RESMİ TARİHE SORUYORUZ-33: OSMANLI MÜCEVHERLERİ VE İNÖNÜ... İDDİALAR DOĞRU MU?

 Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı geceler. Bu akşamki konumuz aslında kaç haftadan beridir devam etmekte olduğumuz İsmet İnönü ve Akçeli İşler şeklinde üst başlığını ifade edebileceğimiz meselenin devamı. İnönü ve Osmanlı hanedanın mücevherleri ile ilgili bir iddia. Bu iddialar doğru mu diye resmi tarihe soruyoruz.

Önce kısaca meselenin özünü ifade edeyim arkadaşlar. 2019 senesinin Şubat ayında medyaya yansıdığı üzere Abdülhamid Han'ın torunlarından bir hanımefendi, İnönü'nün Osmanlı hanedanı mensuplarından mesela Abdülhamid Han'ın hanımlarından Avrupa'da yurt dışında sürgünde bulunduğu yıllarda sahip oldukları mücevherleri rüşvet olarak aldığı şeklinde bir iddia ortaya attı. O tarihlerde bu medyada bayağı bir gürültüye yol açtı. Mesela iddianın dile getirildiği gün ulusalcı medya cenahının yılmaz kalemlerinden İsmail Saymaz tam bir ulusalcı tavrı örneği göstererek olayın bilimsel boyutuna, olgusal yönüne hiç temas etmeksizin bol küfür ederek iddia sahibi olan hanımefendiye saldırdı. Şimdi ettiği küfürleri bir tarafa bırakacak olursak saldırısındaki argümanı şuydu: "İstiklal Harbi kahramanımız cumhuriyetin kurucularından İsmet İnönü hiç böyle aşağılık bir iş yapabilir mi?"

Vallahi yapabilir mi yapamaz mı? Biz meselenin o tarafını bilmiyoruz. O tarafında da değiliz. Çünkü biz tarih ilmi ve tarih metodolojisi üzerinden hadiseye yaklaşıyoruz. Böyle olduğunda "hayır yapmaz, yapmamıştır" şeklindeki itirazların gene tarih metodolojisine uygun olmasını arıyoruz. Yani olgusal yaklaşım. Birisi böyle bir iddia ortaya atmış. Bu iddianın tarihsel olarak doğruluğu, geçerliliği olamaz çünkü A, B, C, D, E kucağındaki delilleri, olgusal analizleri kendi bakış açından, kendi argümanlarını soğukkanlı bir şekilde insanlara öyle küfür falan etmeden, senin hoşuna gitmeyen iddialar dile getirdiklerinden ötürü insan gibi dile getirirsin. Ama tabii derseniz ki medyatörüyle, şusuyla, busuyla, ulusalcı dediğimiz bu cenahta, bu güruhta böyle ciddi, saygın, soğukkanlı, aklı başında bir tavır nerede? Evet. Siz de haklı olursunuz. Bunun çünkü ben canlı ispatıyım arkadaşlar.

Her cumartesi akşamı resmi tarihe soruyoruz üst başlıklı bu programımız herhalde 6 ay geçmiştir. Bu süre içerisinde onlarca konu başlığı gündeme getirdik. Her bir konu başlığı ile ilgili onun altını dolduran toplamı yüzlerle belki 1000'i bulmuştur. İfade edilen soru sorduk resmi tarihe ve her seferinde de şu sözü verdik: Yani bunlara İsmail Saymaz örneğinde olduğu gibi öyle küfür falan etmeden, "hiç olur mu öyle şey" seviyesizliğine de düşmeden insan gibi maddi bilimsel analitik cevap verebilecek olanlar varsa cevaplarını versinler. O cevaplar önümüzdeki hafta cumartesi akşamı programında bizzat benim tarafımdan burada; eğer çok uzun değilse aynen, çok uzunsa elimizde olmayan pratik sebeplerden ötürü olabildiğince özetleyerek dile getirilecektir. Vallahi ister inanın ister inanmayın arkadaşlar; belki sayısı 1000'i bulmuş, belki geçmiş olan o sorularımızdan bir tanesine cevap alamadık bugüne kadar. Eh bu da bizi hükmen galip durumuna getiren bir durum.

Şimdi meselenin özüne geri dönecek olursak arkadaşlar şunun altını net olarak çizelim: Ben az sonra ayrıntılarını sizinle paylaşacağım işte o iddiaya dayanarak İsmet İnönü'yü hırsız ilan etmiyorum. "Osmanlı hanedanını soymuştur, mücevherlerine el koymuştur" falan; hüküm cümlesi olarak böyle bir şey ifade etmiyorum. Korktuğumdan, çekindiğimden değil; tarih metodolojisi kuralları herkese eşit olarak uygulanmak mecburiyetinde olduğundan ötürü burada söz konusu olan şahsın duygusal anlamda benim şahsen günahım kadar haz etmediğim bir insan olsa bile bu tamamen ayrı bir boyut. Onun da aynı kurallara tabi olarak yargılanması, tarih mahkemesinde tabiri caizse yargılanması gerektiğini düşünürüm bir Müslüman olarak. Çünkü bizim temel kaynaklarımız, referansımız iki şeydir: Bir Allah'ın kitabı, iki Allah'ın resulünün sünneti. Biz o kitapta konuyla ilgili şu ölçüyü öğrenmişizdir: Bir topluluğa olan düşmanlığınız sizi adaletten uzaklaştırmasın. Dolayısıyla günümüzde mesela bu CHP ulusalcı güruhun sürekli yaptığı gibi işte Atatürk'e, İnönü'ye onları incelerken ayrı ölçü, mesela Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı incelerken ayrı ölçü falan değil. Herkesi ele alıp incelerken değerlendirirken değişmeyen aynı ölçü. Elhamdülillah. Biz Müslümanlar olarak bununla da iftihar ediyoruz.

Böyle olunca İnönü'yü yani ben Osmanlı hanedanının soyucusu olarak burada böyle bunu kesinleşmiş bir tarih hükmü, bir maddi bilgi haliyle dile getirip böyle bir şey ilan etmiyorum. Çünkü tarih metodolojisi der ki arkadaşlar, iddianın büyüklüğüyle delillerin gücü eşit oranda olmalıdır. İşte metodolojinin bu kuralı tam karşılanmadığı için böyle bir hüküm cümlesi kurmuyorum. Onun yerine diyorum ki acaba mı? Yani arzu edenler, merakı olanlar ister o cenahtan ister bu cenahtan işte bak burada ben bir ipucu veriyorum; otursunlar bunu bir dosya, bir araştırma konusu olarak kabul etsinler. Üzerinde ayrıntılarına inerek çalışsınlar. Ben bir mim koyup geçiyorum. Diyorum ki işte şu tarihte şöyle birisi şöyle şöyle dile getirerek, kendine göre delillendirerek orta yere böyle bir iddia atmıştır. Bu iddiayı ister yalanlama şeklinde ister doğrulama şeklinde arzu edenler buyursunlar bunun üzerinde mesai sarf etmiş olsunlar. Bu bir.

Şimdi iki; gene tarih metodolojisine göre bir en azından ön kanaate sahip olmak için meseleye şöyle yaklaşılır: Bu başlıkta söz konusu olan şahısla ilgili başka kişiler ve kaynaklar farklı olaylar üzerinden benzer iddialar dile getirmişler midir? Yani şimdi somutuna bunun gelecek olursak; ele aldığımız neydi? Şubat 2019 tarihinde Osmanlı hanedanına mensup bir hanımefendi İnönü ile ilgili böyle bir iddia ortaya attı. İnönü'yü suçladı. Nokta. Buna benzer şekilde farklı tarihlerde farklı tarihleri ve olayları kastederek İnönü'ye ama benzer nitelikte yöneltilmiş suçlamalar var mıdır? Eğer yoksa; yani hayır başkaları tarafından başka olaylar ve tarihler söz konusu edilerek İnönü'ye yöneltilmiş böyle benzer bir suçlama yoktur neticesine varırsak araştırmamızın sonunda, o hanımefendinin bu iddiası zayıflamış olur. Yani profesyonel tarihçiler için bu hani aklımızın bir kenarında bulunsun, bir zamanlar İnönü ile ilgili birisi böyle böyle bir iddia ortaya atmıştı derecesine düşer, derekesine iner. Yok, farklı kişiler farklı tarihlerde farklı olayları ve zamanları kastederek ama niteliği itibarıyla benzer suçlamalarda bulunmuşlar ise, o zaman burada o hanımefendinin dile getirmiş olduğu durum, suçlama diyelim biraz daha ciddiyet kazanmış, biraz daha güçlenmiş olur.

İki; şimdi bundan önceki bu dizinin bundan önceki programlarında da çok üzerinde durduk arkadaşlar. Genel olarak İnönü ve mal varlığı konusunda yani son derece dikkat çekici diyelim, ilginç diyelim, daha ötede iddialı bir ifade kullanmayalım durumlar söz konusu ve bunlar birilerinin iddiaları falan filan değil. Olgusal, maddi gerçeklik kazanmış durumlar söz konusu. Nedir o? İnönü'nün kesinlikle biliyoruz ki ailesinden kendisine intikal etmiş herhangi bir servet, para, mal varlığı yok. Babası da memur. Kendisinin hayatı bordro mahkumu olarak geçmiş. Yani meslek, kariyer; subaylık, işte ondan sonra milletvekili, cumhurbaşkanı falan ama hep sabit gelirli. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığı döneminde bile almış olduğu maaşlar ile bunları ne kadar ekonomik, eli sıkı bir şekilde değerlendirmiş olursa olsun vefat ettiği sırada ya da vefatına yakın yıllarda (1970'i kastediyorum burada, vefatından 3 sene öncesini) kendisinin ve ailesinin sahip olmuş olduğu taşınır ve taşınmaz mal varlığını izah edebilmek mümkün değil. Yani İnönü'nün açık bilinen ve meşru gelir kaynakları ile ömrünün sonunda sahip olmuş olduğu servet arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurabilmek mümkün değil. Meselenin bu boyutunu daha ayrıntılı öğrenmek isteyenler sahaflardan, nadirkitap.com'dan Ahmet Gürkan tarafından yazılmış, 1970 senesinde yayınlanmış "İsmet Paşa'nın Beytül Mali" isimli kitabı temin edip okumalarını şiddetle tavsiye ederim.

E şimdi o zaman bunu nasıl izah edeceğiz? Haftalardır zaten biz bu ana sorunun peşinde olarak konuşuyoruz ve şunları tekrar ediyorum ister istemez. Halen hayatta olan yegane çocuğu, kızı Özden Toker'in Mehmet Ömer Alkan'la yapmış olduğu bir nehir söyleşi; bu kitap yakın tarihte yayınlandı, hala kitapçılarda vardır: "İsmet İnönü'nün Kızı Anlatıyor". Yani kitabın içeriği ve İnönü meselesine nereden baktığı konusunda herhalde artık bunlardan sonra kimsenin bir şüphesi olmaz. Bu kitabın 50. sayfasında bizzat kızı diyor ki: "Babama ailesinden kalmış bir mal yok. Başbakanlığında bile bizzat Kemal Paşa tarafından onun emrindeki gizli ödenekten her ay kendisine para verilmek suretiyle takviye edilirdi." Yani şimdi bu doğru; başka birçok kaynakta da geçer. Ayda 2.000 Lira örtülü ödenekten başbakanken kendisine veriliyor Kemal Paşa tarafından. Hatta hatta Atatürk onu azlettikten sonra bile o aylık 2.000 liralık ödeme devam ediyor. Çünkü mantık şu: Yani vermezsek bu memlekete başbakanlık yapmakta olan ya da daha düne kadar yapmış olan bu şahıs ailesiyle beraber aç kalır, açıkta kalır.

Şimdi bunu bir kenara koyalım arkadaşlar. E peki bu arada elde ettiği ne? Mesela Şevket Süreyya Aydemir'in "İkinci Adam"ı; yani bugüne kadar yazılmış olan bütün İnönü biyografileri içerisinde başyapıt, hacmi itibarıyla da en ayrıntılı olan, İnönü'nün sağlığında yayınlanmış ve tam bir goygoyname. Böyle bir kitabın bile 1. cildinin 374. sayfasında öğreniyoruz ki 1927 senesinde korgeneral rütbesiyle askerlikten emekli olduktan sonra aldığı emekli maaşı ayda 25 lira. E bir de şunu artık yani bizim bu programların düzenli izleyicileri "ya sıkıldık" demeyeceklerse ben konu bütünlüğü açısından kısaca ekleyeyim: 1930'lu yıllar, Türk Hava Kurumu Başkanı, yönetim kurulunda hesaplar incelenirken bir kuruşluk bir açık, eksik görünüyor. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu'nu tam 7 saat masada hapis tutuyor. Bu bir kuruşun kaynağı bulunacak diye yani adamların terini tabanından çıkarttırıyor. En sonunda anlaşılıyor ki bir katip hatası işte farklı bir yere yazmış o bir kuruşu falan. Millet "oh" diyor, bir kuruş. Bir günlük gazetenin 5 kuruş olduğu bir Türkiye'den bahsediyoruz. Yani o bir kuruşla bir gazete bile alabilmeniz mümkün değil. Onun gibi daha dört tane olacak anca öyle bayi size penceresinden bir gazete uzatacak. Yani milyonlardan, yüz binlerden, on binlerden hatta binlerden bile bahsetmiyoruz; hepi topu bir kuruş.

Yani mesela şimdi bunu nereden naklettik? Sabiha Gökçen diyebilir Türk kamuoyu ama biliyorsunuz onun gerçek ismi Sabiha Gökçen değildi, o Ermeni kökenliydi. Neyse biz gene öyle devam edelim. "Atatürk'le Bir Ömür" isimli hatıratının 75. sayfasında naklediyor bu anekdotu Sabiha Gökçen; Hatun Bilmemneyan gerçek ismi, Ermenice ismi, anasının babasının taktığı isim. Sedef Kabaş'ın muazzam kitabında aynı konuya atıf var. Aynen şunu diyor Muazzez İlmiye Çığ (biliyorsunuz bu da 100 küsür yaşında öldü, cumhurbaşkanı adayıydı ulusalcıların, Hitit tarihi uzmanı profesör diye yutturdular halbuki kütüphane memuruydu ama yani yaşı itibarıyla da arkadaşlar Muazzez, dünyanın bir gaz ve toz bulutu olduğu dönemleri de hatırlayan bir canlı tarihti). Ayrıca şimdi bu muazzam diyor ki 141. sayfada: "Rahmetli Başbakan İnönü kimseye bir kuruş yedirmem diye bas bas bağırıyordu." İşte o olay. Yani hesaplarda bir kuruş eksik gözüküyor; acaba hırsızlık mı var? E doğal olarak insanın aklına önce o gelir. O bir kuruş potansiyelindeki hırsızlık ihtimali karşısında bile diyor delirdi başbakan, ayağa kalktı bas bas bağırıyor: "Ben bu bir kuruşu çünkü bu milletin parası işte o tüyü bitmemişin retorikleri falan kimseye yedirmem."

Şimdi yani şu an da gösterdiği üzere maddi konularda, akçeli işlerde böyle aklın havsalanın almayacağı kadar dürüst bir insan. İyi ama bu insana atadan anadan bir şey kalmamış, kendi hayatı boyunca çalışıp servet elde edememiş ama vefat ettiği vakit arkadaşlar işte o Ahmet Gürkan'ın kitabında ayrıntılarını görürsünüz; İnönü'den geriye muazzam bir servet kalmış. Yani girdisi yok. E o zaman bu çıktı nereden? Nasıl oluşmuş falan. Son olarak şunu da ilave edelim; gene bu Mehmet Ömer Alkan'a hazırlattıkları yani bu arpalıkta beslenen tiplerden biri, öyle anlaşılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi yakınlarının prestij kitap olarak hazırlattığı bir İsmet İnönü kitabı vardır. Kitabın takriz yazısını doğal olarak Ekrem İmamoğlu yazmış; yani ekovizyonun şey ekosistemin kurucu genel başkanı. Bu takriz yazısında sayfa 5'te "dürüst" ifadesini kullanıyor. Bizzat altında ekosistem başkanının imzası var: "İnönü" diyor "dürüst bir devlet adamıydı." Dikkatinizi çekiyorum, tırnak içerisinde yanında ünlem işareti yok arkadaşlar. Bu tabii hani o Türkçedeki deyişi hatırlatıyor: "Bozacının şahidi şıracı" meselesi. İnönü'ye dürüst diyen kim? Ekosistemin kurucu genel başkanı.

Şimdi nihayet sadede gelebiliriz arkadaşlar bu girizgahtan sonra. Çünkü şu açıdan önemliydi: Doğru dürüst servet yok, para kazanmamış; bu bütün İnönü fanları tarafından da tekrar tekrar vurgulanmış ama sonuçta ömrünün sonunda sahip olduğu o muazzam servet nasıl izah edilecek? Şimdi bu sebep sonuç kopukluğuna geldiğimiz vakit arkadaşlar insanın kalbini bozmaması için Polyanna gibi bir şey olması lazım. E biz modern çağ Türkiye'sinde yetişmiş bireyler olarak o kadar saf ve temiz kalpli olamıyoruz ister istemez. Ulan acaba mı falan diye bin türlü soru aklımıza geliyor. Aynı durum İnönü için değil de başkası için söz konusu olsa gene aklımıza gelir. Aklımıza gelince de şimdi okuyacağım mesela şu alıntı ister istemez biraz daha akılda yer ediyor.

Neymiş bu? 6 Şubat 2019 tarihinde Yeniçağ Gazetesi'nin web sitesinden okuyorum arkadaşlar: "Osmanlı padişahı Abdülhamid'in torunu Nilhan Osmanoğlu, ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Türkiye'ye dönmek isteyen hanedan mensuplarından mücevher aldığını iddia etti. Osmanlı padişahı Abdülhamid'in torunu Nilhan Osmanoğlu, Osmanlı hanedanı üyelerinin Türkiye ülkeden ayrılması ile ilgili ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Türkiye'ye dönmek isteyen Osmanlı hanedanlı üyelerine 'bunun bir bedeli var' dediğini ve ellerindeki mücevherlerini aldığını iddia etti." Yani burada haber metni de dengeli yazılmış. Gördüğünüz gibi "İnönü hırsızdır, bunları soydu" falan demiyor. Ben de demedim. Çünkü şu an elimizde bununla ilgili mevcut olan maddi tarihi deliller böyle kesin hüküm cümlesi kurdurmaya müsait değil. Ama böyle bir iddianın dile getirilmiş olması, Akçeli İşler konusunda İnönü'nün genel manzarasının az önce de tekrar özetleyerek arz etmeye çalıştığım üzere yani bir sürü soru işaretini barındırıyor olması; otomatikman böyle bir iddiaya karşı insanların antenlerini doğrultmasını, dikkat kesilip kulak kabartmasını gerekli hale getiriyor.

İsmail Saymaz ve benzeri tetikçilerin küfür etmelerine bakmayın. Çünkü bu metnin devamında var, okumayacağım; resmen küfür etmiş. Yani bildiğiniz şekilde küfür etmiş. İşte seviyede o varsa, insan gibi verebileceği bir cevabını bir tarafa koyaraktan yani küfürlerin dışındaki yegane argüman da o: "Hiç İsmet İnönü gibi birisi böyle bir şey yapar mı?" Nilhan Osmanoğlu, Osmanlı hanedanının Türkiye'den gidişi sırasında hanedan üyelerinden Şadiye Sultan'ın bavulunda bulunan bir Hindistan cevizinin içinde bazı mücevherler bulduğunu ve bu mücevherler ile alışveriş yaptığını söyledi yurt dışında. Osmanoğlu ayrıca Osmanlı hanedan üyelerinin Fransa'da ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüştüğünü ve ülkelerine geri dönmek istediklerini ve bu konuda İsmet İnönü ile görüştüğünü iddia etti. Osmanoğlu şu ifadeleri kullandı: "Şadiye Sultan mektubunda 'İsmet İnönü bize geldi ve biz ondan ülkemize geri dönmeyi ve hiçbir talepte bulunmayacağımızı söylediğini' yazıyor. İsmet İnönü diyor ki 'bunun bir bedeli var, kolay değil.' Ve bütün değerli mücevherleri çıkarıp İsmet İnönü'ye teslim ediyor. Mektubunda ondan sonra bir haber alamadığını yazıyor. Ta ki bir gün Türkiye gazetelerini takip ediyorlar." İsmet İnönü'nün katılmış olduğu bir toplantıda hanımının yani Mevhibe İnönü'nün üzerinde kendi broşunu görene kadar. Evet. İddianın özünü teşkil eden medyadan alıntı bu arkadaşlar. Şimdi demin girizgahta dedik ya yani tarih metodolojisine göre bizati ispatlayıcı maddi delillerin sahibi tarafından ortaya konulamadığı şimdilik sadece bir iddia düzeyinde kalmış. Bu gibi söylemlerde metodoloji acaba bunun benzerleri var mı diye bakar. Az önce ayrıntısıyla üzerinde durdum. Biz de onu kullanıyoruz. Metodolojinin o aracını kullanıyoruz. Bunun benzerleri var mı? Var.

Fehmi Koru'nun "Taha Kıvanç'ın Not Defteri" kitabının 180. sayfasından okuyayım. Şimdi burada ilginç başka ayrıntılar da var. Meğer o sıralarda henüz damat olarak aileye girmemiş gazeteci Metin Toker. Az önce bahsettik ya arkadaşlar. Hala hayatta olan yegane çocuğu Özden Toker işte onun kocası. 16 Haziran 1951 tarihli Zafer Gazetesi'nde, 16 Haziran 1951'de Metin Toker genç bir gazete muhabiri, Zafer Gazetesi'nin muhabiri. Zafer Gazetesi arkadaşlar Demokrat Parti'nin yayın organı. Derseniz ki hani bu İnönü'nün damadıydı, Özden'in kocasıydı; bu tarihten 3 sene sonra 1954'te Özden'le evlenecek. İşte Akis dergisini kuracak. Haliyle zaferle falan bir ilişki kalmayacak. Sonra Metin Toker İnönü'nün damadı olmak hasebiyle eş durumundan basındaki en hızlı Demokrat Parti karşıtı haline dönüşecek. Ölünceye kadar da bir taraftan Özdenle evliliği devam ederken bu duruşunu devam ettirecek.

Ama yani 180 derece dönmüş birisidir. Özdenle tanışıp flört etmeye başlamazdan önce aynı şiddette bir CHP ve İnönü muhalifiydi. O kadar ki Demokrat Parti'nin yayın organı olan gazetenin muhabiriydi. İşte sonra bir anda eş durumundan 180 derece değişti. Böyle enteresan bir kişilik. Şimdi Metin Toker'in henüz daha o 180 derecelik dönüşünün başlangıç noktasında 16 Haziran 1951 tarihli Zafer Gazetesi'nde bir liste yayınlayarak o listedeki maddi ve manevi değeri bulunan köşke ait eşyaların yani Çankaya Cumhurbaşkanlığı makam köşküne ait eşyaların taşınma sırasında İnönüler tarafından götürüldüğünü ileri sürmüş. Listede o zamanın 100.000 lirası değerinde bir altın masa saatiyle buna az sonra tekrar geleceğim 50.000 değerinde bir gümüş vazonun da aralarında bulunduğu 132 parça eşya sayılıyor.

Yani 100.000 liralık altın masa saati, 50.000 liralık gümüş vazo o günün paranın satın alma gücü itibarıyla ne anlam ifade eder diye şimdi günümüz insanı haklı olarak düşünür. Yani o tarihlerde arkadaşlar bir küçük memur maaşı 100-150 lira arasında. 100 lira diyecek olursak 100.000 TL değerinde altın masa saati yani 1000 tane memur maaşı. Tabii bunun daha bilimsel ve net karşılığı altın değeri üzerinden hesaplanır. Yani 1951 senesinde bir tam cumhuriyet altını kaç liraya alınıyordu? 100.000'e bölünür. Ortaya çıkan rakam bugünkü değeriyle çarpılır. Daha gerçekçi bir fikir edinilir. Yapın isterseniz de bir ıslık çalasınız arkasından. E iki tanesi bunlar numune, 132 parça diyor.

Yani 14 Mayıs 1950 seçimleri CHP iktidarı kaybetti. İnönüler Çankaya Cumhurbaşkanlığı köşkünden Pembe Köşk'e kendi evlerine taşındılar. Metin Toker diyor ki, 3 sene sonranın damadı eş durumundan, taşınırlarken 132 parça köşkte bulunan eşyayı da yanlarında taşıdılar. Ya bunlar nasıl eşyalardı? Yani böyle faraş, süpürge, limon sıkacağı falan gibi şeyler mi? Çünkü hepsi demirbaş sonuçta değil. Ya mesela 100.000 lira değerinde altın masa saati gibi, 50.000 TL değerinde gümüş vazo falan gibi şeyler. E peki bu gibi şeylerin kalem itibariyle adedi kaç tane? 132 tane. Arkadaşlar gençler şimdi şunu diyebilir: "Ben de karar verdim. Büyüyünce İnönü gibi bir cumhurbaşkanı olacağım." Yani evet bu kariyer tercihi açısından son derece isabetli bir karar olur. Onu söylemiş olayım. Ama İnönü gibi bir cumhurbaşkanı olacaksanız şayet.

Parantez açmış. Fehmi Koru demiş ki: "Metin Bey 45 yıl önce gazeteci sıfatıyla ileri sürdüğü iddianın yanlışlığını ailenin bir parçası olarak şimdi ispatlayabilir belki. Bekliyorum." Çok şirin. 90'lı yıllarda yazılmış çünkü bu metin de henüz hayatta. Liste Zafer'de yayınlanınca Ulus ve Hürses gazetelerinin savunması şu oldu: "Demirbaşlar yanlışlıkla İnönü'nün eşyası zannedilerek taşınmıştır. 10 yıldan fazla süren bir ikametin bu gibi yanlışlıkları doğurması tabiidir." Yani o tarihte Metin Toker iddialı ve yani aslında yenmez yutulmaz. İmzalı yenmez yutulmaz. Böyle bir iddianın karşısında İnönü'nün emrindeki CHP'li basının ortaya koyduğu savunma argümanı ne? "Hayır böyle bir şey olmadı. Külliyen yalandır, iftiradır" değil. Yani "olmuş olabilir, e bunlar 12 senedir 38-50 o köşkte oturuyorlardı, karıştırmış olabilirler de."

Bence burada iki tane sıkıntılı nokta var arkadaşlar. Yani 132 parçada karıştırılır mı? İnönü'nün aile fertleriyle beraber IQ değeri itibarıyla ne kadar zeki insanlar oldukları belli. Yani hiçten öldüğünde bu kadar büyük bir servet geride bıraktığına göre e doğal olarak demek ki zaten çok zeki bir insandı İnönü. Başka delil belge aramaya bile gerek yok. Yani şimdi bir tane iki tane taşınmış olsa da e 12 senelik ülfetin doğal sonucu işte böyle bir karıştırma olmuştur dense peki eyvallah diyeceğiz de 132 parça arkadaşlar. Gözünüzü seveyim yani. İki, yani taşınanlar demin dediğim gibi öyle limon sıkacağı kevgir falan değil ki yanlışlıkla alınmış olsun yani. 100.000 liralık altın masa saati. Ya "acaba bu bizim miydi? Yani biz köşke gelirken kendi Pembe Köşkümüzden mi getirmiştik de şimdi tekrar Pembe Köşkümüze dönerken haklı olarak alalım yanımızda götürelim?" denilebilecek bu anlamda insanın kafasının karışabileceği, kökenini unutabileceği şeyler olamaz ki bunlar. Yani ciddi ciddi böyle bir savunma argümanı ortaya koymak için ulusalcı olmak lazım. Ama tarihte ama günümüzde.

Şimdi buradan ilerleyelim arkadaşlar. İlerleyelim. Nereye gelelim? Demin bahsini ettiğim kitap. Şuradan göstereyim. Bunun hala kaldıysa meraklıları incecik böyle broşür ebadında bir şey aslında. Demokrat Parti milletvekili Ahmet Gürkan tarafından yazılmış "İsmet Paşa'nın Beytülmali" isimli bu kitabı sahaflardan temin etsinler. 96 sayfalık kenede bir kitap. Yani konumuzla ilgili arkadaşlar 19. sayfada şunu görecekler. Yani bu unutkanlıkla, yanlışlıkla karıştırılıp kendilerinin zati eşyası zannedilip Çankaya köşkünden Pembe Köşk'e taşınmış olan eşyalar bahsindeyiz.

Diyor ki Ahmet Gürkan: "Yine bir gündü ki beni ziyarete gelen ve cumhurbaşkanlığı memurlarından olduğunu söyleyen fakat isminin saklı kalmasını isteyen bir zat köşkte cereyan etmiş birtakım usulsüzlüklerden söz açarak aşağıda sıralanan ihbarları yaptı ve bu arada elime eski Arap harfleriyle yazılı bir de liste verdi." Yine Metin Toker tarafından 16 Haziran 1951 tarihli Zafer Gazetesi'nde yayınlanan bu listede 100.000 kıymetinde bir altın masa saati ile 50.000 değerinde bir de gümüş vazo bulunan 132 parça köşke ait demirbaş eşyanın vasıfları yazılıydı. Haberi getiren kişi İş Bankası tarafından Atatürk'e hediye edilmiş olan bu saat ile, şimdi burada parantez hediyeye bak, yaklaşık 50 olduğuna göre demek ki 15-20 sene önce 100.000 liralık altın masa saati Atatürk'e hediye edilmiş İş Bankası tarafından. E ister istemez bir karşılaştırma yapalım. Şimdi paranın bugünkü değeri itibarıyla ona denk gelecek herhangi bir şeyi günümüzde Türkiye'deki herhangi bir kurum Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a hediye etmiş olsaydı seyyah-ı alem Evliya Çelebi'nin modern versiyonu olarak Özgür Özel başına şapkasını kasketini geçirir, bütün Türkiye'yi "gördünüz mü Tayyip Erdoğan'ın şu hırsızlığını" diyerek bin sefer devredip meydan mitingleri yapardı. Başka bir şey diyemiyoruz. Hediyeye bak, hizaya gel diyoruz arkadaşlar.

100.000 TL değerinde altın masa saati. 100.000 lira o saatin hediye edildiği tarihten. Yani gene memur maaşı üzerinden gideyim ben. Çok çok koyalım, 50 lira diyelim aslında. 35-40 liralardadır. 2000 tane memur maaşına denk gelecek ama hediye. Dolayısıyla şimdi bunu günümüzde ulusalcılara söyleyin. Diyecekler ki "ne var bunda? Son derece doğal bir şey." Son derece doğal işlem. Bugünkü cumhurbaşkanına yapılmış olsa aynı güruh uluya uluya ayağa kalkacaklar arkadaşlar, hediye görüntüsü altında "Tayyip Erdoğan rüşvet alıyor" diye. Evet. Yani böyle insanlarla aynı ülkede yaşamak gibi de bir talihsizliğimiz var. Ne yapalım?

Muhbir, İş Bankası tarafından Atatürk'e hediye edilmiş olan bu saat ile Osmanlı saraylarından köşke getirilen vazo dahil, demirbaşların köşkü terk eden eski cumhurbaşkanı İnönü'nün evine taşındıklarını ve ısrarlı taleplere rağmen iade edilmediklerini söylüyordu. Yani diyelim ki yanlışlık oldu, karıştırdın ama bu ortaya çıktı. Demirbaş çünkü. E gönderin yanlışlıkla. Hayır, gönderemeyiz. Bunlar bizim malımız. Bu ihbarcıya demirbaşların iadesi için İsmet İnönü'ye resmi bir yazının yazılıp yazılmadığını sordum. Aldığım cevapta Yeni Cumhurbaşkanı Sayın Celal Bayar'ın, "Devlet arşivinde böyle bir yazı kopyasının bulunması itibar zedeleyici bir şey olur" değerlendirmesiyle buna izin vermediğini beyan etti. Bu listenin Zafer gazetesinde ve yukarıda yazılı tarihte yayını üzerine Ulus ve Hürses gazeteleri demirbaşların yanlışlıkla İnönü'nün eşyası zannedilerek taşındıklarını, 10 yıldan fazla bir zaman devam eden ikametin bu gibi yanlışlıkları doğurmasının doğal olacağını savunuyorlardı.

O zaman bu gazetelere yine beni ziyaret eden diğer gazeteci muhabirler aracılığıyla şu cevabı vermiştim: "Bu demirbaşların götürülmesinde kasıt olmadığına inanabilmek için hiç olmazsa İnönülere ait zati eşyalardan bir iki parçacık olsun köşkte unutulması gerekirdi." Çok doğru bir mantık. Hep alıp götüren ve hiçbir şey unutmayanların bu hallerine, hele salonda durması lazım masa saatiyle vazoyu İnönülerin görmemelerine ve bunların kendilerine ait olduklarını zannetmelerine aklı eren varsa ona bravo demek lazım demiştim. Yani aynen Nasrettin Hoca fıkrası gibi. Kazan doğurdu. Al bu da yanında yavrusu. Ne güzel. Sonra Kazan öldü. Ya hoca hiç kazan ölür mü? Doğurduğuna inanıyorsun, öldüğüne de inan. Evet. Karıştırdık. Yanlışlıkla bizim zannettik. Kendi köşkümüze taşıdık. Ama karıştırıp yanlışlıkla köşke ait zannedip orada bıraktıkları zati eşya hiç yok. Yanlışlıkla karıştırma arkadaşlar hep tek taraflı işlemiş. Artı, peki bir yanlışlık oldu. Karıştırdınız. Bunları iade edin diye resmi yazılar yazılmış. Israrla diyorlar ki, "Hayır mesela bu 100.000 liralık altın masa saati bizimdir. İadesi miadesi olmaz." Ulan nasıl sizin? Bunu 30'lu yıllarda işte İş Bankası, aslan gibi dönemin cumhurbaşkanı olaraktan Kemal Atatürk'e hediye etmiş. Nasıl bu sizin zatı eşyanız oluyor? E ona da günümüzün İnönü fanlarından cevap bekliyoruz verebilecek bir cevapları var ise arkadaşlar.

Devam ediyoruz. Nereye? Osmanlı saraylarının soyulması ile ilgili olarak şimdi karşımıza şu çıktı. Kaynağımız Devlet Yayını. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı tarafından yayınlanmış "Milli Mücadele'den 27 Mayıs'a Bir Siyasetçi Refik Koraltan" isimli biyografi kitabının 305. sayfası. 27 Mayıs darbesi olmuş. Refik Koraltan da DP iktidarının önde gelenlerinden darbe olduğunda yani bütün 10 sene boyunca Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı kuruculardan e o da tutuklu Yassıada mahkemelerinde o da yargılanıyor. Yargılanmaları sırasında arkadaşlar mahkeme tutanaklarına da aynen geçmiş. Mahkeme başkanı meşhur Salim Başol ile arasında konumuzla ilgili şöyle bir diyalog yaşanıyor. Mesela Osmanlı saraylarındaki kıymetli eşyaların başına ne geldi meselesi. Yani Yassıada divanı esasen buradan yola çıkarak Demokrat Partili üst düzey yöneticilere bir hırsızlık bulaştırmaya çalışıyor. Arka planda bu var. Şimdi bu arka plan üzerinden bu kaybolmuş saray eşyaları ile ilgili Refik Koraltan'ın savunmasını aynen mahkeme zabıtlarından okuyorum.

"1950'den sonra saray eşyasını yani CHP tek parti iktidarı bitip demokratlar iktidara geldikten sonra saray eşyasını özellikle Dolmabahçe Sarayı bütün arkadaşlarımın katılması ile hatta 22 Mayıs'ta ilk defa divan toplanır toplanmaz. Şimdi saraylar bugün olduğu gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına bağlı. Burada sözünü ettiği divan da meclis başkanlık divanı. Toplanır toplanmaz bu konuyu görüşmek üzere ileri süren bir adamım. 300.000-400.000 demirbaş eşya yığın yığın kalmış. Bunların demirbaşları vardır. Yüksek huzurunuzu rahatsız etmeyin. Ben bu saray eşyalarının ne suretle kaybolduğunu, şuraya buraya gittiğini bilirim." diyor. Nokta koyuyor.

Mahkeme başkanının "evlere nakledilince kaybolur" sözü üzerine devamlı hatırladığı dikkat çekici şu bilgileri vermiştir. Mahkeme tutanaklarından okuyoruz. Arz edeceğim: "Hiçbir eşya bizim zamanımızda kaybolmamıştır. Esasen bunu söylemek istiyorum. Atatürk ile ilk defa İstanbul'a gelindiği zaman yani 1 Temmuz 1927 günü sarayın bütün koridorları, Dolmabahçe Sarayı'nın bütün koridorları en kıymetli tablolarla süslüydü. 1950'de gittiğim zaman hemen hemen taranmıştı. Hepsi bilirler. Reis vekili bilir. Bu tablolar ne oldu, nereye gitti." Şimdi denirse ki yani burada Refik Koraltan'ın dile getirdiği bu imalı suçlama ile Dolmabahçe Sarayı'nın soyulmasından bahsediyoruz, İnönü'nün ne alakası var? Şu alakası var arkadaşlar: İstanbul'a İstiklal Harbi ve Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk'le beraber ilk gittiğimiz gün dediği 1 Temmuz 1927 günüdür. Atatürk geliyor Dolmabahçe Sarayı'na konuyor. Diyor ki "benim ikametgahım burasıdır, burada kalacağım." Refik Koraltan da yakın çevreden biri, milletvekili; diyor ki sarayın duvarları Osmanlı'dan kaldığı şekliyle belki yüzlerce değerli tabloyla dolu idi. 1950'de o tablolardan biz hiçbir şey göremedik.

Bu arada İnönü 1923'ten Eylül 1937'ye kadar 10 sene müddetle başbakan. Eylül 1937'den 11 Kasım 1938'e kadar yaklaşık 14 ay kadar evinde çizgili pijamalarını giymiş oturuyor. 11 Kasım 1938'den 14 Mayıs 1950'ye kadar Cumhurbaşkanı görünümünde diktatör. Bir sorumluluk çıkar mı buradan? Evet. O 23 senelik sürecin 14 ayını hariçte tutacak olursanız geri kalan sürecin bütününde ya 2 numaralı isim siyasi yönetici olarak ya 1 numaralı isim. Bu süreç içerisinde Refik Koraltan'ın ifadesine göre Dolmabahçe Sarayı soyup soyulup soğana çevrilmiş ise buradan İnönü'ye çıkacak olan bir sorumluluk var mı? Şimdi yani o kadar basit üzerinde dura dura anlattım. Ulusalcı gerzekler bile yani burada anlayabilsinler, çevirebilsinler diye kafalarında. Evet ama biz devam ediyoruz arkadaşlar.

Hücum ve polemik. Necip Fazıl Kısakürek. Şimdi derseniz ki "ya Necip Fazıl işte İnönü düşmanıdır, fanatiktir." Tek başına bu tarz bir iddia sadece Necip Fazıl'a ait olmuş olsaydı girişte metodoloji bahsinde üzerinde durdum. Evet. Bu cevabın belki belli ölçüde geçerliliği olurdu ama şimdi Nilhan Osmanoğlu'ndan mücevherler soyuldu, mesela Refik Koraltan'dan Dolmabahçe Sarayı soyuldu, mesela bizzat milli damattan, kendi damadından Metin Toker'den Ankara'da Çankaya Cumhurbaşkanlığı köşkü hem nasıl soyuldu gibi iddiaların hepsini üst üste koyunca böyle kalınlaşıp güç kazanınca bu şüpheler yalnız kalmadığı için bu vadede Necip Fazıl'ın iddiası da belli bir ciddiyet kazanıyor. Kaynağımız "Hücum ve Polemik" kitabı, sayfa 151.

Burada Necip Fazıl'ın aktardığına göre soyulan yer neresi? Savarona yatı yani cumhurbaşkanlığı makam yatı. İnşa edildiği ve Türkiye tarafından satın alındığı tarih itibarıyla bütün dünyanın en büyük, en lüks, en pahalı yatı. Tabii dönem Türkiye'si de dünyanın en zengin devleti olduğu için doğal olarak cumhurbaşkanlığı öyle bir yat alabilirdi. O dilenci Amerikalılar falan düşünsünler yani fakirlikten sebep Roosevelt'e almayı düşünemediler falan böyle bir yat. Yani diyor ki: "Savarona yatının termoslarına ve plaklarına kadar her şeyi evine çektiğin ve milyonlar yığdığın halde" diye cümle devam ediyor arkadaşlar. Evet.

"Reddi Miras" isimli kitapta Murat Bardakçı. Şimdi artık özet olarak geçeyim. 1951 senesinde Demokrat Parti milletvekili Sinan Tekelioğlu'nun mecliste yapmış olduğu konuşmada Topkapı hazinelerine ait parçaların Kılıç Ali ve Salih Bozok gibi Atatürk'ün yakın çevresi tarafından soyulduğunu, Topkapı Sarayı'nın soygunu işinin içinde bizzat İsmet İnönü'nün olduğunu dile getirmiş. Meraklıları için kitabın 224, 226, 229, 230, 232 ve 233 sayfalarında bunun detayları mevcut. Şimdi icmali yapacak olursak arkadaşlar; benzer nitelikte olarak İnönü'nün yurt dışına sürgün edilmiş, vatandaşlıktan kovulmuş Osmanlı hanedanı mensuplarının tekrar Türkiye'ye ve vatandaşlığa kabul edilebilmeleri için onların mücevherlerini onlardan rüşvet olarak aldığı iddiaları var mı? Bir. İnönü'nün Çankaya Köşkü'nü soyduğu iddiaları var mı? İki. İnönü'nün Dolmabahçe Köşkü'nü soyduğu iddiaları var mı? Üç. İnönü'nün Savarona yatını soyduğu iddiaları var mı? Dört. İnönü'nün tabii başkalarıyla beraber Topkapı Sarayı'nı soyduğu iddiaları var mı? Beş. Ben daha ne diyeyim?

Ben arkadaşlar Allah ömür verir nasip ederse önümüzdeki Cumartesi yani 4 Nisan Cumartesi gecesi saat 22'de "İsmet İnönü ve Akçeli İşler" dizisine son noktayı koyayım. Resmi tarihe şu soruyu sorayım: İnönü'nün başbakanlığı ve mal varlığı... üç nokta... ne kadar arttı? Soru işareti arkadaşlar. O vakte kadar ama ebeden ve daima sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.


Videoyu izlemek için linke tıklayın   https://www.youtube.com/watch?v=fqC8Phw40-4