RESMİ TARİHE SORUYORUZ-27: NİÇİN BU KADAR YALANCI SINIZ? -2
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın Resulü'ne salat ve selam olsun arkadaşlar. Hayırlı geceler.
Geçen hafta resmi tarihe sorumuzu sorduk. Dedik ki: "Niçin bu kadar yalancısınız?" Fakat bu sorunun altında yer alan somut örnekler, dolayısıyla küçük küçük sorular o kadar fazlaydı ki bitiremedik; bu haftaya sarktı. Notlarıma baktığım vakit arkadaşlar gördüğüm, resmi tarihe "Niçin bu kadar yalancısınız?" sorusunu bu ikinci bölümde de bitiremeyeceğiz Allah izin verirse. Önümüzdeki hafta cumartesi akşamı devam edeceğiz. O gece de bitirebilir miyiz? Emin değilim.
Evet, şimdi bu kadar yoğun yalancılık, gerçek kişi, insan yalancı üzerinden şöyle ifade edebiliriz arkadaşlar: İnsanlar yalan söylerler mi? Evet. Tarihler de insanların eseri olduğuna göre yalan söyler. Ama yalan söyleyen insanlar dediğimizde mesela -bağışlamanızı rica edeyim- örneği teker teker sizin üzerinizden düşünelim. Ben kendi şahsım üzerinden düşüneyim ve şu basit soruyu soralım: Doğduğumuz günden bu yaşa kadar yalan söylemiş miyizdir? Evet. Yani ben mesela 40 yaşındayım, 50 yaşındayım ama bu yaşıma kadar hiçbir şekilde hiçbir sebepten yalan söylemedim diyebilecek insan herhalde çok yoktur. Fakat şimdi bu fiili ve insani durum arkadaşlar bizi hepimizi teker teker yalancı yapar mı? Hayır.
Peki yalan söylemiş olmamıza rağmen ya da zaman zaman yalan söylemesine rağmen bir insanla bir diğer insanı, "yalancı" diye nitelendirilen bir diğer insanı ayırt eden fark nedir? Öyleyse bu fark arkadaşlar nitelik farkı değildir, nicelik farkıdır. Yani bir insan düşünün ki söylediklerinin büyük kısmı yalan ise, sabahtan akşama kadar sürekli yalan üzerine yalan söylüyor ise, dışarıdan bakıldığında o insanı gerçekten yalan söylemek mecburiyetinde bırakan çok özel ve uç durumların haricinde -yani hiçbir sıkıntı, hiçbir sebep, hiçbir baskı, hiçbir gerekçe yokken bile- oturduğu yerde yalan söylüyor ise ki bu durumda olan insanlar aynı zamanda tıbbın ve psikiyatrinin konusudurlar. Onlara mitoman denilir. Yani yalan söyleme hastalığına yakalanmış olan insanın akli dengelerinin çok da yerinde olmadığı kabul edilir. Ama en azından bu ciddi bir ahlaki sorundur. Yani bu durumda olan insanlar için rahatlıkla kişilik bozukluğuna maruz insan diyebiliriz. Bir Müslüman'ı bu şekilde düşünemeyiz. Evet.
İşte resmi tarihin durumu da arkadaşlar aynen böyledir. Yani hayalinizde resmi tarihin böyle gerçek somut bir insan haline döndüğünü varsayarsanız, bu psikiyatri tarihinin görmüş olduğu en büyük mitoman olurdu; yalan söyleme hastası olurdu. Şimdi farkındayım gene son derece büyük bir iddiaya olayın boyutlarını taşımış olduk. Eh, bunun altının doldurulması icap ediyor. Öyleyse ben hemen ona geçeyim, sizin vicdanlarınızı ve akıllarınızı da hakem yapalım. Lütfen dikkatle takip edelim. Şimdi şu örneklerini sunacağım yalanlara baktığınız vakit onları üretmiş olan tarih anlatımı için "insanlık tarihinin en büyük yalancısı" iddiası ve unvanı hak edilmiş olur mu? Yoksa bir abartı mı olur?
Bir kronolojik sırayla gene ifade etmeye çalışacağım. Burhan Cahit -soyadı çıktıktan sonra Morkaya soyadını alacak- Atatürk döneminin önde gelen ve makbul gazetecilerinden, edebiyatçılarından, tarihçilerinden. Mudanya, Lozan, Ankara isminde arkadaşlar 30'lu yılların başında -yani her ne kadar tarih kitabı görünümünde olsa bile aslında bir goygoyname demek daha doğru olacak olan- bir kitap yazmış. Bunun 12. sayfasında diyor ki arkadaşlar: "Kemal Atatürk Dünya Harbi'nde İngilizleri yenmişti."
Şimdi bir kaynaktan daha bahsetmek istiyorum bu anlamda, hatta iki kaynaktan: Enver Behnan Şapolyo. Yani erken cumhuriyet dönemi itibarıyla resmi tarih yalancılığının babalarından bir isimdir. Enver Behnan, Atatürk isimli biyografi çalışmasının 24. sayfasında aynı şeyi tekrar ediyor. Diyor ki: "Kemal Paşa Suriye cephesinde İngilizlere karşı zafer kazanmıştı." Yakın zamanda yayınlanmış ve akademik görünüm -yani bu eski usul goygoynamelere göre görüntüsüne aldanacak olursanız böyle biraz daha ciddi, biraz daha oturaklı, biraz daha bilimselmiş gibi gözüken- bir çalışma; yanılmıyorsam Uludağ Üniversitesi'nin hocalarından tarihçi Prof. Behçet Kemal Yeşilbursa isimli bir vatandaşın editörlüğünde hazırlanmış olan Lozan Barış Antlaşması 100. Yıl isimli derlemenin 408. sayfasında aynen şu söyleniyor: "Ekim 1918'de Kemal Paşa Halep Katma'da İngilizleri durdurup bozguna uğrattı."
Evet, eskiden bugüne doğru arkadaşlar üç tane resmi tarih kaynağından alıntı yaptık. Hepsinin ortak özelliği: Kemal Paşa İngilizlerle çarpışmış olduğu Dünya Harbi'nde cephede İngilizleri askeri açıdan mağlup etti. Şimdi Dünya Harbi'nde Kemal Paşa İngilizlerle hangi cephelerde savaştı? 1- Çanakkale, 2- Suriye-Filistin. Bu üç kaynakta da kastedilen zaten Suriye-Filistin cephesi. Hızlıca onun kronolojisine bir bakalım. 17 Eylül 1918'i 18 Eylül 1918'e bağlayan gece üç ordu tarafından tutulmakta olan Osmanlı cephesi -7. Ordu bunlardan bir tanesinin komutanı Kemal Paşa'ydı- ani bir İngiliz hücumuyla yarıldı ve o andan itibaren yaklaşık bir ay sürecek şekilde hemen hemen hiçbir ciddi muharebe vermeksizin ne yazık ki Osmanlı orduları 600 kilometreye yakın bir mesafe -yani haritada gözünüzün önüne getirirseniz Kudüs'ün hemen kuzeyinden bugünkü yaklaşık olarak Türkiye-Suriye sınırına kadar bir mesafe boyunca- geri çekildiler, ricat edildiler. Yani mesela bu ricat esnasında İngilizlere esir düşen Osmanlı askeri sayısı 75.000'in üzerindeydi. İngilizlerin eline büyük ölçüde sağlam olarak geçen Osmanlı toplarının sayısı 330'un üzerindeydi.
Şimdi böyle bir bozgun, böyle bir ricat, modern askeri tarihte eşine menendine çok zor rastlayacağınız böyle bir mağlubiyet sürecinin sonucunda Halep şehrinin kuzeyinde Katma denilen bir mevkide Kemal Paşa İngiliz ordularını durdurdu. Ya hangi askerle durdurdu? Hangi orduyla durdurdu Allah'ınızı severseniz? Ama şunu ilave edebiliriz: Bu geri çekiliş esnasında en ağır zayiata uğrayan ordu 7. Ordu'ydu; yani doğrudan Kemal Paşa'nın komutanlığını yaptığı orduydu. Hatta İngiliz askeri tarihlerinde bu durum hava kuvvetlerinin muharebe meydanında ilk stratejik kullanım örneği olarak yorumlanır. Yani o güne kadar uçak nispeten biraz daha ilkel bir silah olduğundan ötürü muharebe meydanlarında belirleyici stratejik değil de taktik stratejik kuvvetleri destekler, onların işlerini kolaylaştırır nitelikte; ister bombardımanlarıyla, makineli tüfek taramalarıyla ister daha ziyade keşif harekatlarıyla bir özellik taşımaktayken ilk defa stratejik anlamda -yani belli bir düşman kuvvetinin hedefinin tek başına onun tarafından neredeyse tamamen yok edilmesi anlamında- kullanıldığı örnektir arkadaşlar. Bu geri çekiliş esnasında doğrudan doğruya Kemal Paşa'nın komutasında olan 7. Ordu'yu ortadan kaldırır iken, yani şimdi denirse ki işte o bulunulan yerde Liman von Sanders çekildi, 7, 4 ve 8. orduların yani üç ordunun birden komutası Kemal Paşa'ya devredildi, Yıldırım Ordular Grubu gibi... Hani ismine bakarsanız çok şatafatlı ama daha ciddi tarihlerde şu geçer: Yıldırım Ordular Grubu denilen o yani ismi itibarıyla muazzam ve muhteşem sözüm ona askeri birliğin emrindeki silahlı asker sayısı 5.000 ile 10.000 kişi arasındaydı.
Yani bu şimdi bana ünlü Fransız filozof Voltaire'in bir sözünü hatırlattı. Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu hakkında demişti ki: "Ne kutsal, ne Romalı ne de imparatorluk." Yani işte o ricatın ve ağır bozgunun neticesinde sözüm ona kurulmuş olan Yıldırım Ordular Grubu isimlendirmesi için de aynı mantığı uyarlayabiliriz: Ne yıldırım, ne ordu ne de grup. E şimdi hepi topu elindeki bütün askeri kuvvet buyken; muharip kuvvet sayısı 200.000'e yakın olan, bine yakın top emrinde bulunan, korkunç bir hava gücüne sahip olan o muazzam İngiliz ordusu Kemal Paşa tarafından Halep Katma mevkiinde hangi kuvvetle durduruldu ve mağlup edildi? Bunlar çok yalancı arkadaşlar, yani öyle böyle bildiğiniz gibi değil. Hızla geçtim. Yani şimdi bunun daha detayına girip ne kadar ağır bir bozgun olduğu, bunun ne kadar dolayısıyla büyük bir yalan olduğunun ayrıntıları üzerinde durabiliriz de o zaman bu "Resmi Tarihe Soruyoruz: Niçin Bu Kadar Yalancısınız?" başlıklı bizim programımız, eskiden radyolardaki "Arkası Yarın" programlarına döner, böyle haftalarca devam ederiz. E o da tabii fazla ve lüzumsuz olur. Dolayısıyla bir mim koymuş oldum, geçtim.
Bir diğer hepinizin çok daha iyi bildiği meşhur bir yalanı arkadaşlar: Samsun'a gidiş yalanı. Yani ilkokul 1'den üniversite son sınıfa kadar siz zaten tekrar tekrar tekrar Sosyal Bilgiler, Tarih, İnkılap Tarihi derslerinde hep bu yalanı, hem de devletin resmi okullarında Milli Eğitim Bakanlığı'nın resmi müfredatı dahilinde okudunuz. Ama hızla bir şöyle özet hatırlatma yapalım. Neydi o? 16 Mayıs 1919 günü Samsun'a niyet Kemal Paşa Bandırma Vapuru'na bindi. 3 gün sürecek olan Karadeniz'deki deniz seyahatine çıktı, 19 Mayıs günü de Samsun'a ayak bastı. Ama 1: İngilizler bir Bandırma Vapuru'nu Karadeniz'de batırmaya çalışıyorlardı ve bunun haberi önceden verilmişti. 2: Bandırma Vapuru zaten İngilizler -yani dışarıdan böyle silahlı bir saldırı vasıtasıyla falan olmasa bile- suya bıraktığında kendi kendine batacak durumda bir vapurdu; yani o kadar kötü, o kadar çürük, yetmemiş gibi. 3: Bandırma Vapuru'nun kaptanı İsmail Hakkı Durusu hayatı boyunca Karadeniz'e ilk defa açılıyordu. Yani bir Türk, Müslüman, Osmanlı kaptanı, İstanbul ikametli ve 40-50 yaşlarında falan o sırada, o güne kadar hiç Anadolu Kavağı, Anadolu Feneri, Rumeli Feneri'nden dışarıya kuzeye çıkmamış, ilk defa açılıyormuş zavallı, hiç bilmiyor Karadeniz'i. 4: Hani bütün bunlar yetmezmiş gibi vapurun da pusulası bozuktu üstüne üstlük. Yani her an İngilizlerin hücumuna maruz bir vapurda, kendi kendine bile suda batacak kadar çürük, çoktan kullanım ömrünü doldurmuş bir vapurda, acemi, Karadeniz'i hiç bilmeyen, ilk defa o vesileyle açılacak olan bir kaptanın yönetiminde, pusulası da olmaksızın arkadaşlar Karadeniz'e açıldı. Buna rağmen gene de sağ salim 3 gün sonra Kemal Paşa Samsun'a ayak basabilmişse -yani şimdi bu kısım resmi tarihte yok da ama yakışanı da benim yapacağım ilavedir- doğrudan doğruya bir mucize gerçekleşmiş oldu. Yani mucize kavramı resmi tarihi ve resmi ideolojiyi kökten reddettikleri metafizik alana yaklaştıracağı için böyle bir şey söylemezler de ama şimdi biz Müslümanların o türlü takıntıları ve sınırlamaları olmadığından, yani bu saydığım bilgileri detayları bir an için yanılıp ciddi ve doğru varsaydığınızda "Peki o zaman gene de nasıl sağ salim Samsun'a ayak bastı?" haklı sorusunun cevabı olarak ancak mucize diyebilirsiniz.
Nerede geçiyor bunlar? Bu yalanlar silsilesinin kurucu metni Falih Rıfkı Atay'ın -yani derlemedir bu- daha sonra 19 Mayıs ismiyle yayınladığı kitap; şu an piyasada o versiyonuyla mevcut, 58. sayfası ve devamında. Mesela işte demin de bahsettik, resmi tarih deccallarının ilk neslinin babalarından birisi Enver Behnan Şapolyo'nun Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi kitabının 208, 215, 218. sayfalarında gibi. Peki bu işin doğrusu neydi arkadaşlar? İngilizlerin işte Karadeniz'e Kemal Paşa'yı batırmak, ortadan kaldırmak gibi bir niyetleri yoktu. Hatta öyle ki -şimdi hani Nutuk'ta bile geçer bu- peki bu bilginin kaynağı ne? Rauf Orbay. Rauf Orbay'a sorulduğu vakit: "Hadi canım" diyor, "Sende öyle saçmalık mı olur? Ben kimseye böyle bir şey söylemediğim gibi, iki; böyle bir şeye inanmak akıl mantık dışı. Neden? İngilizler Kemal Paşa'yı bir şekilde enterne etmek ya da ortadan kaldırmak, yok etmek istiyorlar idi ise 6 aydan beridir İstanbul'da ellerinin içinde zaten. Ne diye tutuklamasınlar, kurşuna dizmesinler, Malta'ya sürmesinler de sanki böyle mafyoz bir teşkilatmış gibi Karadeniz'de sinsi sinsi gizlice batırmaya gayret etsinler?" E hadi buyurun bakalım, şimdi bir resmi ideoloji taraftarıysanız bu sorunun cevabını verin de biz de görelim sizi.
İki, İsmail Hakkı Durusu arkadaşlar kaptan olarak Karadeniz'e o güne kadar herhalde yüzlerce defa açılmış birisiydi; başka türlüsü zaten mantık olarak mümkün değil. Yani adam İstanbul'lu bir Osmanlı kaptanı, Karadeniz dediğiniz de yani İstanbul'a nazaran Bering Boğazı değil ki, İstanbul'un zaten bittiği yerde Karadeniz başlıyor. 3: Bandırma son derece sağlam bir vapordu. 4: Bizzat sonraki yıllarda Kaptan Durusu'nun ifadesiyle Bandırma Vapuru'nda üçü de sağlam gıcır gıcır çalışan tam üç tane pusula vardı. 5: Yani bu 3 günlük Karadeniz seyahati boyunca Bandırma Vapuru'yla İngilizler karşılaştılar mı? Evet. Bir; Karadeniz'de normal devriye görevi görmekte olan İngiliz muhripleri karşılaştılar, orada daha önce kendilerine verilmiş olan bilgiye göre üst düzey bir Osmanlı subayı ve karargah ekibi bulunduğunu bildiklerinden ötürü evrensel askeri gelenekler icabı kenara çekildiler tabiri caizse diyelim, düdük çalarak ona saygılarını gösterdiler. Bu durum aynen vapur Samsun limanına yanaşırken de gene bir başka İngiliz savaş gemisi tarafından gerçekleştirildi aynı durum. Yani şimdi Bandırma Vapuru'yla İngiliz askeri gemileri, muharebe gemileri bu 3 günlük Karadeniz seyahati boyunca hiç karşı karşıya geldiler mi? İki sefer; ama Bandırma Vapuru'na torpil atıp batırıp dolayısıyla Kemal Paşa'yı da öldürmek gibi bir niyetle değil de yolunu açıp aynı zamanda düdük çalarak ona saygılarını sunmak niyetiyle arkadaşlar. Geçtik.
Mete Kaan Kaynar ile Fikret Başkaya'nın bir nehir söyleşisi metni esasen; Türkiye'nin Lanetlisi: Bir Muhalif isimli kitabın -yani burada röportajı veren Fikret Başkaya'dır- 393. sayfasından ve Fikret Başkaya'nın aynen ağzından naklediyorum. Diyor ki: "Resmi tarih; yalana, yok saymaya, adıyla çağırmamaya, sansür ve otosansüre dayanan bir tarih versiyonudur." Haklı mı?
Samsun'a çıktık, sonra ne yaptık? Amasya Tamimi, onun arkasından Erzurum Kongresi, onun arkasından 1919 Eylülü Sivas Kongresi. Sivas'ta ikamet ettiği sırada arkadaşlar Amerikalı General Harbord ile Kemal Paşa uzun birkaç görüşme yaptı. Falih Rıfkı Atay'ın Babanız Atatürk isimli kitabının 64. sayfasından nakledildiğine göre -şahsen kendimi tenzih ederim- bu görüşme sırasında General Harbord sorduğu sorulara aldığı cevaplardan -yani bu cevapların kendi üzerindeki şok etkisinden ötürü daha doğrusu en sonunda dayanamayıp- Kemal Paşa'yı alnından öpmüş. Şimdi 1: Başka hiçbir kaynakta General Harbord görüşmenin sonunda Kemal Paşa'ya olan hayranlığının ifadesi kalktı kendini tutamadı onu alnından öptü şeklinde bir aktarım yoktur. 2: Az önceki Samsun'a gidiş örneğinde de gördüğümüz gibi şu soruyu soralım: Şimdi tarih metodolojisi açısından Falih Rıfkı Atay'ın özellikle Kemal Atatürk kültünü parlatmaya dönük olma anlamında bir güvensizliği -yani böyle kenarından dolaşıyoruz ortasından konuşursak yalancılığı- söz konusu mudur? Buna dair ispatlanmış somut örnekler var mıdır? Bir kitap yazılır. 3: Amerika'da yaşamış Amerikan popüler kültürünü bilenlerin daha iyi değerlendireceği bir soru; Amerikan halk kültüründe, yani ortalama bir Amerikalı insanda karşısındakini takdir etmeyi ifade etme anlamında kalkıp alnından öpme şeklinde bir ritüel var mıdır? Hayır. Bu anlamda ritüel arkadaşlar kimde vardır? Bizde vardır. Yani şimdi Falih Rıfkı Atay'ın anlatımından şunu çıkartmamız lazım; bu olay öncesinde General Harbord bir iki haftadır Anadolu topraklarında, herif bir iki haftada Türkleşmiş, alnından öpüyor takdir ifadesi olarak.
Yani şimdi geçmeden önce şunu da söyleyelim: General Harbord-Kemal Paşa görüşmesinin tutanakları hala gizli. Niçin? Bu görüşme Eylül 1919'da oldu. Bazı resmi tarihçiler ya daha saf ya daha dürüst oldukları için tutanakların açıklanmadığını itiraf ediyorlar. Onlara göre -tırnak içinde- daha çakal diyebileceğim resmi tarihçiler diyorlar ki o görüşmelerde tutanak falan tutulmadı, yok öyle bir şey. Bütün bu gürültü nereden kopuyor arkadaşlar? Amerikan mandasını isteme meselesi. Çünkü resmi tarih diyor ki: Yani yanı başında bulunan Rauf Orbay'a varıncaya kadar, işte İstanbul'daki İsmet Paşa'ya -o gün için albay- varıncaya kadar neredeyse herkes Amerikan mandacısıydı, Kemal Paşa değildi tek başına; tek başına dayandı, direndi, hepsini mat etti, sonra ikna etti. Dolayısıyla memleketin Amerikan mandası olmasına tek başına sadece Kemal Paşa engel oldu. İşte bu Harbord mülakatının da ana konusu odur zaten. Harbord onun için gönderiliyor Anadolu'ya, resmi bir rapor hazırlayacak, Kongre'ye sunacak; işte Türkiye'yi bir Amerikan mandası olarak kabul edelim mi etmeyelim mi meselesi. Haziran 1920'de de Amerikan Meclisi Kongresi diyecek ki: "Hayır biz böyle bir mandayı kabul etmiyoruz." Ama onun öncesindeyiz.
Şimdi bu konuyu bütünlemek adına ben ilave edeyim. Ankara Siyasal'ın ve herhalde Türkiye'de daha birçok Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin ana ders kitabı olarak okutulmakta olan Olaylarla Türk Dış Politikası kitabının 1965 baskısında aynen Sivas Kongresi günlerinde Kemal Paşa'nın açık açık Amerikan mandasını kabul ettiği şeklinde bir kayıt vardır. Sonraki baskıların hepsinde bu sansürlenerek çıkartılmıştır. Ki mesela Kemal Paşa'nın anı kitabı Nutuk ekleri arasında yer alan Erzurum Kongresi'nin kapanış bildirisinde 7. madde sansürlenmiştir; çünkü Amerikan mandası kabul edilmektedir. Ama Nutuk'a alınırken sansürlenmiştir. Yani arz ettiğim gibi görüşme tutanaklarına kimisi zaten "Yok öyle bir şey" diyor, inandırıcı değil. O kadar önemli bir görüşme yani böyle çınar altı kahve sohbeti gibi yapılmaz arkadaşlar, illa tutanak tutulur. E mevcut olan tutanak öyleyse niçin gizleniyor? Gene Kemal Paşa'nın Nutuk'ta o sıralarda: "Yani biz mandayı kabul etmeyiz ama fakat öyle egemenliğimize herhangi bir gölge düşürmemek kaydıyla herhangi bir yabancı devlet bize ekonomik yardımda bulunacak olursa bunu da reddetmeyiz." Hani babasının hayrına yapacak o ekonomik yardımı Türkleri çok sevdiği için, çünkü o anlam çıkıyor sonuçta. Manasında diyor o günlerde bir mektup yazılmıştı ama Nutuk'ta öyle anlatıyor. "Bu mektup diyor Amerika'ya gönderildi mi gönderilmedi mi? Hani benim gözümde o kadar önemsiz akir olduğundan ötürü inanın diyor onu bile hatırlamıyorum." Nutuk'taki anlatım... Mektup arkadaşlar Amerika'ya gönderildi. Kongre başkanı olmak itibarıyla altında Kemal Paşa'nın ıslak imzası vardı, halihazırda Amerikan Stanford Üniversitesi müzesinde sergilenmektedir. Gerçek ıslak imzalı orijinal nüshayı okuyan, kuş kadar beyni olan, birazcık İngilizce bilen herkes o mektupta açık açık Amerikan mandasının talep edildiğini de görmektedir. Geçtik.
Şimdi yani bir parça bile şöyle yakın tarihe meraklıysanız eminim duymuşsunuzdur. İstiklal Harbi bitti henüz daha o günlerde, Eylül ayı falan 1922, Ekim... Devrilmek üzere olan İngiliz Başbakanı Lloyd George perişan vaziyette, burnundan soluyor, büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve işte bu böyle coşkunluk düzeyindeki duygularının bileşkesinin bir ifadesi olmak üzere diyor ki: "Ne yapayım şu kötü kaderi?"Dahiler iki üç asırda bir gelir. Ancak bu asrın dahisi de Türklere nasip oldu. Biz Kemal Paşa'nın dehasına yenildik." Belki kelime düzeyinde anlatım farklılıklarıyla eminim, eğer bir yakın tarih merakınız varsa hepiniz hatırladınız bu repliği. Şimdi bu repliğe kendi hikayesi, öyküsü içerisinde baktığınız vakit arkadaşlar, yani nefes kesen bir şey. Çünkü Araplarda atasözü derler ki: "Fazilet odur ki düşmanlar bile takdir etsin." Burada yani ne fazileti? Hangi düşman? Başdüşman Lloyd George gerçekten öyle; İngiliz Başbakanı. İstiklal Harbi'nde kaybeden taraf bunun yılgınlığını, hayal kırıklığını, üzüntüsünü ifade ederken şunu söylüyor: "Bu kadar yetkin ve bu kadar düşman bir isim bile, yani bu mağlubiyetimizin sebebi, karşımızdaki düşman yöneticisinin, Kemal Paşa'nın 2-3 asırda bir dünyaya gelen dahilerden biri olmuş olmasıdır." Nefes kesenmiş!
Amerikalı ünlü edebiyatçı, komedyen Mark Twain'in Colt marka tabancaları övmek üzere yazılmış şöyle bir cümlesini okumuştum: "Colt tabanca enfes bir silahtı. Muhteşemdi. Görüntüsü çok estetikti. Ele çok iyi otururdu." Sayıyor, sayıyor, sayıyor... Ama diyor: "Küçük bir kusuru vardı; Colt tabancayla attığınız hiçbir şeyi vuramazdınız." Şimdi Lloyd George'un buradaki övgüsü de gerçekten nefes kesici ama küçük bir kusuru var: Uydurulmuş. Lloyd George böyle bir söz söylememiş ama hali öyleyken arkadaşlar, işte bizim böyle çok hoşumuza gidiyor psikolojisinin neticesi, en ciddi resmi tarih yayınlarında bile bu kendisine yer bulmuş. Örnek vereyim: Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayınlanmış Türk İstiklal Harbi Özet Tarihi isimli kitabın 500. sayfasında mesela bu anlatım ciddi ciddi tarihi bir gerçekmiş gibi anlatılıyor.
Yani burada tarih metodolojisi ile ilgili bir parantez açalım. Tarih eserleri yazılırken arkadaşlar iki temel noktadan birinden hareket edilir: Ya doğruluk ya uygunluk. Ya işimize gelse de gelmese de bizim hissiyatımıza, siyasetimize, ideolojimize, onların çıkarlarına, beklentilerine, sempatilerine uysa da uymasa da tarihte çıplak olarak ne olmuşsa onu anlatıyoruz -bir bu noktadan yola çıkarak, bu bakış açısının ürünü olarak tarih yazılır- ya da uygunluk; yani onun olgusal ve maddi doğruluğu önemli değildir. O tür tarihi yazanlar açısından "Bu bizim işimize gelir mi? Bu uygun mu? Bu olduğu takdirde bizi sevindirecek olan bir şey mi?" Evet, öyleyse olmuştur.
Yani şimdi günümüzün işte kendilerinden bahsederken hani "resmi tarih çakalı" ya da "ulusalcı çakal" diye benim şahsen isimlendirdiğim tiplerden herhangi birinin sözüm ona tarih kitabı diye yazmış olduğu bir kitapta, makalede falan böyle bir şey karşımıza çıktığında ki yüzlercesi karşımıza çıkıyor, gülüp geçiyoruz. Gülüp geçiyoruz çünkü kendi payıma ben diyorum ki: "Ulan zaten bu herif kim ki? Yani bundan doğru, ciddi, tutarlı, bilimsel bir anlatım bekleyesin." Ekosistemin tarihçisi diye geçiniyor mesela; bildiğiniz ekosistemin. E bu zaten goygoycu bu, bunu söyleyebilir rahatlıkla. Ama şimdi yani ismi bile kallavi kurum olarak olsun, kitap olarak olsun bakıyorsun; koskoca Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi Özet Tarihi. Takımdır esasen bu, takımın özetlendiği tek ciltlik bir anlatımdır ama bunun bile 500. sayfasında diyor ki: "Lloyd George böyle böyle dedi." Yani şimdi bu durumda herhangi birisi hangi gerekçeyle olursa olsun diyelim, nasıl Kemal Paşa karşıtı olabilir ki? Lloyd George'un bile nefesi kesilmiş!
Evet, sözü fazla uzattık. Mesela 100. Yılında Lozan'ın Önemi isminde kolektif bir çalışma, işte iki sene önce yayınlanmış, sayfa 117'de aynısını tekrar ediyor. Türkiye'deki bütün resmi tarih anlatımlarında yani o dönemle ilgiliyse şayet bunu mutlaka bulursunuz. Fakat bu bahsini ettiğim kitap arkadaşlar buna kaynak da vermiş: Grace Ellison'un Bugünkü Türkiye isimli kitabı. Evet. Yani metodoloji gereği Lloyd George'un söylediği iddia edilen bu sözün özgün kaynağına gitmemiz gerekir. Yani şimdi diyelim ki mesela Sinan Meydan isimli ekosistem tarihçisi; "Evet, Lloyd George bu sözü söyledi çünkü o sırada ben de Downing Sokağı 10 numarada onun çalışma odasındaydım" diyemez. Daha dedesi dünyada yoktu. E, Genelkurmay Başkanlığı yayınlamış olduğu kitapta tabii bunu hangi tespitiyle dile getirmiş onu da belirtmiyor. Uzatmayalım.
Bu anlamda araştırdığımız vakit arkadaşlar bu sözün özgün kaynağı Grace Ellison isimli bir kadın İngiliz yazarın o sırada birden fazla sayıda yazmış olduğu -bu zannediyorum sonuncusudur- istiklal yılları ve hemen bitiminde bu kadının imzasıyla Ankara, Kemal Paşa, Türkiye savunusu ya da propagandası diyebileceğiniz İngiltere'de çok sayıda kitap yayınlanıyor. Yalnız arkadaşlar burada birkaç tane ciddi kusur var. Grace Ellison yazar görünümlü bir tüccar. Yani mesela 15.000 lira gibi sadece bir tek seferde o gün için küçük bir servet değil, büyük bir servet addedilebilecek para alıyor Kemal Paşa'dan, Ankara hükümetinden. Sonrasında ayrıntısıyla çok net bilemediğimiz bazı sebeplerden ötürü Ankara yöneticileriyle arası bozuluyor, onlara küsüyor, Türkiye'yi terk ediyor; bir daha Türkiye ve Türkler... Yani burada siz kişi bazında özellikle Kemal Paşa'yı anlayın, lehine tek satır yazmıyor. Ondan sonra 1920'li 30'lu yıllar boyunca aynı anlamdaki hizmetini Mısır Kraliyet ailesinin hizmetine sunuyor. Kral Faruk ve çevresi hakkında önceki yıllarda Ankara yönetimi ve Türkiye hakkında yazdıklarının Mısır ve Hidiv hanedanı, Kral Faruk yönetimi versiyonu diyebileceğiniz kitaplar yayınlamaya başlıyor. Yani şimdi tabii bu Lloyd George'a isnat edilen sözün özgün kaynağının böyle bir hanım olduğunu göz önünde bulundurduğunuz vakit günümüzün herhangi bir ulusal resmi tarih, resmi ideoloji yanlısı ulusalcısı ne gibi hislere sahip olur? Yani aynı hararetle "Evet, Lloyd George kesinlikle böyle bir söz söyledi, bu kesin tarihi bir gerçektir" demeye devam eder mi yoksa ne yapar bilmiyorum arkadaşlar.
Ama onun yerine ben size Derin Tarih dergisinin Haziran 2019 tarihli 87. sayı, 34. sayfasından M. Fatih Can'a ait şu güzel tespiti okuyayım: "Tarih, büyük kırılmalar yaşamış toplumlara hakim olan rejimler için stratejik bir silah." Oradan da şuraya gelelim. Kolektif çalışma, Kurtuluş 1923, sayfa 151: "Vahdettin İtalya'da Osmanlı hazinesini viski ve pavyon parası yaparak bitirdi." Yani Vahdettin arkadaşlar, 17 Kasım 1922'de İstanbul'u terk edip Avrupa'ya giderken -son durak Avrupa- yanında bir Osmanlı hazinesi götürdü, sonra bu hazineyi İtalya'da -tabirimi mazur görün lütfen- alemlere akarak yedi bitirdi yani. Çünkü adam diyor ki: "Viski ve pavyon parası oldu." Yani su gibi viski akıttı, koca hazineyi yedi ya! Pavyonlarda yedi, viskileri akıtarak yedi, bitirdi.
Vahdettin'le beraber arkadaşlar Malaya zırhlısına binen yakınlarından bir tanesi yadigar olarak yanına bir altın sigara tabakası alacak oluyor, görünce kızıyor fevkalade. Diyor ki: "Bize hırsız derler." Makbuz alarak onu son dakikada saraya iade ettiriyor. Giderken yanında bir şey götürdü mü götürmedi mi? Bu sorunun cevabı çok net. Vahdettin giderken Osmanlı hazinesini soyup götürdü idiyse Kaşıkçı Elması nerede duruyor? Şah İsmail tahtı nerede duruyor? O günden bugüne Topkapı Sarayı Müzesi'ni gezenlerin hazine dairesinde gördükleri o muazzam hazine nerede duruyor? Yani onlar Vahdettin'le beraber İtalya'ya gitti, viskiye ve pavyona dönüşmekten bir şekilde kendilerini kurtardı, sonraki yıllarda Türkiye'ye mi geldi? Bizzat Kemal Atatürk'ün ifadesi sonraki yıllarda: "Giderken maddi anlamda hiçbir şeye elini sürmedi. Sürseydi, isteseydi diyor bütün Osmanlı hazinesini yanında götürürdü. Sonra o parayı kullanarak diyor öyle bir ordu düzerdi ki o orduyla da diyor geri dönerdi." Yani şimdi bizzat Kemal Paşa bunu söyledikten sonra geri kalanlara ne oluyor ve onlara ne düşüyor? Bunu sizin takdirlerinize havale ederim. Kraldan fazla kralcılık denilen şey herhalde bu olsa gerek.
Peki şimdi tarihi hakikatlere gelecek olursak... Vahdettin arkadaşlar İtalya Sanremo hayatında sigara tiryakisi. Normal sigaraya verecek parası olmadığı için asker sigarası içerken öldü. Öldüğünde yastığının altından para olmadığı için yaptırılamamış olan ilaç reçetesi çıktı. Sanremo'nun esnafı cenazesine haciz koydurdu çünkü bakkala, kasaba, manava muazzam borç birikmişti. "Osmanlı padişahı halifesidir, bu bizim milli ve dini şerefimizdir" diye İtalya'da cenazeye haciz konduğunu duyan bazı zengin Müslümanlar, hamiyet sahibi Müslümanlar geldiler, Sanremo esnafına borçları tasfiye ettiler, ondan sonra cenaze alıp götürülebildi.
Yani şimdi bu noktada insan ister istemez isyan etmek durumuna geliyor. Ulan diyorum ben şimdi bunu dile getiren resmi tarihçiye sözüm ona; ulan diyorum bu kadar da mı yalancısınız? Bu kadar da mı ahlaksızsınız? Bu kadar da mı rezilsiniz? Evet öyleler arkadaşlar. Kolektif çalışma, 100. Yılında Lozan Barış Antlaşması. Bu ekosistem kitabıdır, sayfa 1252. Bu çakallara göre profili daha düzgün gibi duran ama yani iç dünyada aslında çok bir şey fark etmiyor, yakın zamanda öldü kanserden, Boğaziçi'nin proflarından Zafer Toprak diyor ki: "Lozan mazlum ülkelere örnek oldu." Bir tane örnek verilsin, somut örnek verilsin ve Lozan ile o ülkenin bağımsızlık mücadelesi arasındaki sebep-sonuç ilişkisi de net bir şekilde ortaya konsun. Çünkü örnek verilsin derken yani Zimbabve diyebilir, uydurur. Şunu isterim: Lozan ile Zimbabve'nin bağımsızlık mücadelesinin başlaması arasındaki o somut zinciri de ortaya koyacaksın. Yoksa ülke ismi vermek kolaydır. Ben her şeyden vazgeçerim, ikinciyi istemiyorum arkadaşlar; bir tane!
Yani şimdi bunların çakal cinsi diyebileceklerimiz zaten illallah yaka silktirir yalancılıkta, ahlaksızlıkta. Zafer Toprak denilen yeni müteveffa, onlara bakarsanız profili itibarıyla böyle daha oturaklı, daha bilim adamı falan gibi. Hani onlara göre iyisi iyisi bu. Arkadaşlar şimdi yalan diyorum çünkü olmayan şeyi örnekleyebilmek mümkün değil. Burada hani meşhur Mecelle kaidesi: "Beyyine müddeiye düşer." Madem ki iddia sahibi onlar, iddia ne? "Lozan mazlum ülkelere örnek oldu." Öyleyse ispatlama yükümlülüğü de onlara ait. İşte az önce söyledik ama benzer durumda çok örnekle karşılaştığım için şimdi bir resmi tarihçi görünümlü çakal çıkabilir. İşte diyebilir ki Zimbabve, diyebilir ki Togo, diyebilir ki Papua Yeni Gine... Öyle mücerret ülke ismi kabul etmiyoruz. Bağlantıyı da kurmak kaydıyla bir tane örnek versinler de görelim.
Ümit Doğan; yani bu da resmi tarihçi diye geçiniyor, Zafer Toprak'ı dahil ettiğim kategorinin ötekisi, anladınız siz onu. Hurafeler isimli kitabında sayfa 193'te, 30 Ekim 1929 tarihini taşıyan Kemal Paşa'dan -yani dönemin Cumhurbaşkanı'ndan- Başvekil İsmet Paşa'ya gönderilmiş bir mektubun metnini veriyor. Mektubun teması: "Memleket çok fakir, onu kalkındıralım." Yani 1929 Türkiye'si şartlarında olan herhangi bir ülkenin ideal Cumhurbaşkanı ile Başbakanı arasında görülmesi beklenecek, görüldüğü takdirde de takdir edilecek cinsten bir siyasi yazışma örneği. Ama arkadaşlar küçük bir kusuru var: Bu bir kurgu eserden alıntıdır. Yani şimdi bunların "ben tarihçiyim" diye piyasada dolaşanı, kurgu eserle kurgu dışı eser arasındaki temel nitelik farkından bihaber.
Metin Özata, Atatürk, Bilim ve Üniversite, sayfa 115. Celal Şengör diyor ki: "Kemal Atatürk ölmeden önce tarih tezinden vazgeçti." Hayır, vazgeçmedi. Kemal Atatürk 1930'ların başında ortaya koymuş olduğu tarih tezini -yani biliyorsunuz artık siz onu- çok çok çok eski yıllarda Orta Asya'da kocaman bir iç deniz vardı, onun da sağladığı imkanlar sayesinde çevresinde yaşayan bizim Türk atalarımız yani bundan binlerce sene önce muazzam bir medeniyet kurmuşlardı. Sonra bu iç deniz kurudu, onlar da göç etmek mecburiyetinde kaldı, dünyanın dört bir tarafına dağıldılar. Dağıldıkları sırada dünyanın hiçbir bölgesinde medeniyetin M'si yoktu. Buldukları insanlar bildiğin hayvandı, ayıydı; mağaralarda yaşıyorlardı, örtünmüyorlardı, ateşi bilmiyorlardı, tekerleği bilmiyorlardı, çiğ eti yiyorlardı, öyle aile mefhumu falan... Ak etire tabii, alt alta üst üste karman çorman falan işte gittiler onlara ilk her yerde medeniyeti öğrettiler. Hatta konuşmayı da bilmiyorlardı, böyle hayvan gibi ses çıkartıyorlardı; onlara konuşmayı da öğrettiler. O yüzden tarih tezinin kardeş tezi de Güneş Dil Teorisi'dir. O yüzden işte Türkçe dünyada şu an konuşulmakta olan bütün dillerin doğal olarak temelini teşkil etmiş oldu falan. Tarih tezi ana hatlarıyla bu arkadaşlar.
Şimdi düşünün ki Toktamış Ateş gibi birisi bile "hezeyandır" diyor. Yani böyle çok kitabın ortasından konuşarak, çok net ve sert konuşarak Toktamış Ateş... Yani onun bile hezeyandır dediği bir anlatı bu. Celal Şengör de diyor ki: "Evet, ölmeden önce -yani kelimeyi kullanmasa bile herhalde o tarafa getirmeye çalışıyor- yani bu tarih tezi ile ortaya konmuş olan iddianın ne kadar uçuk olduğu, tarihi gerçeklikten ne kadar uzak olduğu kendisi tarafından da takdir edildi. Hani hatadan dönme de bir fazilettir, işte o fazileti en azından sergiledi. Bu konuda vazgeçti." Vazgeçmedi! Gene iddia-beyyine meselesi arkadaşlar. Şimdi vazgeçmediğini, vazgeçti iddiasını ortaya koyuyorlarsa bu iddiayı ispatlar nitelikte delillerini de ortaya koymak zorundalar. Ama tabii burada söz konusu kaynak Celal Şengör olunca zaten iddiaydı, bilimdi, delildi aramayacaksın. İşte herhalde geçen haftaydı kendisinden bahsettik; "Fatih Hristiyandı" diyebilen bir adam. Rahat rahat kendi kankası İlber Ortaylı'nın kitaplarını okumuş olsaydı bile bunu söylemeyecekti. Çünkü o bile yani "Evet doğrudur" diyor, "Papa bu anlamda bir teklif mektubu hazırladı ama göndermedi. Mektup da Vatikan'ın arşivinde kaldı bugüne kadar." İşte Fatih-Hristiyanlık hikayesinin epi topu arka planı bundan ibaretti. Papa'nın göndermediği mektubu bu Celal Şengör denilen tip arkadaşlar gönderttiriyor, Fatih o mektubu okuyor, ikna oluyor, Hristiyan oluyor. Yani yolda yürürken bir at nalı bulmuş birinin haline benziyor; "Bir nalı bulduk, şimdi diyor işimiz üç nalla bir ata kaldı." Yani düşünün ki kendisi oturup dışkı yediğini millete iftiharla anlatabilen cinsten bir adamdır; ister inanın ister inanmayın sosyal medyada var ispatı. "Oturdum meraktan yedim" diyor sonra da yani mealen hani "Çok da kötü bir şey değildi" diyor. Öyle diyor. Bazı hapishanelerde insanlara işte dışkı yedirildi, bununla işkence yapıldı; "Bunlar diyor doğru olamaz çünkü diyor öyle hani işkence objesini oluşturacak kadar diyor kötü bir şey değildi." Nereden biliyorsun? "Ben diyor oturdum bizzat yedim" deyince zaten akan sular duruyor arkadaşlar. Şimdi böyle birisine ne diyebilirsiniz ki? Vukuatı çok yani; kız öğrencilere nasıl elle sarkıntılık ettiğini de kendisi gene iftiharla hem televizyonda canlı yayında anlatmış idi. Geçtik.
Aynen bu cinsten bir diğer yalan: Hulki Cevizoğlu'nun Türkiye Günlüğü ismiyle kitaba dönüştürülmüş, herhalde bu canlı yayınlarından, televizyon programlarından, onun tapelerinden oluşmuş bir kitap, sayfa 33. 2009 senesinde ekosistem tarihçisi Sinan Meydan'ın da katıldığı bir programda bu ekosistem Sinan diyor ki: "Atatürk ilk dindar cumhurbaşkanıdır." Aynen ağzından çıkan cümle bu. Sonra "Hurafe ile mücadele ettiği için diyor yanlış anlaşıldı, halbuki diyor dindardı." Şimdi burada arkadaşlar çok rahat konuşamayız 5816 isimli faşist kanun nedeniyle. Ama Atatürk ve din ilişkisini irdelediğimiz bugüne kadar en az 10 tane program yaptık, onlardan herhangi bir tanesinin 10 dakikalık bir bölümünü seyredin derim ben size. Sonra dönün tekrar ekosistem tarihçisinin bu cümlesini, bu iddiasını düşünün: "Atatürk ilk dindar cumhurbaşkanıdır." Arkadan gelenler de hep öyleydi zaten; Atatürk dindardı, İsmet İnönü evliyadan bir zattı zaten, yani Celal Bayar da yarı peygamberdi! Evet, yani şimdi öyle başa böyle tıraş yapıyoruz ister istemez.
Son olarak Erdoğan Aydın'ın Yanlış İliklenen Düğme. Geçende de bu kitabı tavsiye ettik, meraklılarına tekrar ediyorum, sayfa 71'den. Şimdi bütün bunları bağlayan, genel olarak değerlendirip yorumlayan bana göre son derece isabetli bir analiz ile bitirelim: "Her şeyi liderin kurtarıcı iradesine bağlayıp bizi de adeta ona tapındırmaya yönlendiren kurgulanmış resmi tarih anlatısı." Çok iyi bir tanım olmuş arkadaşlar.
Dediğim gibi bitiremedik. Önümüzdeki hafta yani 31 Ocak Cumartesi gecesi saat 22:00'de "Resmi Tarihe Soruyoruz: Niçin Bu Kadar Yalancısınız? - 3" diyerek devam edeceğiz. İnşallah üçüncüsünde bitiririz. Şimdilik de diyoruz ki o vakte kadar ebeden ve daima sizleri, kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.