 46'ya kadar... Çünkü 46'da hani şeklen de olsa bir çok partili hayat artık başlamıştır. Bu 23 senelik sürecin bir de tamamına şöyle bir kuş bakışı nazar atfedip noktayı koyarız.
Evet dedik ki İnönü Meclisi; mesela Cemil Koçak'ın Demokratlar ve Halkçılar 1950-1954 kitabının 404. sayfasından naklediyorum. 1953 senesinde mecliste yaşanan -artık gerçek meclis o, çünkü birden fazla parti seçime giriyor- seçimde CHP dönemi seçimleri gibi maskaralık değil, ciddi ciddi seçimler yapılıyor. Gizli oy, açık sayım, hakim teminatı gibi. Dolayısıyla meclise gelenler, CHP milletvekilleri de dahil olmak üzere arkadaşlar doğru milletin vekili. Böyle olunca meclis çok daha meclise benzemiştir. Birçok müzakereler fevkalade heyecanlı yani neredeyse böyle tartışmanın da ötesinde kavga düzeyine yaklaşacak bir atmosferde, elektrikte geçiyor.
1953 senesinde bu nitelikteki çok heyecanlı meclis müzakerelerinden bir tanesinde dönemin başbakanı merhum Adnan Menderes konuşurken, 1946'da seçilmiş olan meclis ki 1946 seçimleri artık şeklen de olsa birden fazla parti seçime girdiğinden ötürü ama seçim usulü değişmediği için -yani oylar gene açık veriliyor, gizli sayılıyor, sayımdan hemen sonra oylar yakılıyor, hakim teminatı falan yok- yani önceki seçimlere göre bile çok daha korkunç bir seçimdir. O önceki seçimlere komedi gözüyle bakabiliriz; 46 seçimi bir trajedidir aslında. İşte bu seçimde oluşmuş meclis hakkında Menderes'in nitelemesi arkadaşlar; "Eşkıya ve siyasi haydutların doldurduğu bir çatı altıydı" diyor 1946'da seçilmiş olan meclis için.
Yani şimdi buradan şöyle bir sonuca da gidebiliriz: İyi kötü birden fazla partinin seçime girdiği seçimlerden çıkmış olan meclis bile Menderes'in merhumun son derece haklı nitelemesiyle "eşkıya ve siyasi haydutların doldurduğu bir çatı altı" oluyorsa ondan öncesinde ikinci bir partinin söz konusu bile olamadığı o sözüm ona cici seçimlerden çıkan meclislerin ne olduğunu, milletvekillerinin ne menem şeyler olduğunu rahatlıkla karşılaştırabilirsiniz.
Evet, şimdi İnönü döneminin başına geri döndüm arkadaşlar. Yani şöyle ki biliyorsunuz eğer doğruysa resmi tarihin anlattığı; 10 Kasım'da Atatürk öldü. Bundan yaklaşık olarak resmi tarih saatlerine, tarihlerine göre 26 saat sonra İnönü Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Cumhurbaşkanı seçildi. Yani tabii seçildi derken siz buradaki seçim kelimesini gene çok fazla ciddiye almayın, bugün yaşadığınız seçimler gibi zannetmiyorsunuz.
Şimdi buradan başlıyoruz. Feyzi Çolakoğlu'nun ABD Dış Politikasında Türkiye ve Türk Siyasal Yaşamı 1939-1945 kitabının 345. sayfasından naklediyorum. Bu seçim öncesi arkadaşlar bütün milletvekillerinin üzerine "İsmet İnönü - Malatya" (yani Malatya milletvekili olduğunu vurgulamaya yönelik) yazılı oy pusulaları dağıtıldı. Yani o meclisten zaten çok büyük çoğunlukla İsmet İnönü'nün seçileceği belli de; çünkü o milletvekillerini seçmiş olan da 4 sene önce İnönü'ydü. Hani "kaşı sırtımı, kaşıyayım sırtını" ilişkisi kurulmuş vaziyettedir. Ama gelin görün ki İnönü yani bunu bile yeterli görmüyor. O bildiğimiz tarihsel müthiş evamıyla "ne olur ne olmaz" korkusu falan, diyor ki gene de bir yanlışlık olmasın. Siz milletvekillerinin hepsinin eline kullanacakları oy pusulalarını...
Çünkü normal şartlarda cumhurbaşkanı seçiminde milletvekili kimin cumhurbaşkanı olmasını istiyorsa onun adını yazıyor, oy sepetine onu atıyor. İnönü buna bile güvenmiyor arkadaşlar. Diyor ki: "Ne olur ne olmaz." Kendi adamlarına, her vekilin eline "İsmet İnönü - Malatya" isminin yazılı olduğu oy pusulaları, hazır yazılı oy pusulaları tutuşturuluyor. Deniliyor ki "İşte sepete bunları atacaksınız." Şimdi sadece burada bile parantezi açıp soralım: Yani onların milletvekilliğiyle, ciddiyetle hatta saygın bir insan olmakla alakası var mı? Bunlar bildiğiniz kukla. Bizim bu programın önceki görselinde kullandığımız imaj gibi yani; bildiğiniz kukla işte tepesinden bağlanmış birileri elinde oynatıyor. Böyle bir rezillik.
CHP rezilliğini sonra arkadaşlar, mesela Mayıs 1945; kaynak bir akademik çalışma, makale yani master ya da doktora tezidir Ahmet Aras tarafından yapılmış. Amerikan Belgelerinde II. Dünya Savaşı Sonrası Türkiye 1945-1950 başlıklı. Bu tezin 103. sayfasından naklediyorum. 1945 Mayıs'ında yani II. Dünya harbinin Avrupa'da henüz bittiği ayı içerisinde Türkiye'deki ABD Büyükelçiliği tarafından Washington'a, Dışişleri Bakanlığı'na gönderilmiş diplomatik raporlardan birinde geçen bir değerlendirme. Diyor ki: "İnönü ülkeyi tek başına yönetiyor. Seçim, meclis göstermelik. Seçilenler milletin değil CHP'nin temsilcisi." Amerikalının yani bu tarihlerden itibaren 2000'li yıllara kadar iktidara gelecek olan bütün partilerin ortak kabulüyle Türkiye'nin gizli ve gerçek patronunun değerlendirmesi bu. Şimdi yani ABD işte Türkiye'de diplomatik misyonu bulunan herhangi bir yabancı devlet değil de bu tarihlerde başlamış olan gerçek patron Türkiye'nin bütününün de gerçek yöneticisi olduğuna göre bu son derece tabii önemli bir değerlendirme.
Evet. Şimdi bu tarihten arkadaşlar 11 sene geriye gittim. Atatürk dönemi, İnönü Başbakan. Kolektif bir çalışma; Atatürk Devri Fikir Hayatı 1. Cilt, bu Kültür Bakanlığı yayınlarındandır. Yani devletun resmi yayını bir derleme. O dönemde yayınlanmış olan çeşitli fıkra ve makalelerden oluşuyor. 1934'te İnönü başbakanken diyor ki: "Türkiye'de en üstün siyasi otorite Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir." Şimdi başbakanlığı döneminde, Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye'nin gerçek siyasi dinamikleri ve bunun içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yeri ile ilgili doğrudan İnönü'ye ait ve yani hiçbir farklı anlama çekilemeyecek kadar son derece açık, basit, net bir tespit.
Bunu İnönü'nin Türkiye'nin tek gerçek yöneticisi olduğu dönemde milletvekiline ve meclise bakışıyla karşılaştırmak için zaman ayarını geriye aldım. Aslında bu geçen haftanın konusuydu. 268. sayfada böyle demiş arkadaşlar: "Türkiye'de en üstün siyasi otorite Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir." Yani şunu şimdi hatırlatmakta fayda var; İnönü'nün başbakanı olarak "Türkiye'de en üstün siyasi otorite Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir" dediği yıl ya da ondan bir sene önce, bir sene sonra aynı dönem içerisinde Lord Kinross'un kitabında yazdığına göre yani; "Yaz tatiline denk geldiği için meclisinizi çalışır vaziyette göremedim, bu bence bir eksikliktir" diyen Amerikalı senatöre (Türkiye'yi ziyarete gelmiş resmi misafir), onunla görevli mihmandara dönüyor Cumhurbaşkanı Atatürk, diyor: "Niçin beyefendiyi Ankara Hayvanat Bahçesi'ne götürmediniz?" Hani meclis kapalıysa orası var. Şimdi Kinross'un kitabında da böyle bir iddia var.
Bu ikisini yan yana koyduğumuzda işin içerisinden nasıl çıkarsınız bilmiyorum arkadaşlar. Yani gerçekten bilmiyorum çünkü ben çıkamadım. Siz de bir düşünün şansınızı, bir zorlayın bakalım. Yani şimdi aynı sene büyük ihtimal ülkenin cumhurbaşkanı diyor ki: "Ha meclis, hayvanat bahçesi." Aynı sene ülkenin başbakanı diyor ki: "Türkiye'de en üstün siyasi otorite Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir." Şimdi bunun ötesinde de bu karşılaştırmayı devam edip yorum yapmak mümkün de o 5816'nın gözü çıksın değil mi?
Sonra arkadaşlar evet, İnönü dönemine şimdi geri geldik ama bunu bir kenara koyduk. Bak İnönü böyle diyordu: "En üstün siyasi otorite." Aman abi. Oktay Ekşi; bu bildiğiniz Oktay Ekşi yani Hürriyet'te başyazarlık yapmaktayken Tayyip Erdoğan ve AK Parti milletvekilleri için "bunlar analarını da satarlar" şeklinde yazısında bir cümle kullandığından ötürü Aydın Doğan tarafından aforoz edilip Hürriyet'ten kovulmuş. Sonra bu üstün başarısı nedeniyle CHP tarafından ödüllendirilip geçtiğimiz dönemlerde milletvekili yapılmış o fevkalade zarif ve nezih şahsiyet arkadaşlar Oktay Ekşi. Bunun Suat Hayri Ürgüplü'yü konu alan bir biyografi çalışması var. Düzeltiyorum; onun hazırladığı anıları var, adı Beyefendi.
Suat Hayri Ürgüplü, İnönü döneminin, İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminin bakanlarından; Gümrük Tekel bakanlığı yapmış. Şimdi İnönü'nün bakanının bizzat itirafına bakın, İnönü'nün meclise yüklemiş olduğu işlevle bunu karşılaştırın arkadaşlar. İnönü diyordu ki: "Türkiye'de tek gerçek siyasi otorite Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir." İnönü'nün bakanı Suat Hayri Ürgüplü, Oktay Ekşi tarafından yayına hazırlanmış olan anı kitabının 40. sayfasında şunu diyor: "Komisyon seçiminde de elimize bir kağıt tutuşturulur." (Yani aynen 11 Kasım 38 gibi). "Kimler girecekse onların isimleri o kağıtta bulunurdu. Keza kim başkan, kim raportör, kim katip olacak meclis komisyonları... O listede bunlar da önceden belirlenirdi. Seçimler o şekilde yapılırdı. Onu da partinin yönetim kurulu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Meclis Grup Yönetimi birlikte hazırlardı."
E bu arada milletvekilleri? Milletvekilleri otomat. Sadece cumhurbaşkanlığı seçimi gibi hani çok daha önemli bir seçimde değil; meclis komisyonlarının seçiminde bile milletvekillerinin eline hazır kağıt tutuşturuluyor. Deniliyor ki "İşte sepete bunu atacaksın." Devam ediyoruz: "Denetleme bakımından bir milletvekilinin bir bakanı açıkça tenkit etmesi, onu sorgu, sualle zor vaziyetlere düşürmesi kendi milletvekilliğini tehlikeye atardı."
Günümüzde ana avrat sövüyorlar. CHP'liler ana muhalefet partisi olmak itibarıyla 25 seneye yakındır AK Parti hükümetlerinde görev almış, sayısı onlarla ifade edilecek bakana resmen ana avrat küfür edildi. Ne ki? 2011 genel seçimleri öncesinde Sinop Hükümet Meydanı'nda yaptığı mitingde internette videoları mevcut -hani sosyal medyanın iyi bir tarafı, inkarı da mümkün değil- dönemin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bizzat Tayyip Erdoğan'ın anasına küfür ediyordu. İnanmayan ulusalcı eşeğe benim tavsiyem; bizim programı izlemeyi bitirdikten sonra bu şekilde girsin Google'a da görsün ediyor muydu, etmiyor muydu?
Şimdi bu beğenmedikleri bugünkü vaziyet. Onlara göre Türkiye'nin asrı saadeti, altın çağı olan durumunda neymiş? İnönü'nün bakanının itirafıyla: "Denetleme bakımından bir milletvekilinin bir bakanı açıkça tenkit etmesi, onu sorgu, sualle zor vaziyetlere düşürmesi kendi milletvekilliğini tehlikeye atardı. O nedenle meclisin denetleme işlevi de kayıtlıydı." Yani buna "yoktu" deseydi aslında daha dürüst bir değerlendirme olurdu. Geçtik.
Evet, aynen bunun gibi arkadaşlar. Gene Suat Hayri Ürgüplü'den naklediyoruz; o nezih ve zarif Oktay Ekşi'nin hazırlamış olduğu Beyefendi isimli anı kitabının 37 ve 55. sayfalarında... 1939 seçimi yani Milli Şef döneminin ilk genel seçimleri örnekliğinden yola çıkarak diyor ki: "Milletvekilliğini reddetmesi kişi için cezalandırılma sebebiydi. Zorla milletvekili olurdu." Yani şimdi milletvekili aday listelerini İnönü hazırlıyor. O aday listesinde ismi ilan edilmiş olan X şahsı diyelim ki bir sebepten milletvekili olmak istemiyor. İstemediğini iletip yani "beni listeden çıkartın, başkasını yazın" talebini farz edelim ki yukarıya iletti. Suat Hayri Ürgüplü diyor ki: "Böyle bir itiraz cezalandırılma sebebiydi."
Aynı durum bakanlık için de söz konusuydu. Yani kabul etti, seçime girdi, seçildi (işte hani tabii bunları ciddiye almayın seçildi kısmını). Başka şansı yok zaten, seçilecek eli mahkum. Sonra onlardan bir tanesine İnönü dedi ki "sen bakan olacaksın filanca bakanlıkta." O şahıs da farz edelim ki bir sebepten bunu kabul etmek istemedi; bu suç olarak kabul ediliyor, cezalandırılıyor. Şimdi bu kadar akıldan, fikirden, hayatın doğal akışından uzak bir bilgi, bir iddia. Normalde öyle çünkü. Yani hayatın doğal akışı nedir ya? Millet milletvekili olabilmek için birbirini çiğniyor. Hele hele bakan olabilmek için çiğnemek ne kelime? Millet birbirinin gözünü oyuyor. Her yerde böyledir bu yani. Ama diyelim ki bu doğal akışa aykırı istisnai bir durum, istisnai bir sebep var. Adam diyor ki "Hayır ya ben istemiyorum." İnönü diyor ki: "Yani sana soran yok ki. Ben sana milletvekili olacaksın dediğimde olacaksın. Buna çok ısrarla itiraz eder, ille de olmuyorum dersen o zaman ben de senin defterini dürerim." Bakanlık için de öyle şey.
Şimdi dönelim. Bu "milletvekili kimin vekiliydi?" kısmını bir tarafa bırakalım, bu artık çok naif kalıyor, çok hatta kibar kalıyor. Ya bu milletvekillerinin arkadaşlar haysiyet, şeref ve benzeri kavramlarla ilişkisinin sorgulanması lazım. Milletvekilliğini artık gerçekte kimin vekili olduğunu bir tarafa bırakalım. Diyelim ki yani bu dönemdeki bu adamlar için haysiyet, şeref ve benzeri kavramlar ne anlam ifade ediyordu? Yani şunu da ezberden ekleyeyim: Bıyıklarına bile müdahale ediyor İnönü bakanların, milletvekillerinin. Yani o dönemin modası böyle badem bıyığı, Hitler bıyığı. Buna kimsenin itirazı yok. İnönü de zaman zaman öyle bıraktığı vakidir. Ama diyelim ki bizim Türk usulü bıyık; yani benim sakallarımın olmadığını varsayın, şöyle bir bıyık şuradan kesilmiş. Kabul etmiyor ve azarlıyor. Öyle gördüğü an derhal diyor "bir daha gözüm görmeyecek onları, keseceksin." Bu muameleyi yaptığı ergen bir oğlan değil; onun tarafından milletvekilliğine getirilmiş isim, onun tarafından bakanlığa getirilmiş isim. Dolayısıyla o iki sorunsal gene önümüzde: Bir, bunlar gerçekte kimin vekiliydi? İki; yani bu vekillerin, onu kabul etmiş olanların haysiyet, izzet, şeref ve onur gibi kavramlarla ilgili düşünceleri, yorumları acaba neydi? Çünkü gidiyor onlar da kestiriyor.
Yani Cüneyt Arcayürek; bildiğiniz Cüneyt Arcayürek, Bir Zamanlar Ankara, sayfa 195. İnönü'nün arkadaşlar özel hobileri var. Bunlardan bir tanesi de Çankaya Köşkü'ne bir kimya laboratuvarı kurup kimya deneyleri yapmak. Yani hepimiz ortaokulda, lisede yaptık bunları. O hevesini alamamış demek ki Osmanlı okullarında, 60-70 yaşında cumhurbaşkanıyken de devam ediyor. Yani ben bunu eleştirmiyorum, iyi bir şey tabii. Başkaları gibi böyle sefahatle falan vakit geçirseydi daha mı iyi olurdu? Yok; milletin karısının kızının ırzına göz dikeceğine o da oturuyor işte böyle saf saf naif bir şekilde köşkte laboratuvarda kimya deneyi yapıyor. Buraya kadar her şey iyi. Ben bunu eleştirmiyorum ama şu ilginç; hocasını da milletvekili yapmış.
Yani tabii çoğumuz o tecrübeyi de yaşamışızdır mektepte; öğretmen kontrolü olmaksızın laboratuvarda kimya deneyi yapmak da tehlikeli bir iştir. Yani ben lisede böyle bir küçük patlama yaşandığına şahit olmuştum; deney kapları kırıldı, sular saçıldı falan, hocanın biraz eli yaralandı. Dolayısıyla Reis-i Cumhurun da sıhhat ve selameti açısından tabii kendi başına laboratuvarda bırakılmayıp başında bir hocanın olması, ona bir yol gösterenin, öğretenin olması lazım. E o da bulunmuş haliyle; herhalde bir lise kimya öğretmenini getirip oraya dikmişler. İnönü demek ki bunu da sevmiş yani olaydan bu anlaşılıyor; o ona kimya öğretiyor, kimya tecrübesi öğretiyor, öteki de karşılığında hocayı milletvekili yapmak suretiyle ödüllendirmiş oluyor. O kimya hocası da milletvekili olmuş oluyor; yani tırnak içinde milletvekili.
Mesela İlter Ertuğrul, Cumhuriyet Tarihi El Kitabı, sayfa 77-93 (yanlış hatırlamıyorsam bu ODTÜ yayınlarındandır). Çok fanatik yani böyle gözü dönmüşlük ölçüsünde bir resmi tarihçi diyemeyeceğim de yani bu resmi tarihçiliğin goygoycu takımından bir isim. Ama şu yani başka kaynaklarda da bulabileceğiniz ansiklopedik bir bilgi, o bakımdan naklediyorum. Sene 1947, Başbakan CHP'nin en faşisti Recep Peker. IMF'ye müracaat edilmiş, yeni patron Amerika'nın emri üzerine konu bu. Recep Peker'in meclis kürsüsünde yapmış olduğu konuyla ilgili konuşmadan aynen ifade bir alıntı: "Sizden izin istemiyoruz, sadece haber veriyoruz" diyor Başbakan.
Meclis kürsüsünde milletvekillerine hitap ederken... Günümüzde hayal edebilir misiniz arkadaşlar kürsüden başbakanın ya da cumhurbaşkanının böyle bir konuşma yaptığını? O meclis sıralarında, muhalefet sıralarında oturanların hepsi uluya uluya ayağa kalkacaklar. Meclisin işi karışacak, kesinlikle bir büyük arbede çıkacak. "Sen ne demek istiyorsun? Biz burada kukla mıyız?" falan. CHP Başbakanı bunu gayet kendinden emin, rahat söylüyor. Bana sormuş olun; peki yani neredeyse bu küfür etme mesafesindeki bu hitaba karşılık oradaki CHP milletvekillerinden herhangi bir ses, herhangi bir itiraz? Arkadaşlar siz ne diyorsunuz? Kaşını kaldıran olmuyor yani. "Recep sen ne diyorsun bakalım? Biz burada kukla mıyız?" diyen olsaydı birisi... Arkadaşlar şimdi spekülasyon yapıyorum; eminim Recep Peker de o bildiğiniz faşist nobranlığıyla diyecekti ki: "Ne zannettiniz? Tabii kuklasınız. Ne konuşuyorsunuz?" falan.
Çünkü bunu İnönü buna yakın ifadeyi bizzat kendisi kullanmıştı. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'nun 17. maddesi müzakereleri sırasında bazı milletvekilleri -toprak ağası milletvekilleri- topraklarının elden gitme riski karşısında (çünkü bir ara öyle bir mevzu oldu, sonra üstü örtüldü, fiili bir sonuç çıkmadı itiraz edince çünkü kukla mukla yani evet mal canın yongası yani elden gidecek olan da binlerce dönüm topraktı) bu bağlamda istisnai bir durum yaşanıp itiraz edilince İnönü çok kızıyor Çankaya Köşkü'nde grup başkan vekillerine. "Gidin onlara diyor sorun bakalım; onlar kendilerini gerçekten milletin vekili mi zannediyorlar da itiraz ediyorlar?" Evet. İnsanlar kızdığında gizledikleri gerçekleri itiraf etmek gibi insan fıtratının güzel bir özelliği vardır; işte İnönü'den bir örnek konumumuzu ilgilendiren kısım. "Onlar kendilerini gerçekten milletun vekili mi zannediyorlar?" Bunu İnönü söyledi. CHP'liler duyuyor musunuz?
Mesela bir diğeri; Mehmet Kemal, Celal Bayar Efsanesi ve Raftaki Demokrasi, sayfa 174. Bütün milletvekillerine elini öptürüyor. Şimdi gene ister istemez karşılaştıracağız. Şu sebepten; bu ulusalcı takımına sorsanız İnönü ve diğer işte önde gelenler mükemmel lider. Yani lider olacaksa onun gibi, cumhurbaşkanı olacaksa onun gibi. E milletvekili? O devrin milletvekilleri hepsi, çünkü silme CHP'li. Şimdi onlara göre ideal ve altın dönemde Cumhurbaşkanı elini böyle tutuyor, milletvekilleri de sıraya giriyor -diyelim ki Ramazan Kurban Bayramlarında- elini teker teker öptürüyor herkese. Büyük küçük, yaşı ileride altta önemli değil. Ve bu durum mükemmel. AK Partili milletvekilleri öpsün diyor; böyle bir şey diyelim ki istedi, böyle bir seremoni tertiplendi. Yani bütün meclisteki CHP milletvekilleri aynı şekilde uluya uluya ayağa kalkacaklardı. Diyeceklerdi ki "Bu ne despotizm? Bu ne kişi kültü? Bu ne baskı? Bu ne diktatörlük?" Yani arkadaşlar meselenin özü meşhur Nasrettin Hoca fıkrasında geçen ifade; yakışıyor aspaye. Bizimkiler yapıyorsa o çağdaşlıktır, ileriliktir; başkası yapıyorsa faşistliktir. İşte bunlara da CHP'li diyorlar mesela.
Şimdi bu hepsinden daha eğlencelisi; kaynak Nihal Atsız, Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz, sayfa 147. Fuat Köprülü; ama henüz CHP milletvekili, İnönü döneminde daha Demokrat Parti falan yok orta yerde.Fuat Köprülü'nün ağzından ya da gazetede kaleminden çıkmış olan aynen ifade: Kendisi de CHP milletvekiliyken "Mebusların siyasetle uğraşması yasaktır" diyor. Bu da zirve. Yani CHP tek parti zihniyetine göre arkadaşlar neymiş? Milletvekillerinin siyasetle uğraşması yasakmış. Neyle uğraşacak? İşte voleybol, basketbol, pinpon falan gibi şeylerde ya da futbol; köyden gelmişsin... Hani ben nezih olanlarını söyledim de tabii başka şeyler de var. Onlar hem hukuki sebeplerden hem de Müslümanlık edebimiz müsaade etmediği için dile getiremiyoruz.
Sonra mesela Faik Ahmet Barutçu'nun siyasi hatıralarının 1. cildi, sayfa 611. Sene 1943; seçim oldu o sene. "Ön seçim yapılsın" dedi İnönü. Yani dışarıya karşı aslında "Biz de demokratız" imajı vermeye yönelik olarak ama bugünkü ön seçimler gibi değil; çok daha sınırlı, çok daha kısıtlı, çok daha kontrollü. Bu bile, bu kadarcığı bile bir yığın CHP'li milletvekilinin isyanına sebep oldu. Ama isyan sebebi ve bunun doğrudan İnönü'ye karşı dile getirilişi çok çarpıcı.
Şimdi kaynak bilgisini kısaca hatırlatayım: Faik Ahmet Barutçu arkadaşlar, CHP Trabzon milletvekili, bakan, meclis grup başkanvekili, İnönü'nun belli bir dönemden itibaren sağ kolu. Çünkü genel olarak millete mal olmuş bir isim değildir. Hani ulusalcı cahiller demesinler "Bu kimdir? İşte gerici midir? Atatürk, CHP, çağdaşlık, cumhuriyet düşmanı falan mıdır?" Sizin ağır topunuz. Bunun iki edisyon hatıraları vardır; 2001 senesinde yayınlanmış olan iki ciltlik 21. Yüzyıl Yayınları edisyonunu tavsiye ediyorum. Çünkü 1977 Milliyet Yayınları edisyonu çok sansürlüdür. Mesela şu ifade orada yoktur:
"Ön seçime tepkilerini şöyle itiraf etmişler: Ben inkılabı ve şefimi düşündüm. 'Git halktan rey al' demek beni satılığa çıkarmaktır." Yani CHP milletvekillerinin halkın oyuyla seçilme anlayışları, kendilerini halkın karşısında satılığa çıkartmak olarak yorumlanıyor bu. Evet. Yani şimdi şunu paylaştıktan sonra aslında programı bitirebiliriz arkadaşlar. Çünkü bunun üstünde daha çarpıcı bir şey artık olmaz. Gerçekte çok sınırlı, çok kısıtlı bir şekilde halk oyuyla irtibat kurulduklarında "Bizi halka karşı satılığa çıkardın" diye İnönü'ye itiraz ediyorlar. Ama bu adamların resmi sıfatı milletvekili; yani o halkın vekili sözüm ona. Buradan otomatikman şuna intikal ederiz: Bu tiplere arkadaşlar, milletvekilliği dediğiniz kavramı hap haline getirip yuttursaydınız kusarlardı.
İsmail Kara isimli, Cumhuriyet Türkiye'sinde Din kitabı 2. cilt sayfa 587. Aynı bu 1943 meclisi için Ahmet Hamdi Tanpınar'ın eleştirisi ki ölünceye kadar CHP'lidir: "Tekke gibi, mebuslar da mürit" diyor. Yani bir müridin şeyhine mutlak teslimiyeti, itirazsızlığı. Buradaki vurucu benzetme bu. Biz bir şey ilave etmiyoruz.
Yağmur Tunalı, Bittiği Yerde Başlar: Tevfik İleri sayfa 239'da milletvekili adayı belirleme komedisine dair bir alıntı okuyacağım. Alıntıyı anlatan arkadaşlar; İnönü'nün bakanlarından Tahsin Banguoğlu. Gördüğünüz gibi bu programda da bütün kaynaklar, kitaplar, tarihi şahsiyetler onların adamı. Yani çoğu da bakanlık yapmış olan öyle alelade bir CHP'li değil; hatta çoğu milletvekili bile değil, milletvekilliğinin yanı sıra aynı zamanda İnönü hükümetlerinde bakanlık yapmış olan tipler Tahsin Banguoğlu gibi. Bakın konumuzla ilgili ne diyorlar arkadaşlar:
"Galiba bunlar 1946'nın ayak sesleriydi." Yani işte o seçimlerin yavaş yavaş ciddiyete bürünmesi. Tahsin Banguoğlu cevap veriyor: "1946'da bu ciddiye bindi. 1946 seçimleri gerçi gene eski usuldü; yani açık oy gizli sayım. Ama bu sefer eski mebuslar da seçim bölgelerine gitmeye mecbur oldular. Eskiden gidilmezdi." Yani niçin gitsin ki adam? Yakup Kadri Bey'e, Karaosmanoğlu'na demişler ki: "Seçimler yaklaşınca Yakup Bey, Mardin'e gidecek misin?" Hani o günün şartlarında Mardin'e gitmek de zahmetli bir iş. Ora milletvekili olarak gözüküyor. Yakup Kadri'yi haritada Mardin'i göster deseler herhalde bayağı bir arardı. "Çankaya daha yakın kardeşim" demiş.
Yani şimdi bu gibi inkarı ve tevili de mümkün olmayan tarihi olguları okudukça ya da dinledikçe günümüzün militan, fanatik CHP'lilerinin ne hissettiklerini, bunu nasıl içselleştirdiklerini ve sonuçta kendilerini nasıl hissettiklerini arkadaşlar ben gerçekten çok merak ediyorum. Çünkü şu paylaştığımız örneklerin her birisi rezillik ve bu birilerinin iddiası, spekülasyonu, iftirası, yamaması değil. Kaynağı ortada, bizzat bilgiyi nakleden ortada. Dediğim gibi yani işte şu ana kadar siz de şahit oldunuz; bunlar öyle böyle CHP'li değil, CHP'de İnönü hükümetinde bakanlık yapmış olanların ifadeleri. Müslüman olarak bizim güzel bir sözümüz vardır; deriz ki "Elhamdülillahi alâ külli hal." Gerçekten öyle; hangi halde olursak olalım Allah'a hamd olsun. Çünkü yani böyle bir rezilliği biz yaşamıyoruz çok şükür.
Aynı Beyefendi kitabı, Oktay Ekşi'nin, 40. sayfasından naklediyorum. Gene bir diğer şimdi CHP bakanı Suat Hayri Ürgüplü ne demiş 40. sayfada konuyla alakalı? Evet, onu okumuştuk arkadaşlar. Fişlermiş. Sene 1945, Behiç Erkin'in hatıratından; yayıncısı Türk Tarih Kurumu. Atatürk-İnönü dönemlerinde ya büyükelçidir ya milletvekilidir. Behiç Erkin deyince hani "kimin adamı?" sorusuna herhalde gerek kalmıyor. 2000'lerden sonra ulusalcıların büyük uydurmalarından; Fransa'daki Nazilerin dünya harbi yıllarında toplama kamplarında gazla öldüreceği Türkiye kökenli Yahudilerin binlercesinin kurtarıldığı şeklinde bir şehir efsanesi var ya, bununla da ilgili program yapmıştık. Merak edenler izleyebilirler. İşte o muazzam uydurmanın, şehir efsanesinin kahramanı olan Türk büyükelçi şahsiyetidir Behiç Erkin. Tabii hiç alakası yok işin gerçeğiyle.
Neyse şimdi biz konumuzu ilgilendiren kısmına gelirsek; hatıratının 588. sayfasında Behiç Erkin, 1946 seçimleri konjonktürü içerisinde, konjonktürünü kastederek daha sonraki yıllarda bizzat İnönü'nün şunu söylediğini naklediyor bize: "Meclis artık Atatürk zamanı gibi kalamaz. Meclise hakkını vermek lazımdır." Muhalif mefhumu yani manayı tersine çevirelim: İnönü diyor ki 1946'da artık çok partili hayata geçiş başlamış, meclis her ne kadar Menderes'in dediği gibi bir eşkıya ve haydut yatağı haline gene de dönüşmüş olsa bile öncekilere göre hafif ilerleme başlamış. Şimdi bu durumu kendince izah ederken, haklı kılmaya çalışırken diyor ki: "Artık Atatürk zamanı gibi kalamazdık, meclise hakkını vermek lazımdı."
E şimdi biz bu beyanı, bu itirafı üzerine İnönü'ye sormuş olalım: Paşam, senin bu hareketlerin meclise hakkını vermek oluyor ise ve bunun zıddı senin ifadene göre "Atatürk zamanı gibi" oluyor ise yani Atatürk zamanı meclisleri nasıldı ki? 1934 senesinden, Atatürk zamanının ortasındayken İnönü diyordu ki (kaynağıyla paylaştım): "Türkiye'de tek gerçek siyasi otorite Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir." Aradan yıllar geçti. O sözü söylediği dönemlerdeki Türkiye'yi, siyaseti ve meclisi kastederek aynı İnönü diyor ki: "Yani Atatürk zamanı gibi kalamayız. Artık meclise hakkını vermemiz lazım." Demin dediğim gibi; yani biz Müslümanların arkadaşlar, bu derecede yüz karası, bu derecede izahını imkansız kılacak olan çelişkileri yok sırtımızda.
Sert bir şekilde eleştiririm ben bugünkü hükümeti Tayyip Erdoğan'ın şahsında; düzenli izleyicilerim bunun şahididir onlarca defa. Ama bir taraftan da şunu düşünüyorum: Yani bugünkü hükümeti ve Tayyip Erdoğan'ı eleştirmeme sebep olan somut olgular, sebepler şunların yanında çok daha seviyeli. Biz yine de yakıştıramadığımız için, mükemmel görmek istediğimiz için görünce hem de çok acı ifadelerle eleştiriyoruz. Ama yani şöyle bir rezillik yaşattırdığını da bana hatırlamıyorum. Bunlar da yığınla işte örneklerini görüyorsunuz.
Şimdi tek parti döneminin geneline şöyle bir panoramik bakış dediğimizde hızlı hızlı geçeceğim. Mehmet Sarıoğlu, Ankara: Bir Modernleşme Öyküsü 1919-1945 sayfa 9: Tek parti meclislerinin bütününde bürokrat oranı %60'ın üzerinde. Peki o zaman bunların temsil niteliği ne oluyor?
Ayşe Asker, Askeri Darbeye Doğru sayfa 250: CHP'nin üst düzey yöneticisi, valisi, bakanı, milletvekili Avni Doğan diyor ki: "Tek dereceli bir seçime gittiği gün gelecek meclis Atatürk'ün asılmasına karar verirdi." O yüzden iki dereceliydi. Yani seçmenler gidip milletvekillerini seçmiyordu; kendi bölgelerindeki milletvekillerini seçecek olan ikincil seçmenleri seçiyordu, elit seçmenleri. Onların hepsi CHP üyesiydi. CHP tüzüğüne göre CHP üyesinin CHP adayları dışında bir milletvekili adayına oy vermesi zaten resmen yasaktı. Dolayısıyla işte al gülüm ver gülüm, kaşı sırtımı kaşıyayım sırtını. Buna karşılık Avni Doğan, CHP'li ağır top diyor ki: "Öyle yapmayıp da gerçekten dürüst adam gibi yani şu anki gibi düzgün bir seçim yapmış olsaydık ne olurdu? Gelecek olan meclis Atatürk'ü idam ederdi." Deyince ben yorum yapmıyorum, size bırakıyorum.
Şimdi de rahmetli Necip Fazıl Kısakürek, Çerçeve 3. cilt sayfa 43. Aynen alıntı arkadaşlar: "Halk Partisi devrinde mebus, ırzına geçilen millet iradesinin iki büklüm simsarı idi." Yorum yok. Necip Fazıl bu çok ağır nitelemesinde, suçlamasında -adına ne derseniz deyin- haksızlık etmiş midir? Şimdi şu istatistiki bilgiyi önünüze koyayım da ikisini karşılaştırıp "fazla oldu" ya da "yok bu durumda normaldir" ya da "az bile kaldı" artık hangisini derseniz size kalmış.
Derin Tarih dergisi, Nisan 2017, 61. sayı, 81. sayfa. 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi ile diğer tek parti meclislerini karşılaştırdığımızda gördüğümüz çarpıcı bir fark: 1923-1946 arası tek parti meclislerindeki milletvekilleri tarafından yapılan çeşitli oylamalarda, yani kanun oylamalarında toplam 518.500 oy kullanılmış. Bunlardan 518.250'si "kabul" oyu. Yani oran %99.9. 518.500 oy içerisinde "hayır" oylarının toplamı 250. Sağdan sayın 250, soldan sayın 250. Orantısal karşılığı %0.1 bile değil. Bu duruma bakarak haklı olarak Mete Tunçay demişti ki: "O dönemin demokrasisi oy birlikli demokrasiydi."
Şimdi bu somut tabloyu önünüze koyduktan sonra Necip Fazıl'ın "Halk Partisi devrinde mebus, ırzına geçilen millet iradesinin iki büklüm simsarı idi" nitelemesi, suçlaması, hakareti... Hangisini isterseniz onu kabul edin, haklı mıdır haksız mıdır ona siz karar verin.
Aynen onun gibi, Derin Tarih dergisi Şubat 2014, 23. sayı, 42. sayfa. 1923 Nisan'ında bizzat Kemal Paşa'nın ifadesiyle yapılmış "kız gibi bir meclis" (ifade Kemal Paşa'ya aittir) ile ilgili Rauf Orbay'ın benzetmesi... Kemal Paşa "kız gibi" diyor, Rauf Orbay'ın benzetmesi de "Genelkurmay Karargahı gibi" diyor. Yani burada özel bir vurgu var arkadaşlar; Kemal Paşa'nın bütün karargah subayları o dönemde yasalar müsait, milletvekili olarak mecliste. Ama adı Millet Meclisi, tek isimleri de milletvekili.
Evet, aynı 1923 seçimi ve orada oluşturulmuş meclis hakkında İngiliz Büyükelçiliği raporu. Kaynak Atilla Akar, Derin Dünya Devleti sayfa 60; oluşturulmuş meclis... Karar Genelkurmay karargahı, Atatürk'e göre kız gibi, İngilizlere göre oluşturulmuş meclis. Araya şu notu koymamız bu meclislerin ve milletvekillerinin gerçek niteliğinin anlaşılması açısından önemli. Kaynak Ömer Özcan, Doktor Tahsin Tola sayfa 198: 1930'larda mason milletvekili 92 tane. Yani toplamın üçte biri mason. Dolayısıyla buna bakarak şunu söyleyebiliriz; şimdi Rauf Orbay'a gönderme yapıp bir meclis Genelkurmay Karargahı gibi, bir meclis de arkadaşlar mason locası gibi. Ama gerçekten Müslüman Türk milletinin o zamanki iradesinin tecelligahı diyebileceğimiz, bireysel olarak da hak edilmiş bir şekilde unvanlarını milletvekili olarak zikredebileceğimiz bir durum söz konusu değil. Mason locasına benzetebilirsiniz, Genelkurmay karargahına benzetebilirsiniz, daha birçok şeye... Hani Necip Fazıl'ın o çok ağır köşeli benzetmesinin hatırlatacağı birçok şeye ama gerçek millet meclisine ve gerçek milletvekiline benzetemezsiniz.
Toplumsal Tarih dergisi Ocak 2021, 325. sayı, 49 ve 51. sayfalar. Karşılaştırmaya bakın: 1. Meclis yani İstiklal Harbini yönetmiş Gazi Meclis... Öncesinde sonrasında onun kalitesinde bir meclisin tekrar gelmesi zor olan meclis. Oylamaların, kanun oylamalarının arkadaşlar sadece %2,5'u ittifakla geçmiş. Şimdi eğer demokrasiyi gerçekten üstün ve ideal bir sistem olarak kabul ediyorsanız bu şu demektir: İdeal bir demokrasi söz konusu. Yani fikir özgürlüğü var, ifade özgürlüğü var, oy kullanma özgürlüğü var. O yüzden oy birliği elde edebilmiş olanlar toplam kanunlar içerisinde %2,5; %97,5 parçalanmış. Az önce verdiğim ansiklopedik istatistiki bilgilerle karşılaştırabilirsiniz. Gerçek demokrat mecliste böyleydi. Arkadan gelen tek parti meclislerini tekrar hatırlayın: 518.500 oy kullanılmış, 518.250 tanesi kabul.
Mesela 3. Meclis; Ahmet Demirel'in Tek Partinin İktidarı kitabı sayfa 112'den naklediyorum. Yani 1927-1931 döneminin 3. meclisi: Bütün kararlar oy birliği ile alınmış. Buradan otomatikman iki anlam çıkar: Yani dünya parlamentolar tarihinde eşine benzerine rastlayamayacağınız bir şekilde gelen kanun tekliflerinin hepsi mükemmel üstü, e meclis ne kadar özgür ve demokrat olursa olsun hani aklın yolu bir o kadar mükemmel kanun teklifine evet oyu vermekten başka bir şey düşünemiyor. İki; bunlar robot, kukla. İşte misallerini de arz ettik; kritik durumda atacağı oy pusulası bile eline tutuşturuluyor milletvekilinin, "Git sepete bunu at" diyorlar.
Evet. Sonra mesela bunun bir benzeri; Ahmet Demirel, Tek Partinin Yükselişi sayfa 166. Ahmet Demirel'in arkadaşlar imzasını taşıyan her şeyi tavsiye ederim size, bu arada Profesör Doktor. 1923-1946 döneminde toplamda 1.037 milletvekili görev yapmış, 1.032'si CHP üyesi. Yani CHP üyesi olmayan sadece 5 tane milletvekili var. İşte bunlar da mostralık, göstermelik, bağımsız milletvekilleri. Hani aleme karşı diyorlar ki: "Gördüğünüz gibi biz de işte demokrat bir ülkeyiz, demokrat bir meclis. Öyle tek parti faşizmi falan yok. Nereden belli? E bak işte bağımsız milletvekillerimiz de var." Bütün alem de aptal ya arkadaşlar, bütün dünya... 1.037 milletvekilinin 1.032'si parti üyesi, bir tek partinin üyesi CHP; 5 tanesi sadece bağımsız 23 sene boyunca. Yani işte buna bakarak dünya da inanacak ki Türkiye'de demokrasi varmış. Ciddi ciddi bunu düşünebilmiş adamlar.
Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları sayfa 129: 1930 senesinde mecliste bakanlık bütçeleri oylanırken arkadaşlar 8 bakanlığın bütçesi 2 saatte geçiyor. Yani bu ne demektir? Bir bakanlığın bütçesinin görüşülüp oylanması 15 dakika. Çetin Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası sayfa 97: Aynı meclis yani 3. meclis (1927-31 meclisi), 1928-1930 döneminde toplam olarak 2 saat... 2 senelik döneminde yani toplam yasama süresinin yarısında 69 saat 21 dakika çalışmış. Gün başına meclisin çalışma süresi 7 dakika 14 saniye. İşte bunun adına meclis diyorlar hiç utanmadan. Oradakilere de milletvekili diyorlar. 500 lira resmi maaş, CHP genel merkezinden yapılan örtülü örtüsüz ek ödemelerle beraber bir milletvekilinin aylık geliri 2.000 lira civarında; çok uçuk bir rakamdır. Aynı dönemde küçük memur maaşı iyi olanı 40 lira; yani emekli, dul, yetim maaşları 1 lira ile 5 lira arasındadır. O yüzden küçük memur maaşı 40 lira iyi dememin sebebi o. Milletvekiline ödenen aylık 2.000 lira. Bunun karşılığında milletvekilinin yaptığı iş ne? Günde 7 dakika 14 saniye mesai. Yasama mesaisi.
Aynen onun gibi arkadaşlar; İlknur Kılıç, 3. Türkiye Büyük Millet Meclisi Döneminde Türk Siyasi Hayatı sayfa 50: Birinci senede yani 1927-1928 yasama süresinde gün başına düşen çalışma süresi 15 dakika. İkinci senede gün başına düşen çalışma süresi 11,5 dakika. Esat Öz, Otoriterizm ve Siyaset sayfa 142: Tek parti döneminin tamamında yani 1923'ten 1946'ya kadar geçen 23 sene boyunca meclislere verilen toplam soruşturma önergesi 5 adet. Yani 5 senede bir tane ortalamayı alırsak soruşturma önergesi verilmiş milletvekilleri tarafından. E günümüzde Türkiye'de hani sayısını az da diyemeyeceğimiz miktarda insan şu dönemi asrı saadet kabul ediyor. Bunlara bakarak ben de diyorum ki cehaletle aptallığın mükemmel bileşenleri; yani saf bir cehalet, kara cehalet, 0 kilometre bir zeka, IQ 0.
Serhat Vilayetlerinde Siyasal Seçkinler kolektif çalışma sayfa 92: 4. dönemde yani 1931-1935 döneminde Bitlis'i sözüm ona temsil eden 6 milletvekilinin hiçbiri Bitlisli değil. Örnek veriyoruz buna; dördü Rumeli kökenli. Ya bu şu demek: Bitlisli olmamayı, Doğu Anadolulu olmamayı bir tarafa koyun, Bitlis milletvekili olarak meclise girmiş olan o sözüm ona milletvekillerine "Şu haritada bana Bitlis'in yerini göster de bakayım" deseler gösteremezlerdi.
Evet son olarak bahsini ettiğimiz Ahmet Demirel'in Tek Partinin Yükselişi kitabından antidemokratik niteliği hakkında meclisin bir alıntı okuyacağım. Sonra yavaş yavaş müsaadenizi alacağım. Sayfa 195. Bunu okumuşuz arkadaşlar; evet 518.500 oyun sadece 250'sinin hayır olduğu... Ama kontrol edeyim çünkü ayraç yerinde duruyor. Hı, onu okuyayım, onunla bitirelim. Demin ezberden naklettim ya; Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu sene 1945. Meclis karıştı. Mal canın yongası olduğundan ötürü Cavit Oral gibi, rahmetli Menderes gibi, Emin Sazak gibi toprak ağası milletvekilleri baş kaldırdılar. Çünkü bu kanun 17. maddesiyle beraber geçtiği takdirde toprakları hem de fiiliyatta bedel ödenmeksizin kamulaştırılacak, köylüye dağıtılacak. Çünkü seçimlere gidiliyor, oya ihtiyaç var. Gerçekten bu da tabii bunların isyanına yol açmış.
Şimdi bununla ilgili anekdotta arkadaşlar; Hürriyet gazetesinin meşhur Ankara temsilcisi Emin Karakuş'un (ki solcudur hatta komünisttir Emin Karakuş), gene Hürriyet Yayınları tarafından yayınlanmış işte Ankara isimli anı kitabının 19. sayfasından okuyorum. Anı kitaplarına ve yakın dönem tarihine gerçekten meraklı, kitap okuma alışkanlığına sahip biriyseniz bu kitabı arkadaşlar şiddetle herkese tavsiye ederim. Şöyle ki: "Emin Sazak'la birlikte Adana milletvekili Cavit Oral, Aydın milletvekili Adnan Menderes ve daha birçok toprak sahibi ağalar Cumhuriyet Halk Partisi'ne karşı açıkça muhalefet yapmaya başlamışlardı. Salondaki havanın elektriklendiğini gören İçişleri Bakanı Faik Öztırak (yakın vakte kadar CHP sözcüsü olan tipin dedesi, onun ismini almış zaten), derhal salondan çıkmış ve üst kattaki makam odasında bulunan meclis binasında cumhurbaşkanını ziyaret ederek ona komisyonda olup bitenleri anlatmıştı. İnönü İçişleri Bakanı'nın anlattıklarını dinlemiş ve 'Git bu efendilere sor. Bunlar gerçekten milletvekili olduklarına inandıkları için mi bu muhalefeti yapıyorlar?' diye bağırmıştı."
Biz geçen hafta Cumartesi gecesi ve bu hafta şu dakikaya kadar aynı zamanda hani "Buyurun er meydanı sizin, de varsa söyleyecek sözünüz imkan tanıyoruz" diyerekten resmi tarihe şu soruyu sorduk: Bunlar gerçekten milletin vekili miydi? Şimdi resmi tarih ve ideoloji yanlılarına göre işte ben Atatürk düşmanıyım, çağdaşlık düşmanıyım, demokrasi düşmanıyım, başka ne var? İşte ilericilik, modernlik düşmanıyım falan... Hani bunların çoğu da doğrudur arkadaşlar bu arada, inkar da ediyor değilim. O yüzden böyle kılçık atıyor. E İnönü? Şimdi ben soruyorum daha doğrusu kendi fikrimi de açıkça beyan ediyorum: Bu adamlara milletvekilliğini hap yapıp yuttursaydınız bile geri kusarlardı. Milletvekilliği kim, bunlar kim? Şimdi benim belki bu üslubumdan, iddiamdan ve açık olan Müslüman kimliğimden ötürü günümüzün ulusalcıları buna bir bana kızıyorlar, iki işte "Bu iftira, çarpıtma falan falan" diye savuşturmaya kalkışıyorlar. İnönü bu soruyu bir tek ben sormuyorum ki. Bu itirazı ve eleştiriyi bir tek ben yapmıyorum ki. Hadi ben tamam kabul, İnönü'ye ne diyeceksiniz? Anladılar mı bilmiyorum tabii şimdi bu son karşılaştırmayı, soruyu. Neyse düşünün anlarsınız.
Arkadaşlar önümüzdeki hafta Allah izin verirse 17 Ocak Cumartesi gecesi saat 22'de resmi tarihe soracağımız soru şu olacak: Niçin bu kadar yalancısınız? O vakte kadar ebeden ve daima sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.