RESMİ TARİHE SORUYORUZ-32: İNÖNÜ VE BAKANLARININ YURT DIŞINDA GİZLİ HESAPLARI VAR MIYDI?

 Bismillahirrahmanirrahim. Allah'a hamd, Allah'ın resulüne salat ve selam olsun arkadaşlar. Sizlere de hayırlı geceler. Kaç hafta oldu toplamda? Hatırlamıyorum. 45 tahmin ediyorum, daha 23 hafta gidecek. Ana başlığımız İnönü ve Para yani Akçeli İşler. Bu başlık altında arkadaşlar, bu gece resmi tarihe şu soruyu soruyoruz: İnönü'nün ve onunla beraber üst düzey siyasi elitin yani bakanların, önde gelen CHP yöneticilerinin falan bu tek parti döneminde yurt dışı bankalarında gizli hesapları var mıydı? Şimdi bir ulusalcının bile anlayabileceği açıklık ve basitlikte net bir soru. Yani şu cevabı koro halinde verdiklerini tahayyül edebiliriz: "Sen ne saçmalıyorsun?"

Çünkü şimdi bu bapta her programın açılışında yaptığım kısa bilgi hatırlatmalarını gene tekrar etmek istiyorum. Mesela Sedef Kabaş’ın Muazzez İlmiye Çığ ile yaptığı nehir söyleşi kitabı, kitabın adı "Muazzam Muaz". Sayfa 141, aynen alıntı: "Rahmetli Başbakan İnönü kimseye bir kuruş yedirmem diye bas bas bağırıyordu." Burada kastedilen arkadaşlar, daha ayrıntılı bir şekilde Sabiha Gökçen'in "Atatürk'le Bir Ömür" isimli anı kitabının 75. sayfası ve devamında anlatılır. Mevzu 1930'lu yılların başında bir Türk Hava Kurumu yönetim kurulu toplantısında başkanlık ederken İnönü'nün hesaplarda 1 kuruş, yani sadece yazıyla ve rakamla 1 kuruş açık bulması.

Bu açığı, yani kaynağını ve sebebini ortaya çıkartabilmek için gene ilgili kitapta Sabiha Gökçen'in verdiği bilgiye göre Türk Hava Kurumu'nun yönetim kurulunu sabah saat 10'dan akşamüstü saat 5'e kadar esas duruşta tutması; tam 7 saat. Şimdi geçerken gene ekleyelim, şunu düzeltelim: Sabiha Gökçen aslında Sabiha Gökçen değildir, Ermeni kökenlidir. Gerçek ismi Hatun Sebilciyan'dır. Dolayısıyla benim buradan teklifim, duyurum; Cimer'e falan her yere, İstanbul'daki havaalanının isminin değişmesi lazım. Çünkü Sabiha Gökçen daha sonra takılmış naylon isimdir; gerçek ve ciddi isim Hatun Sebilciyan'dır. Bu parantezi kapattık, konuyla direkt alakalı değildi. Hava sıcaktı arkadaşlar, pencereyi açmak mecburiyetinde kaldım, o yüzden bu gürültü dışarıdan geliyor, anlayışınıza sığınıyorum.

Şimdi bu Hatun Sebilciyan’ın arkadaşlar anlattığı bu anekdot işte diyor ki; en sonunda fark edildi ki katiplerden birinin dalgınlığı neticesi olarak bir kalem hatası yapmış olması ortaya çıktı, rahatladık. 1 kuruş! Yani 1930'ların başındaki Türkiye'de 1 kuruşun satın alma gücü, maddi değeri neydi? Gazete 5 kuruş, işçi yevmiyesi 100 kuruş. İşte gazetenin beşte biri. Yani bir günlük gazete alacaksınız ya da diyelim ki işçisiniz, bir yerde çalışıyorsunuz; bir günlük emeğinizin karşılığı alacağınız paranın %1'i gibi bir para. Şimdi ikisini yan yana koyduğumuz vakit şunu sorarız: Bir kuruş gibi neredeyse hiç denilecek bir para karşısında bile bu derece ve adeta delicesine hassas olan bir insan, yani acaba dürüst müydü değil miydi, acaba bunun birtakım karanlık işleri var mıydı falan gibi şüphelerle konu edilmemelidir. Bilakis bu insanın heykeli dikilip altına da kaideye "dürüstlük" diye yazılmalıdır.

Yani resmi ideoloji taraftarları arkadaşlar bunu söylemek zorunda. Ötesi var; İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayıncılığı tarafından çıkartılmış İnönü konulu bir prestij kitaba takriz yazmış olan Ekrem İmamoğlu, yazısında tırnak içerisinde özellikle İnönü'yü "dürüst" diye nitelendiriyor. Hayran kaldım bir kere daha. Yani tam da Türkçedeki "bozacının şahidi şıracı" deyiminin ete kemiğe bürünmüş hali arkadaşlar. Ekosistemin başının bir başkasından, o bir başkası da İnönü bahsederken "dürüst" diye nitelemesi.

Şimdi bizzat kızı Özden Toker'in anlatımına göre -kaynak İsmet İnönü'nün kızı anlatıyor sayfa 50, bu da nehir söyleşi- diyor ki kızı: "Babamın ailesinden kalma malı yoktu, çok fakirdi. O yüzden başbakanlığı döneminde bile Kemal Atatürk tarafından gizli ödenekten takviye ediliyordu." Yani o kadar fakir ki, o kadar maldan paradan uzak ki; bak kızının ifadesi bu, literatürde de yaygın olarak bilinir zaten. Her ay örtülü ödenekten başbakanlık ödeneği, işte milletvekili maaşının falan yanı sıra 2.000 lira da her ay düzenli Kemal Atatürk'ün emriyle takviye ediliyor. Yani koskoca başbakan muhtaç kalmasın, ailesiyle beraber aç açık kalmasın diye. E şimdi böyle olan bir insanın arkadaşlar hırsızlığı, yolsuzluğu, karanlık, kirli işleri var mıydı falan diye düşünmek gerçekten zor.

Şevket Süreyya Aydemir'in yazdığı "İkinci Adam" dizisinin 1. cildinin 374. sayfasında mesela buna dair bir detay, ek bilgi şunu görüyoruz: 1927 senesinde beraberce askerlikten emekli olduklarında Kemal Paşa mareşal rütbesiyle emekli oluyor, emekli maaşı o tarih itibarıyla 43 lira. İsmet Paşa korgeneral rütbesiyle emekli oluyor, emekli maaşı 25 lira. Yani şimdi 25 lira emekli maaşı alıyor, bunun üstüne işte milletvekili maaşı alıyor, onun üstüne başbakanlık ödeneği alıyor, onun üstüne 30'lu yıllar için diyorum her ay 2.000 TL Atatürk tarafından örtülü ödenekten takviye ediliyor. Yani olmazsa adam aç! Bu kadar dürüst ve bu kadar parasız fakir de...

Ama arkadaşlar şimdi sıkıntı başlıyor. Bu haftanın sıkıntısı şu; başta kendi şahsı olmak üzere dediğim gibi üst düzey siyasi elite mensup başkalarıyla birlikte okuyorum. Atilla Oral, "Nuri Killigil Biyografi" sayfa 630-716'da nakledildiğine göre; 1947 senesi itibarıyla ABD bankalarında Türk özel şahıslara ait 154 milyon dolar hesap var. Şimdi gene bugünün insanı 1947'nin 154 milyon doları gerçek maddi güç, satın alma gücü falan anlamında neye tekabül eder o haliyle onu bilemez. Şöyle diyeyim: 1947 senesinin Türkiye hükümet bütçesi arkadaşlar 300 küsur milyon dolar. Yani o senenin hükümet bütçesinin toplamının yarısı tutarında, Türk özel şahıslara ait toplamda ABD bankalarında sadece hesap olduğu bilgisi var.

Şimdi bunun biraz detayına doğru gelelim. Hamdi Arpağ, "Niçin Demokrat Oldum?" sayfa 7. Bu arkadaşlar, 1950 senesinde Demokrat Parti henüz yeni iktidar olmuş, DP'li bir milletvekili tarafından yayınlanmış olan bir broşür, esasen çok küçük. Bunun 8. ve 9. sayfalarından aynen okuyorum konumuzla ilgili olan kısmı: "Daha sonra Amerika hükümetine ziraat makineleri alabilmek için oradaki Türk Ticaret Mümessili vasıtası ile müracaat ediliyor devlet tarafından ve 20 milyon dolarlık yeni bir kredi açılması isteniyor ve bizim dolarımız olmadığı da ilave olunuyor." Diyor ki Türk hükümeti: "Merkez Bankası'nda benim dolarım yok, siz bize kredi açın; traktör, pulluk, biçerdöver falan alacağız." Amerika'nın resmi bir makamını işgal eden bir zat bizim memurlara şunları söylüyor: "Sizin vatandaşların birçoğunun Amerika bankalarında 154 milyon doları vardır." Yani hükümetin Merkez Bankası kasalarında 20 milyon doları yok ama o hükümetin su başlarını tutmuş olan bir kısım zevatın bizim Amerikan bankalarında şu an nakit 154 milyon doları var.

Tabii ilginç, çarpıcılar; devam ediyoruz. "Siz bundan 20 milyon doların karşılığı bir parayı Merkez Bankanız vasıtasıyla ve Türk parası olarak sahiplerine ödeyiniz ve buradaki dolarların 20 milyonu ile ziraat makinelerini alınız." Bu resmi sözler Ankara'ya yani hükümete bildiriliyor. Mecliste demokrat mebuslar tarafından bu mesele soruluyor, yani bu konu meclis müzakerelerine geliyor, zabıtlara geçiyor. Şimdi şu eğlenceye bakın: "Evvela bu paralar kimlere aittir? Sonra bu döviz yani altın paralar memleketimizden nasıl kaçırılmıştır?" Hükümet bu paraların miktarında mübalağa vardır dedi. Hükümet sözcüsü 154 milyon dolar değil, 10 milyon dolar diyor. O bile skandal aslında. 154 milyon dolar arkadaşlar ya astronominin ötesinde bir rakam. Neden? Çünkü az önce söyledim, o sırada Türkiye'nin hükümet bütçesi zaten 300 küsur milyon dolar civarında.

Yani şimdi ister istemez şu tarihi karşılaştırmayı yapmak mecburiyetinde kalıyoruz. Biliyorsunuz ekosistem merkezli vurgunculukla ilgili birkaç ay önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bir konuşmasında "ama yemiş yamyamlar" ifadesini kullanmıştı. Şu duruma ve bu rakamlara bakıldığında ben diyorum ki bu yamyamların yemişliği ya 2020'li yıllara ait değil; bu yamyamların nesilden nesile değişmeyecek biçimde çöktüğü vakit böyle iliğine kemiğine kadar kurutmak ve yemek genetiklerinde mevcut olan bir husus. Çünkü şimdi Tayyip Erdoğan bu tespiti bugünkü duruma bakarak, hadi 2019 seçimlerinden sonrasını alın işte arkada bıraktığımız 7-8 seneye bakarak söylüyor ama bak bu da 1940'lı yılların manzarası.

Sonra yine mebuslar dediler ki: "Evet, hükümet bu paraların miktarında mübalağa vardır dedi ve bunların bir kısmının Merkez Bankası'na ait olduğunu söyledi." Yine mebuslar dediler ki: "Kalan milyonlarca dolar kimlerindir?" Muhtelif demokrat gazetelerimiz miktar ne olursa olsun bunlar, bu paralar kimlere aittir ve nasıl kaçırılmıştır? Buna karşı devlet bakanlarından bazıları ne dediler biliyor musunuz? "Vatandaşlardan bu paraların kimlere ait olduğunu bilenler hükümete haber versinler." Ne kadar şirin! "Biz de takip edelim" dediler. Bu çok garip ve hatta gülünç değil midir? Zira her vasıta ve her imkan hükümetin elinde olduğu ve vatandaşlarda işi ihbar ettiği halde, "ahaliden bunu bilen varsa bize haber versin" demek ve demokrat gazetelerin de gösterdiği hukuki ve siyasi yollara da gitmemek bu işi kurcalamak istememek değil midir?

O halde vatandaşlardan bazı kimselere ait Amerika'da, İsviçre'de ve hatta Londra'da kaçak döviz paralar vardır ve bunların kimlere ait olduğu aranmak istenilmemektedir hükmüne varmak zaruri ve hadisatın mantığı icabındandır. İşte bu meseleden bugüne kadar bir ses çıkmadı ve bir netice hasıl olmadı. Yani olay arkadaşlar 1947 senesinde gündeme geldi, tartışılmaya başlandı. Yaptığım alıntı 1950 senesine ait. Diyor ki "tık yok". Ama şu var; Burhan Oğuz, "Yaşadıklarım Dinlediklerim" isimli anı kitabının 570-578. sayfasından naklediyorum. Diyor ki Max Thornburg; bu arkadaşlar 1947-48 senelerinde basında alayişle bizle karşılanmış, Amerika'dan gelmiş, Türk ekonomisini incelemiş ve Türk ekonomisinin nasıl düzeltileceği, Türkiye'nin nasıl kalkınacağı konulu bir tavsiye raporu hazırlamış. İşte bu yönüyle de tarihe geçmiş, yaşadığı dönemde de büyük şöhret olmuş ünlü bir Amerikalı ekonomist bu.

Max Thornburg dedi ki diyor Burhan Oğuz: "CHP önde gelenlerinin Amerika Birleşik Devletleri'nde 100 milyon doları aşkın gizli mal varlıkları var." Yani bu Amerika'da gizli paralar ve bunların 100 milyon dolar gibi korkunç ötesi bir meblağa sahip olmaları o dönemde sadece bir tek kaynaktan dile getirilmiş olan bir iddia değil; pek çok kaynaktan ve yani hiçbirisi de böyle "sarı çizmeli Mehmet Ağa" diyemeyeceğiniz pek çok kaynaktan dile getirilmiş olan bir iddia arkadaşlar. Bunun en önemli kısmı, yani bu iddialara ciddiyet kazandıran en önemli argüman üzerine gidilmemiş olması. Çünkü şimdi şunu düşünün: Herhangi bir yönetim hakkında diyelim ki herhangi bir ülkede bu tür iddialar var ve farz edelim ki bunlar tamamen dayanıksız boş iftira. Bu durumda doğal olarak kendine de güvenen o yönetim ne yapar? Bütün imkanları, bütün yolları açar, "hodri meydan" der. "Çıkartın, gösterin" der, "ispatlayın".

Ama bu bağlamda İnönü yönetiminin yaptığı tavır bunun 180 derece zıttı oldu. Bütün yollar tıkandı, bütün araştırma imkanları tıkandı. Sadece sesli olarak İnönü dedi ki -az sonra okuyacağım kaynağıyla-: "Hayır bunlar doğru değil yalandır." Ya bu da tabii çok naif oluyor. Çünkü ülkenin bütçesinin yarısı miktarında kara paradan, kirli paradan söz ediyoruz. Bu iddia noktasında hedefte oturan şahıs çıkıyor diyor ki: "Hayır yok böyle bir şey." Şimdi bu konuşmanın bir ceza mahkemesinde hakimin karşısında görüldüğünü varsayın ve şunu hayal edin: Hakim de sanığın bu beyanına dayanarak onu beraat ettiriyor; diyor ki: "Tamam sanık böyle dediyse yoktur." Yani ciddi ciddi, çünkü kaynağıyla okuyacağım az sonra, adamların bugüne kadar mantığı o. Yani bu konudaki İnönü ve yakınlarının yurt dışında bankalarda gizli hesapları vardı yoktu tartışmasındaki dayandıkları savunma argümanı bu. Bu iddialar karşısında İnönü ne dedi? "Hayır yoktur" dedi, demek ki yok, bitti.

Yani şimdi bu yaklaşımın sahiplerine salak mı dersiniz, cahil mi dersiniz, alçak mı dersiniz? Bunu arkadaşlar ben size bırakıyorum. Çünkü kesinlikle çarpıtma mübalağa yok. İddialar karşısında resmi ideolojinin o günden bugüne kadar, yani İnönü'nün hayatta olduğu bu tartışmaların en hararetli şekilde gündeme geldiği günden bugüne kadar yegane savunma argümanları bu oldu. E o zaman hodri meydan paşam, yani bu işin hukuki yollarına da tevessül edelim, açalım. Şimdi örnek vereyim; Yassıada mahkemelerinde dönemin yani Demokrat Parti döneminin Celal Bayar’ı hakkında bu nitelikte çok ağır iddialar ortaya getirildi. 103 milyon liradan bahsedildi. Yani bu da o günün kuruyla arkadaşlar yaklaşık 10 milyon doların üzerinde bir rakama tekabül eder.

Bu bir iftiraydı. Yani şimdi ben genel olarak bir İslam karşıtı olduğu için, bir ateist olduğu için Celal Bayar'ı duygusal anlamda günahım kadar sevmem ayrı mesele ama hani yiğidi öldür hakkını ver; bu anlamda bir hırsızlığı olduğuna dair, bir yolsuzluğu olduğuna dair elimizde ciddi bir delil de yoktur. Celal Bayar hakkında kendisine böyle bir suçlama yöneltilince noter vasıtasıyla gerekli bütün hukuki düzenleme yapıldı. Yurt içi, yurt dışı, İsviçre, İngiltere her tarafta bütün bankalarda gizli hesap numaraları için Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tayin edeceği resmi memuru tam yetkili olarak kabul etti. "Açıklansın, aydınlansın, hodri meydan getirin ortaya koyun" dedi. "Hangi bankada nasıl bir gizli param varmış?"

Eee, darbe yönetimi didik didik etti. Sonuçta iki şey çıktı ortaya: Bir, İş Bankası'nın İzmir Konak şubesinde bir hesabı var, hesapta 16 lira var. İki, İş Bankası'nın Ankara'daki şubelerinden birisinde bir kasası var. Büyük bir hevesle açtılar kasayı, kasanın içinden daha önce vefat etmiş olan oğlu Refii Bayar'a ait bir tutam saç çıktı bir zarfın içerisinde. Tabii darbeciler de apışıp kaldılar. Yani şimdi bunun aynı karşılığını İnönü niçin yapmadı? Neden "hodri meydan" demedi? Demeyi aklından geçirdi -az sonra paylaşacağım- diyemedi ama onun yerine şunlar yapıldı arkadaşlar: Ünal Sakman, "Babıali Hatıraları" sayfa 175. Yıl 1946, Tek Parti dönemi. Zamanın hızlı gazetecilerinden Arif Oruç "Yarın" gazetesini çıkarmaktadır. Sert bir muhalefet yapan gazete, siyasilerin İsviçre bankalarındaki hesaplarını açıklayacağını duyurunca tiraj patlaması yapar.

Gazetenin yazı işleri müdürü Azmi Nihat Erman dahil herkes çok keyiflidir ancak bu keyif bir telefon emri ile son bulur. Gazete kapatılmıştır. Tabii o zaman mahkeme kararı falan söz konusu değil. Yani şimdi bu nitelikte yayın yapan gazeteyi yönetim böyle bir tepki göstererek kapatıyorsa siz o yönetim ve bu iddia hakkında ne düşünürsünüz? Ama iki şu da var; 4 Aralık 1945 tarihinde yani şimdi bu 1946 dediğine göre bu hadiseden birkaç ay önce, dönemin ünlü muhalif gazetesi arkadaşlar Sertellerin gazetesi "Tan" aynı nitelikte bir haber yapmış. Yani 4 Aralık baskınıyla gazete yok edildiğine ve haber de bir hafta öncesine ait olduğuna göre; demek ki 1945 Kasımının son günlerinde niteliği haberin aynı.

Yani Türkiye'den çok üst düzey bir kısım zevatın İsviçre bankalarında astronomik miktarlarda gizli hesapları var. "Bu zevatın isim listesini ele geçirdik, yakında yayınlayacağız" şeklinde bir haber yapıyor Tan gazetesi bir hafta içerisinde. "Siz Moskova ajanısınız, siz komünistsiniz, siz Sovyet Rusya taraftarı ve vatan hainisiniz" görüntüsüyle Ankara'dan Polis Koleji'nin bütün öğrenci alayı sivil elbiselerle özel trenle İstanbul'a getirtilip, İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversite öğrencileri de aynı şekilde derin devlet tarafından galeyana getirtilip ki içlerinde kendi itiraflarıyla Süleyman Demirel var, öğrenci İlhan Selçuk var; Tan gazetesi yönetimi basılıyor.

Makineler her şey tamir edilemeyecek biçimde yerle bir ediliyor, kırılıyor. Sahipleri günlerce -Zekeriya, Sabiha Sertel- saklanmak zorunda kalıyorlar ve takip eden aylar içerisinde de bir daha geri dönemeyecek şekilde yurt dışına kaçırtılıyorlar korkudan. O gündür bugündür de Tan gazetesi diye bir gazete artık çıkmıyor. Yani şimdi aynı nitelikte haber yapmış Tan gazetesine yapılan muamele bu; aynı nitelikte haber yapmış birkaç ay sonra Arif Oruç'un Yarın gazetesine yapılan muamele bu. Şimdi bu durumda o iddialar ve o iddiaların hedefinde olan kişiler hakkında siz ne düşünürsünüz?

Şimdi aynen bu soruyu sorduğumuz vakit arkadaşlar ayrıntılarına geliyorum; resmi ideoloji taraftarları bakın ne düşünüyorlar. Faik Ahmet Barutçu; mevzu ettiğimiz dönemde CHP Meclis Grup Başkan Vekili, İnönü'nün sağ kolu. "Siyasi Hatıralar" isimli anı dizisinin 2. cildinin 969. sayfasında şunu görüyoruz -ben özetini arz edeceğim size-: Bu tür iddialar diyor çok yoğunlaştı. Tarih Mart 1950, yani 14 Mayıs seçimlerinden 2 ay öncesi. İnönü rahatsız, bizi diyor topladı köşkte -yakın ekibi, kurmayları- dedi ki diyor: "Bunlara cevap verelim mi? Yani mal beyanımı yapayım mı? Açıklayayım mı?" Takip eden haftaların ve ayların gelişmelerinden anlıyoruz; çünkü İnönü tarafından bu anlamda yapılmış bir açıklama ya da CHP tarafından, Cumhurbaşkanlığı tarafından yok.

Demek ki o görüşmede "hayır paşam bunu yapmayın" şeklinde bir karar çıktı. Ama o konuşmada diyor bize Paşa nakit ve tahvil olarak mal varlığını ifade etti. İşte dedi ki: "50'şer bin lira çocuklarımın var bankalarda; yani Ömer'in, Erdal'ın, Özden'in. İşte 60.000 TL hanımın var, 30.000 TL benim var, 100.000 İş Bankası senedimiz var" falan. Hepsi 340.000 TL. Yani şimdi senin yakın ekibinle beraber sadece ABD bankalarında 154 milyon dolar gizli hesabın var denilen kişiye ki yani o günkü resmi dolar kuru 2 TL 80 kuruştur, yuvarlak hesap buna 3 lira dersek arkadaşlar 450 milyon lira falan gibi bir TL'ye tekabül eder iddia diyorum bakın. Ve sadece ABD bankalarında olan gizli hesap iddiası. Çünkü az önce örnekler ne okuduk ondan ayrı; İsviçre bankaları da söz konusu ediliyor, İngiltere bankaları da söz konusu ediliyor. İstediğin doğrultuda, metindeki zaman damgalarını ve kaynak numaralarını temizleyerek, içeriğe hiçbir kelime eklemeden veya çıkarmadan, yalnızca yazım hatalarını düzelterek oluşturduğum metin aşağıdadır:

Şimdi kendisine böyle bir itham yöneltilmiş olan siyasi şahsiyet yakın kurmaylarına diyor ki: "Benim ailem fertleriyle beraber hisse senetleri de dahil olacak şekilde nakit varlığımız 340.000 L." Bunu bir kenara koyalım. Aynı anlamda arkadaşlar Cumhuriyet Halk Partisi'nin yarı resmi tarihi diyebileceğimiz, 1960'lı yıllarda Edirne CHP milletvekilliği yapmış olan Fahir Giritlioğlu'nun "Türk Siyasi Tarihinde CHP'nin Mevkii" isimli kitabının ikinci cildinin 348. sayfasından okuyalım. İstanbul'da 20 Mayıs 1952 tarihinde yapmış olduğu bir basın toplantısında İsmet İnönü bu konuyla ilgili olmak üzere şu açıklamada bulundu: "Benim servetim memlekettedir, meydandadır ve herkesin gözü önündedir. Varidatım tek kuruşuna kadar gelir vergisi beyannamesinde hükümetin malumudur. Benim varlığım eski bir devlet adamının makul tasarrufu ile izah olunabilecek mütevazi bir şeydir."

Son cümlenin altını çiziyoruz. 20 Mayıs 1952'de İsmet İnönü'nün bizzat kendisi ne diyor? "Benim varlığım eski bir devlet adamının makul -yani akla uygun, işte aldığı maaş belli, harcadığı belli, artırabileceği para belli falan hesabı üzerinden- makul tasarrufu ile açıklanabilecek mütevazi, küçük bir şeydir." Buraya geri döneceğim arkadaşlar. O yüzden kaybetmeyelim, şöyle ayracı koyalım. Sonra savunma argümanları. Ağustos 1949, henüz daha Milli Şef; bir Batı Ege gezisine çıkmış. Kemal Zeki Gençosman, Cumhurbaşkanı İnönü'nün "Ege Seyyahı" ismiyle bu geziyi kitaplaştırmış. Sayfa 55. Az sonra bizzat anekdotunu da okuyacağım. Bu gezi sırasında Batı Ege'de bir yerde kendisine vatandaş tarafından sorulan soruya cevap verirken net bir şekilde diyor ki: "Benim ve kardeşlerimin -yani meşhur Kambur Rıza burada akla gelir- yurt dışında hiçbir parası ve mal varlığı yoktur." Bunun bizzat ağzından ifadesini okuyalım arkadaşlar. Çünkü bunlar insanı bağlayan ve sıkıntıya sokan çok iddialı sözlerdir.

Orhan Birgit, kimdir? Orhan Birgit 1960'lı yıllarda İnönü başbakanlığındaki koalisyon hükümetlerinde bakanlık yapmış, üst düzey CHP'li yönetici. 6-7 Eylül olaylarından itibaren ölünceye kadar derin devletin CHP kanadındaki adamlarından ve provokatörlerinden biri. Görünür mesleği gazetecilik. Şimdi bu Orhan Birgit, "Evvel Zaman İçinde" isimli anı kitabının 73. sayfasında arkadaşlar, az önce özetini naklettiğim hadiseye dair şunu anlatmış: İnönü'nün yurt dışında ve özellikle Amerika'da çiftlikleri ve İsviçre bankalarında yüklü miktarda parası olduğu dedikodusu alıp yürüyordu. Bir vatandaş bu dedikoduları Cumhurbaşkanı'nın 1949 Ağustos'un ilk günlerinde çıktığı Ege gezisinde ve İzmir'in İkiçeşmelik semtindeki bir kahvehanedeki söyleşisi sırasında dile getirdi. Cumhurbaşkanı'na "Size bir sorum var Paşam" diye söze giren bu vatandaş, "Sizin Amerika'da çiftlikleriniz, İsviçre bankalarında servetiniz olduğu doğru mu?" diye sordu. Çevredekiler donup kalmışlardı. Cumhurbaşkanı önce hiç beklemediği bu soru karşısında kısa bir duraklama geçirdi. Hemen kendisini topladı ve ne Amerika'da ne de yurt dışında bir başka ülkede bir karış toprağı ve tek kuruş parası olmadığını söyledi. Kahveci Çakır Mustafa kendi kahvehanesinde geçen bu tarihi sorgulamayla verilen yanıttan dolayı çok mutlu olmuş, Cumhurbaşkanı'nın eline sarılmıştı.

İnsan ancak bu kadar salak olur. Yani bir insana bu kadar büyük astronomik rakamlara baliğ olmuş bir yolsuzluğun sorumlusu musun değil misin diye soruluyor, o da "Hayır değilim" diyor. Değilim deyince üçüncü kişiler -yani hakem durumunda olanlar- diyorlar ki: "Tamam olay bitti." Yani demek ki onların anlayışına göre: "Evet ben gerçekten büyük bir hırsızım. Memleketi soydum soğana çevirdim. Amerika'da yığınla çiftliğim var. İsviçre bankalarında da milyonlarca dolarlık gizli hesabım var" mı diyecekti? Yani bu bağlamda, bu nitelikte bir soruya "Evet" cevabı verilebilmesi imkan ve ihtimal dahilinde mi demek? Az önce yaptığım karşılaştırma... Yani şimdi şu konunun bir ceza mahkemesinde gerçekleştiğini düşünsek hakim soracak mutlaka. Sana diyecek ki: "Üstüne atılı böyle böyle iddialar var, suçlamalar var. Bunları kabul ediyor musun?" Yani dünyanın en aptal insanı bile teorik olarak "Evet kabul ediyorum hakim bey. Ben büyük bir hırsızım. Büyük yolsuzluklara imza atmış bir adamım" cevabı verilebileceğine teorik olarak ihtimal verir misiniz? Hayır. Şimdi bu olayda ortaya konulmuş olan salaklığın ileri derecesi arkadaşlar bana şu sözü çağrıştırıyor: "Sağcının salağı horoz ötmediği zaman sabah olmayacağına inanandır. Solcunun salağı kendisi ötmediği zaman sabah olmayacağına inanandır."

Ama şimdi geldik şu noktaya. Kaynak: Cemil Koçak'ın "Demokratlar ve Halkçılar" isimli kitabı. Eğer döneme, literatüre meraklıysanız ve bol, yani uzun boylu okuma alışkanlığına da sahipseniz tavsiye ederim. 1950. Bakın bu bağlamda şu ayrıntıyı görüyoruz, herkesin dikkatini çekiyoruz. Sayfa 109: "İsmet İnönü'nün serveti de 1950 öncesinde olduğu gibi politik bir suçlamaydı. Demokratlar, İnönü'nün büyük bir serveti olduğunu ve bunu gizlediğini, ayrıca varlığının kaynaklarının da şaibeli olduğunu ileri sürüyorlardı. Her ne kadar İnönü bu iddiayı yalanlasa da servetinin ve varlığının gelir vergisi beyanında bulunduğunu belirtmekle yetinmişti." Yani bir mal beyanı vermekten belki de özellikle kaçınmıştı. Bingo. "Ben servetimin, mal varlığımın vergisini veriyorum" diyor, kendince noktayı koyuyor. E peki bir dök şunları. Bir envanteri görelim bakalım neymiş o? Vergisini veriyorum dediğin mal varlığın; taşınırların, taşınmazların... Bunlara dair liste istendiği vakit arkadaşlar kafasını öteki tarafa çevirip ıslık çalmaya başlıyor.

Öyle ki Cüneyt Okay'ın "Tek Partinin Son Yılı" kitabının 35. sayfasından şunu görüyoruz: Ağustos 1949. Yani az önce Orhan Birgit'ten naklettim; Ege gezisinde "Paşam sizinle ilgili böyle böyle iddialar var. Bunlar doğru mu?" "Hayır vallahi yalan, iftira" diyaloğunun geçtiği aynı ay içerisinde, Yusuf Hikmet Bayur -Atatürk'ün önde gelen adamlarından, bir dönem Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, bir dönem Afganistan Büyükelçisi, hep milletvekili- İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı öncesi ve sonrası servet farkını açıklamasını istemiş. Şimdi dürüst müsün? Eko'nun dediği gibi: "Hodri meydan!" 11 Kasım 1938 tarihi itibarıyla Cumhurbaşkanı seçildiğin gün itibarıyla taşınır, taşınmaz mal varlığı dökümünü açıklarsın ayrıntılı. Bir de işte Ağustos 1949, son derece net. Geçen 11 sene içerisinde eksilmiş mi, artmış mı, aynı mı kalmış, ne olmuş ne bitmiş anlarız. Bu talepte bulunan da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bir üyesi, bir milletvekili. Şimdi kesinlikle masum ve dürüst olan ve bu iddialarla, bu taleple muhatap olan insanın yapacağı şey nedir arkadaşlar? "Alın sana işte mal varlığı." İnönü ne yaptı? Hiçbir şey yapmadı. Niçin? Ötesi var.

Sene 1958 Kasım. Gülek, CHP Genel Sekreteri -yani ikinci adam- CHP muhalefetten, Genel Sekreterlikten azledildi. Yani şimdi bu ayrı, uzun bir hikaye. İşte bunun resmi tarihe yutturulmuş olan gerekçeleri: Kasım Gülek'in kişisel dengesizlikleri, "Albay Fance" mektubu, işte kaldığı otellerden ayrılırken havlu, antetli kağıt, zarf, kalem çalması falan gibi şeyler. Ya bunlar yalan da değil ama bunlar Genel Sekreterlikten azledilmesinin, İnönü'nün kendisine harcamasının dediğim gibi resmi tarihe yutturulmuş olan görünür gerekçeleri. Yani İnönü gibi bir adam, Genel Sekreter'in kaldığı otellerden mektup kağıdı, zarf, kalem çaldı diye onu azletmez zaten. Perde arkasındaki gerçek sebep arkadaşlar -yani azletmez derken kurultay oyunlarıyla işte en sonunda çıkıyor kurultayda diyor ki "Ya Kasım ya ben"- kurultayda büyük bir çoğunlukla Kasım Gülek'in Genel Sekreterliğini tasdik etmiyor, ona oy vermiyor, azledilmiş oluyor.

1958 senesinde yaşanmış bu olayın arka planındaki gerçek sebebi, arkadaşlar; bundan kısa bir süre önce Kasım Gülek gazetelere verdiği bir demeçte diyor ki: "İktidar olduğumuzda 'Nereden Buldun?' kanunu çıkartacağız. Bütün siyasilerden, bütün milletvekillerinden öncesiyle sonrasıyla ayrıntılı mal varlığı dökümü ve böyle önemli artışlarda da tabii doğal olarak yani bu mal nasıl arttı? Mesela burayı satın aldın diyelim, hangi parayla satın aldın falan bunun hesabını soracağız" şeklinde bir açıklama yaptı. E tabii şimdi böyle bir kanun çıkartılıp bu uygulamaya geçtiğinde sadece muhalefet milletvekillerine bu hesap sorulur, hükümete sorulmaz diye -hani ulusalcılar çok isterler aslında böyle bir şeyi de- artık rezaletin o derecesine onlar bile göz yumamayacakları için olmayacak. O zaman kimin için olacak? Herkes için. Hükümette ve suyun başında duranlar için özellikle ve öncelikle. O zaman İnönü için de bu uygulama söz konusu olacak mı? Olacak. Betül Uncular'ın "Ses Duvarındaki Generaller" kitabının 18. sayfasında dikkat çekildiği üzere; Kasım Gülek'in 1958'de etkisiz ve yetkisiz hale getirilmiş olmasının esas sebebi "İktidar olduğumuzda 'Nereden Buldun?' kanunu çıkartacağız" açıklamasıydı. Çünkü o zaman İnönü de açıklamak zorunda kalacaktı.

Peki neyi açıklamak zorunda kalacaktı? Fikir vermeye yönelik bir iki tane örnek vereyim arkadaşlar, sonra müsaadenizi alayım. Mesela Samet Ağaoğlu'nun "Siyasi Günlük" kitabının 183. sayfasında görüyoruz. Sene 1948. Kazım Taşkent; Yapı Kredi Bankası'nın kurucusu, ünlü iş adamı, bankacı, dönemin en zenginlerinden. 1948 senesinde İnönü'ye 60.000 liralık saat hediye etmiş. Şimdi o günün parasıyla hediye edilen şeyin miktarı, değeri 60.000 olunca arkadaşlar takdir edeceğiniz üzere artık ona hediye denmiyor, rüşvet deniyor. Yani karşılaştırma örneği vereyim; mesela Hristiyanlar da yılbaşında Noel'le işte çam ağacının dibine bırakırlar falan malum tanıdıklar arasında hediyeleşme adeti, kültürü vardır. Bununla kamufle edilerek makam mevki sahiplerine iş sahipleri tarafından rüşvet verilemesin diye mesela Amerika'da kanunlar resmi görevlilere verilecek Noel hediyelerini 75 dolar değerle sınırlamışlardır. Yani bugünkü meri Amerikan kanunu diyor ki: "Noel hediyesi bir resmi görevliye herhangi birisi 75 dolardan daha değerli bir hediye verdiğinde artık onun adı hediye değildir, onun adı rüşvettir." 1948 senesinin 60.000 lirası arkadaşlar, büyük para. Yani şuradan pay biçin: İlkokul öğretmenleri 80-100 lira civarında maaş alıyor. E şimdi tabii arka planda bunlar olunca doğal olarak adam Kasım Gülek'i azleder. Çünkü yani o saati "Nereden buldun?" diye sorulacak. O zaman nasıl izah edecek? İzahı yok.

Keza bu tarihten iki sene sonra, az önce okuduk. Mart 1950'de kurmaylarıyla meselenin değerlendirmesini yaparken nakit ve banka hissesi olarak ne demişti? İnönü: "Toplam benim ve yakın aile fertlerimin toplam 340.000 liramız var." Bak bu saatten bahis yok. Şimdi bir de onu koyalım biz. E bir de paşam Kazım Taşkent'in hediye ettiği 60.000 liralık saat var. Ne oldu o zaman? 400.000. İddia babına gelirsek tabii olay kopuyor. Çünkü sadece Amerikan bankalarında 154 milyon dolar... Ha hepsinin İnönü'nün şahsına ait olduğu şeklinde bir iddia yok ama artık eğer bu rakam doğruysa, bunun ne kadarının, yüzde kaçının İnönü'nün şahsına ait olabileceği kısmının takdirini de ben size bırakıyorum.

Ve şuraya geliyorum. Fevzi Boztepe, "Hür Ufuklara Doğru" sayfa 218. Mareşal Fevzi Çakmak hasta yatağında, birkaç ay sonra ölecek, ağır hasta; kendisini ziyarete gelmiş olan bir yakınıyla İnönü'nün serveti konusu açılıyor. Mareşal Fevzi Çakmak arkadaşlar; yani şimdi burada tanıtmaya gerek yok, hepiniz bilirsiniz. İşte o kişi, o ziyarete gelmiş olan yakını ona soruyor: "Paşam" diyor, "Yani İsmet Paşa hakkında böyle böyle halk arasında çok yoğun iddialar var. Bunlarla ilgili siz ne dersiniz?" Mareşal'in verdiği cevap arkadaşlar, kendini de aşacak ölçüde son derece dengeli, aklı başında, makul bir değerlendirme. Diyor ki: "İnönü de" diyor "meslek olarak asker, ben de askerim ve anadan atadan kalmış herhangi bir serveti, zenginliği yok, biliyoruz zaten -kendi kızının itirafı-." "Ben" diyor "20 küsur sene Genelkurmay Başkanlığı yapmış, oradan emekli olmuş bir Mareşal emeklisi olarak şu an" diyor "yatmakta olduğum bu özel hastanenin parasını nasıl derleyeceğim, toplayacağım, ödeyeceğim diye sıkıntı çekiyorum." Yani şimdi ben sadece işte o askerlik, subaylık maaşını almış ama hırsızlığı, rüşveti, yemesi falan olmayan bir emekli mareşal olarak bu durumdaysam; İnönü, ana hatlarıyla aynı arka plana, geçmişe sahip biri olarak nasıl diyor böyle bir servetin sahibi şu an? Hadi buyurun buna cevap verin.

Şimdi dedik ki servet. Evet, Ahmet Gürkan. Bundan geçen hafta da bahsettim, kitapçığı gösterdim. Dedim bizim İslami yayıncılardan en azından ben yani görüştüğüm bir kişiye falan tavsiye ettim: "Bunu, buna benzer kitabı bak bunları alın yayınlayın, maliyeti de olmaz size bir yük de getirmez, zarar ettirmeyeceği kesin." Kimse dönüp bakmadı bile. Yani o tabii ayrı bir hicran. Şimdi bu çok değerli ama kıyıda köşede kalmış kitabın 51, 60, 63, 67. sayfalarında görüyoruz ki 1970 senesinde yani İnönü'nün ölümünden 3 sene önce basında İnönü'nün serveti konulu bir polemik yaşanmış bir müddet. Şimdi bu konular yeniden gündeme gelince İnönü kendi cenahından Hürriyet Gazetesi'ne bir demeç vermiş, işte kendi servetinden bahsetmiş. AP yanlısı Son Havadis Gazetesi İnönü'nün bu demecinde ileri sürdüğü bilgilere, rakamlara itiraz etmiş. Demiş ki: "Hayır paşam. Sen orada Hürriyet'e verdiğin demeçte servetini, gerçek servetini büyük ölçüde sakladın, gizledin. Orada hiç bahsini etmediğin şunlar şunlar şunlar da var." Hepsini topladığınız vakit arkadaşlar İnönü serveti 1970 rakamlarıyla yuvarlak hesap 100 milyon lira.

Burada duruyoruz. 1: Mareşal Fevzi Çakmak'ın sözünü hatırlıyoruz. Anadan, atadan kalmış bir servet var mı? Yok. Peki hayatı, gelir kaynakları? Subaylık, işte sonra başbakanlık, cumhurbaşkanlığı falan... Yani mesela cumhurbaşkanlığı döneminde maaşı 9.500 L. E bunu yedi, içti... Yani bu 9.500 liranın da tamamı hiç bir kuruşuna dokunulmadan bir kenarda tasarruf edilemez haliyle. Şimdi böyle bir arka plandan geliyorsunuz. Maaş dışında ömür boyunca bir gelir kaynağınız yok ama 1970 senesi itibarıyla 100 milyon liralık bir servete sahipsiniz. Bu iş nasıl oluyor? Bu servetle ilgili arkadaşlar sadece taşınmazlara dair aynı kitaptan -yani "İsmet Paşa'nın Beytül Mali" kitabından Ahmet Gürkan'ın- bir iki pasaj okuyayım. İsmet İnönü'nün Hürriyet Gazetesi'nde çıkan mal beyanını eksik bulan Son Havadis Gazetesi şu bilgileri veriyordu: İnönü'nün oğlu Ömer İnönü'nün eşi, kayınvalidesi ve kayınbiraderi ile ortak olduğu 500.000 sermayeli Harmancık Limited Şirketi'nin konkordato dosyası Yargıtay'a gelmiş ve 7 Ocak 1970 tarihinde 68/18 no ve 69/36 karar nosu ile Ankara'ya gelen dosya 970/7 sıra numarası almıştır. Bu özel şirketten alacaklı bankalar ve şahısların sayısı 56'dır ve beyan edilen alacak miktarı 22.292.670 L 41 kuruştur bu paranın. Evet. Bunun dışında Ömer İnönü'nün dolaylı şekillerde bankalardan aldığı kredi miktarının 75 ila 100 milyon lira dolayında olduğu da ileri sürülmektedir. Bu durumda bu rakam 200 milyon gibi bir seviyeye ulaşabilir. Kredi alınan bankalar ise Ziraat, Vakıf, Türk Ticaret, Akbank, Yapı Kredi ve İş Bankalarıdır. Bu kredilerin büyük bir bölümü de 1950'den sonra alınmıştır. Babasının dönemine ait rakamlar hakkında kesin bir bilgi yoktur. Yani o defterler kapalı ya da imha edildi. Harmancık Krom Limited'in konkordatosunda alacaklı banka sayısı 14'tür ve o gün mevcut bulunan hemen hemen bütün bankalardan kredi talep edilmiş ve alınmıştır. Bunlar arasında Ziraat Bankası 20 milyonla ilk sıradadır. Şirket sermayesinin 500.000 olduğu düşünülürse sermayenin 40 katı kadar kredi kullanmıştır. Talep ettikleri ödeme planı ise faizlerin dondurulması ve 7 yılda ödenmesi şeklindedir. Şimdi bu örnekti sadece çocuklardan birine, Ömer İnönü'ye -en büyüğe- ait sadece bir tek işle ilgili örnek.

Şimdi aynı anlamda arkadaşlar şirketleri okuduktan sonra doğrudan İnönü'nün üzerinde gözüken taşınmazlara geçeceğim. İnönülerin ortağı olduğu aşağıdaki şirketlerin kredi kaynakları, iş alanları nelerdir? Harmancık Krom, Öğmen Madencilik, Kurşun Sanayi Dış Ticaret AŞ, İstanbul Pamuk, Şaban Daga Limited, Bakır Endüstri, Nidaş Kolektif, Uludağ Maden. Ankara Maltepe'deki arsa, Dikmen'deki yine Maltepe ve Çankaya'daki arsaların alış şekilleri nedir? Bu konuda Gürkan'ın tespit edebildiği İnönülerin mal varlığına ilişkin döküm şöyle. Şimdi geldik arkadaşlar tespit edilebilmiş olan İnönülere ait taşınmazlar: Rüzgarlı'da arsa, Ankara Rüzgarlı Sokak'ta arsa 5.513 m². Çankaya'da bahçeli köşk, meşhur Pembe Köşk 22.383 m². Heybeliada'da köşk 2.345 m². İstanbul'da 536 m² temelli Gümüşsuyu Apartmanı -bu geçen hafta mevzusunu yaptığımız mezarlık ortadan kaldırılarak yapılmış olan apartman-. Taşlık'ta geçen hafta konuştuğumuz bahçeli köşk 3.000 m². Yenişehir'de 1.345 m² arsa. Ankara'da 567 m² arsa. İzmir Kordonu'nda 467 m² köşk. Dragos'ta 6.345 m² arsa. Dikmen'de 15.786 m² arsa. Çankaya'da 2.000 m² arsa. Maltepe'de 1.174 m² arsa. 2.346 m² arsaya kurulu bahçeli ev. Mebusevleri'nde 1.271 m²ye kurulu ev. Şenyuva Bahçeli Evler Kooperatifleri'nde ev. Rüzgarlı Sokak'ta iş hanı 568 m² temel üzerine kurulu. Yeşilyurt'ta 2.350 m² arsa ve İş Bankası'nın 6.200 hisse senedi. Tabii altın, döviz ve nakit cinsinden ya da yakınları üzerine alınan emlak dahil edilmemektedir diyor.

Şimdi ayracı koymuştuk araya, geri dönüyorum. Sene 20 Mayıs 1952, basın toplantısında bizzat İsmet Paşa'nın ağzından çıkan sözler: "Benim varlığım eski bir devlet adamının makul tasarrufu ile izah olunabilecek mütevazi bir şeydir." Paşam yuh diyorum sana! Şu okuduğumuz sadece taşınmaz dökümü için sen hiç yüzün utanmadan, kızarmadan "Eski emekli bir devlet adamının son derece makul tasarrufu ile açıklanabilecek mütevazi bir şeydir" diyorsan yani senin anlayışına göre bir de zengin harcı nasıl olurdu acaba? Onu düşünmek lazım. Arkadaşlar bu geceki sunuma noktayı koyuyorum. Haftaya -yani Allah izin verirse- 14 Mart Cumartesi gecesi saat 22'de İnönü ve akçeli işler konusuna devam edeceğiz. Haftaya soracağımız sorunun başlığı şu: "Osmanlı Mücevherleri ve İnönü... İddialar doğru mu?"

Şimdi burada yani övünmek gibi olmasın bir farkımızı da zikredelim. "Doğru mu?" diye sorduğumuz iddialar; İnönü merkezli bir şebekenin hilafetin kaldırılmasıyla beraber Türk vatandaşlığından kovularak geri dönüşsüz yurt dışına atılmış olan Osmanlı hanedanının kadın mensuplarına ait mücevheratın ciddi bir kısmının iç edildiği şeklindeki iddialar. Farkımız şu: Yani günümüzün resmi ideoloji emrindeki tarihçimsi görünürlü çakalları bunun benzeri bir mevzuyu öyle "iddia middia" diye ortaya getirmezler arkadaşlar. Diyelim ki Tayyip Erdoğan'la ilgili -hani karşılaştırma ona örnek veriyorum- işte kesin "hırsız" hüküm... Hüküm vermiyorum çünkü inşallah haftaya ayrıntılarıyla konuştuğumuzda dile getireceğim. Baştan söyleyeyim: İnönü ve hempalarının Osmanlı sultanlarının mücevherlerini iç ettikleri hüküm cümlesiyle ifade edilebilecek kesinleştirilmiş bir tarihi bilgi değildir. Bu yarım bir konu; araştırılıp "Yok hayır bu iftira böyle bir şey yok" sonucuna ya da "Evet adamlar bunu da yapmışlar" sonucuna varılmasını gerektiren yarım kalmış bir konu. O yüzden iddia diyoruz. Kalitemizi, kıymetimizi de biz Müslüman tarihçilerin buradan herhalde takdir edersiniz arkadaşlar. Önümüzdeki haftaya kadar ama ebeden ve daima sizleri kendisine emanet edilenleri zayi etmeyen Allah'a emanet ediyorum. Hayırlı geceler ve hayırlı uykular diliyorum.


Videoyu izlemek için linke tıklayın   https://www.youtube.com/watch?v=WW2OirQ1wYg